Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu

Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta...

20/11/2009 - Rasim Ozan Kütahyalı

Kategori: ARSIVpaylasmak

Rasim Ozan Kütahyalı bu ne hal?

 

Kim tutar seni Rasim,kim tutar?
A.Dursun
------------

Taraf yazarı Kütahyalı, TSK'nın bir numaralı hedefinin Gülen hareketini bitirmek olduğunı iddia etti.
 

Rasim Ozan Kütahyalı bu ne hal?



Dün gece yayımlanan 32.Gün programında İtricayla Mücadele Eylem Planı tartışıldı. Program konukları arasında yer alan Taraf Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, TSK ile ilgili çarpıcı iddialarda bulundu.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) bir numaralı planının ne Ak Parti ne de PKK olduğunu öne süren Kütahyalı, Gülen Hareketi'nin generallerde trafma yarattığını ve TSK'nın bir numaralı heddefinin bu hareketi hadım etmek olduğunu ileri sürdü.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2009 - Genelkurmay,ordu içinde Kemalist subayları tasfiye ile mi görevl

Kategori: ARSIVpaylasmak


Genelkurmay,ordu içinde Kemalist subayları tasfiye ile mi görevli?

 

ARTIK SİZİ BEN DE KURTARAMAM

Yalçın Küçük

Odatv.com - 14 Kasım 2009

Odatv.com olarak Prof. Dr. Yalçın Küçük'e başta Kürt Açılımı ve Albay Dursun Çiçek’in tutuklanıp-bırakılması olmak üzere gündemdeki konular hakkında görüşlerini sorduk. İşte Okan İrketi tarafından yapılan ve çok ses getirecek Yalçın küçük röportajı:

Odatv'ye verdiğiniz daha önceki mülakatınızda, AKP ile ordu arasında bir mutabakat olduğunu ileri sürmüştünüz. Tayyip Erdoğan ise 9 Kasım’daki açıklamasında “Başbuğ ile güven sorunum yok” dedi. Bu açıklama sizin düşüncelerinizi teyit ediyor mu?

Şimdi, teyit ediyor mu, etmiyor mu meselesi doğrusu beni çok fazla ilgilendirmiyor. Ama ilk bakışta, Odatv’ye söylediğim görüşlerim şöyleydi: İlker Paşa Hazretleri’yle Tayyip Erdoğan arasında dört noktada mutabakat olduğunu ileri sürmüştüm. Bunlardan birincisi, PKK’nın ortadan kaldırılmasıydı. İkincisi, Fethullah Gülen’in devlet içindeki gücünün tasfiyesi. Üçüncüsü, kemalist laisizm ve cumhuriyetin temel ilkeleri. Dördüncüsü ise, Barzani devletinin kabul edilip edilmemesi konusundaki mutabakattı. Bunların iki tanesinde, PKK’nın ortadan kaldırılması ve Fethullah Gülen’in devlet içindeki kadrolarının tasfiye edilmesi konusunda Genelkurmay Başkanlığı’nın istediklerini aldığı yönünde bir görüş ortaya çıkıyordu. Onun ötesinde de, Genelkurmay Başkanı İlker Paşa Hazretleri kemalist laisizmden önemli ölçüde geri adım atmaya razı olmuş görünüyordu. İlaveten de, şimdiye kadar hem Yaşar Büyükanıt, hem İlker Başbuğ doktrinlerine göre, Türkiye’nin güvenliği açısından bir tehlike sayılan Barzani’nin başında bulunduğu Kürdo-Judaik devletin tanınması yönünde bir eğilim ortaya çıkıyordu. Ordu da artık eski görüşlerinden vazgeçiyordu. Hem Odatv’de, hem de başka televizyonlarda bunları söyledim. Olayların gelişmesi içinde de bunlar genel olarak kabul gördü. Şimdi söylediklerimin o kadar doğru olup olmadığını ve bugün nerede olduğumuzu sizinle birlikte tartışacağız.

9 Kasım, 10 Kasım, 11 Kasım itibariyle, Cumhuriyet Türkiyesi önemli bir dönemece varmış görünüyor. Bu durumu göz önüne alarak, bu mutabakatı ve Kürtler’in Habur Zaferi’ni görüşmemiz lazım. Görüşmeye başlamak için üç yeni tespitimizi dillendirmek istiyorum.

Bir: 11 Kasım 2009’u bu çerçevede, 29 Eylül 1938’deki Mühih Antlaşması’na benzetebiliriz. Genelkurmay Başkanı İlker Paşa Hazretleri’yle Tayyip Erdoğan’ın görüştükleri bir sırada Deniz Kurmay Albay, Doktor Dursun Çiçek’in İstanbul-Beşiktaş’ta tutuklanması bir Münih Antlaşması’dır. (1) Bu bir ödündür. Münih’te, biliyorsunuz, 29 Eylül 1938 tarihinde başta Büyük Britanya Başbakanı Chamberlain, İtalya Başbakanı Mussolini ve Fransa Başbakanı Daladier Çekoslovakya’nın bir parçasını Hitler’e verdiler, teslim ettiler. 11 Kasım 2009 tarihi de Türkiye’deki hukuk mücadelesinde, laik cumhuriyet mücadelesinde bir Münih ödünüdür. Bundan hiçbir kuşku duyamayız.

Böyle şeyler olmaz. Kürt açılımını konuşmak için 10 Kasım’dan başka bir gün bulamadılar. Dursun Albay’ın tutuklanması için de, İlker Paşa Hazretleri’yle Tayyip Erdoğan’ın görüştüğü günden başka bir gün bulamadılar.

Peki, bilim nedir? Dursun Albay bundan önce, 30 Haziran 2009 tarihinde tutuklanmıştı. O tarihte de Milli Güvenlik Kurulu toplanmıştı. Ben size tarihi böyle anlatırım. Benim kitaplarıma bakın. Umarım belleğim beni yanıltmıyordur, Tan Matbaasının tahrip edildiği gün de, o zamanki muhalefet lideri Celal Bayar ile o zamanki devlet başkanı İsmet İnönü buluştular. Bunu Türk tarihi böyle ayarlar. Tayyip Bey’in, Abdullah Gül Bey’in bilgisi, kültürü, birikimleri buna imkan vermez ama bu olur.

Bir Münih ödünü varsa, akıllara şu soru ister istemez gelir: Yoksa Genelkurmay Başkanı’mız İlker Paşa’yı, AKP ve Tayyip Erdoğan, ordu içinde kemalist-sol kemalist subayları tasfiye ile mi görevlendiriyor.

İki. Üzerine konuşmamız gereken çok önemli bir noktadayız. 11 Kasım tarihli gazetelerde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bir açıklaması var. Demek ki, açıklama 10 Kasım’da yapılmış. Baykal şöyle diyor: “İlk kez cumhuriyete karşı bir tertibin iktidar tarafından planlanarak yürülüğe konulduğuna şahit oluyoruz.” Bu, çok çok çok ağır bir tespittir. Bu, bir yandan, Anayasa Mahkemesi’nin bugünkü hükümetin cumhuriyete karşı tertiplerin odağı olduğu yollu hükmünün devamıdır. İkincisi -sizin kuşaklar, Odatv’nin izleyicisi olan kuşak bilmeyebilir- bu, İsmet Paşa Hazretleri’nin 1960 öncesinde, o zaman ki hükümet başkanı Adnan Menderes’e söylediği, “artık sizi ben de kurtaramam” sözünü hatırlatmaktadır. Bu, sonun başlangıcıdır.
27 Mayıs öncesi Demokrat Parti ile karşılaştırdığımızda, AKP açısından tarihin bu kadar hızlandığı söylenebilir mi?

Üçüncü tespit edeceğim nokta da, bu sorunuzla yakından ilgilidir. Üçüncü tespitimiz şudur: Acaba o kadar yakın mı?

