28/11/2009 - KARAÇARŞAFIN TARİHÇESİ/TÜRKİYE''DE İDEALİ DİNMİŞ GİBİ DA
TÜRKİYE''DE İDEALİ DİNMİŞ GİBİ DAVRANACAK GRUPOLUŞTURMAK
http://ahmetdursun374.blogcu.com/turkiye-turkiye-de-ideali-dinmis-gibi-davranacak-grup-olusturmak_4801374.html
*************
ARAP MILLIYETÇILIGI VE TÜRKLER
http://www.kurandakidin.net/bolumler/17arapmilliyetciligi.htm
*************
HZ.AİŞE,VALİDEMİZ ANLATIYOR..EVLENME ÇAĞI NE OLMALI-1
http://ahmetdursun374.blogcu.com/hz-aise-validemiz-anlatiyor-evlenme-cagi-ne-olmali-1_1083893.html
----------
HZ.AİŞE,VALİDEMİZ ANLATIYOR..EVLENME ÇAĞI NE OLMALI-2
http://ahmetdursun374.blogcu.com/hz-aise-validemizden-yapilan-bir-rivayet-1/438545
*************
NURCULUK İSLAM'A,KUR'AN'A AYKIRIDIR
http://ahmetdursun374.blogcu.com/din-nurculuk-islam-a-kur-an-a-aykiridir_4390203.html
---------------
İSLAM'DA KÖLELİK.(Slavery in Islam)
http://dursuna.tr.gg/%26%23304%3BSLAM-h-DA-K-Oe-LEL%26%23304%3BK-.--k1-Slavery-in-Islam-k2-.htm?PHPSESSID=8d337e9d11b632e4d2e712de2f01bfec
-----------------
Bütün dinler, bütün devlet yönetimlerinden uzaklaştırılmadıkça insanlık savaşlardan ,felaketlerden kurtulamayacaktır.Çünkü dinler açıkça allahın yasalarının dışındaki ifadelerden oluşmaktadır.
Ekteki Çarşaf slaytına bakınız...
http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=tr-1225291 Ahmet Dursun *****************
KARAÇARŞAFIN TARİHÇESİ
YAZININ TAMAMNINI VERİYORUM.İLGİLİ LİNKTEN ASIL YAZI SAHİBİNE ULAŞMAK MÜMKÜNDÜR.
Aşağıdaki yazı 2004 yılında kaleme alındı ama, 23.10.2006 günü gözden geçirilip bazı yeni eklemeler yapıldı. Eklerle birlikte metnin tekrar okunmasında yarar olabilir ve aslında kesinlikle yarar vardır.- Y. Küpeli
www.sinbad.nu Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı.
Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır.
Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler... Carl Grimberg (1875- 1941), 1906- 09 yıllarında Göteborg Üniversitesi'nde doçentlik yapmış çok değerli bir tarih öğretmeni, yazar ve yayıncıdır. Alabildiğine ağır bir emeği gerektiren araştırma ürünü değişik eserlerinin yanında Grimberg, ilk cildi 1926 yılında tamamlanıp ertesi yıl basılan -kültür ağırlıklı- 14 ciltlik bir dünya tarihinin de büyük bölümünün yazarı ve eserin tümünün redaktörüdür. Kıt zaman içinde değişik kaynaklara giderek bu metni uzatmamak için, sadece Carl Grimberg'nin "Världshistoria- Folkens Liv och Kultur" (Dünya Tarihi- Halkın Yaşamı ve Kültürü) adlı 14 ciltlik yapıtının 1'nci cildindeki Asuri İmparatorluğu'nun yasaları ile ilgili bölümleri burada özetleyerek, türbanın ve kara çarşafın geçmişi hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Ve şüphesiz herkesin rahatca anlayabileceği gibi Grimberg, İsa'dan bin yıl önceki sözkonusu toplumsal kültürü anlatırken, ne İslamiyet'i ve ne de günümüzde Türkiye'de yaşanmakta olan çılgınlıkları ve İslam ticareti ile maskelenmeye çalışılan büyük toplumsal ihaneti aklının köşesinden geçirmemiştir. Araştırmasını herhangi bir politik kaygı taşımadan sadece bilim aşkı ile özgürce yapmıştır. Kısacası Grimberg, günümüzde moda olan Washington merkezli İslam karşıtı akımların ve bunun ayrılmaz bir parçası olan İslam ticaretinin tamamen dışında bir bilim adamıdır, sadece ve sadece gerçeğin tarihsel köklerini araştırıp göstermeye çalışmaktadır.
Değişik tarihçilerin verdikleri bilgilere göre, Babilliler gibi semitik bir halk olan Asuriler, batıdan, Suriye çöllerinden at sırtında bölgeye gelip yerleşmişlerdir. Ve onlar, 1'nci Babil (aynızamanda başkentleri'nin adı = Babylon = Tanrının Kapısı) devletinin kültürel mirası üzerine alabildiğine ataerkil, katı acımasız insani ilişkileri içeren bir toplumsal sistem kurmuşlardır. Tüccar ve militarist bir imparatorluk, medeniyet geliştirmişlerdir... Örneğin, farklı tarihçilerin verilerine göre, İsa'dan bin yıl önce Asur ordusunun kullanmış olduğu silahlar Ortaçağ Avrupası ordularının silahlarından geri değildir.
Babil mirası üzerinde yükselen bu yeni medeniyetin adı, Asur adlı en büyük "yaratıcı"larından ve ilk başkentlerinin adından gelmektedir- daha ileri dönemde başkentleri, günümüz Musul'unun 100 km kadar doğusunda, Dicle kıyısında olan tarihi Nineve kenti olmuştur. Güney Kafkasya'ya, Anadolu'ya, İran'a dek tüm bölgeyi kolonileştirmiş olan Asuri İmparatorluğu, nedeni tam anlaşılamamakla birlikte acımasız bir iç çatışmanın ürünü olduğu sanılan bir zaaf sonucu, en güçlü olduğu dönemde, kuzeyden Medler'in ve güneyden de intikamcı Babilliler'in (Kaldeliler) birleşik saldırıları ile İ. Ö. 612 yılında tarih sahnesinden silinmiştir. Medler ve Kaldeliler (eski Babilliler) Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından elegeçirip, az görülür bir intikam duygusuyla baştan aşağı yakmışlar, yakmışlar, taş üstünde taş bırakmamışlardır.
Yaklaşık 2500 yıl sonra Nineve'nin külleri arasından dönemin en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur... Sözkonusu tabletler birçok bilinmeyen tarihi gerçekle birlikte Asurlular'ın çevresindeki toplumların tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olmuşlardır. Bunlar, bazı ataerkil (pederşahi) baskıcı kültürlerin, kadınları toplumda en arkaya iten ve bir erkeğin kölesi olduğunu göstermek için onları türban ve benzeri cenderelerin içine sokan modaların Arap ve İslam toplumlarına nereden geldiğini de açık etmektedirler... Örneğin, Ermeni toplumunun sahip çıktığı Ararat (Ağrı) adı, Asuri anallerinde (güncelerinde) bulunmuştur ve bu Asurilerin oraya verdikleri kendi dillerinden bir addır. Diğer yandandan İrani toplulukların, Med ve Perslerin tarihleri ile ilgili ilk bilgilere de yine Asuri anallerinde rastlanmaktadır. Ve konumuz açısından en önemlisi, birçoğu ortak olan Babil ve Asuri tanrıları, İslamiyet'in semitik "Alah"ı gibi hem "yaratan" ve hem de "yıkan"dır. Yine onlar, aynen "Allah" gibi "iyiliği" ve "kötülüğü", tüm "gücü" kendi ellerinde toplamışlardır. Halbuki Hint- Avrupai ve bağlantılı Hint- İrani mitolojilerin "yaratıcı" güçleri sadece iyiliği temsilederlerken, karşılarında ise yine sadece "kötülüğü", "yıkıcılığı" temsileden şeytani bir "güç" veya "güçler" vardır.
Özet olarak Carl Grimberg'nin anlattıklarına göre, Hamurrapi'nin yasalarının yazılı olduğu taş, 1901 yılında eski Pers kenti Susa'da bulunmuştur. Bu taş, dünyanın tanınan en eski yasa kitabı olarak kabuledilmektedir. Ve aynızamanda "sıkmabaş" geleneğiyle de bağlantılı sözkonusu Asur yasaları, toplumsal anlamda Hamurrapi'nin yasalarından dahi bir geriye gidiştir...
Örneğin, Hammurapi yasalarına göre bir yargıcın rüşvet alarak yanlış bir karar verdiği kanıtlanabilirse, sözkonusu yargıç aldığının 12 mislini ödemek zorundadır. Ve aynı kişi birdaha da yargıçlık yapamamaktadır... Diğer maddeleri de gözönüne alınırsa, günümüzün en gelişmiş ceza yasalarına göre toplumsal anlamda suçla orantılı olmayan çok ağır cezalar içerdiği anlaşılan bu yasalara göre, yalancı tanıklar öldürülebilmekte, bazı durumlarda hırsızların elleri kesilebilmekte; veya diğer durumlarda hırsız çaldığı şeyin değerinin 30 mislini geri ödemek zorunda kalmakta; eve hırsızlığa giren öldürülüp içeriye girdiği yere gömülebilmektedir vs..
Bazı kil tabletlerden elde edilen bilgilerin ışığında, önceki (Babil öncesi) Sümer toplumuna ait yasalar karşısında daha sonraki Hamurrapi yasaları, evlilikle ilgili kurallar konusunda bir ilerlemeyi temsiletmekte imişler.
Hammurapi'den önce kadınlar, -günümüzde de başlık parası ile biraz yumuşatılmış bir örneğini görülmekte olduğumuz gibi- alınıp satılabilirler, anne veya babanın izni ile tecavüze uğrayabilirlermiş. Hammurapi yasalarında ise kadınlar bazı haklara sahibolabilmişler... Sümer yasalarına göre bir kadın eşine, "sen benim erkeğim değilsin", diye bağıracak olursa, bağlanıp nehre atılabiliyor veya kent surunun kulesinden aşağıya itilebiliyormuş. Babil yasaları ise erkeğin çok evliliğine izin vermekte imiş ve şüphesiz bu işte kadının doğurganlığı en önemli rolü oynamaktaymış.
Hammurapi'den önce eşlerin ayrılma olayı, herkese açık biryerde erkeğin kadına, "sen artık benim karım değilsin" demesi ve biraz birşeyler ödemesi ile kolayca gerçekleşiyormuş- İslam toplumlarında da yeri olan ve "boş ol, boş ol, boş ol" tarzında kadının erkek tarafından boşanması gibi. Böylece, -yanılmıyorsam eğer- erkeğin üç kez "boş ol" demesiyle aynı sorunu çözen şeriat yaslarının nerelerden geldiği sanırım şimdi daha iyi anlaşılmaktadır... Yine Hamurrapi öncesi yasalar göre, kaza ile aynı sözü kadın erkeğe söyleyecek olursa, bağlanıp nehre atılıyormuş. Hammurapi yasaları ise bu durumu kadının yararına biraz yumuşatmışlar, kadına süreci tamir fırsatı tanıdıkları gibi, boşanmada ödenenin miktarınıda yükseltmişler vs.. Ve şüphesiz tüm bunların günümüzden yaklaşık dört bin yıl önceki ataerkil (pederşahi), alabildiğine baskıcı katı erkek toplumlarına özgü gerçekler olduğunu tekrar anımsamakta yarar vardır.
Zalim Asuri yasaları ise, yukarıda özetlenen bazı gerçekleri bile aratacak nitelikteler... İ. Ö. 1900'lü yıllara ait Hammurapi yasalarının yanında İ. Ö. 1300'lü yıllara özgü Asuri yasaları, bir ilerlemeyi değil, tam tersine gerilemeyi, kötüleşmeyi temsiletmekte imişler. Korkunç katı Asuri yasalarına göre, kulak, burun, parmaklar kesilmekte, surat bütünüyle bozulmakta, göz çıkartılmakta ve erkekler hadım edilmektedirler... Asuri evlilik yasası Yahudi toplumunun yasalarına benzemekte imiş. Her iki yasaya göre, ölen erkek kardeşin dul karısı ile evlenme zorunluluğu varmış- aynı gelenek halen Anadolu'nun en geri bölgelerinde, ataerkil kültürün en güçlü biçimde egemen olduğu bölgelerde sürmektedir... Eğer en yakın erkek akraba henüz çocuksa, 10 yaşına dek bekleniyor ve 10 yaşını doldurunca dul kadın ile bu çocuk evlendiriliyormuş. Boşanma ise Babil toplumuna göre çok daha kolaymış ve erkek eşini elleri bomboş rahatca sokağa atabiliyormuş. Ve bu yasaların en korkunçlarından birine göre, eğer evin kadını kocasına ait olanı bir köleye veya hizmetçi kadına verirse, alanın burnu ve kulağı kesiliyor ve mal sahibine iade ediliyormuş. Böyle bir durumda evin erkeği de karısının kulağını kesme hakkına sahipmiş. Eğer adam karısının kulağını kesmezse, hediyeyi almış olanlarında kulak ve burunları kurtuluyormuş.
Eğer evli bir kadın başkasının evinden hırsızlık yaparken yakalanırsa ve kocası çalınanın bedelini ödeyebilirse, hırsız kadın sadece tek kulağını kestirerek kurtulabiliyormuş. Yok eğer koca ödeyemezse, diğeri (evsahibi) hırsızlık yapan kadının burnunu kesiyormuş. Eğer bir kadın erkeğe el kaldırırsa, hem para cezası ödüyor ve hem de yirmi kez kırbaçlanıyormuş. Kadın elkaldırdığı adamın bir hayasını sakatlamışsa, parmaklarından biri; iki hayasını birden sakatlamşsa, iki göğsü kesiliyormuş. "Göze göz, dişe diş" prensibi bu yasaların temelini oluşturmakta imiş. Ve şüphesiz tüm bu yasalara göre asıl "suçlu"nun ve zor durumda bırakılanların hep kadınlar olduğu açıkça gözükmektedir.
Eğer bir adam karısını başka erkekle yakalarsa, her ikisini de öldürme hakkına sahipmiş. Eğer bundan vazgeçerse, burunlarını kesebiliyormuş. Karısını affedecek olursa, suçortağını da affetmek zorunda imiş vs.. Eğer biri kanıt gösteremeden bir kadının kocasını aldattığını veya erkeğin doğal olmayan cinsel ilişkiler kurduğunu (eşeklerle vs. olmalı) söylerse, 50 kırbaç ve bir ay kıralın hesabına kürek cezasına çarptırılıyormuş vs..
Günümüz Türkiyesi'nin asıl yakıcı toplumsal sorunlarını, örneğin yaklaşık 14 milyon insanın günde bir Dolar civarında bir gelirle yaşam savaşı vermekte olduğu gerçeğini, iftar çadırlarını dolduran açları, dağıtılan üç-beş kuruşluk yardımı kapabilmek için birbirlerini çiğneyen insanları görmemezlişe gelerek, Türkiye toplumunu en az dört bin yıl geriye götürecek "türban özgürlüğü" gibi kadını ve dolayısıyla tüm toplumu köleleştirici gerici talepleri ön plana çıkartmak, en hafif tabiriyle halka ihanettir, yaşanan acı gerçekleri hasır altına süpürme ahlaksızlığıdır. Bu tip sahte "özgürlük" talebleri ile Türkiye toplumu dört bin yıl öncesinin Asuri toplumuna benzetilerek tam anlamıyla köleleştirilmek ve daha ağır bir sömürü kısgacına sokulmak istenmektedir...
Asuri toplumunda evli kadınlar dışarıya çıkarken örtünmek, türban veya çarşaf giymek zorunda imişler. Bu giysiler, takılan türban, onların üzerinde bir erkeğin hakkı olduğunun, bir erkeğe ait olduklarının kanıtı oluyormuş- örtünme olayı günümüzde de tamamen aynı anlamı taşımaktadır. Eğer, zamanın Asuri toplumu içinde bir orospu (fahişe), evli kadın gibi örtünürse ve aynı kadının gerçek toplumsal konumu anlaşılırsa, hem 50 kırbaç cezasına çarptırılıyor ve hem de kafası asvaltlanıyormuş- ham petrolün ozamanlarda da kullanım alanı var. Günümüzde "türban özgürlüğü"nü savunanların, ellerinde aynı güç olsa, Asuri yasalarını geri getirebilseler, "orospu" saydıkları başı açık kişilikli dürüst kadınlara aynı işi yaparlar... Eğer bu duruma (bir fahişenin evli bir kadın gibi örtünmesi işine) tanık olupta haber vermeyen biri olduğu anlaşılırsa, ihbarcılıktan kaçınan kişi çırılçıplak soyulup 50 kez kırbaçlanıyor, delinen kulaklarından bir ip geçirilip geri geri sürüklenerek bir aylık kürek cezasını çekeceği yere yollanıyormuş... Asuri toplumunda fahişeler, aşk ve aynızamanda savaş tanrıçası olan, daha başka fonksiyonları da bulunan, çok ağır cezalar veren Tanrıça İştar'ın (İshtar) tapınağında çalışmaktaydılar...
CIA'nın "Yeşil Kuşak" politikasını Türkiye'de yaşama geçiren General Evren rejiminin ihbarcılığı nasıl teşvik etmiş olduğu halen hafızalardadır. Yine aynı rejim, Türkiye toplumunu bundan dört bin yıl önceki Asuri toplumuna benzetmeye çalışan Washington merkezli tarikatlara kapıları sonuna dek açmıştır. Washington merkezli 12 Eylül darbesi, günümüzün sıkmabaş "özgürlükçüsü" halk düşmanlarının iktidara uzanan yolunu temizlemiştir... İş sonuçta parti kongrelerinde harem selamlık oluşturulmasına, bazı bakanların ve vekillerin dahi çok evliliklerine, bazı bakanların karılarından ayrı masalarda oturarak yemek yemelerine,lüks otel balkonlarında namaz gösterilerine, "İslam" ticareti ile halkın milyarlarını dolandırdıkları için arananların bakanların yanında toplantılara katılmalarına, "abdest suyunun al yuvarlarları arttıracağı" yalanlarının okul kitaplarına girmesine, bilimsel evrim teorisine karşı Bush destekçisi faşist Evangelist kilisesinin "yaradılış" yalanının Türkçe okul kitaplarına sokulmasına ve daha sayılması çok uzun bir liste oluşturacak kötülüklere dek gelmiştir... Sıkmabaş köşke dahi sokulup iyice meşrulaştırılduktan sonra gelecek adımın, sıkmabaşın veya dört bin yıl geriye gidişin yasalarla güvence altına alınacağı olacağı bilinmelidir. Bundan sonra sıkmabaşlı olmayan dürüst kadınlara açıkça orospu gözüyle bakılacağı şüphe götürmez bir gerçektir- aynı çevreler, bir erkeğe mal olmadan özgür iradeleri ile bağlanan ve sıkmabaş gibi semboller kullanma gereği duymayan gerçek anlamıyla dürüst kadınlara günümüzde de orospu gözüyle bakmaktadırlar ama, bu görüşlerini halen açıkça dillendirememektedirler... Toplum sözkonusu karanlık amaçlı işlerle boğuşurken, birileri de malı çok daha rahat biçimde götürcektir. Gerisinde sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin, mali-sermaye gücünün durduğu postmodern faşizmin politik merkezi Washington'un sıkmabaş "özgürlükçülerine" verdiği desteğin asıl nedeni de budur.
Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... Diğer yandan, haksızlığa karşı bir halk ayaklanması ile doğmuş olan Abbasi İmparatorluğu'nun ve ayrıca Endülüs Emevi Devleti'nin İslamiyet anlayışlarında böyle katı, hoşgörüsüz kurallar kesinlikle yoktur. Asuri İmparatorluğu'nda olana benzer bir hoşgörüsüzlük, Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş olan yedinci Abbasi Halifesi Al- Mamun'un (786- 833) rasyonalismine karşı taşralı bir gericilik, reaksiyon olarak sahneye çıkan Ahmad ibn Hambal (780- 855) öncülüğünde doğmuş olan Hambelilik'te görülebilir. Hambeli öğretisinin 1200'lü yılların sonu ile 1300'lü yılların başında doğan ve daha da katı bir türevi olan Ibn Taymiya öğretisinde de böyle bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve bu sonuncusunun daha da reaksiyoner bir türevi olarak 1800'lü yılların başında Suudi Arabistan'da şekillenen ve adını kurucusu Abdul- Vahab'dan alan Vahabilik'te (kendi adlandırmaları ile Muvahhidun/ Birlikçi/ Tekçi öğreti) bu ölçüde bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve malesef Türkiye, CIA beslemesi, en büyük eroin kaçakçısı, köktendinci, "bukalemun" lakaplı Afgan savaş lordu Hekmetyar'ın dizinin dibinde rahatça fotoğraf çektirmiş olan Tayyip Erdoğan'ın eliyle ve asıl olarak bu kişinin gerisindeki güçler tarafından "örtünme özgürlüğü" veya "türban özgürlüğü" yalanları ile 3- 4 bin yıl önceki katı bir hoşgörüsüzlüğe doğru itilmektedir. (Aydınlanmacı Halife Al-Mamun ve reaksiyoner Vahabilik hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar ; 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )
Kadınları kapatmakla başlayan böyle çağdışı ataerkil (pederşahi) toplumlara özgü bir hoşgörüsüzlüğün, baskıcılığın, toplumda birseri zincirleme etkileri olacağı ve bu sürecin sonuçta ülkeyi -hiçbir toplumsal hak arama olanağının olmadığı- Suudi Arabistan rejimi gibi kaskatı bir diktatörlüğe sürükleyeceği gün gibi açıktır. Toplumun tüm nefes borularını tıkayan bu tip katı diktatörlüklerin korkunç kanlı çatışmaların, derin politik istikrarsızlıkların kaynakları oldukları ise asırlardır, en azından yakın zamandaki faşist rejimlerin deneylerinden bilinmektedir. Washington'un "Yeşil Kuşak" politikası sonucu şekillenen köktendinci rejimlerin ve akımların etkin oldukları ülkeleri nasıl kanlı bir kaosa sürükledikleri, nasıl bir politik istikrarsızlığın kaynağı oldukları ise gözler önündedir... Sıkmabaş rejimleri sonucu toplumun yarısı, erkek çocukları da doğurup büyüten ve onların karakterlerinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan kadınlar sonuçta ahmaklığa, tutsaklığa ve büyük ölçüde üretim sürecinin dışına itilmiş olacaklardır. Kişilikleri baskı altına alınıp sakatlanmış olan kadınların, boş inançların dışında verebilecek pek birşeyleri olmayan annelerin ellerinde yepyeni hastalıklı nesiller yetişecektir... Böyle bir toplum ileriye sıçrama yapma, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilme yeteneğini toptan yitirirken, ya dağılıp yokolacak, ya da kanlı çatışmalarla gecikip kan yitirdikten sonra yolunu bulabilecektir... Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibolmasına karşın Suudi Arabistan'ın sürüklenmekte olduğu kaos ortamı gözler önündedir ve geleceğini de yakında görceğiz... Aynı tuzağa düşürülmüş olan Afgan toplumunun trajedisi gözler önündedir... Kaskatı kurallarla yönetilen ve kadınları cendere içine almış olan hoşgörüsüz militarist Asuri toplumuda, sonuçta, derin bir iççatışmaya sürüklenmekten ve tüm askeri gücüne karşın düşmanları karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamamıştır. Kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu ağır baskılar altına alan hoşgörüsüz toplumsal yapısının beslediği iç çatışmalar sonucu Asuri toplumu düşmanları karşısında yenilgiye uğrayıp yokolmuştur. Tarihte birdaha toparlanamamak, dirilememek üzere yokolmuştur. Peki, Türkiye'nin böyle "İslami" görünümlü karanlık bir diktatörlüğe sürüklenmesinden kimler kazanç sağlayabilir? Bundan kazanç sağlayacak olan, yeni enerji kaynaklarına dayanan teknolojilere geçilinceye dek birsüre daha Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın -başta petrol ve doğal gaz olmak üzere- kaynaklarını sömürmek zorunda olan ABD emperyalizmidir. ABD için demokratik ülkeleri denetim altına almak zordur ama, İslami kılıklı, veya ünüformalı bir diktatör tarafından sürü gibi güdülen toplumları denetlemek çok daha ucuz ve kolaydır. Sürünün başı konumundaki kişi veya sınırlı sayıda kişiler satınalınınca, sürüyü gütmek sorun olmaktan çıkar. Türkiye'deki son iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) ve özellikle 12 Eylül darbesi bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Aynı işi artık yeni darbelerle tekrarlamak daha zordur ama, kadınlardan başlayarak tüm toplumu iğdiş edip sürüleştirecek bir "İslamcı" şef aracılığıyla ucuza gerçekleştirebilmek olanaklıdır... ABD kadar Ortadoğu'daki en yakın ortağı İsrail'in de bu oyuna, bu tip "İslamcı" kamuflajlı "sivil" darbelere gerekesinimi vardır. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik son sözleri ve İsrail'in yanıtları, aklıbaşında kimsenin yutmayacağı bir tiyatrodan başka birşey değildir... Ve sıkmabaşlı başbakanın bir önceki Washington gezisi için vizesini İsrail'den aldığı bilinmektedir... Biryandan yoksul Müslüman Filistin halkı sistematik soykırıma ve zorunlu göçe maruz bırakılırken, Lübnan yerlebir edilirken, "İslamcı" kamuflajlı sıkmabaş Tayyip Erdoğan'ın arada İsrail için ettiği sözler ve O'na verilen yanıtlar sıradan bir kayıkçı döğüşünden, çift taraflı bir takiyeden başka birşey değildir... Kısacası, Türkiye toplumu, I. Dünya Savaşı öncesinden çok daha tehlikeli biçimde karanlık bir serüvene, kanlı karanlık bir kaosa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır...
Diğer yandan "türban özgürlüğü" gürültüsü ve devletin iplerini eline almış olan siyasi iktidarın sözde "bu devleti temsil etmeme" tiyatrosu gerisine gizlenerek kadrolaşma çabaları, asıl toplumsal sorunların kolayca hasır altına süpürülmesine yardımcı olmaktadır. Aç ve işsiz insanların tüm demokratik ve ekonomik talepleri biryana itilmekte, haklı toplumsal istemleri bastırılmaya çalışılmaktadır... Batı'nın asıl emperyalist şefleri herşeyin farkındadırlar aslında. Farkında olmanın ötesinde, Türkiye'yi en az dört bin yıl öncesinin karanlığına sürükleyerek köleleştirmeye çalışan siyasi kadrolara verdikleri destekle bu süreci yönlendirmektedirler.
"Demokratikleşme" taleplerinin gerisine gizlenerek bu sıkmabaş iktidarına destek vermektedirler... Zaten aynı nedenle, Tayyip Erdoğan'a güç aşılayabilmek için, hiçbir normu, özellikle ekonomik kriterleri AB'ye uymayan Türkiye'yi AB'ye alacaklarmış numarası yaparak oyalamakta, zaman kazanmaktadırlar. Kazanılan zaman içinde Tayyip Erdoğan ve çetesinin tüm ipleri ele alabileceğini ummaktadırlar. Bu oyuna gelinmemelidir. Yurdunu -bir parça da olsa- seven tüm politik partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, "örtünme özgürlü" veya "türban özgürlüğü" adlı ahlaksızca yalanın gerisinde gerçekleştirilen operasyona dur diyebilmek için bir asgari müşterekte birleşebilmelidirler. Yoksa çok geç olacaktır ve her gecikme ödenecek beleli yükseltecektir.
Malesef 14 milyon insanın aç sayılabileceği, tüm çalışanların gelirlerinden şikayete başladıkları, ve anlaşılan gelişen toplumsal çılgınlıkla birlikte "sevgili" ve "sayın" sözcüklerinin alabildiğine popüler olduğu Türkiye'de, artık manavdan hıyar ve patlıcan alınırken dahi, "lütfen iki sayın sevgili hıyar ile dört kadife donlu çok çok sayın sevgili patlıcan verirmisiniz?," demek adet haline gelmiştir anlaşılan. Aynı nedenle olmalı, konuşma tarzı ve tüm havası Bend Deresi'nin bıçkınlarını çağrıştırıyor olsada, elinde minaresi ile "özgürlükler" adına "türban özgürlüğü"nü savunan kişiye de "sayın başbakan" denilmektedir. Ve bu tip "sayınların" ülkeyi, halkı satmasını durdurmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.
Not:Bu yazının yayınlanabilmesi için sayın Küpeli'den izin alınmıştır. Kendisine teşekkürlerimi iletiyorum.Ahmet Dursun
Haziran 2004 (eklemeler, 23 Ekim 2006)
http://www.sinbad.nu/turbanmoda.htm DEN ALINMIŞTIR. ****************
1900'lü yıllarda Girit'teki Ortodoks kadınlarının giyim şekilleri.
KONUYA YAKIN İLGİLİ LİNKLER... Not:Alttaki yazıların tamamı zaman içerisinde bu sayfada yayınlanacaktır.
İLGİLİ YAZILAR İÇİN DEĞİŞİK KAYNAKLARA BAKINIZ....
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975523/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/782666/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/875164/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/991821/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1132728/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1208488/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1098697/
ŞAHSİ YORUMUM İÇİN İSE BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1248269/
YARARLANILMASI GEREKEN DİĞER KAYNAKLAR:
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/944504/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/959802/
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/962345/ ****** SAİD-İ NURSİ,KABALA VE NURCULUK İÇİN BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/975877/
AYRICA... http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1074755/
NURCULARIN KARANLIK YÜZÜ İÇİN BAKINIZ...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1137402/
ÖRTÜ ŞART MI?İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1229560/ *** BEYİN YIKAYAN TARİKATLAR MI? İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1244454/
YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'TEN İRTİCA İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1197320/ ** TARİKATLAR GERÇEĞİ İÇİN SÖYLENEN SÖZLER İÇİN
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1153196/ ** Konu ile ilişkli bir yazı daha...
http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/1163018/
AYRICA BAŞÖRTÜSÜ HAKKINDA BAŞKA BİR YAZI DAHA....
http://ahmetdursun374.blogcu.com/1603677/
NOT:Tüm bu yazılanlara inanmıyorsanız daha başka değer yargıları içinde iseniz size de söylenecek bir söz vardır.Size TATLI SU MÜSLÜMANI DENMEKTEDİR.
İlgili yazı için bakınız... TATLI SU MÜSLÜMANI http://www.blogcu.com/ahmetdursun374/963215/
BAŞÖRTÜSÜ İLE BAŞIN ÖRTÜLMESİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR.... http://ahmetdursun374.blogcu.com/2063557/ ******* Bizde çarşaf, İslam kadınının dini kıyafeti sanılır. Çarşafla Türk kadınlarının tanışması Birinci Sultan Murat (1360-1389) döneminde başlar. Bu örtünme bir sosyal olay yüzünden gerçekleşmiştir. Olay şöyle gelişmiştir : http://www.yenidenergenekon.com/14-turk-kadininin-carsafla-tanismasi/ ------------------ Abdülhamid kara çarşafı yasaklattı mı?
http://www.ensonhaber.com/Gundem/113318/Abdulhamid-kara-carsafi-yasaklatti-mi.html ----------
ahmetdursun: BAŞÖRTÜSÜ NEDENİYLE CHP'Yİ TARTIŞANLAR BU YAZIYI OKUMALIDIR Kadının örtünmesi, tarihte Yahudilik, Hristiyanlik ve Islamiyet'den çok önceleri yasalaştırılmıştır. Avcılık ve toplayıcılık devirlerinin ardından tarımsal üretime geçildiğinde, kısacası uygarlığın temel taşları atılırken, kadın ve erkek eşitliği bir daha tartıldı. Toplumsallığın nitelikleri, cinsiyetlerin rolleri ile belirlendi. Kadınların doğurganlık özelliklerinden dolayı kazandıkları ayrıcalık, bu özelliğin tanımlanması -anlaşılması- ile sona erdi. Zaman içinde erkeğin gücü, kadının tüm özelliklerinin üstünde görülerek, bu güç uygarlığın erkek eksenli gelişmesine sebep olmuştur. Kadınlar aidiyetleri ve işlevleri ile savaş ganimeti sayılmışlar, özel mülkiyet kavramı içerisinde metalaştırılmışlardır. Buradan hareketle denilebilir ki; tarihin ilk köleleri kadınlardır. Babil kralı Hammurabi ( m.ö. 1700 ...) toplumsal davranışları düzenlerken, kadınların sosyal statüleri ve dış görünüşlerinin nasıl olacağını tanımlayan, kanunlar çıkarmıştır. Bu kanunlar kendisinden önceki Sümer, Asur ve Akkad kanunlarının bir sentezi olup, kendisinden sonra gelen kanunlara ve özellikle Tevrat' daki Yahudi şeriatini kapsayan bir çok kanuna örnek olmuştur. Bu kanunlara göre; hür kadınlar örtünmeli ve böylelikle köle ve esir kadınlardan ayırt edilmeli ve ancak bu şekilde saygıyla karşılanmalıydılar. Firat ve Dicle nehirleri arasinda ileri bir uygarlık kurmuş olan Asurlular, tarihte Hammurabi kanunlarından sonra en önemli hukuk belgeleri sayılan kanunları yazmışardır. Bu gün tabletleri Berlin Müzesi'nde olan bu kanunların, orta Asur devrinde (m.ö 1450-1250) yazildiklari tahmin edilmektedir. Bu tabletlere kadınların örtünmesi ve sosyal statülerinin belirlenmesi üzerine iki madde yazilmıştır. Bunlar; 40. Madde: İster evli kadınlar, isterse dul kadınlar veya Asurlu kadınlar olsun, sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. Fahişeler ve köleler örtülü değildir. Ortülü fahişeler tutuklanacaktır. 41. Madde: Eğer bir adam esirtusunu (cariyesini) örtmek isterse, beş veya altı arkadaşını oturtup, onların önünde cariyesinin başını örterek, bu benim karımdır diyecek, ve kadın adamın karısı olacaktır. İbrahimoğulları M.Ö 722 de Asur'a, sonra da M.Ö 686 yılında Babil'e sürüldüler. Uzun süre buralardaki halklarla yaşamış olan bu kavim, bir çok nizam, yasa ve geleneklerini bu kültürlerle şekillendirmişlerdir. M.ö 616 yılında Filistin'e geri döndüklerinde, birlikte yaşamış oldukları kültürlerden öğrendikleri adetler gibi kadınların örtünmesi adetini de taşımış oldular. Musevilerin Tevrat'dan sonra ikinci kutsal kitabı sayılan Talmud'da; kadının açık saçı ve sesi çiplaklıkla eşdeğer kabul edilir. Dinine bağlı yahudi kadınların başarı örtülüdür. Roma, erkek egemen kültürün yaşandığı kadınların ötekileştirilip eve hapsedildikleri bir uygarlıktı. Eski Roma'da kadınlar, çocuk doğurmalı, ev işleri ile uğraşmalı ve kocalarına hizmet etmeliydiler. Kadınlar nadiren evden çıkıyorlardı. Çıktıklarında ise; kukuletalı bir pelerin giymek veya başlarını örtmek zorundaydılar. Roma Cumhuriyet döneminde ise (M.Ö 300-27); dışarıya başı açıik çıkan bir kadını, kocası boşayabilirdi. Bununla birlikte, örtünen bir kadşn saygı değer bir kişi olarak kabul edilir, ona yaklaşanların ciddi cezaları göze almaları gerekirdi. Hristiyanlığın kurucusu sayılan Hristiyanlik'da ise; kadının ahlaki değerlerinin, namusunun, bakireliğinin sembolü başını örtmesidir. Başı örtülü bakire tanrıça Vesta, örtülü bakire Meryem Ana gibi bir çok kutsal figür vardır, hemşehrimiz Tarsus'lu Aziz Pavlos (M.Ö 5-m.s 67) Hristiyanlığın dogmalarını belirleyen şahıstır. Ayrıca Aziz Pavlos yahudi asıllı, hatta Yahudiliğin ileri gelenlerinden biri olup, teoloji tarihi açısından oldukça önemli bir şahsiyettir. Aziz Pavlos'un Incil'de kutsal metin olarak kabul edilen mektuplarının birinde; "Örtüsüz olarak dua eden bir kadın başını küçük düşürür... Kadın örtünmüyorsa saçı da kesilsin (kazitilsin), kadına saç kazıtmak ayıpsa örtünsün." der. İslam coğrafyalarında büyük tartışmalara sebep olan, kadının başını örtmesi meselesi, İslam'ın ilk bildirilişinden (M.S 610) sonra, uzunca bir süre söz konusu dahi olmamıştır. Savaşlardan elde edilen Yahudi, Hristiyan ve Putperest kadinlar topluma katılınca, kadın nüfusu yoğunluğu artmış oldu. Bu kadınlardan Islam'i kabul edenler müminler tarafindan eş olarak alınıyor, kabul etmeyenler ise cariye oluyorlardı. (...) Ben i Kureyza muharabesinde (M.S 626) elde edilen esirelerden Reyhane, Hz. Muhammed tarafından cariye olarak alindi. Yahudi olan Rayhane'yi, Hz.Muhammed azad edip nikahlamak istedi. Reyhane ise dinini değiştirmek istemeyince, cariye olarak kaldı. (...) Islam'ın doğuşundan 17 yıl sonra (M.S 627) kadınların korunmaları ve örtünmeleri ile ilgili ayetler bildirildi: (Ahzap Suresi (59.), Nur Suresi(31.) Ahzap Suresi(59.): "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki; dis esvaplarını üzerlerine giysinler, bu onların tanınıp, taaruza uğramamalarına hizmet eder" der. Bu ayetler, Hammurabi kanunlari gibi, kadının tanınmasına ve korunmasına niyetle bildirilmiştir. Bu ayetler, aynen tarihteki diğer kanunlar gibi; köleler ve cariyelere örtünme zorunluluğu getirmemektedir. Ayrıca açık saçın cinselliği cağrıştırması, bu yüzden günaha girilebilecegi gibi bir hüküm de ima edilmemektedir. Toplumsal statünün belirlenip, kölelerden farklı bir imtiyazla karşılanmasını sembollerle ifade etmek, imanın ya da dinin sembolü olamaz. Başsörtüsü ile ilgili herhangi bir problemde din ve inanç özgürlüğünden dem vuran kavramlar kullanılamaz. Sosyal disiplinle ilgili bir ayeti, yaşamın felsefesi haline getirebilmek; sembollere ne kadar boğulabildiğimizin kanıtı olsa gerektir. O sembol dini değil de siyasi bir nitelik arz ediyor diyelim; "kölelerden farklıyım" demek mi isteniyor diye, düşünmeden edemiyor insan. Lena Umay Odatv.
ahmetdursun: Ekteki Çarşaf slaytına bakınız...
Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.
Soner YALÇIN Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını da içeren Anayasa taslağı günlerdir Türkiye gündeminden düşmüyor. Bazı çevreler, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmelerini demokrasi adına savunuyor. ... Kadının örtünmesi ne zaman, nasıl oldu? Gelin, kadının örtünme tarihine kısa bir göz atalım. ...ilk çağda birçok alanda üretimi kadınlar başlatmıştı: İp, sepet dokuma, ağla balık avlama, toprak kap, ateş yakıp yemeği pişirme, tarak, kaşık, madeni eşyalar, boncuk, ilk hekimlik ve şifalı otlar gibi buluşlar kadının eseriydi. Kadının el üstünde tutulduğu "anaerkil" dönem binlerce yıl sürdü. ama kadının nasıl çocuk sahibi olduğu anlaşıldığında... "büyü" bozuldu. erkekler, üretim biçimini ve savaş aletlerini geliştirdi; din devleti, tapınak-saray- ordu biçimindeki erkek egemen örgütlenmesine yöneldi; kadının "saltanatına" son verdi!
ÖRTÜNME BAŞLIYOR Yaklaşık 4 bin yıl önce Babil İmparatoru Hammurabi'nin kanunlarında kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi: "Kadınlar sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. "
Bu kanun yeniydi, ama uygulama eskiydi. Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı. Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı. Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti!
Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı. Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı . Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular'a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti. Cennete dönmeden önce Aynular'dan bir kadınla evlendi. Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi. Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti!
