Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu

Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta...

7/7/2008 - ABD:BELGELERİ ŞİMDİ Mİ BULDU?

Kategori: ARSIVpaylasmak
ABD Belgeleri Şimdi mi Buldu?

Şükrü M.Elekdağ CHP İstanbul Milletvekili

ABD'deki Ermeni lobisi ve Kongre'deki destekçileri, Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını açıkça beyan etmeyen herhangi bir büyükelçi adayının Ermenistan'a atanmasını engelliyor. Erivan Büyükelçiliği'nin iki yılı aşkın bir süredir boş kalmasından rahatsız olan ABD Dışişleri bu kez bu göreve Marie Yovanovitz'in atanmasının öngörüldüğünü Senato Dışişleri Komitesi'ne bildirdi.
Ne var ki, Büyükelçi adayının, Komite'deki konuşmasında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermeni uyruklarına "etnik kıyım ve zorla göç" uyguladığı ve bu suretle 1.5 milyon Ermeni'nin hayatını kaybetmesine neden olduğunu belirtmesi ve 1915 olaylarını "etnik temizlik" olarak nitelemesi, Ermeni yanlısı senatörleri tatmin etmedi.
Sözkonusu senatörler, Yovanovitz'in "soykırım" sözünü ağzına almaması nedeniyle Erivan'a atanmasını bir süre için askıya aldırdılar. Bu tartışmaların Türkiye açısından ortaya koyduğu yeni gelişme, Bush yönetiminin bundan böyle 1915 olaylarını "etnik temizlik" olarak tanımlayacağıdır. Nitekim, Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried de kısa süre önce Ermeni iddialarını bu kavramla nitelemişti.

Etnik temizlik nedir?
Etnik temizlik kavramı, yoğun olarak 1990'lı yıllarda Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nin parçalanması sırasında çıkan çatışmalarda belirli halk gruplarına karşı yapılan zulüm ve vahşeti tanımlamak için kullanılmaya başlandı.
Bu tür muamelelerin failleri genellikle Sırplar, kurbanları ise Müslüman Boşnaklardı. Günümüzde etnik temizlik teriminin uluslararası ilişkiler terminolojisindeki anlamı, bir bölgeyi diğer etnik gruplardan arındırarak etnik açıdan homojen hale getirmek suretiyle o bölge üzerinde "de facto" hak iddiasında bulunabilecek bir durum yaratmak amacıyla, belirli bir gruba mensup halkın söz konusu bölgeden başka bir bölgeye zor ve şiddet kullanılarak sürülmesidir.

Hukuksal açıdan etnik temizlik kavramı bir süre ciddi tartışmalara yol açmıştır. Bazı hukukçular etnik temizlikle soykırım arasında fark olmadığını iddia etmişlerdir. Etnik temizlik teriminin herhangi bir uluslararası anlaşmada yer almamış ve örf ve âdet hukuku alanında kendi başına bir suç kategorisi oluşturmamış olması bu tartışmalara zemin hazırlamıştır.
 Fakat, 1993 ve 1994'te kurulan Yugoslavya ve Ruanda uluslararası ceza mahkemelerinin verdikleri kararlar, bu iki kavram arasındaki farkları belirleyen bir içtihat oluşturdu. Uluslararası Adalet Divanı'nın (UAD), Bosna Hersek'in Sırbistan'a karşı açmış olduğu dava hakkındaki 26 Şubat 2007 tarihli kararı da bu içtihadı teyit etmiştir. Ancak bu konuya eğilmeden önce özel kasıt kavramı üzerinde kısaca durmamız gerekiyor.

Soykırım ve etnik temizlik
1948 tarihli BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca, bir suçun soykırım olarak nitelenmesi için, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubun hedef olarak alınması ve kurbanların sırf bu gruplardan olmaları nedenine odaklanan özel bir kasıtla (dolus specialis) kısmen veya tamamen yok edilmeleri gerekiyor. Soykırım suçunun işlendiğini ispatlamak için savcıların, failin kurbanlarını sırf sözleşme kapsamındaki dört gruptan birine mensubiyetleri nedeniyle ve grubun tamamının veya bir bölümünün yok edilmesine odaklanmış zihinsel bir saplantıyla öldürdüğünü hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde kanıtlamaları gerekiyor.

Bu noktadan hareketle UAD yukarda belirttiğimiz kararında etnik temizlik eylemlerine özel soykırım kastı eşlik etmedikçe bu eylemlerin soykırım oluşturmadığını şu şekilde açıklıyor:

"Ne bir politika konusu olarak bir alanın etnik açıdan türdeş hale getirilmesi, ne de böyle bir politikayı uygulamak amacıyla gerçekleştirilen operasyonlar, sadece bu halleriyle soykırım olarak tanımlanmalarına imkân verir. Soykırımı niteleyen esas unsur, belirli bir grubu tümüyle veya kısmen yok etmektir. Bir grubun üyelerinin sınır dışına sürülmesi veya yaşadıkları bölgenin dışına çıkarılması, zor kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile, bu grubun imhasıyla eşdeğer de (…) değildir.
Etnik temizlik amaçlı önlemler, ancak, grubun varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldıracak fiziki yaşam koşullarına (…) zorlanması halinde ve gerçekleştirilen eylemin grubu yaşadığı bölgenin dışına çıkarmak değil, yok etme özel kastı (dolus specialis) ile uygulanması durumunda bir soykırım olarak nitelenebilir." (1)

Bundan anlaşılan, katliamın boyutu çok büyük olsa da, özel kasıtla işlenmediği durumlarda cürümün soykırım oluşturmayacağıdır. Esasen bu nedenledir ki, etnik temizlik yapıldığına dair iddia ve bunu kanıtlayan unsurların mevcut bulunduğu, fakat özel kastın eksik olduğu vakıalarda, uluslararası ad hoc ceza mahkemeleri, bu iddialarla ilgili kovuşturmayı, insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kategorilerinde yapmışlardır.

İnsanlığa karşı suçlar
Eğer, 1915 olayları ABD yetkililerinin iddia ettikleri gibi 1.5 milyon Ermeninin yaşamını yitirdiği bir etnik temizlik olayı ise, bunun, insanlığa karşı suçları modifiye eden Roma Statüsü'nün 7. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu madde uyarınca, "herhangi bir sivil topluluğa karşı geniş çapta veya sistematik nitelikteki bir saldırının bir parçası olarak işlenen suç eylemleri" insanlığa karşı suç oluşturmaktadır.
"Saldırının bir örgüt veya devlet siyasetinin uzantısı veya daha ileri götürülmesi" suçun gerçekleşmesinin temel şartıdır. Maddede sıralanan 11 suç eylemi arasında "toplu yok etme" ve "halkın sınır dışı edilmesi veya zorla nakli" de bulunmaktadır.

İnsanlığa karşı suçun oluşması için suçun maddi ve manevi unsurlarının yetkili bir mahkeme önünde kanıtlanması zorunludur. Tanınmış bir akademisyen ve uluslararası ceza hâkimi olan Antonio Cassese "toplu yok etme" suçunun oluşması için gerekli maddi unsurların şunlar olduğunu belirtiyor: (1) Sanığın veya astının bazı ismi verilmiş ve tanımlanmış kişilerin öldürülmesine katılması. (2) Fiil veya ihmalin, hukuka aykırı ve kastî olması. (3) Fiil veya ihmalin yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçasını oluşturması. (4) Saldırının herhangi bir sivil nüfusu hedef alması.
Roma Statüsü'nün 30. maddesinde ayrıntılı olarak belirtilen manevi unsurun oluşması içinse, failin, eylemleri yaygın veya sistematik bir saldırının bir parçası olarak ve bu bilinçle gerçekleştirmesi zorunludur.

Bu bakımdan, Bakan Yardımcısı Dan Fried'de soruyoruz: Türkiye'ye yönelttiğiniz "1.5 milyon Ermeninin telef olduğu etnik temizlik" iddiasının maddi ve ma- nevi unsurları yetkili bir hukuki merci tarafından saptanmadığı, dolayısıyla suç oluşmadığı ve karara bağlanmadığına göre neye istinaden Türkiye'yi suçluyorsunuz?

İkinci ve çok önemli bir sorumuz daha var. Birinci Dünya Savaşı sonunda İngiltere'nin İstanbul'un işgali sırasında, Ermenilere karşı vahşet ve katliam suçundan Sevres Antlaşması'nın 230. maddesi gereğince yargılanmaları öngörülen ve aralarında Osmanlı devlet adamları, generaller ve yüksek kamu görevlilerinin de bulunduğu 144 kişi tutuklanmış ve bunlar kanıtlar toplanıncaya kadar Malta adasına sürülmüştü. Ancak Osmanlı ve İngiliz arşivlerinden sonra ABD arşivlerinde de büyük bir titizlikle yapılan araştırmalar sonucunda sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt ve "görgü tanığı" bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı'nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla dava düşmüş ve Malta sürgünleri serbest bırakılmıştı.

Bu durumda, acaba ABD Dışişleri Bakanlığı, Türklerin Ermenilere toplu katliam yaptığını kanıtlamak için 88 yıl önce Amerikan arşivlerinde fellik fellik aranıp da bulunamayan belgeleri şimdi mi buldu?

Dostumuz Dan Fried'in bu iki sorumuzu tarihçi Arthur Ponsonby'nin şu sözleri ışığında yanıtlamasını bekliyoruz.