Siyasi tarihte neye bakarız? 1960’dan önce ne vardı? Bir: O zamanki başbakan Adnan Menderes, Saidi Nursi’yi övmeden, kendi dışındaymış gibi harekete geçirdi. Bununla birlikte, Cumhuriyet Saidi Nursi’yi, kendisinin reddi olarak görmektedir. Doğru ve yanlış ama Cumhuriyet’in algılaması böyledir. Saidi Nursi varsa Cumhuriyet yoktur, Cumhuriyet varsa Saidi Nursi yoktur. Birinci nokta budur. Çok yakın bir zamanda Tayyip Erdoğan, Saidi Nursi’yi tarihin uluları arasında saydı. İsmet Paşa Hazretleri böyle durumlarda, “seni ben de kurtaramam” der.

İki: Şeyh Sait ile Cumhuriyet’in kuruluşu yan yana getirilemez. Bu görüş doğru mudur yoksa yanlış mı? Bunu bir tarafa bırakıyoruz. Biz Cumhuriyet’in algılayışı, politika, kabul gören gerçeklik üzerine konuşuyoruz. Adnan Menderes Şeyh Sait’in torunu olduğunu iddia eden 22 yaşındaki bir çocuğu, Abdülmelik Fırat’ı milletvekili yaptığı zaman; ben, öğrenci gençlik içerisinde önde gelen kişilerden biri olarak, bunun cumhuriyetle bağdaşmadığını düşündüm. Öğrenciler de bunu böyle düşündüler. Cumhuriyet ile ne bağdaşmıyor: Kürdisite... Şimdi Tayyip Erdoğan bunu da yapıyor. Demek ki, İsmet Paşa Hazretleri’nin iktidarda Cumhuriyet’e karşı bir tertip görmesinde bu vardı. Deniz Baykal da, Cumhuriyet’e karşı tertiplerin çok olduğunu ama bunun tarihte ilk defa, iktidarda olanlarca yapıldığını söylüyor. Bunun büyük bir tehlike olduğunu kabul ediyor. Türkiye’de Kürdisizm akımları olmuştur. Ama, ilk defa iktidardaki insanlar tarafından bütün imkanlar kullanılarak propagandası yapılmaya başlamıştır.

Üç: Adnan Bey’in düşüşünden önceki en önemli nokta şudur: Adnan Bey’in 1960 Nisan’ında Moskova’ya gideceğini açıklamasıdır. İsmet Paşa bunu duyduğu zaman, damadı Metin Toker’e, “Fatin ile Adnan çok tehlikeli bir yola giriyorlar” demiş. Ve Paşa doğru çıktı. Peki, şimdi Tayyip Bey Moskova’ya mı gidiyor? Şu anda, Amerika ve İsrail için Moskova, Tahran’dır. Dolayısıyla çok önemli bir yerdeyiz. Bu üç tespiti yapıyoruz. Meseleyi bu şekilde anlayabiliriz.

Saygı Öztürk’e Dursun Albay’ın verdiği bir mülakat var. O mülakatta Dursun Albay, “ilahlar kurban istiyor” diyor. Türkiye böyle büyük bir bunalımın eşiğine geldiğinde, benim üniversite arkadaşım Deniz Baykal’ın da aklının açıldığı görülüyor. Dursun Albay tutuklandıktan sonra Deniz Baykal, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde de ilahlar olabilir” dedi. Ben henüz bu noktada değilim. Ama ben, bu aralar Deniz Baykal’a yol açıyorum. Deniz Baykal’ın bunu görmüş olması önemlidir.

AKP, İlker Paşa Hazretleri’ni ordu içinde tasfiyeler yapmakla mı görevlendirdi? İlker Paşa Hazretleri’nin, kendisinin kağıt parçası dediği bir belge yüzünden, pek değerli bir subayının nahak yere tutuklanmasına razı olması, böyle bir şüphenin oluşmasına neden olmaktadır. İlker Paşa’nın kendi adına televizyonlara çıkarttığı insanların, Hıfzı Paşa’nın, mütareke Harbiyesi’ndeki bir paşanın bile zor söyleyebileceği bir şekilde, “onlar istiyor, biz veriyoruz; biz istiyoruz, onlar vermiyor” şeklinde bir açıklama yapmasına imkan vermesi çok üzücüdür, çok düşündürücüdür. Berat adlı bir çocuğun AKP ile planlı olarak yapıldığından hiçbir kuşkumuz olmayan “İlker Paşa’yı neden görevden almıyorsun” açıklaması üzerine; Tayyip Bey’in tekkelerde, dergahlarda, mevlevihanelerde olabilecek bir oyunla, “üzerimde çok baskı var, İlker Paşa’yı görevden almamı istiyorlar ama almıyorum” demesi ve bunun ardından Dursun Albay’ın Beşiktaş’ta tutuklanması, insanın aklına “Genelkurmay Başkanı kendi makamı için Tayyip Bey’e Dursun Albay’ın kellesini mi verdi” sorusunu getirmektedir. Ben buna katılmam. Ama katılmadığım görüntülerin ortaya çıkmasını önlemek de Genelkurmay Başkanlığı’na düşerdi.

Genelkurmay Başkanı’nın, başı ağrırdı o gün gitmezdi. Zaten Çarşamba günü görüş yok. Bunları ben biliyorum, İmam Hatip mezunları biliyor da, kurmay subaylar mı bilmiyor? Bundan önce de, İlker Paşa ile Tayyip Erdoğan’ın buluştukları saatte, Karay Ahmet Davudoğlu’nun Barzani’nin ayağına gideceği ilan edildi. Nerede sizin kırmızı çizgileriniz? Nerde Yaşar Paşa, nerede İlker Paşa? Bunu öğrenin, bunu bütün Odatv izleyicileri öğrensin. Davudoğlu’nun Barzani’nin ayağına gideceği, İlker Paşa ile Tayyip Bey buluştukları sırada ilan edildi. Dursun Albay’ın tutuklandığı gün Milli Güvenlik Kurulu toplanmıştı. O toplantıdan sonra Abdullah Gül Bey türban yasasını imzaladı. O toplantıdan sonra Talabani’yi Türkiye’ye davet ettiler veya “gideceğiz” dediler. Bunları İmam Hatipliler biliyor, kurmay akademisinden mezun olanlar ise bilmiyorlar. Peki, Yalçın Küçük’ün yıllardır ne dediğini biliyor musunuz? Ben her zaman “kurmay sınıfı sınıfta kaldı” derim. Bu, sınıfta kalmadır. İlker Paşa Hazretleri’ne saygımız, sevgimiz büyüktür. Ama 10 Kasım’da Mustafa Kemal Paşa için vermiş olduğu demeçle sınıfta kalmıştır. Vermese daha iyi olurdu. “Ne oldu İlker Paşa, laisizm sözcüğünü ağzınıza alamıyorsunuz” diye düşünür sizi dinleyenler.
Peki Hocam, 21 Aralık 1957’de, hatırlayacağınız üzere 9 Subay Olayı ortaya çıkmıştı. 9 Subay Olayı’nda ihbar eden subay, Samet Kuşcu, tutuklanmıştı. Ordunun üst kademesindeki bazı generaller her ne kadar 9 Subay Olayı’nın hemen üzerine gidilmesini istese dahi; ordu, kendi içindeki Demokrat Parti karşıtı subayları teslim etmekte güçlük çıkarmış, onları korumuştu. Dursun Çiçek vakasında da askeri savcılık hemen ihbarcının bulunması için soruşturma başlattı. Bununla birlikte Dursun Çiçek yine de tutuklandı. Bu iki olayı karşılaştırdığımızda siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir defa ‘ordu kendi içindeki subayları korudu’ ifadesini düzeltmemiz lazım. Şunu çok iyi bilelim: Ordu içinde her zaman bu tür konuşmalar olur. Hele 1957’de bu tür konuşmalar mutlaka olmuştur. Peki, televizyonlara çıktığımda ben ne diyorum, “bugün Genelkurmay Başkanı İlker Paşa Hazretleri’nin Türk Ordusunu bu hale düşürmesi üzücüdür ama o kadar da önemli değildir.” Biz, 1956 yılında burjuva demokratik devrim yoluna çıktığımızda, arkamızda ordu yoktu. Ama 1957 yılına geldiğimizde, Adnan Menderes bugünkü iktidar kadar büyük bir vesvese içine düşmüştü. Bugünkü iktidar da vesvese içindedir. İlker Paşa Hazretleri’ne şunu söylemek durumundayım. İlker Paşa, Dursun Albay’ın kellesini verirken şu hesabı yapmalıydı: Bir kez kelle verirseniz, karşı taraf sizden hergün kelle ister. Kelle istemenin sonu yoktur. Bunu söylediğimde yeni bir şey mi söylüyorum? Hayır, ikide bir ağlayan, gözü yaşlı Bülent Arınç zaten daha önce söyledi. Demek ki, “İlker Paşa Hazretleri’ni tasfiye görevlisi telakki ediyorlar” dediğim zaman; ben, Arınç gibilerin açıklamalarına, yazılarına bakıyorum. Gözü yaşlı Bülent Arınç’ın “ordu kendi içindeki tipsizleri tasfiye etsin” açıklaması ile, kendi sözünde hiçbir zaman durmayan Tayyip Erdoğan’ın “ordu ile olumlu sürece girdik” açıklamasını birleştirdiğimizde, bunun bir tasfiye işareti olduğunu düşünürüm. Hiçkimsenin Türk Ordusunu böyle bir duruma düşürmeye hakkı yoktur.