ÇARŞAF, SAHNEYE ÇIKIYOR Bu konuda, Ankara/Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde pişmiş toprak bir kabın üzerindeki resim bize önemli bilgi veriyor. Kutsal evlilik töreninde, tanrıçayla, tanrı adına kralın evlenmesi için yapılan ayini anlatan resimde tören sırasında gelin tanrıça, günümüzdeki çarşafın birebir aynısını giyiyordu. Ve ne yazık ki, kendine güvenli, rahat, buyurgan tavırlı kralın karşısında, edilgen, teslimiyetçi duran bu kara çarşaflı tanrıça gelin, Sümer'deki kendine güvenli tanrıça karakterinden hayli uzaktı. Kadınlar artık örtüye sokulmuştu.
Heraklit, Antik Yunan ve Mısır'da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti: "Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür. Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür. Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler." Antik Yunan'da başörtüsü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus'un karısı Hera'nın da özel simgesiydi! Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti. Antik Yunan'da kadın, "erkeğin başının belası" olarak görülmeye başlanacaktı. Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı! Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi...
TEK TANRILI DİNLER Kadının en büyük onuru bakire olmaktı. Bir de doğurgan olmak. Hiçbir sosyal hakkı yoktu. Tek tanrılı dinler de, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi:Talmud' a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır.. Eski Ahit'te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır. .. Hıristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos, "Kadının örtüsüz Tanrı'ya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir" demiştir.
Erkek eli değmemişliğin, erdemliğin sembolü Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan rahibelerin başları örtülüdür.
İlk İslami buyruklardan 17 yıl sonra kadının örtünmesiyle ilgili ayet gelmiştir. Ahzab Suresi 59. Ayet, "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki, dış esvaplarını üzerine giysinler. Bu onların tanınıp tecavüze uğramamalarına hizmet eder" Görüldüğü gibi, köle ve cariye kadınlara, müslüman da olsalar, örtünme zorunluluğu getirilmemişti. Örtünme statü göstergesiydi ve bunun cinsellikle filan hiç ilgisi yoktu. ... TÜRK KADINI NE ZAMAN BAŞINI ÖRTTÜ Orta Asya'daki Türkmen kadınların sosyal hayat içersindeki statüleri Hıristiyan ve Yahudi kadınlardan çok farklıydı.
Osmanlı döneminde, Bizans alınana kadar örtünme kurumsal olarak yerleşmedi... örtünmeye inançtan çok, toplumsal bir uyum göstergesi olarak başvurulmaktaydı ...Orta asya kültür etkilerinin hala sürdüğü ilk Osmanlı dönemlerinde kadın, erkekle birlikte hareket etmekte, törenlere katılmaktaydı. Örtünme yıllar sonra, Osmanlı Devleti'nin "halifelik" makamına sahip olmasıyla yaygınlaştı.
Anadolu'da Asur'dan Antik Yunan'a, Roma'dan Bizans'a uzanan kadının eve kapatılma süreci sonunda"Türk" kadınını da etkiledi.Osmanlı 'da kadının kapatılması 16. yüzyılda [ çöküş dönemine giriş] başladı ve Cumhuriyet Türkiye'sine kadar sürdü.
OSMANLI GERİLEDİKÇE KIYAFETLE UĞRAŞTI Osmanlı'da kadınlar üzerine çıkarılan bütün yasalar, kadının kapanması ya da kıyafetlerinin denetlenmesi yönünde oldu. Çıkarılan bu ferman ve yasalarda kadının giyimi ayrıntılı olarak tanımlanmıştı. Feracelerin yaka boyları, üzerlerindeki nakışlar, yaşmakların biçimleri, kumaşların kalınlığı ve inceliği gibi ayrıntılar bu fermanlara konu olmuştu. Bu fermanlarla gelen yasaklar, kadına üç alanda müdahale etti. 1. Giyimleri, 2. Sokaktaki davranışları, 3. Erkeklerle olan ilişkileri.
ilk yasak 1725'te çıkarıldı. Bu yasakla Müslüman Osmanlı kadınlarının, Hıristiyan kadınlara benzememeleri için Müslüman kadına yakışan tek giysi olduğu iddiasıyla renkli giysiler yasaklanıp çarşaf giymeleri istenmekteydi!
II. ABDÜLHAMİD'İN ÇARŞAF YASAĞI 19. yüzyılın ortalarında kadınlar İstanbul'da çarşaf giymeye başladı. 1850'lerde Suriye valiliğinden dönen Suphi Paşa'nın karısı, İstanbul'da ilk çarşaf giyen kadın oldu. 1880'li yıllar, çarşafın hızla yayıldığı yıllar oldu. Ancak, Sultan 2. Abdülhamid öldürülme korkusuyla çarşafı yasakladı. 27 Ekim 1883'te Paris'te yayımlanan Le Courier d'Orient isimli gazetede, çarşaf yasağından etkilenen kumaş tüccarlarının yakınmalarına yer verildi. İstanbul'da bu tür yasaklar söz konusu iken Anadolu kadınları için ferace ya da çarşaf güncel bir tartışma olmadı. Hatta 1882'de çıkarılan bir fermanla ferace giymeleri istenen kadınlar bu buyruğa isyan ettiler.
Konu ile ilgili olarak 27 Temmuz 1882'de Levant Herald Gazetesi'nde şu haber yer aldı. "Yeni İzmit valisi civar köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni kanuna uymaktansa, köylerinde kalmayı yeğlediler."
Ziya Gökalp gibi aydınlar, İslamiyet öncesi Türk kadını konusunda araştırmalar yaparak o modelin yeniden benimsenmesi gerektiğini savunmuşlardı. .... ************* Başörtüsünün bu günki haline bir örnek.
Sayın Yalçın'ın ifadesine bakalım ne diyordu? Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti! Demek ki burada kolay av olma durumunu anlamakta zorlanacağız. Öyle ya hem sahipli olacaksın hem kolay av. Bu da ne demek olabailir acaba? A.Dursun ----------- Pezevenkler TBMM'ye neden gider? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3216.0
ahmetdursun: Bir yorumu paylaşıyorum.
28 Şubat da Fadime Şahin gibi barlarda konsumatristlik yapanlara oynatılan roller gibi bazı medyada emperyalist ve anti İslam kafir propagandacısı çetelerin üç beş kuruş verip fahişeler ya da sıradan para düşkünü kadınları konu mankeni yaparak çektikleri resimleri buralara taşımak. Taşıyanın milli ve manevi değerinin ne olduğunu göstermesi açısından yararlı olmaktadır. Bu ülkede bazı milliyetçi geçinenlerin kökenleri hakkındaki şüpheleri de ciddi şekilde artırmaktadır diye düşünüyorum. Avrupa parlamentosuna seçilen bir Türk milletvekili ile aynı kareye çıkıştırılan ve o milletvekilinin kendi dini ve milli değerleri ile birlikte seçilmiş olmak başarısının gölgelemeye çalıştığı da açıktır. O milletvekilinin değerleri dini ve milli kültür düzeyi ile alakası olmayan, provokasyon amaçlı çekilmiş bu resmi birlikte bu şekilde kendi öz değerlerimize ve milletimize bir saldırı olacak şekilde kullananında, bu tavrının iyi niyet ve siyasi etikle izah edilemeyecek milli değerlerimize düşman unsurların tekçiliği olduğunu düşünmekten başka bir gerekçe bulmakta zorlanıyorum. Çünkü bir kimsenin kendi milletinin değerlerine sadece o değerler karşısında kendisi uyum sağlayamadığı için kapılabileceği aşağılık duygusu ile de izahının mümkün olamayacağı gerçeğinden hareket edersek, nasıl olup da bu derece düşman olabileceğini anlamak mümkün değildir sanırım. A.D.Şimşek -------------- Sayın Şimşek, Size yanıt vermeye dahi lüzüm görmüyorum. Ancak şunu biliniz ki benim milletimin değerleri sizin uydurmalarınız değildir. Sizin ön görüleriniz ise hiç değildir. Konu mankeni dediğinizin aslında çocuklarımızın beyinlerini yıkama,zorla bir şeylerin taraftarı haline getirme operasyonlarından başka bir şey değildir. Haliyle de konu mankeni yetiştirmedeki uzmanlıklarınıza bir yenisini eklemeye uğraşmayınız derim. Bildiğiniz üzere bu tür görüntüler salt beni değil sizleri de yaralıyor. Öyle ise zoraki konu mankenlerini yetiştirip mecilse dahi zora ki sokmaya çalışanlar da sizler oluyorsunuz. Milletinin geleneğini bilmeden zorla gelenek çıkartanlar de yine taifenizdir. Acı da olsa bu gerçekler sizleri her daim yaralamaya devam edecektir. Ne yazık ki sizlerin yüzünden milletimin gelenekleri ile de oynama lüksünüzü elinizden alınca,ortada çıs çıplak kalacaksınız. Asıl üzücü olan ise yetiştirdiğinizi sandığınız gençlerimiz ne yazık ki henüz kişiliklerini kazanamadan,neyin doğru olduğunu anlayamadan,uydurulmuş bir ilahla karşı karşıya bırakılmakta ve bunun sebebi de sizler olmaktasınız. Bildiğiniz gibi benzer resimler sayılamayacak kadar çoktur. O halde bir düşünün bakalım. Bunlara sebep olan kimdir? Hangi uçkur tanrısının hangi hizmetkarlarıdır. Zorla hiç bir şeyin olmayacağını ne zaman anlayacaksınız? Diğerleri de,zorla cumhuriyetçi,Atatürkçü yapıyorlar diye kızan siz değilmiydiniz? Ne oldu anti-faşizm düşüncenize? Faşizm daha çekici değil mi? A.Dursun
ahmetdursun: Mısır'daki El Ezher Üniversitesi rektörü: Kara çarşafın İslamla ilgisi yok
Sünni İslam'ın en önemli enstitüsü olan Mısır'daki El Ezher Üniversitesi'nin rektörü Şeyh Muhammed Said Tantavi, kadının yüzünü ve vücudunun tamamını baştan aşağı örten kara çarşafın İslami inançla bir ilgisi olmadığından yasaklanması için fetva çıkaracaklarını belirtti..
Tantavi, Mısır'ın başkenti Kahire'de bir kız okulunu ziyareti sırasında çarşafla ilgili bir soruyla karşılaşınca, bir kız öğrenciden giydiği çarşafı çıkarmasını istedi. Ancak genç kız da çarşafının dini bir zorunluluk ve inancı olduğunu, çıkaramayacağını söyledi. Bunun üzerine şeyh Tantavi de, çarşafın sadece bir gelenek olduğunu ve Kuran'ı Kerim'le bir alakası olmadığını ifade etti. El Ezher, daha önce de kadınların vücut çizgilerinin belli olmayacağı şartıyla bol pantolon giyebilecekleri fetvasını vermişti.
AP ajansına konuşan el ezher üniversitesi güvenlik görevlileri de kendilerine sözlü olarak bir emir geldiğini, bundan sonra üniversitenin herhangi bir binasına veya üniversitenin alanına, baştan kara çarşaflı genç kızların bundan böyle alınmayacağının söylendiğini belirtti.
Sadece Mısır'da değil, dünyanın dört bir yanındaki Müslüman topluluklarında da olay yaratacak olan olay, Şeyh Tantavi'nin El Ezher Enstitüsü'nün ilk ve orta okullarına domuz gribi ile ilgili yaptığı bir okul gezisi sırasında yaşandı. Tantavi, bir sınıfta bir genç kıza, yüzünü açmasını söyledi. Kız da " Bu benim inancım gereğidir. Açmam" deyince, sinirlendiği her halinden belli olan Şeyh Tantavi, bağırarak kıza " Bu tarz örtünmenin yani Nikabın İslam'da yeri yok. Ben İslam dinini senden ve senin ailenden daha iyi biliyorum" dedi.
EL EZHER HOCALARINDAN TANTAVİ'YE DESTEK..
Olayın arından AP ve REuters, Şeyh Tantavi'ye ulaşmak için birbirleriyle yarıştı. Ancak Tantavi'ye ulaşılamadı. Ama El Ezher Üniverstiesi Araştırma kurumlarından Şeyh Abdel Maotai Bayumi, AP'ye yaptığı açıklamada " Biz heop birlikte Nikabın, İslami olmadığını biliyoruz. Taliban kadınları çarşaf giymeye zorluyor. Ve bu iş giderek yayılıyor. Bunu yasaklamanın zamanı geldi" diye konuştu. ************* Laiklik,obur peygamber,Türban http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=322.0
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - TÜRKLER ZORLA MI MÜSLÜMAN OLDU?
"O zaman baskı kalkınca kurtulsalardı" "Şairin iyisi fikri alanda sapıtır" Murat Bardakçı ve İsmet Özel canlı yayında tartıştı. İsmet Özel'in "Müslüman olmayan Türk olmaz" çıkışı tartışılmaya devam ediyor. Özel'e dün HABERTURK.COM'dan yanıt veren Murat Bardakçı bugün de sert eleştirilerine devam etti. HABERTÜRK'te Parantez programında karşı karşıya gelen iki isim arasında oldukça sert bir tartışma yaşandı. İşte Bardakçı'nın "Şairin iyisi fikri alanda sapıtır" demesiyle daha da alevlenen canlı yayındaki o tartışma..
İsmet Özel: "Kafirle çatışmaya kalkan müslümana Türk denir. Sözünün arkasında duruyorum. Dünyada milliyetçilikle dinini birleştiren tek unsur var o da Türk. Hıristiyan Arap olur ama hıristiyan Türk olmaz. Türkler'in müslüman olması diye bir şey yok. Ural-Altay arasında bulunan bozkır ahalisinin müslümanlıkla tanışması sonucunda seçilmiştir"
Murat Bardakçı: "Nasıl tanışıyor? Sopa zoruyla mı? Oradaki Türk komutanların canına okunmuştur. Onbinlerce kelleleri mızrakların üzerine dikilmişti."karşılığını verdi.
İsmet Özel: "Türkleri müslümanlıktan soğutmak için uydurulmuş yalanlardır. "
Bardakçı: "Bunları Araplar kendi tarihlerinde yazıyor, yapmayın... Kavimler Göçü büyük palavradır. Türklerin müslüman olması sopa zoruyladır. Türkler kılıç zoruyla Müslüman oldu. Emeviler canımıza öyle bir okudu ki.. Hangi Türkler koşa koşa müslüman oldu? "
Özel: "Türkler koşa koşa müslüman olmadı çünkü Türk Türkiye'de doğdu, Türkiye'de müslüman oldu."
Bardakçı: "Biz tarihe sadece bizim tarihimizden bakarız. Bunlar içinde çok büyük palavralar vardır." ------------ TÜRKLERİN MÜSLÜMANLAŞTIRILMALARI http://www.islamiyetgercekleri.info/turklernasil.html Omer Malik'ten bir makale;Türklerin Müslümanlaştırılmaları. ----------- Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..
Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.
Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.
İslam'ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..
Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellikle adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..
Buhara'nın Talan Edilmesi Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir... ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü....( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)
Haccac ve Rutbil İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..
Kuteybe ibni Müslim 705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir. Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü .... “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın...” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..
Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler..
Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..
Buhara'nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar.. ( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam'ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. ) Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..
1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı ) Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..
9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..
Bu olay, Ziya Kitapçı'nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ; Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,
Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )
Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,
1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.. 3.Şehirde Cami yapılacaktır.. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..
Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır.. Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..
2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı ) Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır.. Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler.. 717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz.. Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..
Hakan Sulu'nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır.. Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..
Hakan Sulu'nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür.. Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..
Kur-Sul'un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..
Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir.. 749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam'ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır. Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevali ler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar.. Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..
Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam'a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir.. Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı'nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.
Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı
a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği
Arapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu'nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya'ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine'ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani'nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu. Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran'a değil, Türkistan'ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara'ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan'ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.
b-) Yaygın Geçim Sıkıntısı Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistanı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi'nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objectif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri'nin Fütuhu'l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)
Taberi Anlatımları Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.
Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.
Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Nekadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.
Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)
Kuteybe dedi: - Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün ) Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347) Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)
Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)
Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı.Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı.Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem,derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi.Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı.El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.
Ve Kuteybe’ye dedi: Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi.Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi.Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi.Çaygan’ın adamını geri gönderdi.Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş.Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi.Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir.Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir.Ondan ulusu yoktur.Kuteybe çıkıp geldi.Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi.Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi.Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır.Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı.İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi.Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi.Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam önderip aman diledi.
Kuteybe dedi: Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım.Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir.Belki ölmek muti olmaktan iyidir,dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün. Havarizad dedi: -Ey emir,beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola.İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek,ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı. Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin? Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin. Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi.Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki:Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.
Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)
-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz.Ola ki bir fetih edesiniz,dedi.Muslih b.Müslim’I bunlara kumandan tayin etti.Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti.Bir bölüğünü yolun sağ yanına,bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu.Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler.Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler.Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı.Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı.Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu.Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar.Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar.Onlardan kurtulan pek az oldu.Ve onların ekserisi Melikzadeler idi.Ziynetli ve silahlı kimselerdi.Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.
Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi: -Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler.Yoksa harbe arapları gönder.Gör ki biz de neler ederiz,dedi.Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar.Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü.Müslümanlarda silahşörler çok idi.Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.(Syf-351-352)
*****************
TÜRKLER'İN MÜSLÜMANLIĞA GEÇİŞLERİ-1
http://dursuna.tr.gg/T-Ue-RKLER-h-%26%23304%3BN-M-Ue-SL-Ue-MANLI%26%23286%3BA-GE%C7%26%23304%3B%26%23350%3BLER%26%23304%3B_1-.htm?PHPSESSID=8d337e9d11b632e4d2e712de2f01bfec
-----------------
TÜRKLER'İN MÜSLÜMANLIĞA GEÇİŞLERİ-2
http://dursuna.tr.gg/T-Ue-RKLER-h-%26%23304%3BN-M-Ue-SL-Ue-MANLI%26%23286%3BA-GE%C7%26%23304%3B%26%23350%3BLER%26%23304%3B_2-.htm?PHPSESSID=8d337e9d11b632e4d2e712de2f01bfec ----------------
Kur'an da Tahrifat İddialarının Asılsızlığı
http://www.turandursun.com/serdar_kaangil/p2021_articleid/7
-------------------
KUR'AN'A YAPILAN EKLEMELER
http://ahmetdursun374.blogcu.com/kur-an-kur-an-a-yapilan-eklemeler/3036793
--------------
PEYGAMBER,EŞLERİ VE CARİYELERİ
http://ahmetdursun374.blogcu.com/peygamber-esleri-ve-cariyeleri-hakkinda_1735059.html
--------------------
LİBYA KUR'AN'I İLE ARAP KUR'AN'I ARASINDA FARK VARMI?
http://ahmetdursun374.blogcu.com/kur-an-libya-kur-an-i-ile-arap-kur-an-i-arasinda-fark-varmi_2980120.html
------------
AMERİKAN KUR'AN'I,FURKAN
http://ahmetdursun374.blogcu.com/kur-an-amerikan-kur-an-i-furkan_7364911.html
--------------
DİYANET ÇOK EŞLİLİK,ENSEST,DİN İSTİSMARI
http://ahmetdursun374.blogcu.com/diyanet-baskanliktan-cok-eslilik-ensest-din-istismari/3620834
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - 1 yaşındaki kızla da evlenilir!
SAPIKLIĞA KANIT
Müftü fetvasını verdi: Âdet gören kız, 9 yaşında da olsa evlenebilir...
TBMM Çocuk Evlilikleri Alt Komisyonu Türkiye'de çocuk evliliklerinin sürmesinin nedenlerini araştırırken ilginç tespitlerle karşılaştı. Komisyona bilgi veren uzmanlar, bazı yörelerde kadınların, 'Koca izni olmazsa cennete girilmez' diye kural olduğuna inandığını ve buna göre yaşadığını açıkladı.
İsmini vermedi SODEV (Sosyal Demokrasi Vakfı) Temsilcisi Atilla Aydemir'de, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun çocuk evliliklerini engelleme konusundaki çalışmalara destek verdiğini; buna rağmen "Adet olan kız çocuğu artık kadındır evlenebilir. 9 yaşında da olsa böyledir" diyen müftülerle karşılaştıklarını açıkladı.