"Yalan ve asılsız sözlerle insanların zihnine kin ve nefret şırınga edilmesi, savaşta hayat kaybına neden olmaktan çok daha büyük kötülüktür. İnsanlık ruhunun kirletilmesi, insan vücudunun tahribine nazaran daha kötü ve sakıncalıdır."(2)

(1) Cassese, Antonio, International Criminal Law, Oxford University Press, New York, 2003, s.74.
(2) Ponsonby Arthur, Falsehood in War Time, London, Kimble and Bradford, 1928.
http://www.cumhuriyet.com/cumhuriyet/m/c0204.html
***********
DİĞER KAYNAKLAR:
MALTA ZİNDANLARINA GİDEN YOL.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1739.msg2600#msg2600
----------
ATATÜRK'ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNE İSYANI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=862.msg1164#msg1164
**************
Günlük gazete manşetlerinden oluşan bir tarih arşivi.
http://www.atonet.org.tr/yeni/index.php?p=1112&l=1
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2008 - NECİP FAZIL KISAKÜREK:GERÇEĞİ.

Kategori: ARSIVpaylasmak
Necip Fazıl,Cumhuriyet döneminde yetişen en büyük Türk düşmanlarından birisidir.

Ne hazindir ki; eğitim seviyesi düşük insanlar bu adamı milliyetçi bir kimse olarak tanırlar.
Türklük ve Atatürk düşmanı,fikrî dönek,kadın bacağına şiirler yazan bir müptezel olan bu şahsın herzelerinden ve saklanan adî kişiliğinden birkaç değerlendirmeyi dikkatinize sunmak isterim...

MÜSLÜMAN (!) NECİP FAZIL HAKKINDA YAZILANLAR
…"Üstad, yüz tikleri olan, çok sigara içen ve tanımadıklarının yanında az konuşan, at yarışlarına pek meraklı biriydi.
Devlet bankalarının genel müdürleri üzerinde büyük nüfuzu vardı.Örneğin;Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge'nin odasına kapıyı vurmadan girer ve "Oğlum Mithat. Bana para, sana da bir iki skeç lazım der" sonra genel müdürün özel çalışma odasına girer ve birkaç saat içinde Ankara Radyosu için nefis iki skeci kaleme alır ve merkez veznesinden gelecek binlikleri beklerdi. Oradan da bahis oynamaya Hipodrom'a. Çoğu kez o morlar orada erir ve üstat hiç üzülmezdi... İçkiye çok düşkündü ve ben o gençlik yıllarında bu ehlî keyif yazarın nasıl olup da din simsarlarının idolü olduğunu anlamaya çalışır dururdum."

 NECİP FAZIL'IN TUTUKLANMA NEDENLERİNDEN BİRKAÇI:
- Türklüğe Hakaret: 9.6.1947 – 5.8.1947 (1 ay, 27 gün)- Türklüğe Hakaret Davası Bitti, Son Posta, 6 Ağustos 1947- Türklüğe Hakaret: 21.4.1950 – 15.7.1950 (3 ay, 25 gün)
- Tevkif Müzekkeresi, C. Savcı No: 950 / 5191
- Atatürk'e Hakaret: 15.10.1960
– 18.12.1961 (1 yıl, 65 gün)- 1960 / 3349 numaralı mahkûmlar için müddetnâme''Destân'' adlı şiirinde Cumhuriyet inkılâplarına ve Başbuğ Atatürk'e dolaylı yoldan hakaret vardır.
İşte millî devlet ve lâik rejime muhâlefetini ispatlayan bir mısrası...
"Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

NECİP FAZIL VE İBDA-C TERÖR ÖRGÜTÜ İLİŞKİLERİİBDA-C
(İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi)"İBDA fikriyatı, İslamcı edebiyatçı Necip Fazıl Kısakürek ve onun Şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasi yanlısı akıncı gençler tarafından 15 Kasım 1975 tarihinde, Salih Mirzabeyoğlu öncülüğünde çıkarılan Gölge Dergisi çerçevesinde oluştu.
"Necip Fazıl Kısakürek'in "BÜYÜK DOĞU" fikriyatından etkilenerek ortaya çıktığı iddia edilen,Osmanlı Devleti modelinde federatif yapılı bir İslam Devleti kurulması amacını güden ve bu amaç doğrultusunda silahlı mücadele yöntemini benimseyen terör örgütüdür.
http://www.yesil.org/teror/ibdac.htm

İslami Büyük Doğu, Necip Fazıl Kısakürek'in düşüncelerini yansıtan bir dernektir.
Akıncılar Birliği de 80 öncesinin MSP Gençlik Kolları'nın kurduğu dernektir. Bu iki dernek birleşmiştir, İBDA-C'yi oluşturmuşlardır.
http://arsiv.sabah.com.tr/2003/12/14/yaz33-10-107-20031205.html

 "Necip Fazıl Kısakürek, the IBDA-C's ideologue, published 130 books on Islamic thought, Islamic arts and other issues.
His thought continues to influence the IBDA-C.
http://www.intelligence.org.il/Eng/var/yf_12_03.htm

Necip Fazıl Kısakürek için yürüyüş yapan İBDA/C'ciler
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/25/son/sontur34.asp

Necip Fazıl "Son Devrin Din Mazlumları" isimli kitabında Dersim İsyânı'nı, Şeyh Said'i, Said'i Kürdî'yi vs. öve öve bitiremez.
1937'de Tunceli isyanında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin katliam yapıp bilmem kaç yüz bin Kürt'ün öldürdüğünü iddia eder.

Necip Fazıl, 1946'da İstanbul'da verdiği bir konferansta Atatürk'ü sâhte kahraman ilan etmiştir.
Abdullah Öcalan denen insan ziyânı olan aşağılık köpek,Necip Fazıl ile ilgili bir soruya aynen şöyle cevap vermiştir…
"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider,bayağı da etkilenirdim..."
" (Apo ve PKK adlı kitaptan)
Tayip Erdoğan'ın başdanışmanı olan,Amerikalılara ''bizi delikten aşağı süpürmeyin diyen'' Kürt Cüneyt Zapsu'nun dedesi Abdürrahim Zapsu, Necip Fazıl'ın yazdığı haftalık "Ehli Sünnet" dergisinin yayıncısıdır.

Bu sahtekârın meşhur şiiri "Kadın Bacakları"nı okuyalım da,nasıl bir Müslüman (!) olduğunu da görelim…

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.Bir kadının içinden ağlayışı,gülüşü,Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe,Bacakların ruhudur şekil veren diyorum.Bacakları bir kalın örtüde saklı diye,Mermerde kalbi çarpan Venüs'ü sevmiyorum.Boynuma doladığın güzel putu görseler,İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını.
Kör olsam da açılır gözüm,ona sürseler,İsa'nın eli diye,bir kadın bacağını.

Necip Fazıl KısakürekBu şiire göre Necip Fazıl'ın, bir ayak fetişisti olduğu ortaya çıkıyor.
Necip Fazıl, 1934 yılına dek kadınların bacaklarına şiirler yazacak kadar nefis düşkünü bir adamdı. Eğlence ve kadınlar onun hayatının baş unsuruydu. Daha sonra da bu pislik hayatını devam ettirmediğini iddia etse de ''döneklerden, dönenlerden'' hayır gelmez.

Devam edelim…Bu müfteri ayrıca Türkçe düşmanıdır.
Türkçe'ye ağır hakaretler içeren yazısını aktarıyorum…

- Kısa heceler...
Aşağıdaki cümleyi,ona hususî bir mâna biçmeden,onda ayrı bir mâna murad edildiğini hesaba katmadan,sadece Türkçe olarak okuyunuz.
- Ciğerimi delici,yüreğimi yakıcı,kafamı kemirici soru şu ki,gericiliğe mi,ilericiliğe mi,ne tarafa döneceğini bilemeyene,ne diyeceğini,ne edeceğini bulamayana,baba izini görmeyene,anadilini yitirene,yolunu şaşırana,ya kuzu gibi boyuna budalaca acı acı meleyene,ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana,şu yeni kuşağa ne demeli;acımalı mı,acımamalı mı?

İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun hece yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut değildir.
- Bu hâl, tarihin ilk çağlarında,henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.
- Tek heceler...
Dilimiz umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü:al,kal,çal,dal,ol,sol,dol,yol,ser,ver,ger,yer, ar,ban,kan,san,at,kat,tat,çat, kap,sap, tap,yap,say,yay,kay,cay,sil,bil,ek,çek,şiş,piş,ye,de,filân,falan,sayısıza kadar giden bir dizi...

Askerî kumanda sesine benzeyen ve sonlarına birer "mak" veya "mek" edatı eklenince ancak iki heceli masdarlığa çıkabilen "emr-i hâzır"lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine uymadığı için bölünmüştür:
Psomi (Rumca ekmek) İpsomi...Fikr-Fikir... Spor-Sipor... Film-Film... Nefs-Nefis... Remz-Remiz...Vesaire...- Başka dillerde tek hecede 4-5 sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2-3 sesi aşamaz ve ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.
- Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.
- Türk Milleti'nin, ruhunu dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısıyla düşünmeye vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.

- Mücerret mefhum...
Türkçe'de, kendi öz anlamı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur.
 Aşağıdaki, hemen her lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:
Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah; ve nâmütenâhîye kadar sayabiliriz.
Mücerret mefhumların hattâ basitlerinden olan bu kelimelerden bir tanesini bile Türkçe'de bulamazsınız.
"Allah" adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz hâs ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh mânasına her dilde mevcut kelime bile Türkçe'de yoktur. "Tanrı" kelimesi "tanyeri"nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez.
"Mevzuu" kelimesine uydurulan "konu" ise "koymak" gibi kaba ve maddî bir fiile dayanır.
 "Vazetmek" fiili "koymak" değildir ve onun üstünde bir mânayı (nüans-gamiza) belirticidir.