Ayrıca her orduda Beşiktaş’ta dava konusu yapılan türde konuşmalar olur. Ne arıyorsunuz? Hadi gücünüz yetiyor mu? Silivri iddianamelerini, klasörlerini okuyor musunuz? Klasörlerde görülüyor, birkaç kişi hariç bütün paşalar AKP’ye karşı.
Bir: Bütün paşalar “AKP’yle olmaz, AKP cumhuriyete karşıdır” diyorlar. Bunu söylemeyen yok! Bunda da hiçbir suç yok. İki: “Fethullah Gülen’e karşı çıkıyorlarmış” diyorsunuz. İlker Paşa, Nisan 2009’daki iki açıklamasında da bunu söylemedi mi? Ne diyorsunuz? O zaman tertip çok açık ortaya çıkıyor. İddianameler açık. Birkaç kişi hariç -Hilmi Özkök ve taraftarları- Türkiye’de yüksek komutanların hepsi AKP’den kurtulmayı istiyorlar. İsterler; gönüllerine ne karışırsın? Bu iş, eylemli bir cunta haline geliyor mu, gelmiyor mu, ona bakarsın.

AKP’den kurtulmak isterler. Bunları televizyonlarda da gösteriyorum. İlahiyat Fakültesi hocası Yaşar Nuri Öztürk, “Türkiye Allahına kadar din devleti oldu” diyor. Yalan mı? İlker Paşa Hazretleri yalan mı bu? Bir takım magazin kızları televiyonlarda “zenginlik Allah’tan mı, kuldan mı gelir,” demiyor mu? Bunları soranlar hesap verecek, Saba Tümer de hesap verecek. “Taadüdü zevcat iyi midir, kötü müdür,” diyen adamları televizyonlara çıkartıyorlar. Benim çocukluğumda bunları söyleyen adamları tımarhaneye kapatırlardı. Şimdi televizyonlara çıkartıyorsunuz. O akşamları barlarda sürünen kızlar bunlarla beraber. Böyle bir durumda Türk Ordusundan bir generalin, bir paşanın “bunlardan nasıl kurtuluruz,” demesinden daha normal bir şey yoktur. Gönülleri o yöndeymiş; sohbet etmişler. Çok da acemiler; ama söylediklerinin hiçbirinde suç yok. Balbay’ın günlüklerinde, notlarında ne var? Hiçbir suç göremedim ben. Ortada bir eylemlilik yok. Konuşmuşlar sadece.

1960 dönemine geliyoruz. O dönemi biliriz. İhbarcı Binbaşı Samet Kuşçu bir takım subayları tutuklatmış, sonra söylediklerinin laftan ibaret olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine, tutuklanan albaylar salıverilmiş ve askeri kariyerlerine devam etmişlerdir. Tutuklananlardan Cemal Yıldırım sonrasında senatör olmuştur. Kariyerleri bitmemiş, görevlerine devam etmişlerdir. Dursun Albay da görevine devam eder. Mesele ordunun kendi içindeki subaylarını koruması değildir; çünkü ortada zaten bir şey yok! Bu bir tertiptir. AKP şunu biliyor: Bütün paşalar birbirleriyle AKP’den nasıl kurtulacakları üzerine konuşmuşlar. Paşalar, “ne yapalım, bir muhtıra mı verelim,” demişler. Konuşmaların hiçbirinde “birlikleri harekete geçirelim” düşüncesi yok. Birlikleri harekete geçirelim denmemişse, birlikler harekete geçirilmemişse, ihtilal teşebbüsü yoktur. Teşebbüs bile yoktur.

Ama AKP tarafında büyük bir evham var. Ordu bizi tasfiye edecek evhamı var. Onun için, “bu bulaştı, bu da bulaştı,” diyorlar. Dursun Çiçek, “benim bu belgeyle ilgim yok,” diyor. Ben de bunu çıktığım yerlerde söylüyorum. Devletin hiçbir kurumunda öyle yazı yazılmaz. Belgeyi oturmuşlar, uydurmuşlar.
Ben o sıralarda televizyonlarda söylemiştim. “Yanlış yapıyorsunuz, bu iş askeri mahkemede görülmelidir” demiştim. Hala da öyle derim. Ama Tuğgeneral Hızfı Paşa diyor ki, “biz veriyoruz, onlar vermiyor.” Bunlar artık mahallede konuşulacak türde sözlerdir. Neyi veriyorsun? Bir orduda, “Genelkurmay’da bir yazı yazılmış” deniyorsa, böyle bir iddia varsa; o iddia Genelkurmay Mahkemesi’nde görüşülür. Sen bunu orada görüşmüyorsan, kaybetmişsin, demektir. Siz gitmişsiniz! “Onlar istiyor, biz veriyok; biz istiyok, onlar vermiyor” diyorsunuz. Orduda böyle laflar olmaz. Yarabbi! Nasıl paşa oldunuz siz? Bari, siz istekte bulunduğunuz halde onların vermediğini söylemeyin. Bu, erkekliğe sığmaz. Türk ordusuna sığmaz. İlle bir açıklama yapacaksanız, “bekliyoruz,” dersiniz! Ama siz değerli bir subayınızı ortada hiçbir belge olmadan hapse gönderiyorsunuz. Sizler nasıl kurmay subay oldunuz, nasıl tuğgeneral oldunuz?

Devam edelim.Şu anda Türk Ordusunun içine düştüğü durum, bundan elli yıl öncesine göre çok daha vahimdir. Türk ordusundan kahraman subaylar, kurmay albaylar, içlerinden ihbarcı bir Samet Kuşçu çıkmadan tutuklanıyorlar. Ortada bir ihbarcı olduğu bile belli değil. Kanunsuz bir düzene doğru gidiyoruz.

1990’lı yıllardaki en önemli tartışma başlıklarından bir tanesi başkanlık sistemiydi. Anayasanın değişeceği söyleniyordu. Hiçbir şey değişmedi ama başkanlık sistemi veya aşiret rejimi bir biçimde kabul edildi. Ahmedinejat bugün Türkiye’dekinden daha çok kurallara ve hukuka bağlıdır. Fuhuş olmuş, Tayyip Bey’e bildiriyorlar; her şeyi ona bildiriyorlar. Ve bir Tayyip Bey çıkıyor, “yetkililer adli tıbbın raporunu kabul etsin,” diyor. Sen kimsin Tayyip Bey, kimsin sen? Savcı mısın, hakim misin, başbakan mısın, hukuk profesörü müsün, gazeteci misin, nesin? Hangi ülkede başbakanlık makamındaki bir kimse, herhangi bir başka kurumun adli tıp raporunu kabul etmesini buyurabilir. Peki, Hüseyin Üzmez vakasında ne yaptı o adli tıp kurumu? Öbür vakalarda ne yaptı? Hukukta kaç kez bilirkişi raporuna itiraz edilir bilir misiniz? Rapora itiraz edersin, “gönder bunu ben de göreyim” dersin. O Hakim Hıfzı Paşa evvela bunlara baksın. Hangi ülkedesiniz? Tayyip Bey kimdir? Tayyip Erdoğan ne hakla TBMM Başkanı’nın odasını basabilir? Türkiye artık budur.