'Bir kız adet gördükten sonra 9 yaşında da olsa evlenebilir' Atilla Aydemir il müftüsünün kendisine aynen şunları söylediğini aktardı: 'Bir kız âdet gördükten sonra artık kadın olmuştur ve evlenebilir. Bu dokuz yaşında da olur, on yaşında da olur.' Dedim ki; 'Sayın Bardakoğlu'nun böyle bir açıklaması var. 'O beni ilgilendirmez. Bizim ilimizde bu böyledir, ben de buranın müftüsü olarak böyle söylüyorum' dedi.
Önemli olan bunun söylenmiş olması Aydemir, Habertürk'ün ısrarlı sorularına rağmen müftünün hangi ilin müftüsü olduğunu açıklamadı ve "Önemli olan bunu söyleyenin kim olduğu değil, önemli olan söylenmesi. Bir müftünün bu anlayışta olması ve bunu savunması" diye konuştu.
''Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.'' M.Kemal Ataturk
------------------
Yorumlardan...
Ya bunlar gercekten kafayı sıyırmıslar.Bir el atmadıkalrı bu kalmıstı.Sapıklık otesinide gectik. Ne bu ya!!! Din kisvesi altında altında yaptıkları cagdısılıktan ote bir sey degil.Acaba bu fetvayı veren kişinin kızı varmıdır, cok merak ettim ...
Allahın tek işi erkeklerin kimi becerip becermeyecekleri mi? Sayelerinde islamiyet sapkınlar dini haline geldi.Uzmezi, Cuppeli hocası yuh yani!!!! Kızlarımız ve ogullarımızı bu sapkın dusuncede ki insanlardan koru yarabbim.....
Guzel dinimiz kimlerin elinde oyuncak oluyor gorun işte.
Handan
-----------
Bu gözü dönmüş sapıkların amacı, bir biçimde ne yapıp edip dini
Allahın (.....) işi-ni erkeklerin kimi becerip becermeyecekleri
üzerine odaklandırmaktır. Bu fetva / bildiri de; uyduruk hadislerle kendilerine Kuran dışı din yaratanların sapıklıkları için dini kullandıklarının bir başka kanıtıdır. Dolayısıyla müftünün bu bildirisi erkekliğini kanıtlayamamış, karşı cinsle doğal yollardan insanca ilişki kuramamış gözü dönmüşlerin sapıklıklarını, küçük kızlarda uygulamalarını meşrulaştırmak isteyen son tescilli gösterisidir.
Murat
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - HZ.MUHAMMED TÜRKLER İÇİN NE DEMİŞ
HZ.MUHAMMED TÜRKLER İÇİN NE DEMİŞ
-"Ey İsrail oğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın." ( Bakara, ayet: 47, 122. Diyanet çevirisi.)
-"Biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. İlle de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin. " (İbrahim suresi, ayet: 4.)
O halde Sevgili peygamberimiz (!) Muhammed bizim peygamberimiz olamıyor.
KITALUT-TURK" ("TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME") HADİSLERİNDEN. "SONUNDA TÜRKLER KESİLECEKLER. ..(Ebu Davut, Kitabu'l-Cihad/ 9, hadis no:4305.)
Araplar ve peygamberleri ırkçıdır. İşte peygamber: - Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/ 62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/ 9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk. ..)
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır. " (Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/ 96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/ 62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
Karşı çıkanlar Muhammed'in Türkleri sahiplenen gerçek laflarını ortaya koysunlar. Hüsnü Merdanoğlu'nun, 1999 yılında ikinci baskısı yapılan Atatürkçü Düşüncenin Evrenselliği adlı çok önemli eserinin 102-106. sayfalarında yazılanların tam metnini, yazarından aldığımız izinle aşağıya aynen alıyoruz:
Bütün tarihi kaynaklar, Osmanlı Devleti'nin Türk ulusu tarafından kurulduğunu kanıtlamaktadır. Ancak, kuruluş aşamasını tamamlayan ilk kuruculardan sonra, Osmanlı padişahlarının ne denli Türk oldukları kuşkuludur. Çünkü, kuruluş dönemindeki koşullarda geçerli olan; komşu ülkelere saldırma ve onlardan savaş tazminatı ve ganimeti alma siyasasına dayalı olarak güçlenip zenginleştikten sonra, yatak odalarını, "harem'ler kurarak zenginleştiren padişah-halifelerin birçoğu sayesinde, ırk ve kan birliği bozulmuş olduğu görülmektedir. "...Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti"(1)
Belki bu özelliklerinden dolayı, "halife" sanlı padişahlar, bu sanın yarattığı olanaklardan yararlanarak, yönetimi altında bulunan ve özellikle "Türk" kimliği taşıyan yönetilenleri tıpkı bir sürü gibi yönetmeyi yeğlemişlerdir.
Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "Türk iti şehre gelince Farisice ürer" denilmektedir. (2) Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:
"Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olamaz.Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır.Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."
Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise;"Tanrı,Türke irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir. Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı şiirinde, "Baban da olsa Türkü öldür"nakaratını kullanmakta,üstelik bu sözün İslam Peygamberi Hz.Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. Sadece bir kıtasını yineleyelim:
"Sakın Türkü insan sanma. Bir an bile olsa Türkle birlikte olma. Türk eline şeker olsa o şeker zehir olur. Türkün başını keserken sakın gam yeme. Baban da olsa Türkü öldür."(3)
Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "İşine devam et" demiştir.
Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611), 155.000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. Aman dileyen insanlara Kuyucu'nun yanıtı "Vurun şu pis Türkün başını" olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat, Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türk'tür. (Olayı ayrıntıları ile Osmanlı tarihçisi Naima'dan öğrenmek olasıdır.) Yavuz Sultan Selim'in, halifeliği zorla da olsa aldıktan sonra, yönetim ile Türk ulusu arasındaki anlayış ve ideoloji ayrılığı açık şekilde çelişmiştir. Yönetime dayalı şeriatçı anlayış üst yönetime egemen olur iken, Anadolu'da yaygın olan Alevilik sayesinde Türk dili kendini koruma olanağı bulmuştur. Yönetimin Anadolu'yu dil unsuru aracılığıyla Araplaştırmasına ve Acemleştirmesine karşı olan bu halk, yok edilmek istenmiştir. Bu nedenle Anadolu'da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 40.000 kadardır. Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk halkından koptuğunun açık bir kanıtıdır.(4)
Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltizamına derman yok." Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır.
Osmanlı tarihçisi Naima "Tarihi"nde Türkler için;nadan (kaba)Türk,idraksiz Türk,hilekâr Türk ifadelerini kullanmaktadır.(5)
Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır. Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."(6)
Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen Araplar karşısında Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu. 1913 tarihli "Mecmuai Ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; "Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir.
Bizler yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslüman'ız.Buharalı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar. Zira onların cetleri de vaktiyle Türkistan'ı zapt etmiş olan Araplardan başka bir şey değildir," demekle, kendisini ve Anadolu'da yaşayan bütün insanların kimliğini inkâr ediyordu. Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim , 1913 yılında yazdığı "İslam'da Davai Kavmiye" adlı kitabında, Türke karşı savaş açmış ve "Türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok... gerekli olan şeriatı öğrenmektir," demiştir. 1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve Padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türke Türklük benliği vermek isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.( 7)
Bu tutum ve koşullar içerisinde "Türk" kimliği, yönetimin merkezi olan İstanbul'dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içinde "Türk" yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez "Osmanlı Efendisine Türk' demek hakaret sayılmış", "Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.(8)
İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türke kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. (9) İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını, aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı(10) gerçeği, Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. Padişahlar, yakın korumalarını da hep devşirme (kul-köle) olanlardan seçmişlerdir.
Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi'nin kurduğu; Türk geleneğini, dilini ve kültürünü Şamanlık ile bütünleştiren (Bektaşilik gibi) tarikatlar Anadolu'da yayılmaya başladı. Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken, öte yandan da, Sünni İran kültürünü benimseyen Nakşibendi Tarikatı, yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar (!) arasında yayılan Mevlevilik, yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu.(11)
Osmanlı yönetiminde Türke yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:
"Türk değil mi, Merzifon'un eşeği, Eşek değil, köpekten de aşağı."
Osmanlı'nın bu yaklaşımına Türkün verdiği yanıt, bir şiirin dizelerinde şu şekilde yer almıştır:
"Şalvarı şaltak Osmanlı Eğeri .... Osmanlı Ekmede yok biçmede yok Yemede ortak Osmanlı"(12)
Kendi yöneticilerinin bu tutumu karşısında, yabancılardan da olumlu yorum beklenemezdi. Yabancılar, Türkleri "yaklaşık 1000 yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir"(13) şeklinde yorumluyorlardı .
Ulusçuluğun etkisi ile etnik kökenlilerin, Osmanlı yönetiminden birer birer ayrılmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında hatta sonlarında bile, Osmanlı yönetiminin Türke olan yaklaşımı değişmemişti. 1874 yılında "Dünya Tarihi" kitabının yazarı, Askeri Okullar Bakanı Süleyman Paşa, "Osmanlı devletin adıdır, milletimizin adı Türk'tür" görüşünü savunmasına karşın, bu düşüncesini kendi kitabında bile kullanmaya cesaret edememişti.(14)
Koçu Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kurt, ecnebi, laz, yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."
"Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve yörük, çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kalleş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu. (15)
Abdülhamit'in Araplara ve islamiyete dayanan siyaseti, Türkü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında "Türküm demek, Türkten söz etmek büyük suçtu".(16) Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı.( 17) Zaten, dini ile dilini de değiştiren bir ulusa Osmanlı Devletinden başka yeryüzünde rastlanmamıştır.
Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'Türk' veya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında, 'Türk kafa' diye homurdanırsın. "(18)
Aynı yıllarda, Türk-Yunan Savaşı ortamında Şair Mehmet Emin'in yayımladığı kitapta, "Ben bir Türküm dinim cinsim uludur" dizeleri yer alıyordu. Ancak, üstünlüğü kanıtlamak için şiirler yeterli değildi. Kendi yöneticisi tarafından aşağılanan, üst üste gelen yenilgiler sonucunda benliğini, kişiliğini yitiren ve varlığını yitirmek üzere olan Türk halkı tarihin en zor dönemini yaşıyordu.
Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın,Türke yaklaşımından farklı değildi.Türkologlara göre Türkler; insanlar arasında anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar... İslam dininin Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermemiştir. Türkler, Müslüman Asya'nın Avrupa'ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık, Türk dehasına ters düştü. İslam, bu "Yarı Çinliler"den "Acımasız İranlılar" yarattı.(19)
Türk aydınının durumuna gelince; çok az sayıda olsa da uyanma belirtileri başlamıştı. Bunlar arasında en önemlisi Ziya Gökalp adını taşıyor.
"Sorma bana oymağımı boyumu, Beş bin yıldır millet gibi yaşarım... Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı, Türküm,bu ad her unvandan üstündür,"diye haykırıyordu.
Öte yandan, özgür düşüncenin olmadığı bir ortamda, kendi ulusal çıkarlarını savunma olanağından yoksun olan bir avuç kişi yurt dışında özgürlük arıyorlardı. Bu aydınlar, yurt özlemi ile, ülkelerinden aldıkları yüz kızartıcı haberlerin ve kötü gelişmelerin ezikliği içindedirler. Onlardan birisi, o günlerin koşullarını, şu duygusal satırlarla günümüze aktarmaktadır: "Bir mayıs sonu ya da bir haziran başı idi. Bağımsız fakat, bütün kalbiyle İttifak Devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyorum. Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir. ...Gün geçmiyor ki, bir mağazada bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hakaretle karşılaşmayayım. ...lakabımız 'makak'tı. (bir çeşit şempanze maymun türü). ... gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu.
İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi: 'Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.' Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken okuyorum; 'Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.' "(20)
İşte o Mustafa Kemal önce bölgesel sonra ulusal toplantılarla Türke Türklüğünü, dünyaya insanlığını anımsatacak uğraşısını başlatmadan önce geldiği İstanbul'dadır.
Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım. Böylece, 3. padişah olan 1. Murat'tan başlayarak padişah analarının kökeni öğrenilecek, Türk Ulusunun kanı ve canı üzerine kurulan saltanata karşın, Türke düşman oluş nedeni daha iyi anlaşılacak, "ecdat" özlemi çekenlerin "ecdatları" daha iyi tanınmış olunacaktır.
Dipnotlar: 1) Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya'dan. .. C.2, s.440. 2) Burhan Oğuz'dan aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 118. 3) Aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 121. 4) Çetin Yetkin, Türk Halkı... s.161. 5) Naima Mustafa Efendi, Tarih-i Naima, Türkçeleştiren: Zuhuri Danışman, İstanbul, C.1, s.168, 238, C.2 s.536. C.3, s.1180, C.4 s.169. 6) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.12 . 7) Mustafa Coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279. 8) Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s.22, 23, Cahen'den aktaran, Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, s.1. 9) Hikmet Bayur, a.g.y., s.15. 10) Hikmet Bayur, a.g.y., s.17. 11) Özer Ozankaya, Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253. 12) Özer Ozankaya, a.g.y., s.121. 13) Warshew'den aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s. 311. 14) Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.26. 15) Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145 . 16) Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63. 17) M.Rauf İnan, Atatürk'ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198. 18) Ramsay'dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331. 19) Türkoloji uzmanı Cahun'dan aktaran, Bozkurt Güvenç, a.g.y., s.308. 20) Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Atatürk, İstanbul, 1971, s.24,
***************
Muhammed'de yaşasaydı PKK'lı olurmuydu? Zira onun da Türk düşmanlığını gizleseniz de artık mızrak çuvaldan dışarı taştı.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-basbug-sen-uyursan-millet-olur/6300263
******************
Kuran'ın Türkçe'ye Çevrilişi http://ahmetdursun374.blogcu.com/kur-an-kur-an-in-turkce-ye-cevrilisi/1934924
------------
KURAN'IN KÖKENİ;Allah kaynaklı değil Peygamber kaynaklı.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/kuran-in-kokeni-allah-kaynakli-degil-peygamber-kaynakli/6231975
---------------
KUR'AN'A YAPILAN EKLEMELER
http://ahmetdursun374.blogcu.com/kur-an-kur-an-a-yapilan-eklemeler/3036793
|
|
Yorum
(1) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - Taliban'ı kim bilmez?
Taliban'ı kim bilmez?
Bir dönem Afganistan'ı yönetti Taliban. Katı bir şeriat düzeni uyguladı. Kızlara okuma-yazma öğretilmesini yasakladı. Kadınların yüzünü göstermesini yasakladı. Sakız çiğnemeyi yasakladı. Kadınların tek başına sokağa çıkmasını yasakladı. Çocukların uçurtmasını yasakladı. Kadınların topuklu ayakkabı giymesini yasakladı. Batı müziğini, sinemasını yasakladı. Dul ve kimsesiz kadınlar çalışamadığı, hatta dilenemediği için evlerinde açlıktan öldüler. Afgan kadınlarının yarısından çoğu depresyon hastası oldu. Erkeklerin sakal tıraşı yasaklandı, köseler ve berberler zor durumda kaldı. Amerika'da 11 Eylül bombalamalarını gerçekleştiren ve binlerce kişinin ölümüne neden olan El Kaide örgütünü barındırmasaydı, belki kimse Taliban'a dokunmayacaktı. Fakat, 11 Eylül faciasından sonra El Kaide'nin terör olayını üstlenmesi ve Taliban'ın El Kaide'ye destek çıkması bardağı taşıran damla oldu. NATO ve ABD güçleri Afganistan'ı işgal etti, Taliban dağlara çekildi. Türkiye de NATO güçlerine katkıda bulundu, oraya askeri birlik yolladı. Yani şu anda Taliban'la resmen savaş halindeyiz. Bütün bunları anımsatmam, dünkü Vakit gazetesinde çıkan şu haber yüzünden: "Taliban, bir bölgeyi daha ele geçirdi. Afganistan'daki işgalci ABD ve NATO güçleri panikte! ABD ve NATO güçlerine karşı Afganistan'ın özgürlüğü için mücadele veren Taliban direnişçileri dün de ülkenin güneyindeki Kandahar eyaletinde yer alan Myanişen yönetim merkezini ele geçirdi. Dünyanın en gelişmiş silahlı işgal güçlerine karşı mücadele veren Taliban direnişçilerinin bu zaferi, Afganistan'daki Müslümanları sevindirdi." Belli ki sevinenler sadece Afgan Müslümanları değil, Vakit gazetesi de NATO güçlerinin (yani bu arada Türkiye'nin) yenilgisinden pek memnun kalmışa benziyor! Ve bu sevinçlerini saklama gereği bile duymadıkları anlaşılıyor. Ama bazı sorular ister istemez akla geliyor. Birincisi, Taliban'ı alkışlayan zihniyet, Taliban'ınkine benzer bir yönetim anlayışının Türkiye'de uygulanmasını, o yasakların bizde de uygulanmasını din adına da olsa ister mi acaba? Ben buna ihtimal vermek istemiyorum. İkinci sorum, askeriyeyle ilgili: Yarın bir gün Taliban güçleriyle Türk askerleri arasında çatışma çıksa ve Afganistan'da şehit düşen askerlerimizin cenazeleri Türkiye'ye gelse, Vakit gazetesi bu haberi nasıl verecek? 'Afgan direnişçilerin haklı zaferi Müslümanlar arasında sevinç uyandırdı' mı diyecek? Buna da ihtimal vermek istemiyorum. Üçüncü sorum hâlâ Afganistan'da üstlendiği söylenen El Kaide örgütü ve terörle ilgili. El Kaide bir terör örgütü. Tıpkı PKK gibi. PKK'yı eleştirirken El Kaide'yi savunmanın bir mantığı var mıdır? 'El Kaide bizden' diyenler olabilir. Onu da El Kaide'nin İstanbul bombalamaları sonucunda ölen 50'den fazla kurbanın ailelerine anlatsınlar. İdeolojiler ve sloganlar soyut ve geneldir. Bombalar ve ölümler ise somut ve özeldir. Neden hâlâ teröre destek çıkanlar var, neden resmen savaş halinde olduğumuz güçlere bu ülkede alkış tutanlar var, anlayan beri gelsin. Türker Alkan http://www.radikal.com.tr/yazar_arsiv.php?yazarno=83&tarih=21/06/2007 ************ Kendilerini "müslüman" sayan "Türkler"i Muhammed, "müslüman" saymak şöyle dursun; "düşman" diye ilan etmiştir
Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok.İlginç: "Kıtalu't-Türk".
Anlamı da: "Türklerle öldürüşmek (savaş)". Buhari'de, Ebu Davud'da ve Tirmizi'de bölümün adı bu. İbn Mace'de "Babu't-Türk", yani "Türkler Bölümü". Müslim'deyse, "Kıyamet alametleri" arasında yer alıyor.
"Türklere karşı k'tal, kesinlikle olacak."...(Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/96)
- Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş (kalın) derili olan bu toplumla. kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk...)
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
"Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad/95; Müslüm, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).
Arap milliyetçisi ve onunla birlikte şeriat eğitiminden geçirilen Türk yavrusu İslamın ve Arabın tek yanlı tarih olay ve hikayeleri beslenmiş, pek doğal olarak da Türk’e "ve Türk de kendisini öz ırkına ve ecdadına" karşı düşmanlık husumet duyguları ve havası içerisinde yoğrulmuştur.
Bir T.C Başbakanı bana ölünce milletim değil ümmetim sorulacak diyecek kadar bağnazca, gerisini siz düşünün.İşte bu tür seyirlerle Arap milliyetçisi İslamı ve İslam tarihini kendi aracı sayarak Türk aleyhtarları öğesini kendi amacına uygun şekilde işleyecek, öte yandan Türk yavrusu da "Benim Türk’lüğüm müslümanlıkla başlar, ben Türk olmadan önce müslümanım UYDURMASINA kurban edilmektedir.
O çocuklar bilemeyecekler ki Arap milliyetçisi ve ülkemizdeki yandaşları TÜRK ALEYHTARLIĞINI kendi iktidarları için sömürmüştür. Mesela TÜRKİYE’lilik
Ve bu sömürü yanında gerekli gördüğü her zaman Arap kökenli Devletler Araplıklarını İslamiyetin üstünde görmekte ve Şeriata yeğ tutabilmekte tüm şartlarda kendi İslam öncesi tarih ve yaşantılarıyla övünmeyi sürdürecektir.