- Neticede, sade ve mahdut madde isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında kalıyoruz. Hattâ "dil" bile "lisan" kelimesine uymuyor ve ağızdaki et parçasından ibaret kalıyor.

- Cedlerimiz İslâmı kabul edip kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesini yüklendikleri ân, takdir ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, âhenksiz sadece yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan sıfır derecesinde bir dille ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir.
Artık Türk, madde fatihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir; bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Hâlbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?

- Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. İşte bu Türk, yani İslamiyet'i kabul ettikten sonra gerçek Türk'ü bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir.
Bunun için de, Batılının, Yunan ve Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el uzatmış ve Türkçenin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini silkelemeyi tek yol kabul etmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek,İdeolocya Örgüsü,Büyük Doğu Yay.

İstanbulBu yazıda Necip Fazıl, Türk diline hakaret ederek, Arap dilini kutsadığı gibi ''Türkler Müslüman olduktan sonra düşünmeye başlamıştır'' diyerek de koskoca İslâm öncesi Türk tarihine ve Türklerine bile sövmüştür.
Sanırım bu kadar bilgi Necip Fazıl'ın Türk ırkı için ne kadar tehlikeli bir yaratık olduğunu ispata kâfidir.

Necip Fazıl KISAKÜREK denen kişi bugün molla, takunyalı, çarşaflı, şalvarlı, şeriatçı takımına malolmuş yobazın ve Türk düşmanının biridir.

Necip Fazıl KISAKÜREK, Nazım Hikmet RAN gibi kişiler için "Kendisi,kişiliği işe yaramaz ama şiirleri iyidir!" demek,Ahmet KAYA'nın bir PKK'lı olduğunu bile bile "Olsun be, müziği çok güzel!" deyip dinlemek gibi bir şeydir.

Bir şiiri: DestanDurun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.Bülbüllere emir var:
Lisan öğren vakvaktan;Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.


1 – N. Fazıl, 1947 ve 1950 iki defa olmak suretiyle Türklüğe ve 1960'da Atatürk'e hakaret suçlamasıyla yargılanmış mıdır?

2- Necip Fazıl, 5816 sayılı Atatürk'ü koruma yasası uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkemeleri'nce 8.7.1981 tarihli ve 1977-137 sayılı kararı ile Atatürk'e hakaretten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 17.2.1982 tarih 1982-13 esas ve 1982-786 sayılı kararı ile onanmış mıdır?

3- N. Fazıl, 17 Temmuz 1959'da Büyük Doğu dergisinde yayımlanan bir yazısında "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz...
Amerikan siyasetini tutmak biricik yol...
Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz.
Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez (birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine (tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mânâ gizlidir." diyerek Amerikan emperyalizmin savunuculuğunu yapmış mıdır?

4- "Son Devrin Din Mazlumları" adlı kitabında İngiliz desteğiyle gerçekleştirilen Dersim'deki Kürtçü ayaklanmaları desteklemiş midir?
Bu kitabında bölgede Kürtleri tepeleyen kahraman Türk askerlerini katliamcı ve soykırımcı olmakla suçlamış mıdır?

5- "Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp" şeklindeki mısraları ile kast ettiği "maymun" ve "inkılâp" nelerdir? Bu soruyu büyük bir ıstırap ve utanç ile sorduğumu da belirtmeliyim…

6- İrticaî terör nedeniyle yitirdiğimiz en kutlu ve kutsal şehitlerimizden biri olan Şehit Kubilay ve menfûr Menemen hadisesi hakkında N. Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde bu işin devlet provokasyonu olduğu iddia edilmiş midir?
Bu yazı ile o devrede devletin başında bulunan Başbuğ Atatürk zan altında bırakılmış mıdır?

7- Başlık içerisinde belirtilen Türkçe hakkında düşünceleriyle, Türkçe'de bulunan tek heceli kelimelerin fazlalığını dolayısıyla "Türkçe'yi kalitesizlik ve Türkleri kafasızlıkla" ithâm etmiş midir?

8- Yine aynı yazısında "Türk, İslâmiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır." diyerek binlerce yıllık İslâm öncesi Türk tarihine, medeniyetine ve Müslüman olmayan Türklere hakaret etmiş midir?

9- Yüce Başbuğ Atatürk'ün Gençliğe Hitâbesi'ne nâzire olarak kaleme aldığı kendi Gençliğe Hitâbesi'nde "....halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakk'ındır" düstûruna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik..." şeklinde düşünceleriyle Başbuğ Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir" düşüncesini tel'in ve tekzip etmiş midir?

10- Bizzat en yakınlarının şahâdetiyle ile "Büyük Doğu" dergisine DP iktidarının bilhassa son yıllarında Menderes tarafından örtülü ödenekle para aktarıldığı şeklindeki iddialar doğru mudur?


Necip Fazıl Kısakürek7 Temmuz 1959 Büyük Doğu Dergisi Bugün ABD nin şefkatli(!) kucağında oturan biride yakın zamanda benzer sözleri etmişti.

Üstadının öğüdünü ne güzel tutmuş değil mi?
Fazıl'ın Türk töresini,dilini arap töresinden dilinden aşağı gören birçok yazısıda var arasanız bulursunuz.
Fazıl'ın ve onun ardından gidenlerin bilmediği ya da gözmezden geldiği nokta şudur kavm-i necip olarak dillendirilen arap bin türlü rezilliğe saplanmışken,onlarca puta taparken,şamanist diye küçümsenmek istenen Türk ataların,Tanrıya olan inançlarını ifade biçimleridir.

Bengütaşların doğu yüzünden birkaç satır;Davar,at,sığır,kazlar kendi dilince neyler?
Horozlar tan atmadan öter bu ödke söyler.(ödke:zaman,bu ödke Tanrının kullarının uyanık olmasını istediği zaman)Kuşlar bile uyumaz o çağ uyanık olur!
Dağ sırtına çıkan kurt o çağda neden ulur?
Ağaçlar dallarını sallayıp hışırdatır.Otlar yere eğilip bize neler anlatır?
Kendi dilince söyler her biri bize neler?Usu olanlar anlar sesleri kulak deler..Her birisi yalvarır,derler yaratanına,Sen bizleri var ettin,eriştik bu tanınaBizden saygı,arpağı kabul et ey Tanrı'mız!(arpağ:dua,yakarış)Vermeseydin güneşi ağarmazdı tanımız.....
Dinle Bilge Kağa'nı boşa gönül avutma!Geleceği öğütler,iyi öğren,unutma!....Tanrı üstte gökleri,içinde varlıkları,Altta yağız yerleri,ışık,karanlıkları..
İkisi arasında kişiyi yaratmış,Kopuna üstün kılmış bellek,usla donatmış.(Kopu:topu,hepsi)Gökte,yerde var kopu da yaratılan.Benzemez yaratana sonradan yaratılan.
Kökte Tengri,Yerde Biz;
İleti:H.Murat Çelik
************
Burada 80 yıl önce,80 yıl sonra başlığında verdiğim yazıyı yinelemeden geçemiyeceğim.
Dikkatle bakınız kimler ne demiş?
Şimdi daha iyi anlaşılmaktadır bölücülükte nasıl işbirliği yapıldığı,neleri kullandıkları.
Dincilik ile Kürtçülük üzerinden nasıl ve ne zamandan beri ülke bütünlüğü,ULUS devlet yıkılmaya çalışılmaktadır.İzelyiniz ibret alınız.A.Dursun

YORUMSUZ;80 YIL ÖNCE 80 YIL SONRA

80 yıl önce
'Ne mutlu Türküm diyene'
ATATÜRK
------------
80 yıl sonra
'Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir'
Tayyib Erdoğan 

'Cumhuriyetin ilanı İstanbul'un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür'
Kadir Topbaş
 
'Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir'
Leyla Zana 

'Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir'
Ahmet Altan 

'Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir'
M.Ali Birand 

'Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm'dir'
Ahmet Altan 

'Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin'
Çetin Altan 

'Memleketi bir çift kadın memesine satarım'
Ahmet Altan 

'Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye'de 1 milyon Ermeni'yle 30 bin Kürt katledildi'
Orhan Pamuk 

'Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz'
Fetullah(ya da Fethullah) Gülen 

'Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir'
Rahmi Koç
Yorum yok,çünkü yoruma dahi gerek duyulmayacak kadar açık bu ifadelere sadece ulu önder Mustafa Kemal'den bir yanıt verelim yeterli olur.
“Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman, din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep “şeriat” sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz; görürsünüz ki ulusu gerileten, tutsaklaştıran, çürüten kötülükler hep din örtüsü altındaki geriliklerden, bayağılıklardan ve alçaklıklardan gelmiştir. Onlar her türlü davranışı dinle karşılaştırırlar."
M. K. Atatürk (1923)
*********
25 Aralık 1919,
İngiliz Yüksek Komiserliği Baştercümanı A. Ryan'ın raporu:

"Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır.Biz,bu gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız"