Kanunsuz ceza, kanunsuz af olmaz. Türkiye’de hiçkimse, dağlardaki eli silahlı insanların -ister Türk, ister Kürt olsun- o işi bırakmalarını istemezlik etmez. Herkes ister. Ama kanun olmalıdır. Ve bu olmadığı halde İlker Paşa Hazretleri, siz diyeceksiniz ki, “geldiler savcılıktan bırakıldılar.” Bu kanunsuzluğun yolunu Türk Genelkurmay Başkanı açtı. Böyle olmaz İlker Paşa Hazretleri. Bir erteleme yasası çıkartırsınız, “onbeş yıla kadar olan cezalar üç yıl içerisinde bir daha işlenmemek kaydıyla ertelenmiştir,” dersiniz. Bu durumda dağdakiler savcılığa gitmeden de gelirler. Biz beştaş oynamıyoruz. Kurmay sınıfı sınıfta kaldı. Dağdan öyle azar azar gelmekle PKK bitmez. PKK’nın da bitmek gibi bir niyeti yok zaten. Bu yaptığınız ile ancak, Kandil Dağı’nda çok çalışmış, yorulmuş, artık Diyarbakır’a gelmek, DTP’de politika yapmak isteyenleri Türkiye’ye getirebilirsiniz. Yaptığınız budur. İlker Paşa Hazretleri bu yolu açtınız. Ama ben her çıktığım taşın üstünde söyleyeceğim. Biz orducu sosyalistiz. Bu ülkede hukuk olmalıdır. Erteleme yasası çıkaracaksınız ve “verilecek cezalar ertelenmiştir,” diyeceksiniz. Bu olmazsa, olmaz. Evvela bunu yapacaksınız. Türkiye’de Genelkurmay Başkanları’nın kanunsuzluk kapılarını açmaya, İmam Hatipliler’e yol göstermeye mezuniyetleri yoktur.

İkincisi Türkiye’de hiçbir kamu görevlisinin iftar yemekleri düzenlemek yetkisi yoktur. Bunu yaptığınız zaman kanunlar önünde suç işlemiş olursunuz. Evinizde dilediğiniz iftar yemeğini yapabilirsiniz, istediğinizle yemek yiyebilirsiniz. Ona herkes saygılıdır. Bunun için oruç tutmanıza da gerek yoktur.

Şu anda bir cumhuriyet savaşı içindeyiz. Biz hiçbir zaman akılcılıktan vazgeçmeyiz. Biz orducu sosyalistiz. Bunları çok açık olarak söylüyorum. Her şey dinlenmiş, bütün telefonlar, bütün konuşmalar dinlenmiş... Ve bütün bu dinlemelere bakıyorsunuz. Hep “ben bu işlere karışmam,” diyenler Genelkurmay Başkanı olmuşlar. Cumhuriyet gidiyor diyenler ise, kenarda kalmışlar. Kemalist bir paşa, Şener Eruygur, ya da sol kemalist bir paşa, Tuncer Kılıç, Kara Kuvvetleri’nin başına hiç gelememiş. Buna mukabil, yakın zamana bakacak olursak, Doğan Güreş, İsmail Hakkı Karadayı, Kıvrıkoğlu, arkasından Yaşar Paşa, en son olarak da İlker Paşa gelmişler. Hepsi iyi paşalar. Bir de Hilmi Paşa var. Ama o ayrıdır. Bu orduda Hilmi Paşa türü ise azdır. İlker Paşa da çok değerli bir paşadır. Peki, ne dedi Dursun Albay: “İlahlar kurban istiyorlar.” Ne dedi Deniz Baykal: “Kurban isteyen ilahlar Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de galiba varlar.” Ben, İlker Paşa’yı böyle görmüyorum. Ama İlker Paşa herhalde, “bu Tayyip Bey sözünde durmayan bir adam, sağlığı yerinde olmayan bir adam, tutturmuş bir şey, şuna bir kurban vereyim de bundan sonra bir şey istemesin” hesabı yapmış olabilir. Vecdi Gönül de, Tayyip Erdoğan da, “verin, verin, verin bize Durmuş Albay’ın kellesini verin” diye tutturmuşlar. İlker Paşa da, madem “bir kelle istiyorsun, al” demiş olabilir. Nihayetinde paşalarımız paşa oluyorlar belki ama, neticede bürokrasinin içinden yetişiyorlar. Hiçbir tecrübeleri yok! İlker Paşa bunu iyi niyetle yapmış olabilir. Ama tecrübesizdir. Askerlikte bunun başka bir izahı yoktur! Ayrıca, koyarsın Dursun Albay’ı karargaha, “gel, al” dersin. “Gel, al, buyrun” dersin. Dursun Albay’a bu yapılanlar kabul edilemez; asker sözüne yakışmaz bunlar. Vahim olan budur. Ama söylediğimiz gibi, bunları büyük bir tecrübesizlikle izah edebiliyoruz.
İlker Başbuğ bunları yaparak İstanbul-Beşiktaş’tan çıkan, Türk ordusuna yönelik husumeti durduracağını hesaplamış olabilir. Peki, bu hesap doğru mudur? Biz bilim adamıyız. Söylediklerimizin ampirik bir temeli var. Bir müddettir Poyrazköy unutulmuştu, şimdi hücuma geçtiler. Demek ki, İlker Paşa’nın hesabı yanlış bir hesaptır. Yüksek komutanlığa arz ederim, çok yanlış yapıyorsunuz. Yanlış hesap Bağdat’tan dönmelidir. Bu ödün yolu, yol değildir. Suçlamaların hiçbir hukuki temeli de yoktur. O halde, Dursun Albay Münih ödünü kurbanıdır.

Ayrıca ben yıllardır söylerim, niye İstanbul Komutanı Kara Kuvvetleri Komutanı olur? Niye olur? Bir tek nedeni vardır: Soğuk Savaş nedeniyledir. Bunları öğreneceksiniz, ben her şeyi öğrendim. Çünkü Soğuk Savaş’ta SSCB’nin Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye gireceği düşünülüyordu. Bu yüzden en eğitimli askerler Trakya’da, İstanbul’da tutulurdu. “Düşman” oradan gelecekti. Şimdi orada değil. Oturuyorsunuz İstanbul’da, o kokteyl senin, bu kokteyl benim geziyorsunuz. Başka ne yapıyorsunuz İstanbul’da? Ne yapıyorsunuz? Bana orduyu mu öğreteceksiniz? Kitaplarımda var, Koçzadelerden Ali ile Sabancılar’dan Ali, siz madalya alırken gülüşüyorlardı. Zenginlerin çocuklarının önünde madalya alıp vermekten başka İstanbul’da ne oluyor? İyi kötü savaş tecrübesi olan bir İkinci ordu var, üçüncü ordu var. Kara Kuvvetleri Komutanı niye buralardan değil de, İstanbul’dan çıkar.

Bunları içimiz yanarak anlatıyoruz. Fethullah Gülen ile mücadele de böyle olmaz. Bir televizyonda da söyledim. Ordu Tv’yi kuracaksın. Evvela bütün subaylarına tarikatları anlatacaksın. Bunları yapacaksın. Ondan sonra tarikatçıları Harp Akademilerinde hoca olarak kullanmayacaksın. Dolayısıyla kendi hocalarını yetiştireceksin. Harp Akademilerini bir fakülte, üniversite haline getireceksin, buralarda kendi kadrolarını yetiştireceksin. Bu kadroları yetiştirmediğiniz takdirde bu işi yapamazsınız.