ARAP IRKINA MENSUP OLMAYAN ULUSLAR İÇİNDE bir başka örnek yoktur ki Türk’ler kadar bilinçsizce körü körüne MİLLİ BENLİĞİNİ UNUTUP RED EDERCESİNE şeriata bağlansın.
Bir tanesi yoktur ki BİZ TÜRK’LER SIRF şeriat ruhuna bürünmüş olmak azmiyle KENDİ BENLİĞİNİ;KENDİ DİLİNİ; KENDİ TARİHİNİ; VE IRKİ HASETLERİNİ BU UĞURDA İHMAL VE FEDA ETMİŞ OLSUN
BUNLARI BİLİYORMUYUZ..? Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK;Cumhuriyetin ilanından bir gün önce,28 Ekim 1923 günü bütün İslam Ülkelerine ve müslümanlara yayınladığı bildiriyle ilk ve son kez yardım çağrısında bulundu.
Tarihin nufüsa oranla en büyük göçlerinden birini yaşıyordu TÜRKİYE;Batı Trakya dan,Kafkaslardan,Ruslardan kaçan müslümanlar ve müslüman Türklerin sayısı 720000 e ulaşmıştı.Zaten doğudan batıya kuzeyden güneye Anadolunun her yeri yakıp yıkılmış viraneydi.
Ulus aç çıplak perişan. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve yönetim kadrosunun zaten ellerinde para yok.
Bir zamanlar tebaaları olan müslümanlara yardım çağrısında bulunuldu. "Türk Ulusu,ne kadar olanak sahibi olursa olsun bu olanaklarımız yetmez.
Savaş sırasında,Türkiye de ayak bastıkları tüm bayındır yerleri yıkıntı haline getiren İngilizler,Fransızlar,İtalyanlar,Yunanlılar,Ermeniler;şimdi de hırslarına,cinayetlerine yönetimleri altındaki yediyüzbin müslümanı seçmişlerdir.
Bu yerlerinden yurtlarından edilip bize sığınan mağdur insanları yerleştirip,yer yurt bulmaya calışan Türkler;yediyüzbin kişiye ekmek vermeye çalışmaktadır,bunun için İslam aleminin insanlığına başvuruyoruz." Bu insanlık çağrısına sadece;Hindistan ve Afganistan cevap vermiştir.
Türkiye Cumhuriyetnin Kurucusu Yüce Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK;19.ocak.1923 de İzmit te Türk Halkına konuşuyor; "Memlekete bakınız ,baştan sona harap olmuştur.Memleketin kuzeyden güneye,doğudan batıya her noktasını gözlerinizle görünüz.Her taraf viranedir,baykuş yuvasıdır.
Memleket ciddi durumda viranedir.Memlekette yol yok,memlekette hiç bir kurum yoktur.MEMLEKET ACI VE KEDER VEREN,GÖZLERİMDEN KANLI YAŞLAR AKITAN feci bir haldedir.Milletin refah ve mutluluğundan söz etmek mümkün değildir.Milletim yoksul,perişan, aç ve çıplaktır." Öncelikle;milleti için gözlerinden kanlı yaşlar akıtan,emperyalistler tarafından acımasızca taş taş üstünde bırakılmayan Vatanı için acı ve keder içinde olan böylesine büyük bir lidere sahip olduğumuz için bizde gururla gözlerimizden yaşlar akıtalım.
Sonra bugün Afganistan da Irak ta Filistinde Lünban da taş taş üstünde bırakmayan 83 yıl öncekilerin torunlarının Vatanımıza ,Atalarımıza yaptıklarını gözönüne getirelim. Düşünelim,öğünelim;Milleti,Vatanı için kanlı gözyaşı döken başka bir lider varmı?
Arab menaibinde ve bilhassa Tefsir ilimlerinde,Türkler insanlık düşmanı bir canavar şeklinde tasvir edilmişlerdir.Akıl ve izana sığmayacak iftiralara uğramışlar ve ezcümle yamyamlıkla itham edilmişlerdir."
İsmail Hakkı Danişment.. Buhar-i,Tabar-i,Al-Bağdad-i,Al-Balhi,Beyzavi,Makdisi,Nesefi,Nüveyri,İbn'il Esir ve diğer Tüm Arab ulemaları;yecuc ve mecuc ün aslında Türkler olduğunu ve hem Arablara hemde insanlığa felaket getirici yaratıklar olduğunu savunmuşlardır.
Al-Bağdad-i;Lubab üt-Tevilfi maani-it Tenzil adlı kitabında:yecuc ve mecuc ün Türkleri tanımladığını belirterek Yecüc sözcüğünün aslı ateşin seraresi ve ışığı anlamına gelen Ecic ünnar maddesindendir,onların bu adla çağrılmalarının nedeni ise "kesret ve şiddetleri itibariyle Ecic e benzetilmelerindendir.Neslen Yafes ibn Nuh evladındandırlar ve Türkler onlardandır.Bu Türklerin ileri kollarının Suriye ve Horasan'da bulunduğunu anlatır.
Ahmed-i İskendernamesinde;Türk herşeyi yakıp yıkan yaratık olarak tanımlanmıştır. İbn Haldun un Mukaddime kitabında;Türkler,hırsız ve talan ruhlu,kaba ve haşin,ayağını bastığı heryeri harabeye çeviren,kanun ve hukuk duygusundan yoksun diye tanımlar.
Cemal Abdulnasır;-çocukluk yıllarımda havada ne zaman uçak görsem mırıldandığım"ey büyük allahım ingilizi yoket"bedduasını istemez ve eleştirirdim.Zamanla öğrendim ki bu sözler bize memluklardan kalma.Oysa dedelerim bu bedduayı Türklere(meluklulara) karşı edermiş."Allahım,sen Türk ün belasını ver".
1919 yılı Paris konferasında;Emir Faysal,-İngilterenin ve Fransanın isteği üzerine Türklere karşı birlikte savaş veren babamın isteğidir."İskenderiyeden itibaren,Diyarbakır hattının güneyinden Hint okyanusuna kadar olan bölgenin BM nin teminatı altında bağımsız Arab toprakları olarak tanınsın"
1924 lerde Mersinde Arab casusları"Arab Ocakları"adı altında örgütlenmişler ancak"İstiklal Mahkemeleri"örgütlenmeyi darmadağın etmiştir.
1965 yılında BM de Kıbrıs oylamasında Türkiye aleyhine oy kullandılar. 1976 yılında BM de Türkiyenin Kıbrıs ı terketme oylamasındada çekimser kalarak Türkiye aleyhine karar çıkmasına neden oldular.1975 yılında Mısır Başkanı Enver Sedat;Kıbrıs'a dönen Makarios a kardeşlik telgrafı çekmiştir.O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat;kıbrıs rumlarına"Biz sizleri kardeş mücadeleciler sayıyor,sizin zaferiniz bizimde zaferimiz olacaktır çünkü Düşmanımız ortak düşmandır."demiştir.Makariosun ölümünde tüm Arab Ülkeleri Bayraklarını yarıya indirerek 3 günlük yas ilan ettiler.
Bu Kavm-i Necip ler,1900 yıllarda Anglo-saksonlarla işbirliği yaparak TÜRK ü arkadan harçerlemiş ve topraklarına onları yerleştirerek ,Güney bölgelerimizin işgaline yardım etmişlerdir.Türklerin içlerine sızarak genellikle şeyhülislamlık makamlarına gelmişler.Çıkardıkları fetvalarla ,Anadaolu Türklerini aşağılamışlar,yönetimin güvenine dayanarak kavm-i Necip(üstün kavim)ünvanıyla hertürlü hileye başvurmuşlardır.İngiliz Lawrens le işbirliği ederek onları korumak amacıyla orada bulunan Türk askerini arkadan harçerliyerek Arap çöllerinde binlerce Vatan evladını şehit etmişlerdir.
Tüm bu ihanetler ATATÜRK döneminde;Türk çocuğu öğrensin diye ders kitaplarına konulmuş ancak onun ölümünden sonra ki 10 yıllık devrede kitaplardan çıkartılmıştır.
Türk ün 7000 yıllık islamiyet öncesi şanlı Tarihi görmezden gelinerek ,1071 başlangıç alınarak Türk evladına "Türk-İslam"sentezi uygulanmış.MS 642 den bugüne Arab ın Türk e olan kini yok sayılmıştır,sayılmaktadır.
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - HZ.MUHAMMED'İN TÜRKLERE BAKIŞI
HZ.MUHAMMED'İN TÜRKLERE BAKIŞI.
İSLAMA GÖRE TÜRKLER İSTESELER DE MÜSLÜMAN OLAMAZLAR
"Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." Muhammed
(Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk)
"Tevrat"ın Tanrı"sı nın son derece "ırkçı" olduğunu hemen herkes bilir. Kimi araştırmacılar, bu "Tanrı"daki özelliğin, Yahudilik için "yararlı" olduğunu da savunurlar. Ne var ki, şu da gerçek: Bugün, "yahudiler"in sergiledikleri tüyler ürpertici ve insanlık dışı acımasızlıklarda , Tevrat'taki "Tanrı"nın(Yehova) ilkel, katı bir ırkçı oluşunun payı az değildir.
Kur'an'ın "Tanrı"sının ırkçılığı Tevrat'ınkinin "ırkçılığı"nı herkes bilir de, "Kur'an'ın Tanrı'sı"nın "ırkçılığı"nı çoğu kimse bilmez. Ve kimi "iyi niyetli aydınlar" bile; Kur'an'ı ve "Tanrı"sını "evrensel" sanır. Oysa, Kur'an'ınki, Tevrat'ınkinin bir çeşit "kopya"sıdır. Bunu, bu "Tanrı"nın "İsrailoğulları"nı nasıl tanıttığından bile anlamak mümkün:
Kuran'a Göre En Üstün Toplum, İsrail Toplumu"
Buna, kimileri şaşacaklar. Ne ki, bir gerçek. İşte ayetler: Kur'an'ın "Tanrı"sı, tıpkı, Tevrat'ın "Tanrı"sı "Yehova" gibi, iki yerde, aynen şöyle seslenir:
"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalara üstün kıldığımı hatırlayın." ( Bakara, ayet: 47, 122. Diyanet çevirisi.)
Bir yanda İslam dünyasındaki Yahudi düşmanlığı, öbür yanda da, Kur'an'daki Tanrının İsrailoğullarına böyle seslenişi... Bir çelişkidir bu. Bunu da geçelim.
Arap toplumundan başkası "muhatap" değil.
Kur'an'da birçok şeyler anlatılır.
Kaynakları biliniyor bugün. Ama tanrıdan diye sunulur. Bu "Tanrı"yla "insanlar" arasında, daha doğrusu, zamanına göre bir kesim insanlar, bir toplum ya da bir toplumun kesimi arasında da bir "elçi". "Tanrı Elçisi" diye sunulur. "Peygamber" deniyor. Kur'an'da anlatılan o ki, "Tanrı" şu açıklamayı yapmakta: -"Biz her peygamberi, kendi toplumunun diliyle gönderdik. İlle de böyle yaptık ki, o toplumdan olanlara anlatabilsin." (İbrahim suresi, ayet: 4.) Demek ki, Kur'an'a göre, "Tanrı'nın elçisi"nin bir "toplum"u var. "Elçi", "ırk"ından geldiği bu "toplum"la "Tanrı" arasında yapar aracılığını. Ne iletecekse bu "toplum"a ve "kendi diliyle" iletmekle yükümlü. Kur'an'da anlatılan bu. Yine buna göre; Muhammed de bu yükümlülüğü taşımakta. Onun da bir "toplumu" var ve o da "Tanrı"sıyla bu "toplum" arasında "aracı".
"KITALUT-TURK" ("TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME") HADİSLERİNDEN. Sonunda Türkler kesilecekler...(Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad/9, hadis no:4305.) Kur'an'ın bütünü içinde, Muhammed'in "kavm"ından, yani "toplum"undan "Tanrı vahiyleri"ni, bu topluma iletmek zorunda olduğundan, bunu yaptığından söz edilir. Muhammed'in "toplum"u, "Arap toplumu"dur. Öyleyse "muhattap" da bu toplumdur. Kur'an, kendi deyimiyle Arapça, seslendiği kesim de, Araplar. Ama "Araplar"ın da tümü değil; yalnızca "bir kesimi".
Korkutma yalnız "Mekke ve çevresi"ne; Ayetler çok açık. "Kur'an"la yapılan "uyarı"ların, "korkutma"ların, "Mekke" (Ümmü'l-Kura) ve "çevresi"ne yönelik olduğu, En'am suresinin 92., Şura suresinin 7. ayetinde, kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla anlatıyor. Evet, Kur'an'ın "muhatab"ı, "Mekke ve çevresi"dir yalnızca. Bugün kendilerini müslüman sayan öteki toplumlarda hiçbirisinin, bu kapsamda yeri yoktur. Knou, bu denli açık. Muhammed'in "tüm insanların peygamberi", Kur'an'ın da "tüm insanlara yönelik" olduğunun anlatıldığı ayetler de var. Kur'an'daki nice çelişkilerden biridir bu. Ama, "kendisine açıklama yapılan toplum"un "Arap toplumu", bu toplum içinde de yalnızca "Mekke ve çevresi"nin ( hem de o zamanki) "halk"ı olduğu da bir gerçek. Başka toplumlardan, bu arada "Türkler"den "müslüman" olanlar olmuş; daha doğrusu kendilerini "müslüman" saymışlar; ama Kur'an'ın hangi toplumu "müslüman" saydığı önemli.
Özellikle "Türkler" için "hadis"ler vardır. Türkler için hiç de iyi şeyler söylemeyen bu hadisler, örnek ve yürekli bilim adamı Prof. Dr. İlahn Arsel'in "Arap Milliyetçiliği ve Türkler" adlı kitabında çok çarpıcı biçimde yer almakta. ( Bkz. İstanbul, 1987, İnkılap Kitabevi, s. 18 ve öt.)
Muhammed'in Türk düşmanlığı Kendilerini "müslüman" sayan "Türkler"i Muhammed, "müslüman" saymak şöyle dursun; "düşman" diye ilan etmiştir. İslam dünyasında en sağlam kabul edilen hadis kitaplarında da bu var. Başlı başına bir bölüm olarak. Bölümün adı da çok. İlginç: "Kıtalu't-Türk". Anlamı da: "Türklerle öldürüşmek (savaş)". Buhari'de, Ebu Davud'da ve Tirmizi'de bölümün adı bu. İbn Mace'de "Babu't-Türk", yani "Türkler Bölümü". Müslim'deyse, "Kıyamet alametleri" arasında yer alıyor.
Muhammed, "Peygamberliğinin bir kanıtı" olarak, gelecekten haber verirken, Kıyametin bir alameti olarak Türklerle nasıl çarpışılacağını, müslümanların, Türkleri nasıl öldüreceklerini de anlatıyor. Hem Türk diye ad vererek, hem de tarif ederek, yüzlerinin, gözlerinin, burunlarının, derilerinin, renklerinin nasıl olduğunu anlatarak. Anlaşılan o ki, Türkler konusunda kendisine bir takım bilgiler verilmiş. Muhammed'in anlatmasına göre, "Türklerle öldürüşme", taa "Kıyamet"e dek söz konusu. Kıyametin bir alameti olarak da müslümanlar, yeryüzündeki Türkleri öldürüp temizleyecekler. Yoksa kıyamet kopmayacak. İşte hadislerden bir kesim:
- Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş (kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/ Babu Gazveti't-Türk...)
-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu Davud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)
"KITALU'T-TURK" HADİSLERİNDEN.
"Türklere karşı k'tal, kesinlikle olacak."... (Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/96)
"Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan (keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplulukla vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz (müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad/95; Müslüm, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).
- "Sizinle(siz müslümanlarla), küçük (çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası'nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır."(Ebu Davud, sünen, hadis no: 4305.) Muhammed'in,bugün kendisine"Peygamberimiz,efendimiz"diyen Türklere bakışı tutumu budur işte.
İnsanlara "insan" olarak bakmak gerekir. Hangi ırktan, hangi renkten ve hangi "din"den olurlarsa olsunlar ya da hiçbir dinden olmasınlar. Ama "dinler", "dinliler", "ırkçılar" böyle bakamamakta. Yahudisi, Hristiyanı, İslam inanırı hep birbirine düşman. Irkçılar da kendi ırklarından olmayanlara karşı böyle. Bugün dünyamızın yaşadığı nice acı olaylarda, bu ilkelliğin payı az değildir. Bunlardan arınmalı artık insanlık. Yoksa acımasızlıklar, acılar, gözyaşları sürüp gidecektir.
Turan Dursun 2000'e Doğru Dergisi 28 Ocak 1990, Yıl 4, Sayı 5 Turan Dursun Sitesi http://www.turandursun.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=18
Bir hadiste de şöyle der; Ey arap kavmi eğer siz benim (Hz. Muhammed) size getirmiş olduğum bu dine sahip çıkınız. Ayrılıklara ve dinin aslında bozulmaya sebep olmayınız. Eğer siz dine sahip çıkmazsanız doğudan gelecek olan bir kavim İslam sancağını sizden alacaktır. (Talas savaşı)
DİN BU-1 Tanrı ve Kur'an Turan Dursun http://kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2006/200606856.pdf *********** http://www.turkbirlesikdevletleri.com/nuke/modules.php?name=News&file=article&sid=13 bak.. ********************* "Hz. Muhammed (s.a.v) Mekkeli Katolik Rahibe Hatice ile evlendi" "Samimi müslümanlar farkında olmadan satanizmin ürünü ve kurbanlarıdır". Sembollerle Katolik-Müslüman ilişkileri. Katolikler ve nazar boncuğu, Güneş ve Hilal ilişkisi (Dikkatinizi çekerim, konuşmacı Yahudi Albert Pike'nin Morals ve Dogma isimli kitabına dikkat çekiyor. Kitapta 3 dünya savaşından söz ediliyor ve sonuncu savaşla bütün dinlerin yeryüzünden silinmesinin planlandığı belirtiliyor. Kitap 150 sene önce yazılmış) Bu not bir yazışmadan alıntıdır.
Kaynak: http://ahmetdursun374.blogcu.com/4341141/ ************ Bütün dinler, bütün devlet yönetimlerinden uzaklaştırılmadıkça insanlık savaşlardan ,felaketlerden kurtulamayacaktır.Çünkü dinler açıkça allahın yasalarının dışındaki ifadelerden oluşmaktadır. Ahmet Dursun
*******************
Peygamberimizin Türkler hakkında pek çok hadisi var.
Şahsen biz Prof. Dr. Zekeriya Kitapcı’nın, “Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler” isimli değerli çalışmasının her vatan evladının evinde bulunmasını çok arzularız.
Konumuza dönelim. Evet, Hz. Sümeyye bir Türk’tür ve Mekke döneminde, İslâm’ın ilk günlerinde Müslüman olmuş, Ebu Cehil zaliminin bütün işkencelerine rağmen dininden vazgeçmemiş, sonunda onun hançeri ile şehit edilmiştir. Yani Allah (c.c.) bütün insanlık için seçtiği din olan İslâm adına ilk şehidin bir Türk, üstelik bir Türk kadını olmasını murat etmiştir. Birileri, “E, bunda ne var!” diyebilir. Bunda ne olup olmadığını bunu böyle murat eden, dinin, din gününün ve âlemlerin Rabbi Allah bilir. Yine Allah’ımız Hz. Muhammed’e Kur’an’ında “Habibim” demektedir. Kur’an’ında “Allah ve meleklerinin Hz. Muhammed’e selam ettiklerini” beyan buyurmaktadır. Allah’ın, âlemleri yüzü suyu hürmetine yarattığı Hz. Muhammed aleyhisselam ise Ehlibeytini ümmetine emanet etmiştir. Allah resulü neslini biz Müslümanlara emanet etmiş olmasına rağmen işte bu “Emanet” Kerbela’da yok olmakla yüz yüze gelmiştir ve Türk işte bu tarihi kırılma noktasında da Allah tarafından bir defa daha devreye sokulmuştur. Hz. Sümeyye İslam’ın ilk günlerinde Müslüman olmasına rağmen Türklerin İslâm’a kitleler halinde girmeleri yüzyıllarca sonradır ve Kerbela hadisesi yaşandığında Türkler henüz Müslüman değildir. Peygamber torunu Hz. Hüseyin (r.a) Yezid tarafından biata zorlandı Hz. Hüseyin de hilafetin saltanat haline getirilmesine karşı çıktığı için bu biatı kabul etmedi, edemezdi. Taraflar Kerbelâ’da karşı karşıya geldiler. Hz. Hüseyin’in yanında aile efradıyla birlikte yetmiş kişi bulunuyorken, Yezid’in gönderdiği komutanların emrinde ise binlerce asker mevcuttu.