[Yoruma gerek varmı? Bu yöntem açık ya da dolaylı emperyalizmin başlıca silahıdır] kaynak:
1881-1938 Atatürk, Kurtuluş savaşı ve cumhuriyet kronolojisi, Turgut Özakman, Bilgi yayınevi, 1999, sayfa 93
********
[Kürsü] Dua, Allah'la gizlice konuşmaktır.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=624734#
------------
Türkler nasıl mahvedilir?
Devrin Fener Patriği Grigoryos’un Rus Çarı I.Aleksandr’a yazdığı ve Türklerin nasıl mahvedileceğine dair tavsiyeleri şunlardır:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür.
Çünkü Türkler başka milletleri gurur ve ifrada sevkedecek zaferler önünde olduğu kadar her türlü ümitleri kaybedecekleri mağlubiyetlere ve felaketlere karşı sakin, sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefislerine fevkalade düşkündürler.
Ferdi iradelerin üstündeki hadisatı değişmez mukadderat sayma inancına sahiptirler. Bu inanışları dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevkü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından ahlaklarının selabet ve safiyetinden bilhassa dinî ve manevî hayatlarını tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir.
Türkleri evvela bu din ve maneviyat şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşad vazifesini îfâ edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder.
Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri milletleri üzerinde müessir kudret halinden çıkarmak. Halkı da ananat-ı diniyye ve milliyetlerine intibak etmeyen haricî telkin ve fikirlerle tahrip etmektir. Manevî mihraklardan mahrum oldukları gün Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve ancak o zaman maddî vesaitin faikiyetine istinat edilerek Türkleri yıkmak mümkün olacaktır”.
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/6/2008 - ZORUNLU AÇIKLAMA:BLOGCU COM YAZIŞMAM.ÖZEL AÇIKLAMA/ADNAN OKTAR

Kategori: bizzat
SAYGIN OKURLAR,
Altta sunacağım nedenlerden ötürü Adnan Hoca olarak tanıdığımız sayın Oktar'ın avukatının ve blogcu sözleşemesinin gereği olarak Harun Yahya(Adnan Oktar)konulu yazılarım siteden tarfımdan  kaldırılmıştır.
Okurlarımza duyurur,bu zorunluluktan ötürü kendilerinden özür dilerim.
Sonuç itibarı ile salt bu nedenden ötürü diğer değerli bilgilerin de kaldırıla bilecek olması ihtimali beni bu kararı almaya yöneltmiştir.Saygı ile duyurulur.
Ahmet Dursun
********************
Sayın blogcu yönetimi.

Altta ki yazı sizin açınızdan hukuki bir anlam içriyor mu?
Saygı ile...
A.Dursun
 ****************
Sayın Site Yöneticisi,

Siteniz üzerindeki http://ahmetdursun374.blogcu.com/1469990/

http://ahmetdursun374.blogcu.com/1680062/ linklerinin muhtelif bölümlerinde, müvekkilim Sayın Adnan Oktar'ı hedef alan hukuka aykırı ifadelere yer verildiği görülmüştür.


Müvekkilim Sayın Adnan Oktar,"Harun Yahya" ismiyle bilimsel, kültürel, sosyal konularda eserler telif eden dünya çapında tanınmış, ünlü bir yazardır. Sayıları 250'yi bulan eserleri 47 ayrı dile çevrilmiş olan Sayın Adnan Oktar'ın eserleri dünyada milyonlarca kişi tarafından okunmakta ve izlenmektedir.

Sayın Adnan Oktar'ın ve onun fahri başkanı bulunduğu Bilim Araştırma Vakfı Camiası'nın fikri çalışmalarından rahatsız olan bazı kişiler faaliyetlerinde interneti yoğun olarak kullanmaktadır. Bu kişiler BAV Camiası'na internet üzerinden saldırmaktadır.

Bu kişiler, özellikle kullanıcılara bedava blog açma imkanı veren wordpress.com isimli site altında çok sayıda blog açarak bu faaliyetlerini sürdürmekteydi. Wordpress.com sitesi yönetimi bu konuda tarafımızca defalarca uyarılmış ve bu yasadışı sitelerin kapatılması istenmiştir. Wordpress.com sitesinin bu uyarılarımızı dikkate almaması üzerine, gerek yasadışı faaliyetlerde kullanılan bu bloglar ve gerekse bu bloglarda suç işlenmesine izin veren Wordpress.com sitesi mahkeme kararıyla kapatılmıştır. Mahkeme kararı 17.8.2007 tarihinde infaz edilmiş ve Wordpress.com sitesi ve onun altsitelerinin yayınları tamamen bloke edilmiştir. (T.C. Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Karar gereği)

Bu linklerle ilgili olarak tarafımızca sitenizin içeriğinde bulunan yukarıdaki linkler de mahkeme eliyle tespit edilmiş, yayının durdurulması ve ihlal edilen kişilik hakları ile ilgili hukuki ve cezai başvurularımız hazırlanmıştır.

Bir site sahibi ya da yöneticisinin, site içeriğindeki beyanlardan herhangi bir hatırlatmaya mahal olmaksızın yayınlanan, gözden kaçan bir takım ifadeler sebebiyle sitenin tamamen kapanması ve bu nedenle mağduriyetinizin oluşmaması düşüncesiyle;

Firmanızın ve isminizin yasadışı faaliyetlere alet edilmemesi, yöneticilerinizin cezai takiplerle karşılaşmaması ve sitenizin yayınlarını sürdürebilmesi bakımından tarafınızı uyarmakta yarar görüyoruz. Alan adında "Adnan Oktar", "Harun Yahya", "Bilim Araştırma Vakfı", "Adnan Hoca", "Oktar" gibi deyimlerden birinin geçtiği ve hukuka aykırı izah ve yorumlar içeren linklerin yayına girmesine izin vermemeniz, yayına girmiş olanları kaldırmanız firmanız, siteniz ve yöneticilerinizin menfaatine olacaktır.


Saygılarımızla,

Avukat Ceyhun Gökdogan (İstanbul barosu sicil no: 34717)

Adres: Darülaceze Caddesi, Bilaş İş Merkezi, A Blok, D:5, Okmeydanı Şişli İstanbul

Telefon: 0-212-220 31 20

Faks: 0-212-220 74 21

Elektronik posta: rotahukuk@rotahukuk.com

c.gokdogan@gmail.com

*****************************
Merhaba Sayın Dursun,

Söz konusu yazıların hukuki açıdan bağlayıcılığı bulunmaktadır. Üyelik sözleşmemizde de belirtildiği gibi;  'İfade özgürlüğünü destekliyoruz. Ancak, üyelerimize kendilerini özgür şekilde ifade etme alanı sunarken, başkalarını taciz etme ve karalama imkanı vermemekteyiz. Kişi veya grupların dinini, dilini, cinsiyetini, ırkını, etnik grubunu, milliyetini aşağılayıcı içeriğe izin vermiyoruz. Saldırgan davranışlar, tehdit, taciz, özel yaşama saldırı, diğer kullanıcıların kişisel bilgilerinin ifşası hoşgörü sınırlarımızın dışında. Bu içeriğe sahip bloglar hiçbir uyarı olmaksızın süresiz kapatılmaktadır.'

Bu durum ayrıca, 5651 sayılı kanun gereği, yer sağlayıcı olarak bizleri, içerik sağlayıcı olarak da sizi hukuki açıdan bağlamaktadır. Bu konuda gerekeni yapacağınızı umuyoruz. Söz konusu yazıları 24 saat içerisinde blogunuzdan kaldırmanız gerekmektedir, aksi takdirde üzülerek blogunuzun yayınını durdurmak zorunda kalabiliriz.  Anlayışınız ve duyarlılığınız için şimdiden teşekkürler. İyi günler.
Blogcu Info <info@blogcu.com>
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/6/2008 - FETHULLAH:FETHULLAH MARKA PREZERVATİF.

Kategori: FETHULLAH GULEN
FETHULLAH MARKA PREZERVATİF

YUSUF YAVUZ 

Antalya’da yayınlanan haber dergisi “Son Nokta”, Fethullah Gülen markasıyla prezervatif, roket hatta nükleer reaktör bile üretilebileceği haberini kapağına taşıyınca Antalya karıştı. Haberin yer aldığı dergi toplatılırken, yayın yönetmeni İdris Özyol, Amerika’dan açılan telefonlarla Gülen cemaatinin baskı ve tehditlerine maruz kaldıklarını söyledi ve ekledi: "üzgünüz, yenildik..."

Fethullah Gülen adının prezervatiften şaraba, ağır askeri silahlardan, cinsel amaçlı aletlere kadar onlarca alanda mal ve hizmet üretimi için marka tescilinin yapıldığını duyuran derginin 54’üncü sayısı kapak tasarımın “onur kırıcı” olduğu gerekçesiyle baskı aşamasında toplatıldı. Derginin Genel Yayın Yönetmeni İdris Özyol, Amerika’dan açılan telefonlarla “uyarıldığını” dile getirerek haberin ardından Antalyalı bazı işadamlarının baskısıyla karşılaştıklarını söyledi.

Fethullah Gülen’in kardeşi Kudbettin Gülen’in de çalışanları arasında bulunduğu Çağlayan Yayım Dağıtım Basım Ambalaj Sanayi ve Ticaret AŞ tarafından Türk Patent Enstitüsü’ne marka tescili yaptırılan Fethullah Gülen adı; prezervatifler, doğum kontrol hapları, cinsel amaçlı aletler, ateşli silahlar, roketler, ağır askeri silahlar, tavla, okey, oyun kartları, mücevherler, elektronik oyunlar, iç çamaşırı ve eğlence makineleri gibi onlarca malzemenin üretimi için tescillenmiş oldu. Bu ilginç girişimin amacının Fethullah Gülen adıyla herhangi bir ürün ya da hizmetin piyasaya sürülmesinin önüne geçmek olduğu belirtildi.