Oda Tv’de de çok iyi tespit edildiği gibi, artık ordu mensuplarının, Genelkurmay Başkanı’nın konuşmalarında laisizm sözü geçmiyor. Barzani devletinin kabul edilmiş olması ise net bir durumdur. Bu, çok vahim bir noktadır. Ama Yaşar Paşa Hazretleri’nin, İlker Paşa Hazretleri’nin, kurulan Barzani devletinin Türkiye’nin güvenliği için büyük bir tehdit arzettiğine dair tespitleri vardır. Bundan geri dönemezler. Benim de tespitlerim vardır. Ben de bunları çok açık olarak söyledim. Musul’u almazsanız, Diyarbakır’ı verirsiniz, dedim. Bugün Diyarbakır’ı veriyorsunuz. Bütün yaptığınız budur. Başka hiçbir şey değil. Diyarbakır’ı Musul’un üzerine veriyorsunuz.

Daha Obama’nın da istekleri var. Bu da Barzani’nin savunulmasıdır. Bunu evvela PKK’ya teklif ettiler. PKK çok yüksek fiyat istedi. PKK, “ben oradaki adamlarımı bu işe memur edersem, burada yeni adam isterim” dedi. “Bunu karşılıklı oturup görüşmem lazım” dedi. Bu, yüksek fiyat istemek, demektir. Bunun üzerine şu anda Diyarbakır’ı Musul üzerine veriyorlar. Obama’da bunu istiyor. Osmanlılık da budur. Türkiye’yi bir şekilde ortadan kaldırmayı düşünüyorlar. Sınırlar olmayacak; gidecekler, gelecekler…

Öbür tarafta ne var? Şu var: Hatırlayacaksınız, Odatv’ye verdiğim bu mülakattan önce, Madam Cilinton ve arkasından Obama gelince, yepyeni bir Ortadoğu dizayn ediyorlar, demiştim. Bunu da uzak Kanada olarak açıklamıştım. Aynısıdır, sınırlar olmayacak. Nitekim bunu yaptılar.

AKP çok zayıf. Gidiyor. Hüsamettin Cindoruk, seçim sandığına yansıması ne olursa olsun, çok önemli bir iş yaptı. Vidalar oynar. MHP kendisi için çok kazançlı bir yol buldu. CHP, Türkiye’nin en önemli meselelerinden bir olan Kürt meselesinde rahatladı. Eski doğru olmayan çizgilerinden vazgeçti, daha çözüme yakın bir noktaya geldi. 29 Mart seçimleri sonrasında, Obama’nın aklına uyan Tayyip Bey büyük açmazlar içine girdi. Her açılımı bir kapanımdır. Ermenilerle hiçbir şeyi açamayacaktır. Havadaki on kuş için, eldeki iki kuşu da kaybediyor. Hem Azarbeycan’ı, hem İsrail’i kaybediyor. Şu anda AKP hiçbir yeni komşuluk elde etmemiştir ama iki komşusunu da kaybetmiştir. Biz, İsrail’i kaybetti diye üzülmüyoruz. Ama 1960’daki askeri darbede İsrail etkisini çok ciddiye almamız lazım. Bakın, ne dedim ben?
İsrail Türkiye’de İsrail’de olduğundan güçlüdür,dedim. Ertuğrul Özkök, Beşir Esad’a gitti, ne dedi? Beşir Esad ona, “İsrail’e kötü davranmayın,” demiş… Hani meşhur bir hikaye vardır, adama ne sorarlarsa sorsunlar hep aynı, ama hep aynı cevabı verir. Bunun üzerine, “yahu her şey ondan mı ibaret,” derler. Adam bu sefer de, “aklımdan hiç çıkmıyor ki,” cevabını verir. Hürriyet Gazetesi’nin aklından İsrail hiç çıkmaz. Aklında hep İsrail vardır. İsrail’in kuruluşu ile Hürriyet’in kuruluşu arasında iki, üç hafta vardır. Hürriyet, bu ülkede İsrail’i yaşatmak için kurulmuş bir gazetedir. Şimdi de bunu yapıyor. Şu anda da tek bir itirazları var: “AKP sonsuz iyidir ama bir de İsrail’e iyi davransa. Bu nereden çıktı,” diyorlar. Başka dertleri yok! Eski TKP’nin kafasında nasıl Moskova varsa, bunların kafasında da Telaviv vardır. Böyle giderlerse düşerler, gazetecilik de yapmıyorlar.
Peki, niye yapıyorlar, sadece Obama için mi? Ben bir televizyonda söyledim, Milliyet’ten Mehmet Tezgan da yazdı. Tayyip Bey’in bütün bu açılımlardaki, saçılımlardaki maksadı cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürtler’i yanına almaktır. Çok zayıf, Obama ne isterse onu yapacak. Tayyip Erdoğan -ben henüz izin vermedim, çünkü üniversite diplomasını görmedim- cumhurbaşkanı olmak istiyor. Bizim bir vesileyle yakınımız olan Profesör Ergun Özbudun’un AKP için hazırladığı Anayasa Taslağı’nda, cumhurbaşkanlığı için üniversite diploması bir gereklilik olmaktan çıkarılıyor. AKP cumhurbaşkalığıyla ilgili eski düzenlemeyi kaldırmak istiyor. Bunu yapabilirlerse, Tayyip Bey’in cumhurbaşkanlığının önünü açacaklar. Bütün bu açılımların arkasında cumhurbaşkanlığı meselesi vardır. Mehmet Tezgan’ın da çok yerinde bir şekilde yazdığı gibi, Abdullah Gül ile Tayyip Erdoğan arasında, kendi partilerinin cumhurbaşkanlığı kavgası başlamıştır. Abdullah Gül’ün tarafında Aydın Doğan, Fethullah Gülen ve İsrail vardır. Tayyip Bey’in tarafında da şimdi Kürtler vardır. Benim Aforizmalar’da yazdığım nokta budur.

Pirüs Zaferi’yle bitirelim (2). Habur Zaferi, Kürtler için Pirüs Zaferi’dir. Habur’un Türkiye’deki etkisi İzmir’in işgaline benzeyebilir. O kadar olmaz. Çünkü İzmir’in işgalinin çok özel nedenleri vardır. Ama PKK ve Kürtler de Habur’da bir zafer kazandılar. Devleti felç ettiler, paralize ettiler. Bu tür zaferlere tarihte, Münih’e benzer bir biçimde çok yaygın olarak kullanılır, Pirüs Zaferi deriz. Pirüs, Epir kralıdır. Roma yükselirken Roma’yı yerle bir etmek istemişti. Uzatmayayım, gitti, Roma’yla savaştı; çok büyük zaferler elde etti. Ama bu zaferlerin içinde öylesine yoruldu ki, kendisi düştü. Habur Zaferi’yle Kürtler artık ne olduğunu bilmediğimiz hedeflerinden öylesine uzaklaştılar ki... Bir defa, demokratik cumhuriyet fikrinin artık hiçbir inandırıcılığı kalmadı. Biz yıllardır Kürt gericiliği ile Türk gericiliğini birleştirmemek için çalışıyoruz, şimdi birleştiler. Kürtler şeriatçıların, tarikatçıların, AKP’cilerin arkasına takıldılar. Bu, onlar için bir yol değildir. Türkiye İşçi Partisi’nin, solun içinden çıktılar. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Apo diyorlardı: “Melsa.” Şimdi solla hiçbir ilgileri yoktur, kendi sollarıyla da bir ilgileri kalmamıştır. Onun için herkesten çok daha fazla kaybettiler. Mhp’yi güçlendiriyorlar. CHP’yi güçlendiriyorlar. Bunlara kötü gözle bakmıyorum. Ama kendi çözümlerini kaybettiler. Artık DTP’ye ciddiyetle bakan bir tek solcu, bir tek cumhuriyetçi bulamazsınız. Onların şu anda iki tane taraftarı vardır. Biri Akın Birdal’dır, diğeri de Ufuk Uras’tır. Bir de Baskin Oran’ı yanlarına alabilirler. Başka kimseleri yoktur. Hiçbir şey kazanmadılar. Buna Pirüs Zaferi deriz. Bir şey elde ederken kendini bitirmedir. Kürt hareketi kendini bitirdi. Yeniden doğacaktır ve başka bir şekilde olacaktır. Bugün Silivri’de, mahkemenin önünde gösteri yapıyorlar. Yarın Türk solu biraz daha büyüyünce onu da yapamazlar. Biz Türkiye İşçi Partisi olarak, sonra Toplumsal Kurtuluş olarak, Kürtleri ilericiliğe doğru çekerken çok güçlüydük. Kürtler ise hiçbir zaman bugünkü kadar güçsüz olmadılar. AKP’nin elinde olan devleti paralize ettiler; felce uğrattılar. Ama Habur Zaferi, tıpkı İzmir İşgali gibi, Türkler’in onurunu kırdı. Bütün bunlar doğru. Bununla birlikte, ben hiç ciddiye almam bunları, yapılan anketlerde oy potansiyellerini sadece binde bir arttırabildikleri söyleniyor; yüzde bir bile arttıramamışlar. Bu, en talihli oldukları zamandaki durumlarıdır. Bu onlar için çok kötü bir durumdur.