Olayın devamını Rahmetli Halûk Nurbaki’nin “İmanla Gelen İlim” isimli eserindeki “7 Goncalı Çiçek” yazısından aktaralım: “14 asır evvel Kerbelâ’da dünya tarihinin en büyük trajedisi sergileniyordu. Ortalığı can korkusu ve dünya çıkarlarının tehdit ettiği bir muharrem ayının 9. günü, ufukta yedi atlı göründü. Yağız atlarının sırtındaki bu yedi Türk kahramanı, canlarını hiçe saymışlar ve (...) Hz. Hüseyin Efendimiz’e gelmişlerdi. Allah aşkı ile yanan bu kahramanlar, peygamber torunlarına karşı yapılan tuzakları sezmişler ve Hz. Hüseyin Efendimiz’i Türkistan’a götürmeyi istemişlerdi.” “Hz. Hüseyin Efendimiz: ‘Kumandanınıza teşekkür ederim. Ancak yardımınız bana değil, hasta oğlum Abidin’e olacaktır. Ben şehid olduğumda onu alıp götürün’ buyurdu (Nurbâki, Anadolu Mucizesi)” Hz. Hüseyin ellerini semaya kaldırarak: “- Yarabbi, bu milletin 7 atlısına karşılık 7 Müslüman Türk devleti ver!” Diye niyaz etmekten kendini alamadı.
Evet, Allah (c.c.), “Habibim” dediği Hz. Muhammed neslinin devamı için de Türk’ü görevlendirmiştir. “E bunda ne var?” diyenlere de, “Sen onu, bunu böyle takdir eden Allah’a sor, belki kalbine ilham eder” deriz. Nurbâki, “Bu kahramanlar Kerbelâdaki faciadan sonra Hz. Zeynel Abidin’i (R.A.) kaçırarak Ehl-i Beyt’in yok olmasına mâni oldular” der ve Hz. Hüseyin Efendimizin, “Bu milletin 7 atlısına karşılık 7 Müslüman Türk devleti ver” duasının, Osmanlı’nın yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve SSCB’nin dağılmasıyla vücut bulan 6 Türk devleti, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan olarak Allah indinde kabul gördüğünü dile getirir. Biz o günden bin 200 küsur yıl beriye geliyor, 1925’te Türkiye Cumhuriyetine karşı ayaklanan Şeyh Sait’in idam sehpasına giderken söylediklerini onun amca oğlu Cemal Kutay’ın Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi isimli eserinin 19. cildinden aktarıyoruz: “- Anlaşıldı ki Türkiye, kıyamete kadar İslâm’ı koruyacak. Fena yaptık, bundan sonra iyi olur inşallah..” Haçlı, Türk’e niye “Tanrının kırbacı” diyor sanıyorsunuz!
Hasan DEMİR / Yenicag
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - Kurban bayramınız kutlu olsun (mu?)
Kurban bayramınız kutlu olsun (mu?) Cocuk, evlerinin bahcesindeki agaca baglanan "kuzu"yu (koyun ile kuzu, koc ile koyun arasindajki farki bilmezdi) her aksam, her sabah ve her oglen severdi.. "Kuzu"sunun basini oksar, ona elleriyle ot yedirir, tastan su icirirdi.. Arkadaslarina, "Bak bu bizim "kuzu"muz, benim "kuzu"m" diye gosterir, sevdiklerine kuzusunu sevdirirdi.. Sonra... Sonra "o sabah" geldi.. Cocuk, dedesinin bir elinde kova, bir elinde kocaman bir bicak gordu.. Omuzuna da kalin bir halat atmisti.. Kuzu bir kez daha meledi.. Bogazindan kanlar fiskirirken bacaklari titredi.. Cirpinmaya calisti.. Ama iple baglanmis bacaklari sadece titredi.. titredi.. titredi.. Kuzunun meleyen bogazindan bu kez hiriltilar cikti..
Hiriltilar.. Hiriltilar.. Hiriltilar.. . Bu arada dede, "Allahu ekber allahu ekber, la ilahe illallah, allahu ekber, allahu ekber" diyordu.. Dedenin yuzunde bir mutluluk ifadesi vardi, can vermekte olan kuzuya bakarken.. Dede, vahsi bir sekilde can vermis kuzuyu bahcedekii agaca ayaklarindan tepe ustu asti.. Dede, bicagiyla kuzunun derisini yuzdu.. O guzel kuzu, sadece et olmustu.. Dede, kuzuyu parcaladi.. Oglen mutfakta kavurma pisti.. Cocuk kavurmayi yiyemedi, yemedi.. Annesi, babasi, dedesi, ninesi "Yesene, kurban eti.. Sevap.." dediler..
Cocugun midesi bulandi.. Gozunun onune kuzusu geldi.. Cocuk buyunce cok da parasi olsa bir kez bile "kurban" alip kesmedi.. Sonra "kurban bayrami"nin esasini, kokenini ogrendi:
Kurban Adem'in iki oglu vardir. Kabil ile Habil. Birincisi ciftci, ikincisi ise koyun cobanidir. "Efendi"ye yani "Tanri"ya birer kurban sunma yoluna giderler. Ciftcinin kurbani ne olabilir? Kuskusuz tarim urunlerinden. Ve ciftci bu tur bir kurban sunar. Cobansa, "surunun ilk doganlarindan" ve "yaglilarindan" getirip koyar. Tanri, cobanin kurbanina bakar, yani kabul ettiggini gosterir bu kurbani. Ciftcininkine ise hic bakmaz. Yani bu kurbani kabul etmedigini belli eder. Bu hikayenin anlatildigi Tevrat'ta daha sonra, duruma icerleyen ciftcinin (Kabil), kardesi cobani (Habil) oldurerek hincini aldigi yazilir. (Tevrat, Tekvin,4:1-7)
Tanri her kurbani kabul etmez Iyi ama, "Efendi-Tanri ", zavalli ciftcinin sundugunu niye kabul etmemistir? Anlatilmak istenen su olmali: Birincisi, ciftcinin "kurban" olarak sundugu "tarim urunu" belki de "turfanda" yani "yeni ilk yetisen" turden degildi. Oysa, "kutsal kitap"ta, Efendi-Tanri' nin hep "turfanda" turunden urun istedigi islenir. (Tevrat, Cikis, 22:29;23:16, 19; Sayilar, 18:12; Suleyman'in Meselleri, 3:9). Efendi-Tanri' nin begendigi bu. Ayrica, Kabil'in(ciftc i) sundugu "kan" degildi. Sunulan kurbanin da daha cok "kan" olmasini ister. Islam'a da bu gecmistir. Dahasi, kurbanda kan dokulmesi vazgecilemeyecek bir kosuldur.
O denli ki, tum "fikih" kitaplarinda anlatildigina gore, "Kan akitilmazsa, kurban caiz olmaz." Kurban bayramindaki kurban soyle tanimlanir: "Kosullarin olusmasi durumunda, Tanri yakinligini saglamak amaciyla, belirli gunlerde, belirli yasta kesilen (yani, kani akitilan) belirli hayvandir." (Durer Kitabu'l-Udhiyye, 1/265 ve oteki fikih kitaplari) Kurbanda kan temel amac oldugu icin "hacc" sirasinda sunulan kurbanlardan kiminin bir adi da "kan" anlamina gelen "dem"dir. (Fikih kitaplari, "cinayetler" bolumu)Sonra, Efendi-Tanri, kendisine sunulan "kurban"in "ozursuz" olmasini ister.
Bu da Islam'a gecmistir. (Fikih kitaplari, Udhiyye bolumu). Kurban, en iyisinden olmalidir. Yine, Efendi-Tanri, sunulan kurban, "ilk dogan"lardan olursa daha cok begenir. Tevrat'ta, bu da ozellikle anlatilir. (Tevrat, Cikis, 13:1, 12, 13,15; 22:29, 30; 34:19; Levililer, 27:26; Sayilar, 3:13;8:16,17; 18:15,17; Tesniye, 15:19) Kabil'in kurbaninin niye kabul etmedigi, Habil'inkinin ise niye kabul edildigi Incil'de ise soyle anlatilir: "Habil, Tanri'ya, Kabil'den daha iyi bir kurban sundu.." (Incil, Ibraniler, 11:4) Demek ki, Efendi-Tanri' nin istedigi kosullara uygun olan kurban, Habil'in kurbaniydi. "Kan" vardi, kurban "en iyisi"ndendi ve de "ilk dogan"di.
Her adimda kurban Anadolu'da yeni evlenen ciftlere kurban kesilir. Ciftler kurbanin uerinden atlarlar. Kanlarini da alinlarina surerler. Nedeni, evliliklerinin mutlu gecmesi. Kan akitmak, ugur ve mutluluk anlamina geliyor. Yagmur yagmadigi zaman Cuma gunleri duaya cikilir ve kurban kesilir. Yagana kadar bu olay tekrarlanir. Toplumumzda her onemli gelismeye kurban kesmek eski bir gelenektir. Yani bir ritueldir. Yeni bir araba mi alindi? Hemen kurban kesilir. Araba, kanin uzerinden gecer, ugur sayilir. Devlet buyukleri de kurbanla karsilanir. Fabrika ve isyerleri acildiginda, cocugu olmayanlarin kutsal yerleri ziyaretlerinde, futbol takimlarinin sezon acilislarinda..Adi ustunde, Kurban Bayrami'nda ise katliam boyutlarina ulasir. Kurban kesmenin kokeni nerede? Islami bir gelenek mi? Yoksa, daha eski caglara mi uzaniyor?
Ibrahim Ve Oglu Ilk doganin tanriya kurban edilmesi cok eski bir gelenektir.
Kuran'dan okuyalim: "Iste bir ona (Ibrahim'e) uslu bir oglan mujdesini verdik. (Cocuk dogup buyudu) Cocuk kendisiyle birlikte calisma cagina erisince, (babasi):'Ogulcug um! Dusumde seni kesiyor oldugumu gordum. Bir dusun, ne dersin?' dedi. (Oglan da) 'Baba! Sana buyurulani yap. O zaman Tanri dilerse, beni sabredenlerden bulursun!' diye karsilik verdi. Ikisi de boyun egince, ve (babasi) onu alni uzerine yatirinca, biz seslendik ona: 'Ey Ibrahim! Dusunu dogruca yerine getirdin. Biz iyi davrananlari boyle odullendiririz. !' Apacik bir denemeydi bu kuskusuz. Biz kurtulmalik (fidye) olarak ona buyuk bir kurbanlik verdik." (Saffat:101- 107) Bu ayetlerde anlatilan oykuye gore ozet olarak tunlar olmuş: 1)Ibrahim bir cocuk istemis Tanri'dan. "Soyle, akilli uslu olsun!" ve de "oglan!" 2) Ibrahim'in bu dilegi kabul edilmis. Bir oglu olmus. 3) Ne var ki, bu ilk oglani kurban olarak kesmesi gerekmis. Cunku, Tanri'dan oyle buyruk almis. Hem de "dusunde!" 4) Oglan biraz buyuyunce babasi dusunu acmis. Oglan da kesilecegini ama bunun bir Tanri buyrugu oldugunu anlayinca, babasina, buyurulani cekinmeden yapmasini soylemis. 5) Ve, Ibrahim, kesmek icin oglani yuzustu yatirmis. Kesecek! 6) Iste tam o sirada Tanri, "Ibrahim!" diye baslamis seslenmeye. Oglunu kesmemesini bildirmis, dusunde gordugune bagli kaldigini, "sadakat" gosterdigini anlatmis. "Bu bir denemeydi (seni denedik!)" demiş. 7) Ve de, (kuskusuz gokten) bir kurbanlik gondermis. "Bir buyuk kurbanlik"
Sorular, sorular.. -Ibrahim, cocugunu kurban etmek, kesmek icin, bir "dus"u nasil kanit saymis? Bunun Tanri'dan olabilecegini nasil (daha dogrusu nicin) dusunmus? "Bu olani bir armagan olarak veren Tanri'ysa, nasil olur da yatirip kesmemi buyurur? Boyle "armagan" olur mu? Tanri'nin amaci armagan vermek mi, yoksa cinayet isletmek, oz cocugumu oldurterek sonsuz acilara gommek mi? diye niye dusunmemis? -Burada oldugu gibi, baska konularda da Kuran'da, Tanri'nin insanlari denediginden soz edilir. Tanrinin denemeleri kime karsi, nicin? Birsey ogrenmeye ya da kanitlamaya gereksinimi mi var? -Bir baska kisi de, "Dusunde gordugunu kanit sayarak," Ibrahim'in tutumunu gosterirse (yaptigini yapmak isterse) ne olur? Ibrahim'in oykusuyle buna yol acilmis olmuyor mu? Hemen belirtilmeli ki, bu yola giden muslumanlara da rastlanmistir! -Tanri, Ibrahim'e -duste de olsa- "oglunu kesmesini" gercekten buyurmus da, sonradan buyrugunu geri mi almistir? Boyleyse, Tanri'likla bagdasir mi bu? -Tanri, Ibrahim'e cocugunu kestirmeyeceg ini bildirirken oglanin yerine bir "kurtulmaliga" (fidye) niye gerek gormus? Bir baska canliyi kurban etmek niye? Ya da bunun icin bir kurbanlik yaratip gondermek?
Akla gelebilen ama, karsiliksiz kalan sorulardir bunlar. Ayetlerden anlasilan o ki, "ilk dogan oglan"in, "Tanriya kurban edilmesi" bicimindeki eski inancin bir yansimasi var burada. Kuran'daki oykunun kaynagi, kuskusuz Yahudi kaynaklari ve en basta da Tevrat. Ayni oyku Tevrat'ta da anlatilir. Mal anlayisinin yansimasi Ibrahim'in oglunu kurban olarak sunmaya goturmesinden soz edilmesi, bir durumu daha yansitir. Bu dinlerde "insan" kimi durumlarda "mal"dir. Ornegin kole, sahibinin "mal"idir. Cocuk da ozellikle babanin "mal"idir. Ibrahim'e, cocugunu kurban etme yetkisi verilmesi bundan.
Muhammed: "Ben iki kurbanligin ogluyum" Muhammed'in boyle dedigi aktarilir. Ve yorumlanir ki, kurbanliklardan biri Ibrahim'in oglu Ismail'di, oburu de Muhammed'in babasi Abdullah. (Bkz. Acluni, Kesfu'l-Hafa, Arapca, 1985, 1/230, hadis no:606. Ayrica, bkz. Tefsirler, ornegin, F. Razi, 26/152)
Gelin gorun ki, bir terslik var gibi: Ibrahim'in oglu, Tevrattaki ve Kur'an'daki "Efendi (Bab) Tanri" icin adanmisken; Muhammed'in babasi Abdullah, Muslumanlarin "put" saydiklari "Hubel" icin adanmisti.
(Bkz. Ibn'ul-Kelbi, Kitabu'l-Esnam, tahkik:Ahmed Zeki Pasa, Ankara, 1969, Arapcasi, s.18, Turkcesi "Putlar Kitabi", cev. Beyza Dusungen, s.36, Ilahiyat yay.)
Yani, peygamberin babasi bir put icin kurban olarak adanmis ve bu adama "put"lara karsi gosterile gelmis olan Muhammed'ce de benimsenmis.
Aslinda bunda bir terslik yok. "Put" denen "Hubel", gercekte "el Ba'l" anlamindadir. Yani Fenikelilerin en buyuk ve unlu Tanrisi Ba'l. Mezopotamya' da ve Araplar icinde de son derece yaygin bir tapinma alani bulan, taninan "Ba'l"in anlami da "Efendi"dir. Su demek oluyor: Kuran'in ve Tevrat'in "Tanri"si nasil "efendi (rab)" niteligini tasiyorsa, bunlara kaynaklik eden "Ba'l" da bu nitelikteydi.
(Bkz. Dr. Muhammed Abdulmuid Han, El Esatiru'l-Arabiyye Kable'l-Islam, Arapca, Kahire, 1937, s.114 ve ot.)
Demek ki, babasinin "Ba'l"e (Hubel'e) kurban olarak adanmisligini Muhammed'in benimsemesinde, gercekte bir terslik yok. Kendi Tanri'siyla, bu "Tanri" arasinda bir fark olmadigi icin.
Peki, Muhammed'in babasinin kurban olarak adanmasi olayi nedir? Muhammed'in dedesi Abdulmuttalib, "on tane oglu olursa, birini 'Tanri'ya kurban edecegini" soyleyerek adakta bulunur. Sonra 10 oglu olmustur. Ogullari gelisme donemine girince, durumu bildirir onlara. "Andim, adagimdir, icinizden birini kurban olarak kesecegim." Hepsini toplar, Kabe'ye, Hubel'in onune goturur. On tane okun uzerine on oglunun adini yazar. Ve, Muhammed'in babasi Abdullah'in adinin yazili bulundugu ok cikar sonunda. Kurbanlik, Abdullah'tir. Kurban yeri olan Isaf ve Naile adli putlarin yanina goturulur. Abdulmuttalib bicagi eline almistir. Sakasi yok, kesecek oglunu. Ama sonunda Kabilesinden kisiler onu bu isten vazgecirirler.
Bir takim oneriler gelistirerek. .Sonunda "deve"nin basina corap orerler. Abdullah'in yerine deve kurban edilir. (Bkz. Ibn Ishak, E's-Sire, tahkik: Muhammed Hamidullah, Arapca, Konya, 1981, s.10-18, fikra:16-22;Ibn Hisam, e's-Sire, 1/50; Beyza Dusungen, Putlar Kitabi, s.75, not:190) Yine, anlatildigina gore, Abdulmuttalib' in adagi 'zemzem' kuyusunu kazma sirasinda olmus. Abdulmuttalib, kurbanlik olan oglunu kesecegi sirada, kendisine: "Tanri'ni razi et de oglunun yerine deve kurban edilmesini kabul etsin.." demisler. Sonra oyle olmus ve adam 100 deve kurban ederek isin icinden kurtulmus.( Bkz.Acluni, 1/230; F. Razi, 26/152. Ve oteki tefsirler.) Abdulmuttalib' in Kurban olarak kestigi anlatilan "yuz deve"den soz edilince, Muhammed'in kestigi ve kestirdigi "yuz deve" akla geliyor ister istemez:
Buhari'nin de yer verdigi hadise gore, Muhammed, "Veda Hacci"nda 'Yuz Deve Kurban' olarak sunmustu. Bunlardan buyuk bir kesimini de kendi eliyle kesmisti. Kalanini, damadi Ali'ye kestirmisti. ( Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Hac/ 121-122; Tecrid, hadis no: 829; Muslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Hac/ 348-349, hadis no: 1317) Muhammed'in "yuz deve" kurban edebilmis olmasi, servetinin buyuklugunu de ortaya koyuyor. Yahudilerden elde ettigi "ganimet" olarak cokca ve cok onemli hurmaliklari olan Muhammed, cok da yoksul tanitilir.
Enes, sunu anlatiyor: "Bir arpa ekmegi ve bir bayat yagla peygambere vardim. Peygamberin zirhi da, Medine'de bir 'Yahudi'ye rehin olarak verilmisti" (Bkz. Tecrid, hadis no: 966) Yani, "Peygamber bu denli yoksul" demek istenir. Ve Muhammed'in bu yoksullugu cami cemaatlerine de anlatilarak inananlar aglatilir.
Kurban Bayrami, "kurban"in, "kurbanliklar"i n bayramidir. Ve en eski caglarin "tanrilara kurban" gelenegini yansitir." (Not: Bu yazi, Turan Dursun'un "Din Bu" c.1, kitabinin sf.122-127 den aynen aktarilmistir) ***** Bazı yorumlardan seçmeler.