CEMAAT GÜCÜNE YENİLDİK!
Muhalif tavrıyla dikkat çeken derginin Genel Yayın Yönetmeni İdris Özyol,  bu gelişmeler üzerine Gülen cemaatinin baskılarıyla karşılaştıklarını  dile getirerek "üzgünüz, direnemedik" açıklaması yaptı. Hukuk gücünden para gücüne, devlet gücünden cemaat gücüne kadar her imkanı kullanan bir kesimin karşısında yenildiklerini belirten Özyol, derginin 54. sayısı basıldıktan, hatta dağıtıma verildikten sonra bazı güçler devreye girdiğini söyledi.

AMERİKA'DAN TELEFON UYARISI...
Özyol, açıklamasında hukuki sorunlar yüzünden sözcüklerin seçimine aşırı özen gösterildiğini belirterek,  şu ifadelere yer verdi: "Türkiye’de devlet kadar güçlü, hatta devletten bile belki daha güçlü bazı unsurların varlığına tanık olduk. Bu tanık olmanın da ötesine geçti. Boyu ve eli uzun bu güçler karşısında, boyu ve eli yok denecek kadar kısa bizlerin fazla direnme şansı yoktu. Direnemedik. Dergimizin 54. sayısının ilk baskısı, elimizde bir tane bile örnek kalmamacasına toplatıldı. Bu yüzden dergimizi, kapağını ve içindeki birkaç sayfayı değiştirerek yeniden basmak zorunda kaldık. Piyasadaki 54. sayı sansürlü bir sayıdır. Boynumuzu eğen bir sayıdır. “Ülkenin daha büyük ve örgütlü güçleri bile direnemezken, biz nasıl direnelim? Etimiz ne, budumuz ne?” gibi bir mazeretin ardına sığınmıyoruz. Köşeye çok sıkıştırılmıştık ve hareket olanağımız yoktu. Amerika’dan açılan telefonlar, İstanbul’dan, Ankara’dan devreye giren isimler, Antalyalı kimi işadamlarının baskısı, onlarca araç dolusu insanın yürüttüğü bir operasyon neticesinde dergimiz toplatıldı. Bu operasyonu demokrasi, adalet ve özgürlük güçlerine şikayet ediyoruz. Elbet bir gün şartlar değişecektir. Buna yürekten inanıyoruz."   

İŞTE O HABER...
Türk Patent Enstitüsü, Antalyalı bir girişimcinin Fethullah Gülen ismiyle bira, rakı, şarap, prezervatif ve cinsel oyuncaklar üretme hakkını onayladı. Marka daha sonra da Çağlayan A.Ş. isimli bir başka şirket tarafından tescil ettirildi. Her iki şirketin de İzmir'deki adresi ortak. 2002 yılında yapılan ikinci başvuruyu 12898 no ile onaylayan TPE'nin bu kararıyla Fethullah Gülen isimli nükleer reaktör bile üretilebilir.

Antalya kökenli bir girişimci Fethullah Gülen marka prezervatif ve bira üretmek için patent aldı. Türk Patent Enstitüsü'ne başvuran girişimci, Fethullah Gülen marka ürünlerin üretimini tescil ettirdi. 24 Mayıs 2002 tarihinde tescil edilen markanın kullanımı 10 yıl süreyle Nil Basım Yayın AŞ'ye ait. 42 farklı emtia sınıfı için alınan patentte birbirinden ilginç ürünler yer alıyor. Bunlardan en ilginci 10 numaralı sınıf. 10 numaralı sınıfta Fethullah Gülen isimli ürün üretme hakkını elinde tutan Nil AŞ, buna göre masaj aletleri, cinsel amaçlı aletler ve malzemeler, biberonlar, kulak tıkaçları, idrarını tutamayanlar için çarşaf üretebilecek. Bu grupta doğum kontrol aletleri ve prezervatif de yer alıyor. 05 numaralı sınıftan alınan marka tescili de doğum kontrol hapından gebelik testi ürünlerine, hayvan spermlerinden hijyenik külotlara, zayıflama çaylarından deodoranta kadar onlarca üründe Fethullah Gülen ismini kullanma hakkını veriyor. Buna göre Nil AŞ, Fethullah Gülen adıyla deodorant üretebilir ve aynı isimle ürettiği doğum kontrol haplarını piyasaya sürebilir.

JAPON İÇKİSİ BİLE VAR
Fethullah Gülen adıyla üretilebilecek bir başka ürün grubu da oyunlar. Bu grupta tavladan dominoya, okeyden kızma biradere, damadan yılbaşı süslerine kadar onlarca ürün yer alıyor. 32 numaralı ürün grubunu da kapsayan marka tescil belgesi Nil AŞ'ye bira, bira yapımında kullanılan preparatlar, bira mayaları gibi ürünleri piyasaya sürme olanağı sağlıyor. Firma, Fethullah Gülen ismiyle gazoz, kola, sahlep, domates suyu, şurup, soda, tonik gibi içecekler de üretebilir. İçecekler bununla da sınırlı değil. 33. sınıfta şarap, likör, alkollü içeceklerin hazırlanması için alkollü bileşimler, süt karışımlı alkollü içecekler, konyak, viski, rakı, kokteyller ve aperatifler bulunuyor. Hatta firma bu isimle Japon içkisi "sake" bile üretebilir. Dünyanın bir çok ülkesinde örgütlenen Fethullah Gülen cemaatinin bu özelliklerini bilenler, sake üretim hakkının Japonya'daki çalışmalar için önemli bir araç olacağı şeklinde espri yapıyorlar.

SNACK-BARLAR AÇILABİLİR
Nil AŞ'nin Fethullah Gülen ismiyle aldığı mal ve hizmet listesinde tütün grubu da bulunuyor. 34. grup malları da tescil ettiren firma, buna göre işlenmiş veya işlenmemiş tütün, sigara, puro, enfiye, sigarillos, çiğneme tütünleri, pipo, ağızlık, küllük, tütün kutuları, sigara kesicileri, pipo temizleyiciler, puro ve sigara tabakaları, nargile, çakmaktaşı ve çakmak üretme hakkını elinde tutuyor. Marka tesciline göre Fethullah Gülen TV isimli bir televizyon kanalı kurma, Fethullah Gülen FM açma, cep telefonu ve uydu ile iletişim hizmetleri verme, haber ajansı çalıştırma hakkı da Nil AŞ'nin. Şirket isterse aynı isimle diskotek de işletebilir. Çünkü marka tescilinde eğlence hizmetleri de tarif edilmiş durumda. Buna göre, eğlendirme ve eğlence parkı hizmetleri, lunapark çalıştırma, balo düzenleme, tatil kampı açma hakları da tescil edilmiş. Bir başka olanak da Fethullah Gülen isimli kafeteryalar. Nil AŞ istersen Fethullah Gülen ismiyle bir kafetarya zinciri kurabilir. 42. ürün ve hizmet grubunda kantin, catering, kokteyl hizmetleri, snack-bar hizmetleri gibi başlıklar da yer alıyor. Bu durumda Türkiye'nin her yerinde Fethullah Gülen adıyla snack-barlar açılabilir.

DETERJAN'DAN PONPONA
İzmir Gaziemir'de faaliyet gösteren firmanın Antalya kökenli ortağı, Fethullah Gülen'in isim hakkını aklına gelen bütün sektörlerde tescil ettirmiş. Firma bu isimle deterjandan çamaşır suyuna, arap sabunundan şampuana, mazottan oduna, motor yağından fitile, bebek mamasından diyet gıdalarına, gebelik testinden yara bandına, dikiş makinasından çöp öğütme makinasına, mutfak robotundan çatal bıçağa, idrarmetreden su sayacına, can yeleğinden elektrikli battaniyeye, korseden varis çorabına, kat kaloriferinden fön makinasına, sanayi tipi fırından nükleer reaktöre, çöp kamyonundan arazöze, cenaze yıkama aracından bisiklete, yattan kotraya, sandalda feribota, av tüfeğinden havai fişeğe, kravat iğnesinden saat kordonuna, kronometreden şarap kadehine, müzik aletlerinden hortuma, çantadan valize, cüzdandan güneş şemsiyesine, asfalttan beton direklere, koltuktan kanapeye, pudra ponponlarından tuvalet kutularına kadar aklınıza gelebilecek herşeyi üretebilir.

İSİM HAKKIN ÇAĞLAYAN'IN
Fakat Fethullah Gülen markasının tescilinde sorun yaşanıyor. Aynı marka için 25 Mayıs 2002 yılında İstanbul firması Çağlayan Basım Yayın A.Ş. de 12898 nolu bir başvuru yapmış. Bu başvuru 1 Eylül 2004'te tescil edilmiş. Nil A.Ş.'nin marka başvurusu 23 Mart 2001'de koruma altına alınmış, ama marka hakkı artık. Çünkü firma 3 Ekim 2001'de başvurusunu geri çekmiş. Fethullah Gülen markalı mamuller üretme hakkı artık Çağlayan A.Ş.'nin. İstanbul Bulgurlu'daki şirketin marka tescil belgesi 8 Eylül 2004'te hazırlandı ve firmaya gönderildi. 97 bülten nolu tescil 9 Mayıs 2005'te gazetede yayınlandı. Gazete numarası ise 372. Fethullah Gülen markasının logosu da 30 Nisan 2003'te tescil edildi. Fakat Türk Patent Enstitüsü'nün kayıtlarında Nil AŞ hem İstanbul Altunizade'de, hem de İzmir Gaziemir'de görülüyor. İstanbul Bulgurlu'da kayıtlı Çağlayan A.Ş.'nin de ikinci adresi İzmir Gaziemir. Üstelik Nil A.Ş. ile tamamen aynı: Sarnıç Yolu No: 5 Gaziemir... Her iki şirketin de Fethullah Gülen cemaatine ait olduğu iddiları marka tescili başvurusunun ayrı bir yönü.
Kaynak:
http://www.solbirlik.net/haber_detay.asp?haber_id=6849&yid=41
yusuf yavuz             yusuf_yavuz2004?yahoo.com
------------
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/6/2008 - ATATÜRK:ATATÜRK VE KÜRTLER(ÖZEL DOSYA-2)

Yazının ileride kaldırılma ya da başka nedenlerle okunamama ihtimali üzerine ikinci bölümünü de burada vermekte fayda görüyorum.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde
Atatürk ve Kürtler (II)  Gökçe Fırat


Güneydoğu’ya Umum Müfettişlik
1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra Cumhuriyet yönetimi meselenin üzerine daha hassasiyetle yaklaşmaya başladı. Bu yaklaşımla birlikte Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesindeki tedbirleri de oluşmaya başladı. Cumhuriyet idaresinin meseleyi çözmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarttığını ve İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kurduğunu geçtiğimiz haftaki yazımızda görmüştük. İstiklâl Mahkemeleri’nin çalışma süresinin dolması ile birlikte yerine bir şey konulup konulmayacağı tartışılmaya başlandı.