Albay Dursun Çiçek’in “ilahlar kurban istiyor” denilerek verilmesi, bir bakıma hapse konulmasına razı olunması, ordu hiyerarşisi içinde kopmalara ya da sarsılmalara yol açar mı?

Bir defa resmi görün, gözlerinizi açın. İlker Paşa Hazretleri için ne büyük talihsizlik. Cumhuriyet tarihinde ilk defa sokaklarda, Türk Ordusunun aleyhine serbestçe nümayişler yapılıyor. Kim olduğu belli olmayan Berat adlı, Star Gazetesi’nin bir yazarı, bir sahne olduğu intibasını verecek biçimde Tayyip Erdoğan’ın önünde, “Genelkurmay Başkanı’nı at” diyor. Demek ki, şu anda Türk Ordusunu taşlamak, aşağılamak üzere bir kampanya var. Bu kampanya açık bir nümayişe dönüşmüştür. Televizyonlarda, gazetelerde, sokaklarda bu var. Bu varsa, komuta kademesinin bundan zarar görmesini hiçkimse önleyemez. Bunlar Türk Ordusunun prestijini çok kötü bir biçimde tahrip eder. 1950’li yıllarda bu olmadı. Türk Ordusu bugün yalnız. Ama bunları yapanların hepsini Türk Ordusu Harp Akademilerinde hoca yapmıştır. Nedir bu? Türk Ordusunun en yüksek kademesindeki bir insan Metin Heper diyebiliyor. Metin Heper’in AKP sempatizanı olduğunu, yazdıklarının hepsinin yanlış olduğunu takdir edemeyen bir komutanlık ile karşı karşıyayız. Saçınızı, başınızı yolarsınız.

Beni, Yalçın Küçük’ü üniversiteden her seferinde Türk Ordusu attı. Türk Ordusu attı Korkut Boratav’ı, Alparsla Işıklı’yı üniversiteden. Ama Türk Ordusu, bugün üniversitede olup da ona her kürsüden küfredenlerden bir tanesine dokunmadı. Bu söylediklerime oturun ağlayın. Böylesine bir ordumuz var.
 
Çok şükür, şu sıralarda halk kendi kendine güvenmeye başladı.

İkincisi, Türk Ordusunun en yüksek komutanı, “ben konuşurum” diyen komutanı, “Dursun Albay’ı teslim edin” diyen zat ile makamlıklar Beşiktaş’ında konuşurken, o değerli albayın İstanbul Beşiktaş’ta saatlerce bekletilmesi; benim imzam değil, ben yapmadım demesine rağmen yargılanması; yargılanmaya hapishane bavuluyla gelmesi; “ilahlar kurban istiyorlar” demesi, Türk Ordusuna çok zarar verir. Pek çok subay buna çok üzülür. Halk da çok üzülür. Bunun bir tek faydası vardır: Halk kendisini kurtarmaya çalışır.

Bir müddet önce Odatv’ye de söylemiştim: “Türk ordusu Cumhuriyeti kurtarmayı bıraksın, kendini kurtarsın.” Öyle görünüyor ki, bu konuda da bir eğitimi, birikimi yoktur. İftar yemekleriyle, ikide bir Diyarbakır’a seyahat yapmakla bir yere gidemezsiniz. Biz bunları söyledik. Buradan bir şey çıkmaz. Ordu Tv’yi kuracaksınız. Yeniden başlayacaksınız. Kemalistlerden, sol kemalistlerden, sosyalistlerden korkmayacaksınız. Harp Akademilerini bir üniversite kurumu haline getireceksiniz. Ve bizim kitaplarımızı okuyacaksınız. Bunun dışında bir kurtuluşunuz yoktur. Bunları çok açık olarak söylüyorum. Şu anda, umutusuz olmak için ise hiçbir neden yoktur. Cumhuriyet büyük bir tehdit altındadır ama o cumhuriyetin kendini tazeleyeceğine, yeniden kurulacağına dair çok ciddi işaretler de vardır. Bugün buradayız.

Bizim geliştirdiğimiz teoremler vardır. CHP’nin prestiji düşük, güvenirliği azsa, ordu müdahale eder. Yüksek komutanlar güven vermiyorlarsa, genç subaylar yukarıya doğru çıkarlar.

Bunlar teoremdir. Ama henüz bu teoremleri düşleyecek düzeyde değiliz, bunlar için vakit henüz erkendir. Ben Münih teslimatını çok üzücü, çok yanlış bulmakla birlikte, bunu vahim bir hal olarak da görmüyorum. Nihayet, bir kurban verilmiştir. Hepimiz hapis yattık, Dursun Albay da ikinci olarak hapis yatacaktır. Ama çıkar, bizleri inandırmıştır ki, o belge onun değildir. Onun olsa da, o belge hapse girmek için bir neden değildir. O belgenin içinde bir şey yoktur; belge Türkçe dahi değildir. Onu bir devlet memuru yazmaz. Dolayısıyla üzücüdür ama telafisi mümkündür.

Hocam, biraz az önce Albay Dursun Çiçek’in tekrar serbest bırakıldığı açıklandı. Bu haber röportajın daha önceki bölümlerinde formüle ettiğiniz düşüncelerinizde bir değişikliğe gitmenize yol açacak mı?

Hayır, ama gelen haber sevindiricidir. Daha önce dile getirdiğim tespitlerim ise hala geçerlidir. Çiçek’in salıverilmesi, onunla ve üzerinde imzası bulunduğu iddia edilen belgeyle ilgili düşüncelerimizin de doğru olduğunu göstermektedir. Dursun Albay’ın mahkeme heyetince oybirliğiyle salıverilmesini, Beşiktaş ve Silivri’de hukukun hala uygulanabileceğine dair bir işaret olarak da görülebilir.

Röportajı bitirirken eklemek istediğiniz son bir sözünüz var mı, Hocam?

Türk İslamı "rahim" ve "rahman" kelimelerini çizmiş durumdadır. Bir yanıyla bir "aydın savaşı" var; Fethullah Gülen Tarikatı kendisini münevver farz ile aydına, acımasızca ve insafsızca hücum etmektedir. Kemalist ve sol kemalist aydını kazımak istemektedir. İslamistler, Türk Yargı Kurumu'na ahlak ve hukuk dışı bir taarruz halindedirler. İslam ve Gülen Tarikatı, Türk Ordusu'nu hile ve desise ile çökertmek emel ve amelindedir.
Beydudedir. Zafer, ucu görülmüştür, kemalizm'dedir ve sol-kemalizm'dedir. Türk Ordusu, muzaffer cephede'dir.