Birkac kelime de benden: Masala (efsaneye) gore, Ibrahim'in hangi oglu kurban olacakti? Ibrahim'in guzel isi Sara'dan cocugu olmuyordu. Sara ne yapsin? Cariyesi Hacer ile kocasini evlendirmis, bu birlesmeden Ismail dogmus. Ibrahim, 100 yasinda iken bu kez de Sara'dan bir oglu olmasin mi!.. Bu cocuga Ishak adi verilmis. Tanri, Ibrahim'in inancini sinamak istiyormus, oglunu kurban etmesini buyurmus.. (Bu tanri nasil bir tanri olmali..)
Hangi oglunu? Yahudilere gore Ishak'i, Muslumanlara gore Ismail'i kurban etmek istemis Tanri; ama, Ibrahim peygamber tam bicagi cocugun bogazina dayadigi an, gokten bir koc inmis, Ishak ya da Ismail kurtulmus.. (Oglunu bogazlamayi dusunen bu insan da psikopat olmali...)
Kurban Bayrami bu soylenceye mi dayaniyor? Ne var ki, is bununla da kalmamis. Muslumanlar, Ismail'in soyundan geldiklerine inanirlar, Yahudiler de Ishak'in soyundan geldiklerini ileri surerler, bu "baba bir, ana ayri" iki erkek kardesin soylari arasinda kavga ve kizilca kiyamet hic eksilmez!.. Islam'da Kurban Bayrami, Hicret'in ikinci yilinda, yani Isa'dan sonra 623 yilinda basliyor. Neden? Inanc dunyasinda nedenler sorgulanmaz. Kurban, ilkel toplumlardan beri var. Belayi defetmek, tanrilarin ofkesinden kurtulmak icin insanoglu tarih boyunca kimi zaman hayvanlari, kimi zaman cocuklari, kadinlari, erkekleri kurban etmis.. 623'te Medine'de ortaya cikan kurban kesme olayinda ise, bir avucluk toplumda, ne belediye var, ne mezbaha.. Col toplumu bu.. Koy ya da kasabada kesilen kurbanin kanini toprak emiyor, colde kumdan bol ne var?
623'ten bu yana 1383 yil gecti.. Istanbul'un nufusu 10 milyonu gecti, Ankara, Izmir, Bursa, Adana derken kentlesen Turkiye'de sehirler betonlasti, caddelere asfalt dosendi, kum ve toprak gorulmuyor bircok sehir merkezinde.. Belediye ve mezbahalar var kentlerde. 2006 yilinda, ulkeyi acik mezbahaya cevirerek bayram mi kutlanir?
Muhammed, gozlerini acip Anadolu'daki muslumanlari seyretse: "Hey cahiller, ben kurban kesimini 1384 yil onceki kosullara gore duzenlemistim. O zaman ne Mekke'de ne de Medine'de apartman vardi.. Ne belediye ne de mezbaha vardi.. Et kesimi zaten evlerde yapiliyordu. Bugun sag olsaydim, bayramin kurallarini baska turlu duzenlemez miydim!.." dese, Muhammed'e ne yanit verilebilir?
"Allah'in resulu oldugunu iddia eden Muhammed efendi.. Muslumanlar cahil olmasaydi, 21. Yuzyili yasadigimiz su anda Hiristiyanlardan bu kadar geri kalirlar miydi?" derdik.. Malum, ekonomide, bilim ve teknikte, sosyal yasamda, politikada, askeri konularda Islam ulkeleri, gayrimuslim ulkelerden geride bulunuyor.. Herkesin kentteki evi onunde koyun, koc, manda, deve bogazlamak ozgurlugu, insan haklarindan midir? HAC KURBANI'NIN EKONOMİYE ZARARI: Turkiye'den Suudi Arabistan'a son 10 yilda 700 bine yakin kisi gitti. Toplam 1 milyar 260 milyon dolar harcandi. YaklasIk 630 bin kurban kesildi. Kuma gomulen bu kurbanlar icin de 63 milyon dolar odendi.
Son 10 yildir, hac gorevini yerine getirmek icin Turkiye'den Suudi Arabistan'a giden 700 bine yakin kisi, toplam 1 milyar 260 milyon dolar (yaklasIk 1.6 katrilyon lira) harcadi. Diyanet Isleri Baskanligi ve A grubu seyahat acenteleri araciligiyla hacca gidenlerden, kisi basi ortalama 1800 dolar (yaklasIk 2430 Turk lirasi) hac ucreti aliniyor. Hacca gidenlerden yuzde 99'u bu ucret grubunu tercih ediyor. Yuzde 1'lik grup ise 2-3 kisilik odalarda, mustakil, yemeksiz 2750 dolarlik (yaklasIk 3710 Turk lirasi) ya da yemekli 3250 dolarlik (yaklasIk 4385 TL), Kabe'ye uzak, kisa sureli 5 yildizli odalarda konaklanan 4500-5500 dolarlik,Kabe'ye yakin, kisa sureli 5 yildizli odalarda konaklanan 5500-9500 dolarlik kategorileri tercih ediyor. Diyanet Isleri Baskanligi, bu yil 1620 dolar ve 210 lira hac ucreti aliyor. Bu ucretin 685-700 dolari THY ve Suudi Arabistan Hava Yollari ucaklari ile gidis-donus ucakbileti olarak veriliyor. Geri kalan 1100 dolarlik kisim ise vize islemleri, kira, ulasim gibi ucretleri kapsiyor.
KURBAN 100 DOLAR: Hacca gidenlerin yuzde 90'i Suudi Arabistan'da kurban kesiyor. Kurbanlarin kesim ve dagitim isi Islam Kalkinma Bankasi araciligiyla yapilirken, kurban kestiren her hacidan 325-375 Suudi Arabistan Riyali (yaklasIk 100 dolar) ucret aliniyor. Son 10 yilda Turkiye'den bu ulkeye giden hacilardan yaklasIk 630 bin kurban (Bu kurbanlarin buyuk cogunlugu degerlendirilemedig i icin kuma gomuluyor) icin toplam 63 milyon dolar (yaklasIk 82.5 trilyon lira) para harcadigi hesaplaniyor. (Kaynak: Hurriyet 02.02.2002) Hac'da kesilen kurbanlarin etleri Turkiye'ye Arap hayvanlari hastalikli oldugu icin getirilmeyecekmis.
Hastalikli hayvani kurban etmek dinen caiz midir? **** Butun mesele kor, yalan yanlis,sorgusuz-sualsiz inanclarin yani sira bilgiye ulasmakta.Onun icin "Bas Kesme" yazisinda, dini bilgileri (kitaplari) tarih bilgisi paralelinde okumak tavsiye edilmisti.
Ben insanligin drami diyecegim icinde bulundugumuz kor degerler, inanclar kargasasina. Sahsen, butun dinler hakkinda bilgilere ulastikca ve aklin suzgecinden gecirdikce gozlerimin acilmaya ve icinde bulundugumuz durumun ne kadar acikli oldugunu anlamaya baslama sureci icindeyim. Daha once hic sorgusuz, sualsiz, kor inancla o kurbanlik koyunlar gibi idim. Yasamim boyunca Ibrahim Peygamber ve Ibrahim dedemin isimlerini tasimakla gurur duydum. Edindigim bilgiler neticesinde bu sevdadan vazgecmem lazim.
Muslumanlar 1400 yil boyunca kan akitmayi marifet bilmisler de, Museviler 4,000 yillik tarihleri boyunca niye benzer bir din kurali koymamislar? Ve bildigim kadariyla Museviler, Ibrahim peygambere, Muslumanlardan fazla sahip cikarlar. Kanada'da adimi duyanlar once Yahudi olup, olmadigimi sordular hep. Allah butun Muslumanlarin, bir vesiler ile gozlerini acsin ve akil, fikir versin. Dipnot: Butun dostlari belgelerle ve bilgiyle bizleri aydinlatmaya cagiriyorum. Bu konularda, bu gunlere kadar dokunulmamis, tabu ve gunah sayilmis ve aydinliga cikarilmasi gereken cok konu var. Yasamda en buyuk ugrasi HAK ve ADALET'e ulasmak olmali.
**** Ankara Universitesi DTCF Etnoloji Anabilim Dali Baskani degerli bilim adami Prof. Dr. Gurbuz Erginer'in Yapi Kredi yayinlarindan cikan Kurban:Kurbanin Kokenleri ve Anadolu'da Kanli Kurban Rituelleri adli degerli calismasini da daha ayrintili bilgi icin salik verebilirim. ***** sevgili Turan Dursun'un kitaplarının setini taa lisedeyken almıştım. dinin ipliğini pazara çıkartıp, buyrun söylediklerimi çürütün demişti dursun; ama din alimleri çok iyi bilirki, dinlerin gizlenecek yeri kalmamıştır. fakat ne mutlu ki, müslümanım diye dolaşan yığınla insan daha kendi kutsal kitaplarını bile okumaktan acizdiler. ilk emir "oku" idi ama bugün hala bu dinler yaşıyorsa, bunu okunmamalarına borçlular. bu nedenle, yapılacaka tek şey vardı, her cümleleri hoşgörü diyerek başlayan bu insanların her zaman yaptıkları şey yapılmalıydı ve yapıldı; sevgili turan dursun ankara koşu yolunda bir kış günü öldürüldü.
aşağıdaki yazı dursun'un "din bu" serisinden alınmış. bence o kısa yazıyı okumayın ve kendinize bir iyilik yapıp, bir turan dursun kitap seti alın. önce kulleteyn'den başlayın. turan dursun'un hayatını okuyun. sonra din bu 1'den başlayarak, kutsal kitabınızla karşılaştırarak, size çocukluğunuzdan beri öğretilen dogmalarla yüzleşmeye başlayın.
yalnız ibrahim bey'i sanırım yanlış anladım. sanki islam kötü bişey de, musa'nın dini iyi bir şeymiş gibi bir cümle kurmuş sanırım. yahudilikte de kurban olduğunu ve ayrıca yahudilerin hayvanları nasıl kestiğini yani koşere uygun hayvan kesimini incelemesini öneririm. şu din iyi bu din kötü gibi bir ayrım yapılırsa, ben orada samimiyetsizlik ya da bilgisizlik görürüm. hele ki yahudilik gibi insan dışı hayvan ve insan tüm canlıların üstünde ibrani ırkını gördüğünü söyleyen şovenist bir dinse bu... http://ahmetdursun374.blogcu.com/1678503/ *************
Üyesi olduğum bir gruptan kurban hakkında bir yazı geldi.
Aynen paylaşmak istiyorum....
Insanimsinin ihtiyaclari sinir tanimiyor. Bu ihtiyaclarina karsilik her turlu katliami mubah/sakincasi z gorebiliyor. Kurban, insanimsinin katliam tutkusunun bir yansimasi olarak karsimiza cikarken, toplumsal ve doga acisindan da buyuk yaralar acmaktadir. Kurban kesme cok eskilere dayanmaktadir. Kuran'da kurbanin hikâyesi soyle anlatilmaktadi r: "Iste bir ona (Ibrahim'e) uslu bir oglan mujdesini verdik. (Cocuk dogup buyudu) Cocuk kendisiyle birlikte calisma cagina erisince, (babasi):'Ogulcug um! Dusumde seni kesiyor oldugumu gordum. Bir dusun, ne dersin?' dedi. (Oglan da) 'Baba! Sana duyurulani yap. O zaman Tanri dilerse, beni sabredenlerden bulursun!' diye karsilik verdi. Ikisi de boyun egince, ve (babasi) onu alni uzerine yatirinca, biz seslendik ona: 'Ey Ibrahim! Dusunu dogruca yerine getirdin. Biz iyi davrananlari boyle odullendiririz. !' Apacik bir denemeydi bu kuskusuz. Biz kurtulmalik (fidye) olarak ona buyuk bir kurbanlik verdik." (Saffat:101- 107) Bu hikâye diger dinlerden Kuran'a gecmis bir hikâyedir. Orhan HANCERLIOGLU Kurbanin, dua, yasalara saygi, erdem, bayram, efsaneler ve kendinden gecis hali en ilkel totemizmden cok gelismis dinlere kadar butun dinlerin ortak temasi oldugunu soyluyor ve ilk kurban kesme ve dua etme yerlerinin de mezarliklarin oldugunu ekliyor. Bu durumda karsimiza uc oge cikiyor. Olum, sahip olma (mulkiyet, hukmetme) ve surulesme. Kurban, bu uc ogenin sonucudur diyebiliriz ve bu maddeleri de kendi aralarinda dallara ayirtabiliriz. Insanimsinin evrimlesememis beyni onu caresizlige, dusunememeye itmektedir. Bunu bir kusur sayarsak, bu kusur insanimsinin degil doganin bir kusurudur. Daha dogrusu yasanilmasi gereken bir surectir bu. Insanimsinin caresizligi onu bir guce yonlendiriyor. Bu guc olumun veya sahip olamamanin (tatminsizlig in sonu) korkusu karsisinda sigindigi bir siginaktir. Bu siginak da, dusunemeyen insanimsilarin olusturdugu surulerdir. Kurbanin birinci on sarti surulesmeden kaynaklanmaktadi r. Niteliksiz, dusunemeyen, uretemeyen bir suru bu. Birey olamamis doga ile birey arasina sIkismis parazitler toplulugu. Dogayi yakip yikan, kendi cikari icin oyalanan, bireyci ve acimasi olmayan insanimsilar toplulugu. Herkes kurban kesiyorsa insanimsi da keser. Peki, herkes kurban kesmezse insanimsi kurban keser mi? Belki de hayir. Insanimsi icin sorun sadece kurbanin kesilmesi veya kesilmemesi degil sorun cikar ve tatminsizligin kendisidir. Bununla birlikte insanimsilarin olusturdugu surulerin eylemleri her zaman cikar amacli olmustur. Yiyemeyecekleri bir hayvani asla kurban etmezler. Insanimsi icin cikar ve bu cikar pesinde kosan suruler onemlidir. Olumun caresizligi icerisinde kivranan insanimsi gelenekleri yasatarak kendi cikarlarini da yasatmaktadir. Olum karsisinda kivranmamanin en onemli sarti oyalanmaktir. Oyalanmak icin insanimsinin her seye sahip olmasi ve diger insanimsilarla yaris icerisinde olmasi gerekmektedir. Ne kadar cok seye sahip olursa insanimsi o kadar cok oyalanabilir ve kendini olumun korkunc yuzunden soyutlayabilir. Her seye sahip olmak icin dua eder ve kendi kafasinda uydurdugu bir tanriya yalvarir. Sizofrenik bir sekilde kendi kendine gorevler verir. Hic ortadan bir sey yok iken bu gorevleri yaparak kendini her seye sahip olmaya adapte eder. Kurban da insanimsinin "sahip olma" yolunda attigi bir adimdir. Kurban kesmeli ki insanimsi, her seye sahip olabilsin. Boylece yarista en onde gidebilsin. Zengin olmak, her seye hukmetmek, yarista onde gitmek insanimsinin en buyuk hayali. Bu oyle bir hayal ki, ayni dogada yasadigi canliyi goz kirpmadan katledebilmekte, bogazlayabilmektedir . Islam dininin sevgi, kardeslik, baris dini oldugunu soyleyenler bu akan kanda bogulabileceklerini hic dusunmezler mi? Peki, insanimsi kurban keserken neler hissediyor veya neler hissedemiyor? Insan tanimadigi kisiyi veya canliyi tanimak icin her turlu insani yolu dener. Tanimak ve bu yolda emek harcamak insan icin bir onurdur. Oysa insanimsi tanimadigini dusman olarak gorur. Onu tanimak istemez. Cunku savasmak veya yarismak icin bir dusmana ihtiyaci vardir. Insanimsi dusmansiz yasayamaz. Kurban keserken de kurban onun icin bir dusmandir. Bu dusmani oldurerek -hayatina son vererek- bir yaris kazanmis gibi olur ve bu durumdan zevk alir. Bu zevk yarisi onde tamamlamis hissi verir. Kendin yap kendin ye! Sizofrenik bir yaklasimla kendi yarattigi dusmani yine kendisi oldurur. Bu oldurme, katletme, bogazlama yapilirken hissedilenden cok hissedilmeyenler onemlidir. Bu katliamda insan olma, dusunme, sevme, yasami paylasma, onur, emek gibi kavramlar hissedilmiyor. Hissetmedigi her insani davranis icin insanimsi zevk almaktadir. Insan olmak insanimsiya aci vermektedir. Bir baba evine bir koyun alir. Cocuklari bu koyunu severken baba bayram adi verilen gunun sabahinda cocuklarinin sevdigi bir canliyi yine cocuklarin gozu onunde bogazlar. Cocuklar sevdigi canliyi babalarinin elinde bogazlandigini gorunce kendilerini bir ikilemde bulurlar. Sevmek ve oldurmek. Sevmek insani bir davranis iken oldurmek insan disi bir davranistir. Cocuklar kendilerini bu iki secim arasinda secmeye zorlayacaklardi r. Gelecegi, ya babalari gibi kana bulayacaklar ya da kendileri gibi sevgiye bulayacaklardi r. Herkes kurban kesip dunyayi kana buladigina gore cocuklar da buyudugunde babasinin yolunu sececeklerdir. Suruden ayrilani kurt kapar! Kurt da suruden baskasi degildir. Tanri adina yapilan hayvan katliami gun geldiginde insan katliamina donusebilmektedir. Katliami insanimsinin bir gerilim bosaltma eylemi olarak gorebiliriz. Birilerinin aci cekmesi veya oldurulmesi insanimsiyi streslerinden arindiriyor ve gecici bir mutluluk hissi yaratiyor. Ilhan ARSEL bu konu ile ilgili bilgiyi soyle acikliyor: Din adami'nin insanlarimiza bellettigi seriat verileri arasinda Tanri adina kan akitmayi "kutsal" ve "faziletli" bir davranis diye tanimlayanlari vardir ki bunlardan biri Muhammed'in sozleri olarak aynen soyledir: "Allah rizasi ugrunda akitilan kan damlasindan daha kiymetli damla yoktur". 47 Soz konusu "kan damlasi" insan kani olabilecegi gibi hayvan kani da olabilir. Tanri ugrunda "kâfir" kani akitmak ne kadar makbul ise, Tanri adina kurban kesip kan akitmak da o kadar makbul hatta gereklidir. Cunku kurban kesme gelenegi kisi'yi kan akitma eylemine alistirir ve kisi bu aliskanlikla insan kani akitma konusunda gucluk cekmez, huzursuzluk hissetmez. Bilindigi gibi kurban kesimi, yani kan akitma gelenegi, eski cag'larin "tanri" anlayisindan kalma bir gelenektir. Insanlarin, Tanri'yi korkulacak ve gaddarligindan ve kindarligindan kacinilacak bir guc seklinde kabul etmeleri nedeninden dogma bir uygulamadir. Ilkel insan icin Tanri, her kotulugu yapabilen ve yaptirabilen, kiskanc, keyfi bir "Yaratan'dir"; hikmetinden soru sorulamayacak bir "Guc'tur". Ilkel insan'a gore Tanri'yi (ya da Tanricalari) hosnut edecek seyleri yapmak, O'na dalkavuklukta bulunmak gerekir. Felaket, hastalik vb... her sey O'ndan geldigi icin O'na yaranmak, O'nu yatistirmaga calismak kosuldur. Bunun bir yolu O'na kurban adamak, kurban kani akitmaktir. Gecen yuzyilin unlu Fransiz bilginlerinden Ernest Renan, ki ayni zamanda bir din adamidir, kurban kesimi konusunda soyle der: "Ilkel insan icin Tanri, her seye kadir, ustun bir Yaratandir ve O'nu (rusvet yolu ile) kandirmak gerektir. Bundan dolayidir ki kurban kesme gelenegi Tanri korkusundan ve bir takim cikarlar saglama kurnazligindan dogmustur. Tanri'nin inayetini kazanmak icin Tanri'ya tapanlar O'na hediyeler, ornegin bol yagli yemekler, etler, saraplar vb... sunmuslar, kurbanlar kesmislerdir. Bu yoldan Tanri'nin gazabindan kurtulabileceklerin i ya da o'nun magfiretine siginabileceklerini, gunahlarini affettirebilecekler ini dusunmuslerdir. Tanri'yi tipki insan niteliginde bir yaratik olarak gordukleri icindir ki bu sekilde davranmislardir" Bugun hala kurban adama, ya da kurban kesme gelenegini surduren toplumlar gecmis caglarin ilkel zihniyetinden henuz kurtulmus degillerdir. Cesitli toplumlarda ve dinsel inanclarda gunah'tan kurtulmak, basariya ulasmak, Cennet "hurilerine" , guzellerine kavusmak vb... gibi dusuncelerle bugun hala hayvan bogazlama, kan akitma gelenegi surdurulmektedir. Bu yazı Tansel Semir tarafından kaleme alınmıştır. Yararlanilan Kaynaklar: Sukru GUNBULUT, Ortadogu Din Kulturu, Kaynak yayinlari, 1996 Ana Biritanica, Kurban sozcugu Orhan HANCERLIOGLU, Dusunce Tarihi, Remzi Kitapevi Erdogan AYDIN, Islamiyet Gercegi I, Doruk Yayimcilik, 1996 Turan DURSUN, Din Bu I, Kaynak yayinlari, 1990 Ilhan ARSEL, Din Adamlari, Kaynak Yayinlari
***
Turan Dursun ise kurban konusunda sunlari anlatiyor: Anadolu'da yeni evlenen ciftlere kurban kesilir. Ciftler kurbanin uzerinden atlarlar. Kanlari da alinlarina surerler. Nedeni evliliklerin mutlu gecmesi. Kan akitmak, ugur ve mutluluk anlamina geliyor. Yagmur yagmadigi zaman, cuma gunleri duaya cikilir ve kurban kesilir. Yagana kadar bu olay tekrarlanir. Toplumumuzda (topluluklarda) her onemli gelismeye kurban kesmek eski bir gelenektir. Yenir bir araba mi alindi? Hemen kurban kesilir. Araba kanin uzerinden gecer, ugur sayilir. Devlet buyukleri de kurbanla karsilanir. Fabrika ve yeni isyerleri acildiginda, cocuklari olmayanlarin kutsal sayilan yerleri ziyaretlerinde, futbol takimlarinin sezon başlarında vs.......