Bu noktada Umum Müfettişlik kurulması Cumhuriyet idaresinin çözümü oldu. Umum Müfettişlik ya da o dönem kullanılan öz Türkçe karşılığı ile Genel İnspektörlük kurulması önerisi Başbakan İsmet İnönü’den gelmişti. Gerekçe, bu bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekliliğiydi.

25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun kabul edildi. Bu kanuna göre Umum Müfettişlik Elaziz, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Görüldüğü üzere bu bölge Kürt isyanlarının merkezi olan Güneydoğu Bölgesiydi.

Umum Müfettişliğe beş yıl bu görevi sürdürecek olan İbrahim Tali Öngören atandı. Bu tercih dikkat çekiciydi çünkü Öngören aynı zamanda milletvekiliydi. Öngören milletvekilliğinden istifa ederek bu göreve geldiğine göre görev oldukça önemliydi. Ancak Öngören’in çok daha önemli bir özelliği daha vardı o da Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Vapuru’na binen ilk kadrodan olması ve o günden beri de Mustafa Kemal’in güvenini hiç kaybetmemesi idi.

Umum Müfettişlik görevine 1935 tarihinde Abidin Özmen’in atanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır. Abidin Özmen, Milli Mücadele yıllarında Mudanya Kaymakamıdır. Bu görevini sürdürürken Yunanlılara karşı ajanlık faaliyetini organize eder. Bu görevi sırasında Yunanlara esir düşer. Atina Hapishanesi’nde iki buçuk yıl hapislikten sonra Zafer’le birlikte kurtulur ve yurda döner. O da Mustafa Kemal’in güvenini kazanan kadrolardandır.

Güneydoğu bölgesinde göreve başlayan Umum Müfettişliklerin kapsamı daha sonra genişletilir. İkinci Umum Müfettişlik 1934 tarihinde Trakya’da Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale illerinde kurulur. 1935 tarihinde Erzurum merkezinde Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan, Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Umum Müfettişlik kurulur. 1936 yılında ise Bingöl, Tunceli, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Umum Müfettişlik kurulacaktır.

Bu görevlere atananlar da dikkat çekicidir. İkinci Umum Müfettişliğe İbrahim Tali Öngören geçerken, Üçüncü Umum Müfettişliğe Tahsin Uzer atanır. Tahsin Uzer de başından itibaren Mustafa Kemal’in yanındaki kadrodandır. Dördüncü Umum Müfettişliğe ise Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Alpdoğan Paşa, Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa’nın oğludur.

Görüldüğü gibi Atatürk, Umum Müfettişliklere büyük önem vermiş ve bu göreve hep çok güvendiği isimleri getirmiştir. Umum Müfettişliklerin kuruluş tarihi de oldukça dikkat çekicidir. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Birinci Umum Müfettişlik teşkil edilirken, Ağrı İsyanı ertesinde Üçüncü Umum Müfettişlik, Dersim İsyanı döneminde ise Dördüncü Umum Müfettişlik teşkil edilir. Aslında Dördüncü Umum Müfettişliğin teşkili, Cumhuriyet Yönetimi’nin Dersim’e yönelik hazırlıklarının sonucudur. Zaten Dördüncü Umum Müfettişliklere sadece Korgeneral rütbesindeki askerler atanabilecektir.

Atatürk kurdu, Demokrat Parti kapattı


Umum Müfettişliklerle ilgili aslında önemli bir ayrıntı daha belirtilmelidir. Umum Müfettişlik daha Milli Mücadele sürerken, yani Birinci Meclis döneminde de kabul edilmiştir. Koçgiri İsyanı’nın hemen ertesinde gündeme gelen Umum Müfettişlik idaresine muhalefet şu gerekçeyle karşı çıkıyordu: “Memleketten İstiklâl Mahkemelerini kamilen kaldıralım, memlekete adalet verelim. Adalet için çare İstiklâl Mahkemeleri’ni kaldırmak... Müfettişi Umumilik Kanununda toptan tüfekten bahsediliyor. Bu milletin üzerine hâlâ top ile tüfek ile mitralyöz ile mi yürüyeceğiz?”

Ancak Mustafa Kemal bu tür muhalefeti yenerek Umum Müfettişlik yasasını o dönemde de çıkartmıştı. Çünkü bölücülük, her dönemde insan hakları ve hürriyet laflarının arkasına sığınarak idareyi gevşetmeye çalışmıştır.

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Umum Müfettişlikle ilgisi de belirtilmelidir. Umum Müfettişlerin çalışmalarını yakından takip eden Atatürk, özellikle Dersim Harekatı sırasında Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’ya büyük destek vermiştir. Nitekim İnönü’nün Alpdoğan Paşa’ya 30 Mayıs 1937 tarihli mektubunda şu sözler dikkati hemen çeker: “... Atatürk sizden bana büyük bir takdir ve memnuniyetle bahsetti. Bilhassa hanımefendinin asalet ve nezaketi ve Sabiha Gökçen’e gösterdiği alaka ve şefkat kendisini pek mütehassis etmiştir.” Bilindiği gibi Sabiha Gökçen, Atatürk’ün manevi kızıdır. Ve Dersim İsyanı’nı bastırmak için havadan bombardıman yapan pilotlarımızdandır.

Umum Müfettişliğin önemi Cumhuriyet idaresinin Kürt meselesine yaklaşımını bizzat yürüten kurum olmasıdır. Bu bakımdan 7-22 Aralık 1936 tarihleri arasında düzenlenen Umum Müfettişler Toplantısı özel önem taşımaktadır. Dersim İsyanı öncesindeki toplantı Cumhuriyet idaresinin olaya yaklaşımını özetler. Şu satırlar Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’nın raporunda geçmektedir:

“...Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor. ... Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız. ... Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır..”

Umum Müfettişliklerin kaldırılması ise Demokrat Parti iktidarı altında olacaktır. Kürt bölücülüğüne kucak açan DP, daha ilk görev yılında bu kurumu lağvedecektir. Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak, Umum Müfetişliklerle ilgili görüşmede şu sözleri sarfedecektir: “... Bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almış olan Umum Müfettişlikler... Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir...”

Aynı Bucak’ın daha sonra Kürdistan’a özerklik verilmesi ve federasyon kurulması için İsmet İnönü’ye başvurduğunu da göreceğiz.

Görüldüğü gibi 1927 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzası ile kurulan Umum Müfettişlikler 1952 yılında karşıdevrimci Demokrat Partililer tarafından ortadan kaldırılmıştır. Tıpkı köy enstitüleri, Halkevleri gibi...

Birinci Umum Müfettişlik çalışmaları sonuçlarını vermeye başlar. Şeyh Sait isyanından sonra Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde Kürt isyanı gerçekleşmez. Ancak Kürt bölücülüğü bu dönemde merkez üssünü Diyarbakır’dan Ağrı’ya kaydırır. 1927 ile 1931 yılları arasında Ağrı’da üç ayaklanma gerçekleşecektir. Bunların en büyüğü ve en önemlisi Üçüncü Ağrı isyanıdır.

İskan Kanunu

Ağrı İsyanı’ndan hemen sonra Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesinde yeni bir tedbiri olan İskan Kanunu hazırlanacaktır. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskan Kanunu, gerek gerekçesi gerekse uygulanması açısından son derece önemli bir belgedir.

İskan Kanunu’nun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçe’nin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir:

“Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrımüsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiri ile anlaşamayan unsurların yanyana bulundurulmalarına ve birbirlerile bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dillerile mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak bernimseyemediler. Türk ırkına ve harsına mensup muhacirler bile blok halinde ayrı yerleştirilmek yüzünden ırkdaşlarına bütün bir Osmanlı devrinde ısınamadılar.”

Üçüncü sayfada ise Cumhuriyet döneminin uygulamalarına geçilmekte ve şu ifadeye yer verilmektedir:

“Bu dokuz yıl zarfında Cumhuriyet Hükümetince hal ve tavsiyesine muvaffakiyet elveren dahili, harici birçok meselelerden sonra normal bir sistem tahtında milli bünyemizi korumağa, sağlamlaştırmağa, mütecanisleştirmeğe ve milli harsımıza ve muasır medeniyete daha ziyade intibakları matluk olan nüfus kütleleri üzerinde müsmir bir suratte Devlet eli ile işlemeğe Türk nüfusunu kemiyet ve keyfiyetçe inkişaflandırmağa müteveccih bir nüfus siyaseti takip ve tatbikine sıra gelmiştir”

Takip ve tatbik edilecek nüfus siyasetinin ne şekilde olacağı ise şu şekilde belirtilmektedir:

“Yine dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmıyan nüfus terakümlerinin menine ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için Hükümete kanuni selahiyet alınması düşünülmüştür.”