* Münih Anlaşması: Münih Antlaşması, İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya arasında Çekoslovakya'nın Südet bölgesinin Almanya'ya verilmesini öngören 29 Eylül 1938 tarihli antlaşmadır. Südetler, Çekoslavakya'nın stratejik öneme sahip bir bölgesiydi. Büyük bir silah fabrikası olan Skoda bu bölgedeydi. 2.5 milyon Almanca konuşan nüfusa sahip olan bölge, Versay Antlaşmasının Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı kuralına göre, Almanya'nın kontrolü altında olmalıydı. Konferansın amacı Südet Krizi nedeniyle bir Avrupa savaşını önlemekti ve bölgenin neredeyse tamamının Almanya'ya teslim edilmesiyle sonuçlandı. Bu, Yatıştırma Politikasının en bariz örneği oldu. Çekoslavakya konferansa çağrılmadığı için anlaşma Çekler tarafından Münih Diktesi olarak adlandırılmaktadır. Hatta çoğu zaman Münih İhaneti olarak da isimlendirirler zira Çekoslavakya'nın Fransa'yla, Fransa'nın da İngiltere'yle askeri ittifakı vardı ve bunlar konferansta hiç gündeme gelmedi.

* Pirüs Zaferi: Pirus zaferi, çok büyük kayıplar sonucunda kazanılan zafer anlamına gelir. 280 ve 279 yıllarında Epirus'lu Pirus Roma'ya saldırdı ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için herşeyi feda eder. Sonunda Pirus savaşı kazanır, ancak 8 ünite filin desteklediği ordusunun tamamını kaybeder. Savaşı kazanmıştır, ama yanında koskoca ordudan arta kalan üç-beş çapulcudan fazlası kalmamıştır. Pirus’un bu zaferin ardından “tanrım, bir daha böyle bir zafer verme” dediği söylenir. Pirus Zaferi aslında yenilmeye mahkum galibiyetleri anlatmak için kullanılır...Bu olaya atfen, benzer şekilde kazanılan savaşlara Pirus zaferi denir.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2009 - İçki var diye terk ettiler!Bufalo teorisi....

Kategori: ARSIVpaylasmak

İçki var diye terk ettiler!Tekirdağ'ın düşman işgalinden kurtuluşu resepsiyonda

 

Tekirdağ'ın düşman işgalinden kurtuluşunun 87. yıl dönümü dolayısıyla verilen resepsiyonda CHP'li Belediyenin içki vermesini protesto eden AK Partililer salonu terk etti.
http://fotograf.gazetevatan.com/fotogaleri/act/12240_5878_14112009_1.jpg


DHA

Tekirdağ'ın düşman işgalinden kurtuluşunun 87. yıl dönümü dolayısıyla, Tekirdağ Belediye Başkanı Adem Dalgıç resepsiyon verdi.

Namık Kemal Üniversitesi Piramit Salon'daki resepsiyonda, Başkan Dalgıç ve eşi Münevver Dalgıç, konukları kapıda karşıladı.

Başkan Dalgıç, yaptığı konuşmada, bugünlere gelmek için çok büyük mücadele verildiğini belirterek, bundan sonra daha da çok çalışılması gerektiğini söyledi.

Resepsiyonda, Tekirdağ Valisi Zübeyir Kemelek, Garnizon Komutanı Tuğgenerel İsmail Gümüştekin, Başkan Dalgıç ve eşleri “kurtuluş pastasını” kesti.

Resepsiyona, kamu kurum ve kuruluş temsilcileri, sivil toplum kuruluşları ile siyasi parti temsilcileri katıldı.
************

Not:Alttaki şiirin yazıldığı  muhtemel tarihe ve hala oynanan oyuna  ya da söyleme dikkat çekmek istiyorum.

Rakı Name
http://ahmetdursun374.blogcu.com/raki-name/358743
------------
RAKI NASIL İÇİLİR
http://ahmetdursun374.blogcu.com/raki-raki-nasil-icilir/575365

**************

Bufalo teorisi....

Bir bufalo sürüsü en yavaş bufalonun hızında hareket eder.
Sürü saldırıya uğradığında ilk olarak en arkadaki zayıf ve yavaş olanlar  öldürülür. Bu doğal seleksiyon sürünün tümü için yararlıdır çünkü sürünün genel  hızı ve sağlığı bu zayıf üyelerin ölümü sayesinde korunur.

Aynı şekilde insan beyni de en yavaş beyin hücrelerinin hızında çalışır.
Bugün bildiğimiz gibi alkolün aşırı tüketimi beyin hücrelerini öldürmektedir.

Ancak doğal olarak, alkol en yavaş ve zayıf beyin hücrelerine saldırmaktadır.
Bu yolla rakının ve/veya şarabın düzenli tüketimi zayıf beyin hücrelerini öldürerek
beynin daha hızlı ve etkili bir makine olmasını sağlamaktadır.

İşte bu nedenle bir kaç kadehten sonra her zaman kendinizi daha zeki hissedersiniz.
 
İÇELİM AKILLANALIM ...... AFİYET OLSUN ......
http://ahmetdursun374.blogcu.com/raki-raki-nasil-icilir/575365

Şaka Şaka....
Sakın ha aldanmayın,durup duruken alkolik olabilirsiniz.
Biz sadece latife olsun diye paylaştık.
Zaten normalde kendini idare edemeynleri bir de sarhoş iken düşünsenize...

Bir-iki kadeh neyse de sınırını bilmeynlerden tanrı korusun...

Ama çok ilginç değil mi?
A.Dursun

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2009 - iZLENCE/Levent Kırca Ergenekoncu oluyor.

Kategori: ARSIVpaylasmak

Levent Kırca Ergenekoncu oluyor.

 

Levent Kırca Ergenekoncu oluyor.
Bu gidişle sayın Kırca'yı da Ergenekon davasının bir yerlerine mone ederlerse hiç şaşmayacağım.
Zira başbakanı eleştirmek suç ve Ergeneokcu olmak için yeterli değil mi?

ANITKABİR

-------
Levent Kırca-Pastadan Atatürk

----------
Gazilere 2 TL zam

-------------
AB'nin Atatürk'ü koruma kanunu(Haber)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2009 - BİZZAT:TBMM'de Ümmet açılımı/Dersim kavgası

Kategori: bizzat


TBMM'de Ümmet açılımı/Dersim kavgası

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genel Kurul'a hitap etti:
Komşusu açken tok yatmayan bir milletin mensubuyuz. Biz yaradılanı yaradandan ötürü seviyoruz.
Dikkat:Şehitler aileleri,gaziler,emekli,dul-yetimler hariç mi tutuluyor ki her gün bu insanlar bağırıyor?
Kulağınız duymuyor,gözünüz var görmüyorsunuz?


25 yıldır süren statükoyu süredürebilmek mümkünse sürdürelim.
Dikkat:Doğru satükoyu bitirdiniz ancak yeni bir statüko yarattınız.Ulema statükosu ya da şeri statüko.

Dağlar bombalandı mı, sınır ötesi operasyonlar yapıldı, çözüm alınabildi mi? Sadece askeri yöntemlerle çözülemez bunun psikolojik, demokratik, ekonomik boyutu var.
Dikkat:O halde PKK'nın AB'de ki kasalarını,bağlantılarını neden duymazdan geliyorsunuz?
Bakanınız Erdal Sarızeybek'e soruyor.
Biz bulamadık gerçekten öyle bir kayıt,kasa var mı diye?Dalga mı geçiyorsunuz?İktidar kim,yetkili kim,nereden yönetiliyor bu ülke?


Güneydoğu'ya yaptığımız yatırımların toplamı 15 kattrilyonu bulmuştur.

Dikkat:15 kattrilyon diyor.
Nereye gitmiştir bu para?
Hangi ağalar beslenmiştir?Hangi feodal yapı desteklenmiş ve nasıl bir sonuç alınmıştır ki doğuda yaşayan vatandaşlar hala göç etmekte,ağaları tarafından,mirleri,beyleri tarafından açlıkla terbiye edilmektedir?