Adi ustunde Kurban Bayraminda ise hayvan kesimi katliam boyutlarina ulasir. Insanimsinin istekleri/cikarlari /onursuzluklari dunya yasamini kana bulamaktadir. Onuruna erisecek insan doga icin mucize/olaganu stu sayilmaz. Cunku onurlu insanlarin az da olsa- oldugunu bilmek, insan ve doga icin bir kurtulustur. Akitilan kanlar, kendini bilmeyen insanimsinin evrimlesmesiyle son bulacaktir. Diğer detaylar için bakınız... http://ahmetdursun374.blogcu.com/1512299/
******************
Hayvan Kurban Sunma Ayinlerinin Kökenleri
"Bitkisel sunu" olarak kutsal ‘ilk ürün’de (Turfanda) olduğu gibi, "hayvan kurban" sunumunda da eski toplumun en gerçek yaşamsal ilişkilerini buluyoruz.
Eski toplumda insan, giderek ‘insan kurbanı’ halini alacak olan başlangıçtaki yamyamlık geleneğinin dışına çıkabilme yollarını bulmaya çalışmış olmalıydı. Eski Toplumda, canlı ve ölü bireylerle ilgili olan ‘iç veya dış yamyamlık’ biçimlerinden uzaklaşabilmenin bir çözüm biçimi olarak, insan (kurbanı) yerine geçmek üzere, hayvan ve bitki ‘geçişmesi’ (substitution) geliştirilmiş görünmektedir. Tarihte totem tapınmasının ortaya çıkışı, eski toplumun yamyamlıktan uzaklaşmaya başladığı işte bu dönemi de işaret eder.
Toplum yaşamındaki rol ve görünümleri incelenince, hayvan ve bitkilere sunulmuş kutsiyetin hiç de karşılıksız olmadığı anlaşılıyor. Bu kutsallık örtüsünün hemen altında, toplum birimlerin hayvan veya bitki totemlerinin insan yaşamını kurtarıcı özelliği ile karşılaşırız.
Eski toplumda, ‘insan yerine’ geçirilerek, yamyamlığın giderilmesi doğrultusunda bir çözüm aracı olarak kullanılan hayvan ve bitki, bunun karşılığında da insan tarafından kutsanmıştır.
Kutsal totem olarak, "kurtarıcı hayvan ve bitki", işte bu nedenle tapınmaya hak kazanmışlardı. En 'ilkelinden' en gelişmişine değin, bugünkü bütün toplumların yaratılış öykülerinde, bayraklarında, yöresel sembollerinde, eski toplumun giyim-kuşam biçimlerinde ve şaman-büyücü-cadı araç-gereçlerinde sistemli bir biçimde hayvan veya bitki motifi bulunuyor olmasının altında onların insanı yamyamlıktan kurtarma derin etkisi yatar.
Yaşamını borçlu olduğu "kurtarıcı totem"i olan hayvan ve bitkiye verdiği kutsallığın asıl kaynağı, hiçbir şekilde eski insanın, cehalet veya kurguları değildir. Tersine, eski insan, yamyamlığı aşabilmeyi hayvan ve bitki dünyası aracılığıyla sağlayabildiğine göre, bugünkü torunlar, atalarında deha keşfetmeliydiler. (*1)
Eski toplumun canlı ve ölü yamyamlığı, göreneklerde en ağır izleri taşıyan bir uygulamadır. Farklı isim veya görünümleriyle “İsa'nın göğe çekilişi”, ‘Nevruz’, ‘Kurban bayramı’ veya değişik karnavallar vb. üzerinden günümüzde de yaşamaya devam eden bozulmuş görenek kalıntıları, eski toplumun ilk ve son yaz ittifak yenileme buluşmalarının devamıdır ve bu görenekler şu veya bu şekilde eski yamyamlık ve daha sonra onun yerine geçmiş olan insan kurban uygulamalarını yansıtırlar. Bunu bütün tören, bayram veya özel günlerin yeme ve içme (kurban) ile sıkı sıkıya bağlı olan yapılarında da izleriz. Törensel yiyeceklerin dağıtım ve pişirme biçimleri de (çiğ, kızartma, haşlama vb. ) doğrudan doğruya eski toplumun kurban sunma biçimleriyle bağlantı halindedir. Kurbanın kanını akıtma veya kan akıtmaksızın boğma yoluyla öldürülmüş kurban sunma da eski toplum birimlerin geçmiş yamyamlık geleneklerine bağlanır. Ölü ruhuna sunulan yemekler ise ölü yamyamlığının yerine, zamanla geçirilmiş bir uygulama gibi görünmektedir. (*2)
Toplulukların bayrak veya yöresel sembollerinde totem hayvan veya bitkinin eski toplumda böylesine önemli olmasının asıl nedeni, bu bakımdan onların, insan kurbanını engellemeye yardımcı olma özelliğinden başka bir yerde bulunmaz.
‘Kurban’ (sunu) ile ‘insan’ geçişmesi, dilbilimsel bakımdan da izlenebilir. Bütün toplulukların yaşamında derin etkilere sahip olan 'Kurban' sözü, Hintçede, kurban edileni olduğu kadar kurban edeni de içeren bir anlatım özelliği taşımaktadır; kurban eden, kendi için, kendi adına kurban edilen anlamına gelmektedir. Bay Olivier Herrenschmidt şöyle diyor:
''Gerçekten de, kurban eden (sacrifiant), yajamana, kurban etmek (Yaj) fiilinin şimdiki çekilmiş zamanıdır. Kurban eden, kendi için kurban edilendir...
Kurban olayının merkezindeki şahsiyet, bizim 'kurban sunucu' dediğimiz şahsiyet, sonuçlarını kendisi için toplamak üzere kurban sunan, kurbanın merkezindeki şahsiyettir...
Kurban sunucunun (Yajamana) kurban sunması kendisi için ve kendi etrafında örgütlenen bir eylemdir. " (Olivier Herrenschmidt: L'homme. Janvier-Juin 1978. S.
Kurban kelimesi, Sümercede de "puhu", yani ‘insanın yerine geçen’ demektir. Dahası, "dinanu" olarak da adlandırılmaktadır ki, burada artık sunulan kurban ile kurban sunucu aynılaşan bir anlam taşımaya başlamaktadır:
“Koyun (urişu), insanın (dinanu) bizzat kendisidir: insan hayatı için bir koyun sunacak; koyun başını insan başı için, koyun boynunu insan boynu için, koyun ğöğsünü insan göğsü için (yerine) sunacak.” (E. Dhorme. Les Religions de Babylonie et d’Assyrie. Page. 229)
İnsan ile hayvan geçişmesini, kuzey Afrika’daki latince yazılarda da buluyoruz. Burada kurban, ‘vicarius’ (vicaire) olarak adlandırılmaktadır ki, bu tam olarak ‘yerine geçen’ demektir. (a.g.e - s. 230)
Kuran’da ise ‘kurban gerdanlığı’ sözcüğü, insan-kurban geçişmesinin şekilsel bir izi olarak bulunmaktadır:
“Ey iman edenler, Allah'ın (koyduğu dini) işaretlerine, haram aya, (Allah'a hediye edilmiş) kurbana, (ondaki) gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık etmeyin. ”
Kuran'ın burada saygı gösterilmesini istediği ve gerçek anlamı daha Muhammed zamanında sislere gömülmüş olması gereken 'kurban gerdanlığı', sonraları ‘kurbanın süslenmesi’nin parçası olarak devam etmiştir. Bu ‘kurban süsleme’ işlemi gerçekte, bireyin (aidi olduğu toplum birimin) kimlik belirlenim sembollerinin (renk, totem, damga vb. biçiminde) kendi yerine, kendi adına ve kendi olarak kurban ettiği hayvana taktığı araçlardan başka bir şey değildir.
13.04.2004
Safa Kaçmaz ********** NOTLAR...
(*1) Gelgelelim, ünlü AnaBritannica’nın kurban sunma kurumunun kökenini anlamaya ilişkin tavsiyeleri hala, ‘kurgusal’ alanda dolanmaya devam etmektedir:
“İnsanın kutsal gerçekliğe ilişkin deneyiminin bir görünümü olarak kurbanın dinsel bilinçte derin kökleri vardır. Bu nedenle kurban geleneğinin olası kökenleriyle ilgili her önerme, dinin kökenleriyle ilgili önermeler gibi büyük ölçüde kurguya dayanmak zorundadır. ” (Cilt 14, sayfa 72)
Kurbanın ve eski toplumun bir çeşit yasal düzenlenmesi olan dinin kökenini cehalette, düşler ve korkular dünyasında aramaya pek meraklı 20. yüzyıl bilim dünyasının genel eğilimini de ifade eden bu tavsiye eski toplumun, dolayısıyla yeni toplumun gerçek ilişki yasalarının anlaşılmasının önünü tıkamaktan başka bir işe yaramaz. Nitekim, AnaBritannica okurunu ‘kurgulara’ yönelten tavsiyelerinin sonucunun ne olduğununu da, peşi sıra, büyük bir içtenlikle ve kibarca itiraf etmektedir:
“Özellikle E.B. Taylor, W. Robertson Smith ve J. G. Frazer'ın bu konudaki araştırmaları kurban geleneğinin anlaşılmasına büyük katkılarda bulunmuş, ama doyurucu sonuç vermemiştir. ”
(*2) Kuran’ın 7. yüzyılda hala, insan ‘ölü eti yemekten’ bahseden sözlerini tarihsel bir tanıklık sayabiliriz:
‘Ey iman edenler... Sizden biriniz, kardeşinin ölü (halindeki) etini yemek ister mi hiç? Demek tiksindiniz! O halde Allah' tan korkun, çünkü Allah, tevbeyi çok kabul edendir. Çok bağışlayıcıdır. ’ (Hucürat Suresi- 12)----------- Hayvan Kurban ve Bitki Sunu'lardan 'İnsanlık'a-(1-9) arası http://toplumvetarih.blogcu.com/hayvan-kurban-ve-bitki-sunu-lardan-insan-lika-1_4792746.html
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/11/2009 - 'PKK taraf kabul edilsin!'
'PKK taraf kabul edilsin!'
Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’nin eski Başbakanı Neçirvan Barzani, Irak Kürdistan TV’nin sorularını yanıtlarken şunları söyledi:
“Türkiye Başbakanından anladığımız kadarıyla bu süreçten geri adım atılmayacak” "Türkiye gerçekçi olmalı" "PKK’nın güçlü bir halk desteği var. Bu nedenle PKK’nın yer almadığı bir sürecin başarı şansı yok. Bu örgüt sürecin dışına itildiğini hissettiği anda, süreci baltalar. Bu sorun ekonomik açıdan çözülürse Türkiye hızla gelişir. Eğer siyasi açıdan da çözülürse Türkiye hızla Avrupa’ya doğru ilerler. Sorunun çözülmesi bizi de siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak olumlu yönde etkiler. Bizim rolümüz Türkiye’nin içişlerine karışmadan süreci desteklemektedir.” Hürriyet - 27 Kasım 2009 ---- Neçirvan Barzani bir yandan sahtekarca "Türkiye'nin içişlerine karışmıyoruz" derken, diğer yandan "PKK'nın yer almadığı bir sürecin başarı şansı yok" diyerek hem içişlerimize karışmakta, hem de tehdit etmektedir. "PKK'yı taraf kabul edin, muhatap alıp masaya oturun, aksi halde Türkiye gelişmez ve Avrupa'ya doğru ilerleyemez" demektedir. Böylece, açılım yaygaracılarının "PKK tasfiye olacak, hepsi teslim olacaklar" sözlerinin tam bir aldatmaca olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin bölünme sürecinin AB havucu gösterilerek ilerletilmekte olduğu da bir kere daha görülmüştür.
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
25/11/2009 - "Deniz Feneri"ne kurban bağışlayacaktım ki....
"Deniz Feneri"ne kurban bağışlayacaktım ki....
Değerli dostlar, Deniz feneri denen oluşum durmadan kurban bağışı kampanyaları yapmaktadır. E-posta adresleri: haber@denizfeneri.org.tr BAHOS@HOTMAIL.COM fener@denizfeneri.org.tr
Gelen bir mailde şu ibare vardı.
Bu e-posta adresinize, Deniz Feneri Derneği üyesi olduğunuz için gönderilmiştir. E-posta gönderimleri ile ilgili tercihlerinizde değişiklik yapmak için tıklayın. http://www.denizfeneri.org.tr/mailiptal.aspx?email=BAHOS@HOTMAIL.COM
Ben de nedir bu diye tıkladım ve karşıma ne çıktı biliyormusunuz? Bakın aynen kopyalayım. Bu mail adresi daha önce listeden çıkartılmış...
Tabii ki ben de çok üzüldüm(!)...
Neyse üzülmemi bir kenara bırakırsak bunlar kimden ne geleceğini nasıl tahmin ediyor,nereden biliyorlar ki benim e-posta adresimi daha önceden listeden çıkartmış oluyorlar?
Yoksa bir çete,bir şebeke ile mi karşı karşıyayız dersiniz?
Aman dikkat ediniz. Samimi inanç sahiplerini uyarma görevimizi yerine getirerek bu bilgiyi sizlerle paylaşıyım istedim.
Tüm Kurban derilerinizi Türk Hava Kurumuna özellikle bağışlayınız derim. Tabii ki herkesin kendi tercihidir. Benimkisi bir tavsiye. Kurban etlerinizi de herzaman olduğu gibi bu sefer de lütfen gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırınız.
Saygı ile... Ahmet Dursun Not:Yukardaki adresi tıklayarak sizin de bu listeden çıkıp çıkmadığınızı(yani onlara göre sanırım ki kandırılmayacak kadar sağlam inançlı demek oluyor) olup olmadığınızı öğreneblirsiniz. --------------- KURBAN KUZUSU Hz. İbrahim Tanrı'ya olan sevgisi ve sözünden ötürü biricik oğlunu kurban ediyordu. Bu ileride İSA MESİH'in bizim için yapacağinin öğretilmeye başlanması demekti. Yüce Tanrımız bütün insanlığı günah yükü altından kurtarmak için kendi sözü İSA MESİH'i bize önceden bildirdiği gibi kurban kuzusu olarak sunmuştur. Böylelikle bize olan kurtarış sözünü yerine getirmiştir.
"Yahya ertesi gün İsa'nın kendisine doğru geldiğini görünce şöyle dedi. İşte dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!" (Yuhanna 1/29)
"Tanrı bize olan sevgisini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkârken Mesih bizim için öldü." (Romalılar: 5/8)
Çarmıh'ın Yüceliği
7.Bölüm İşte Tanrının Kuzusu http://www.muhammadanism.org/Turkish/books/zwemer/glory_cross_turkish.pdf
*******************
Kan bayramı
Hayvan Kurban Sunma Ayinlerinin Kökenleri
KURBAN HAKKINDA BİR YAZI.
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
23/11/2009 - Mekke’de son Osmanlı mirası olan Kâbe’deki revaklar yıkılıyor.
Mekke’de son Osmanlı mirası olan Kâbe’deki revaklar yıkılıyor.
Mekke’de son Osmanlı mirası da yıkılıyor Aşağıdaki fotoğrafta sarı ve turuncu renkte gözüken 500 revak yıkılacak.
Mekke'de geçtiğimiz yıllarda başlatılan yenileme çalışmaları kapsamında, Osmanlı’nın Kâbe’deki tavaf alanının etrafında yaptırdığı revaklar yıkılacak. 10 yıl içerisinde tamamlanması öngörülen proje kapsamında planlarını Mimar Sinan’ın yaptığı revak adı verilen 500 küçük kubbe yıkılarak, tavaf alanının genişletilmesi hedefleniyor. Bölgedeki 7 bin binanın yıkılmasını ve 12 şeritli yol yapımını da kapsayan 14 milyar dolarlık projeyi Bin Ladin Şirketler Grubu yürütüyor. HACILAR DÖNER DÖNMEZYeni Şafak gazetesindeki habere göre, tavaf alanında son bir aydır ölçüm işlemleri yapılıyor. Revakların yıkımına ise Kurban Bayramı’nın ve hac döneminin bitmesinin hemen ardından başlanacak. 2010 yılının Ocak ayına kalmayacağı belirtilen yıkım ile bölgedeki son Osmanlı eserleri de böylece tarihe karışacak. Yıkım bölgesinin daha da genişletilebileceği, hatta Hz. Muhammed’in doğduğu evin de yıkılabileceği belirtiliyor. Daha önce yapılan yıkım çalışmaları kapsamında Osmanlı Kalesi olarak bilinen Ecyad Kalesi ile Osmanlı Kışlası yıkılarak yerlerine gökdelen yapılmıştı. HÜRMETEN KABE'DEN DAHA AŞAĞIDAYDIOsmanlı’nın yaptırdığı revaklar, Kabe'ye hürmeten, ondan daha aşağıdaydı. Suudi Arabistan son projeyle, hepsi en az 80 katlı çok sayıda gökdelen ile Kabe'nin etrafını kapatıyor. Ömer Tepesi projesi çerçevesinde de, tepe iş makineleriyle düzleştiriliyor. Bu alana da 30′ar katlı 60 gökdelen inşa edilmesi planlanıyor. 230 bin metrekarelik alanda oteller, yerleşim birimleri, alışveriş merkezleri ve sosyal tesisler yer alacak. Burada en az 100 bin kişinin ikamet etmesi bekleniyor. KABE BU HALE GELECEK
Kaynak:yenidenergenekon.com
**************
Arap atasözü Sadelik sonsuz bir hazinedir. Çılgınca arzu ettiğine ulaşamasan da elindeki ile mutlu olmayı bilmelisin.
----------
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."
Eflatun,
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26
Arkadaşlarım
• okayyildiz • ercan şen • seden s. • yagmurvetoprak • laleninbahcesi • sennurozturk • mustafabaygin • saraykoy • tulaybilgin • ifsa • yildizlarvegece • ozgan ca • paratoner • karsittez • hazanseli • cumhuriyethalkpartisi • barometre • fcinar55 • prewar • onurlu1turk • kerkukunsesi • candanof • aliuluc • skurt • pistols
----
-------
---
|