İskan Kanunu’nun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet idaresi, Türkiye’de Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesi ise Osmanlı’nın farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlı’nın bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet idaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir!

Türklük içinde hamur oluncaya kadar eritmek
Kabul edilen İskan Kanunu’nda ise bu gerekçeye uygun olarak çok önemli noktalara temas edilmiştir. Yedinci sayfada şöyle ifade edilmektedir:

“Yapmacık Osmanlı topluluğunun bir gün için Türk’e veremediği geniş soluk almayı, Türkiye Cumhuriyeti kendisi için en yüksek, en değerli en büyük amaç yapmıştır... Osmanlı İmparatorluğu Türk’ü başka soylar kazancına çalıştırarak onu yükseltmeyi kendisine ve yaşatmak istediği gemsiz buyrukçuluğuna nasıl bir çürük temel edinmiş ise Türkiye Cumhuriyeti de bütün olgunluğunu Türk varlığından alarak onun dışında hiçbir şey görmemek üzere öz benliğini milletine dayamakla yükselmektedir. Bunun içindir ki Osmanlı İmparatorluğu, değişik ve çetrefil dil söyleyenlerin içinde çalışkan içi dışı ayrı kalmış kümeler kılığındaki insan kalabalıklarının birbirini anlamamaları ve anlaşamamalarında nasıl kendi eğri yaşayışını korumak istiyor idiyse, Türkiye Cumhuriyeti de ancak gönül ve kafa birliği ile dil birliğini göz önüne alarak bir soyun tek çocuğu saydığı Türklüğün iç ve dış güçlerini biletip yükselterek herşeyi ancak bu büyük Türke bağlamayı kendisine ülkü ve amaç yapmıştır.

“... Yalnız muhacir getirerek yerleştirmek düşüncesi bu kanunda yer tutmuş değildir. Burada en canlı ve en köklü düşünce yapılacak iş, yerleştirmenin bilgi yolunda yapılmış olması ile beraber binlerce yıldan beri dönüp dolaşan dağınık Türkleri toplayarak artık bu göçebe yaşayışına bir son vermek ve kültür işini kökünden kesmek için buraya açık ve kestirme kurallar konmuştur. Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir. Türk bayrağına gönül bağlamamış iken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunnu içindir ki, bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır.”

Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet idaresinin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de, bu ülkenin bayrağına, diline tabi olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti!

Ve dahası bugün Atatürk’e maledilmeye çalışılan Türk-Kürt kardeşliğinin tam tersine, İskan Kanunu açıkça şunu söylemektedir:

“Yalnız 1876 yılından sonrakileri ele alırsak, yok olan Osmanlı İmparatorluğu’nda gelip yerleşen değişik dilli ve değişik kültürlü olanlar inanda yerli Türkle birleşik iken bile bunları ayırt edilmeyecek gibi Türk kültüründe yoğrulduklarını söyleyemeyiz. Bunu Türk kültürünün yetiştirici, yükseltici ve yerleştirici gücünün düşüklüğüne veremeyiz. Bu gelenleri Türk kendi topluluğu içine almış iken ve hemen pek çoğu da Türk dilini konuşurken bile Türk kültürünü, Türk duygusunu bilimli olarak taşımaktan sekmişlerdir. İşte bunun içindir ki geçmişte denenmiş olanı bir daha denemek gibi zararlı bir işe girişmekten ise bunu kökünden kesip atmayı isteyen bu madde ile Devlet bu gibi yurda gelenleri ta Türk kültürü içinde eyice eriyip büyük Türklük içinde hamur oluncaya kadar gözü önünde tutmak istemiştir.”

Aşiretlerin Dağıtılması ve Toprak Devrimi
İskan Kanunu, Atatürk’ün Altı Ok programının çok önemli halkasıdır. İskan Kanununun aşiretleri kaldıran kararı aşiret düzenine karşı ulusçuluk tedbiri, aşiretlerin dağıtılması ile birlikte çıkarılan Köylüyü Topraklandırma Kanunu ise halkçılığın önemli bir uygulamasıdır.

Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet yöneticileri Kürtçülüğün, aşiret düzeninde yaşayan bir toplumsal sistemden güç aldığını görüyorlardı. Bu sistemde, topraksız köylü, şeyhin, ağanın esiri idi. Devlet iktidarına karşı bu kırsal alanda ağanın, şeyhin egemenliği söz konusuydu. Devlet kendisine rakip olan bu iktidara göz yumarsa devlet içinde devlet kurulmuş olacaktı. Kürtçülük zaten tam da bu nedenle gelişmişti. Güçsüz Osmanlı padişahları, gerek İran’la gerekse Ermenilerle mücadelede Kürt aşiretlerine destek olmuş, onlara otorite vermişti. Böylelikle Kürt aşiretleri Osmalı karşısında bir güç olmuşlardı. Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte varlığı tehlikeye düşen aşiretler, bu konumlarını korumak için gerek Hilafetçiliğe gerekse Kürtçülüğe başvurarak halkı Cumhuriyet devletine karşı ayaklandırıyordu.

O halde Kürtçülükle mücadelenin en önemli tedbiri aşiret yapısının dağıtılması olabilirdi. Ancak bunun için de aşiret egemenliğinden kurtarılacak köylüye toprak dağıtmak gerekirdi. bu ise bir toprak reformunu gerekli kılıyordu. İşte İskan Kanunu bu iki noktada da gereken yasal yolu açtı.

Kanunun 10. maddesi şöyleydi:
“Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır.

“Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrımenkuller devlete geçer.”

İskan Kanunu’nun anılan maddeleri TİP tarafından yayınlanan Sosyal Adalet dergisinde toprak devriminin bir aşaması olarak desteklenmiştir.

Ancak aşiretlerle mücadele alanında önemli bir adım da 27 Mayıs Devrimi’nden sonra atılmıştır. 19 Kasım 1960 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’na ek 105. madde eklenmiştir. Bu ek madde uyarınca 55 ağa sürgüne gönderilmiş, toprakları ise köylüye dağıtılmıştır.

Soyadı Kanunu
İskan Kanunu, yukarıda gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi dönemsel, isyan üzerine çıkarılmış bir kanun değildir. 1925 yılından başlayarak 1926, 1927, 1929, 1933, 1934 ve 1935 tarihlerinde toplam 11 adet iskan kanunu çıkarılmıştır.

İlk İskan Kanunu’nun Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikasti’nin hemen ardından çıkarılmış olması da dikkate değerdir. Çünkü Cumhuriyet’e muhalefet edenler, aşiretlere yaslanmaktadır. Bu aşiretlerle mücadele ise ancak iskan kanunları ile mümkündür.

Aşiretlerle mücadele ile birlikte çıkarılan Soyadı Kanunu da doğru bir yere oturtulmalıdır. Soyadı Kanunu, isyanları önlemek için isyan bölgesinde ikamet edenlerin nüfusa kayıt yaptırmalarını sağlamak, onları aşiret yapısından kurtarmak için çıkarılmıştır.

İskan Kanunu ile aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu ile birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak “yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka Türkçe olacaktı.

Üç bölgeye ayrılan Türkiye
İskan Kanunu’nun en önemli özelliği Türkiye’de tek bir Türk nüfusu yaratmak için Türkiye’nin üç mıntıkaya bölünmesidir. TÜRKSOLU’nun yayınladığı Kürt istilası haritalarından rahatsız olanlar, Atatürk döneminde çıkan bu İskan Kanunu’nda da aynı haritaların kullanıldığını unutmuş olabilirler. Onlar için bu maddeleri burada bir kez daha verelim:

Madde 1- Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak İcra Vekillerince yapılacak programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekilliğine verilmiştir.

Madde 2- Dahiliye Vekilliğince yapılıp İcra heyetince tasdik olunacak haritaya göre Türkiye iskan bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır.

1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerlerdir.

2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir.

3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik, inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir.

Yukarıda yazılan iskan mıntıkalarının tesdikli haritasında, zamanla ortaya çıkacak ihtiyaca göre değişiklikler yapılması Dahiliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti kararına bağlıdır.”

Görüldüğü üzere devlet Kürtçülükle mücadele için bir nüfus planlaması yapacaktır. Burada iki tür önlem vardır, birincisi aşiretlerin dağıtılması ile birlikte Kürtlerin, Türk bölgeler içine serpiştirilerek Türk kültürü içinde eritilmesi, ikincisi ise Türk kültürlülerin ve Türk muhacirlerin, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere iskanı ile buralarda da Türk kültürünün geliştirilmesi.

Kürtler mahalle kuramaz
Burada bizim Kürt istilası olarak ortaya koyduğumuz, Kürtlerin Batıya yerleşerek oralara da kendi aşiret ve köy kültürlerini taşıyarak Türkleri asimile etmeleri olgusu üzerinde de durmak gerekir. İskan Kanunu’nun 11. maddesi böylesi bir tehlikeyi görmüş ve buna karşı şu tedbiri getirmiştir:

Madde 11- A- Ana dili Türkçe olmıyanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.

B- Türk kültürüne bağlı olmıyanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsi, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti Kararıle, Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıle başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içirndedir.

C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.

Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır!

Türklerin Kürtleşmesi
İskan Kanunu’nun Türklerin kendi milli kimliklerini unutmasına karşı, güncel olarak söylersek Kürtleşmesine karşı da bir tedbir olduğu ortadadır. Meclis’te Kanun görüşmeleri sırasında Samsun mebusu Ruşeni Bey şunları söyler:

“Son üç dört asır zarfında saltanatın yarattığı hastalık maalesef Türk kanına yerleşmiş ve Türk yabancı Müslüman soyları arasında kaldıkça Türklüğünü unutarak o soylara karışmağa müstenit olmuştur. Bugün Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de, şurada burada Araplaşan Türkler yüzbinlerle baliğ olmaktadır. Halbuki tabiatta her zihayatın bir miğdesi vardır. Miğde mutlak canlı şeyler yemekle yaşar. Yani yaşayan yaşayanı yiyerek yaşar. Ferdin miğdesi olduğu gibi milletlerin de miğdesi vardır, o da insanları ve kümeleri yiyerek yaşar...

“... Şimdi bir de dini ve dili ayrı olan soyları ele alalım. İmparatorluk devrinde düşmanlardan gördükleri yardımlarla, aldıkları imtiyazlarla öyle bir noktaya varmışlardı ki, her doğan çocuk Türk düşmanı olarak doğmuş, Türk yurduna zarar vermek üzere büyümüştür. Bunlar yavaş yavaş kendi kültürleri, kendi ülküleri, kendi servetleri ve kendi yaşayışları ile Türk’e karışmamak için o kadar ileri gittiler ki, kendilerinin bile olmıyan dilleri benimsemişler, onu konuşarak bizden ayrılmışlardır”

Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da bu duruma değinerek İskan Kanunu ile birlikte aynı zamanda dil davasının da halledileceğini belirtir.

Devlet Türkten başka millet tanımaz
Atatürk döneminde alınan tedbirler elbette İskan Kanunu ile sınırlı tutulamaz. Atatürk ve dönemi başından itibaren Türklük üzerine Cumhuriyet’in edilmesine sahne olmuştur:

1- Daha 1922 yılında Büyük Taarruz’dan sonra millete beyanname yayınlayan Başkomutan Mustafa Kemal burada, “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte veren Türklerle Kürtlere” değil, “Büyük asil Türk milletine” seslenir!

2- 1924 Anayasası Encümeni, Türkiye’deki millet meselesini şu şekilde formüle eder: “Devlet Türkten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir.”

3- Atatürk 1926 yılında kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlar: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk harsıyle meşbu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur”

4- Aynı şekilde Başbakan İnönü, 1925 yılında şunları söyler: “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmıyanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.”

5- Bugün kimileri tarafından Kemalizmin ideoloğu olarak lanse edilen Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt “Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” der!

6- Başbakanlık’ın 1925 tarihli kararnamesine göre Kürtlüğe asimile olma tehdidi altında bulunan Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcivaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezik, Ovacık, Hısnı Mansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik ve Çermik vilayetleri ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer idari şubelerde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmek suçundan cezalandırılması kararı alınmıştır!

7- 1928 yılında “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmıştır. Atatürk de “ Türk milletindenim diyen insan, herşeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz” demiştir.

8- Atatürk Medeni Bilgiler kitabında şu uyarıyı yapar: Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir”

Görüldüğü üzere Atatürk ve Cumhuriyet’te, Kürtçülerin işine yarayacak bir malzeme yoktur. O nedenle mürteci beyinsizlerin, hertürlü Türk kılığındaki hain o pis ellerini Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten çeksinler.

Atatürk ve Cumhuriyet, Türklerindir!

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/6/2008 - ATATÜRK:ATATÜRK VE KÜRTLER(ÖZEL DOSYA-1)

Kurtuluş Savaşı ve
Cumhuriyet döneminde
Atatürk ve Kürtler (I)
http://www.turksolu.org/92/basyazi92.htm

Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!

Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.

Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun “şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız.

Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.

O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.

Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.

Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.

Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.

Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:

“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”

Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü!

Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.

Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır.

İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.

9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

Yunan ordusundaki Kürtler

Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

“... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.

Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:

“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!

Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:

“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı

Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz.

12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:

-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.

Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır.

Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük.

İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.

Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:

“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.”

Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.

Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir.

Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!

Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi...

İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması

Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!

Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır.

Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:

1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.

2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. ...

4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.

5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.

Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir!

Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi.

İngilizler yetmedi bir de Perinçek...

Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:

“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.

....

“Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir...”

Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.

1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:

“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”

Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.

Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!

Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir:

“İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”

Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur!

Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi

İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir.

Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”

Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.

Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.

Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.”

Nifak vardır vahdet olsun diyoruz

Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder:

“... Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.

“Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır...

“Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.

“Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”

Sonuçta isyan bastırıldı.

İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.

Mehmet Emin Bey,

Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:

“Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz.
İhanet vardır sadakat olsun diyoruz.
İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz.
Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”1

(Önümüzdeki sayıda, diğer isyanlar, iskan kanunu ve dersim kanunu ile genel değerlendirme)
Devamı ve 2.bölümü için bakınız...
http://www.turksolu.org/93/basyazi93.htm

-----------

Blogdaki devamı:

http://ahmetdursun374.blogcu.com/18952661/

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/6/2008 - AVNİ ANIL:VEFAAT ETTİ.

Kategori: ARSIVpaylasmak

Ünlü şarkıların bestekarı Avni Anıl vefat etti.
14 Haziran 2008
 
DHA

TÜRK Sanat Müziği'nin ünlü bestekarı Avni Anıl, 80 yaşında hayata gözlerini yumdu.

'Biraz kül biraz duman, o benim işte', 'Kader kime şikayet edeyim seni bilemem', 'Mihrabım diyerek sana yüz vurdum', 'Unutulmuş ne varsa sevgiden geri kalan' gibi birçok sanat müziği eserinin bestesine imza atan Avni Anıl, 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Devlet Sanatçısı unvanını aldı.

Askerliği sonrası Polis Enstitüsü'ne giren Avni Anıl, 1955 yılında polislikten ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. Üç yıl Akşam gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1955-1967 yılları arsında İstanbul Radyosu'nun haber servisinde çalıştı. 1967 yılında 'Anıl Yayın Ajansı'nı kurdu, Dünya Gazetesi'nin sanat sayfasını yönetti. 'Musık ve Nota' dergisini çıkardı. 'Musıkî Sözlüğü' adı altında dört ciltlik eserinde musıki tarihi için önemli hatıralar yayımladı. İki kız çocuğu bulunan, hayatını İzmir Üçkuyular'daki evinde sürdüren Avni Anıl, beynindeki bir rahatsızlık nedeniyle iki defa hastanede tedavi görmüştü. Bir hafta önce hastaneye kontrole giden Avni Anıl, bir haftadır rahatsızlığı nedeniyle evinde yatıyordu. Sabah saatlerinde hayata gözlerine yuman Avni Anıl'ın cenaze töreni 16 Haziran Pazartesi Alsancak Hocazade Cami'nde kılınacak ikindi namazının ardından toprağa verilecek

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2008 - ALLAH İLE ALDATMAK:Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk.4.BÖLÜM

Kategori: ARSIVpaylasmak

KURTULUŞ SAVAŞI’NIN ŞARTLARI İÇİNDEYİZ!

      Türkiye bugün Kurtuluş Savaşı’nın şartları içindedir. Türkiye’nin yarınları ve tarihsel misyonu için kotarılacak bugünkü siyasetler, Kurtuluş Savaşı’nın bir devamı olmaları gerektiğini unutamazlar. Unuturlarsa ‘Türkiye için siyaset’ iddiaları bir yalandan ibaret kalır.

      Bugünkü Türkiye’de bilhassa aydın ve sanayici denen zümre, Batı’ya sığınmak dışında bir çaremizin olmadığını, Batı’ya teslim olmaksızın bizim adam olamayacağımızı, kalkınamayacağımızı bağıra bağıra söylemiyorlar mı? Bu zevat, AB’ye IMF’ye en küçük bir eleştiri getirenleri çağdışı ilan etmiyorlar mı? Bugünün dinci iktidarı bile, yıllarca sövdüğü bu Batılı odaklara, bugün iktidar ve çıkar uğruna kurduğu işbirlikleri yüzünden bir tür kurtarıcı şefaat kaynağı gibi bakmıyor mu?

      Bu soruların tümünün cevabı ‘Evet’tir. Bu demektir ki, bugünkü Türkiye, bundan 80 küsur yıl önce verdiğimiz İstiklal Harbi’nin şartları içindedir; hâttâ o şartlardan daha kötü şartlar içindedir.

      Onurlu bir kurtuluş getirecek siyasetin ilk şartı millete yalan söylememek, olup bitenleri, ne durumda olduğumuzu halka mertçe bildirmek, kitleleri derin dip dalgalarının kabarmasıyla ayağa kaldırmak ve milleti sahte refah ve rahatlık vaatleriyle aldatıp oy almaya tenezzül etmemektir. Böyle bir tenezzül en büyük alçaklıktır. Bu tenezzülden uzak durarak siyaseten başarısız olmaksa, tarihin ve Tanrı’nın taçlandıracağı en büyük onur ve ödül olacaktır.

      Türkiye’de bugün belirgin biçimde dayatılan tek tez Allah ile aldatma veya Siyasal İslam tezidir. Atatürk mirası, bütün ihtişamına rağmen, bir tez olmaktan çıkarılmış bulunuyor. İç ve dış hıyanetler, Türkiye’ye oynanan bu oyunda ne yazık ki, başarılı olmuştur.

      Kelimeleri özenle seçerek söylüyorum, Türk siyasetinin, sırasıyla; imansızlıkları, gafletleri, dalalet