Tabii ki; analar ağlayacak diyenlere soruyorum sizin hiç yavrunuz öldü mü?

Dikkat:Sayın başbakan elbet ki hiç bir ana evlat acısı çekmesin. Bu doğru ancak sizin evlatlarınız nasıl askerlik yaptı? Acaba vicdani redcimisiniz?

Dersim de olanları savunanları ben insanlıktan nasibini almamış olarak değerlendiriyorum. Terör örgütü ile benim Kürt kökenli vatandaşlarımı bir araya getiremezsiniz.

Dikkat:Sergerde(çapulcu) lakaplı Seyit Rıza'nın torunu Rüstem Polat dahi;Kin ve nefret davası gütmüyoruz derken siz ne demek istiyorsunuz?
Ermeni komiteleriyle birlikte çalışan, Taşnaksiyon komitesine yazılarak onların gayelerine and içen birinden mi bahsediyorsunuz?
Yoksa İsmet İnönü'nün "Dersim meselesini ortadan kaldırdık,Dersim müşkilesinden kurtulduk" sözleri mi hala kulağınızda çınlıyor.


Yoksa siz de mi Türk sömürgecilerinin aşağılık jargonunda sergerde olarak adlandırılmıştır iddiasındasınız?
Ancak beyninizin karanlıklarını anlıyorum.

Şeyh Hasan aşiretine mensup olan Abasan aşireti reisi Seyit Rıza'ya vurgu yapmanızın altındaki neden Ocakzade (Ehlibeyt soyu) kökenli olmasıdır değil mi?
Bunu bir türlü açığa vuramıyorsunuz ancak anlayanlar elbet ki işin özünü çözüyor.
Özetle Tribal parti oluşunuz, aynı zamanda Ehlibeyt soylarına karşı özel bir ilgi duyuşunuzu kamçılıyor.


Demiştim demek istemiyor,bundan nefret ediyorum.
Ancak bu gün tutmuş soruyorsunuz?
Dersim diyo,bu adam nasıl bir adam şeklinde...
Kim demişti Dresim diye şimdi hatırladınız mı?
Epilepsi böyle bir şey olsa gerek.
Ya dediğini,ya da okuduğunu anlamamak gibi bir sorun yaratıyor olmalı.


Benim mazimi test edecek siz değilsiniz, bunu test edecek kalitede de değilsiniz.

İşte yukarıdaki özet sizin mazinizi test etmeye gerek bırakmayacak kadar açıktır.
Dikkatinizi çekmesi açısından soruyorum;
Cumhuriyet rejimine karşı yapılan isyanlar hangi dönemlerde yapılmıştır hiç araştırdınız mı?

Bir zamanlar muhalefet yapıyordunuz.
Nasıl yapıyordunuz hatırlıyormusunuz?

Şimdi dönüp yaptığınız o muhalefete bakın ve şimdiki muhalefeti değerlendirin.

Prof.Dr.Ahmet Mumcu "Tarih Açısından Türk Devriminin Temelleri ve Gelişimi" adlı kitabında özellikle Atatürk'e ve devrimlerine karşı yapılan  muhalefetin, düşünsel değil duygusal nedenlere dayadığını söylüyor.
Tıpkı sizlerin yaptığı muhalefet döneminizi anlatır gibi.

Nakşibendi Şeyhi Palulu Sait isyanından başlayıp,İzmir suikastı(1926),Menemen olayı(1939) ve diğerleri neden ve ne zaman yapılmıştır biliyormusunuz?

İngiliz emperyalistlerince,petrol bölgelerine ulaşılamayacağı gerçeği ile karşılaştıklarında bu isyanlar başlatılmıştır.

Tamamı da Atatürk'ün yaşadığı dönemde olmuştur.
Atatürk'ün ölümü ile bu isyanlar artık bitirilmiş ta ki yeniden Atatürk sevgisi milletin gönlünde kabarmaya başladığında açılımlar (yeni isyanlar)şeklinde kendini göstermektedir.

Mustafa Kemal bu durumu Büyük Nutkunun sonunda zaten özetlemiştir.
Ayaklanmalardan,Terakkiperver Cumhuriyet Halk Fırkasından bahsetmiş ve diğer gerici akımlardan söz etmiş;Takrir-i Sükün yasası ve İstiklal mahkemelerinin kurulma nedenleri anlatmış, tüm bunları ulusumuzu ortaçağ karanlığına itmek isteyenleri engellemek amacıyla yaptıklarını söylemiştir.

Şimdi ortaçağ karanlığının halkımızın üstüne yeniden çöreklenmesini halkın izleyeceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Milletin suskunluğu korkusundan değil,devletine olan bağlılığındandır.
Tarih bunun örnekleri ile doludur.

Şimdi de bakalım bakanınızın konuşmasına:
İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Genel Kurul'a hitap etti:
 Biz insan odaklı siyaset anlayışı ile hiçbir ayrılık gözetmeksizin insanlarımızı onurlu bir varlık olarak görüyoruz. İnsan onurunun gerektirdiği eşit ve hür insanlar olarak yaşamak bizim partimizin anlayışıdır.

Sayın Bakan sanırım ki eline tutuşturulan metinde ne yazdığının bilincinde değil.
Siz kimsiniz sayın bakan?
Devleti temsil eden birisinin çıkıpta "hiçbir ayrılık gözetmeksizin"derken şimdiye kadar Türk devletinin ayrılıkçı olduğunu,siz gelince bu ayrılıkçılıktan kurtarıldığını mı ima ediyorsunuz?

Herkesin kendisine eşit davranıldığı ve bu devletin özgür bireyleri olarak hissettiği bir toplum için çalışıyoruz. Kısacası demokratik açılım köklü bir zihniyet değişikliği ve yeni bir iklim gerektirmektedir.

"Demokratik açılım köklü bir zihniyet değişikliği ve yeni bir iklim gerektirmektedir." derken hangi zihniyetin değişmesi gerektiğini neden örtülü olarak sunuyorsunuz?

Demokratik açılımın sloganı "Herkes için daha fazla özgürlük" tür. Hangi gerekçe iler olursa olsun temel hak ve özgürlükleri herkes için korumak hükümetimizin görevidir. Bu Türkiye'yi zayıflatmaz, aksine güçlendirir.
Mevcut Anayasa her açıdan toplumun gerisinde kalmıştır. Millet bu anayasayı hak etmiyor. Anayasanın ilk 3 maddesinin değiştirilmesi kesinlikle söz konusu değildir. Bu 3 madde tartışma dışındadır.

"Millet bu anayasayı hak etmiyor..." diyorsunuz.
Doğrudur ancak sizi de hak etmiyor.

Lakin her nasıl oluyor da bakanlık makamında bulunabiliyorsunuz anlamakta zorluk çekiyorum.

YÖK,sizi Kırıkkale Rektörlüğü yaptığınız dönemde neden görevden almıştı hatırlıyormusunuz?

Atatürk karşıtlığından dolayı görevden alındınız ancak artık İçişleri Bakanı sıfatı alınca Milli Güvenlik Kurulu toplantılarına katılıyor olmak nasıl bir sevinç yarattı sizde, onu da anlamak lazım.

 YİMPAŞ şirketler grubuna ait olan ANAR'ın yöneticiliğini yapmak elbet ki suç değil ancak "Radikal İslam" İslamın kendisidir diye iddia ettiğiniz tez çalışmanız ne anlama gelmektedir ki?

 CHP İzmir milletvekili Ahmet Ersin sizin için şunları söylüyordu:
"Aksu, parlamentonun kadrolu İçişleri Bakanıydı, neredeyse milletvekili seçildiği her dönemde İçişleri Bakanı oldu.
Ama gelen gideni aratacak sanki. Yeni İçişleri Bakanı da davranışları ve görüşleri itibariyle Sayın Sezer'den veto yemiş bir isim.
Sayın Sezer, onun Milli Eğitim Bakanı olmasını uygun görmedi. Dolayısıyla İçişleri Bakanlığı'na böyle bir kişinin getirilmesi, makul karşılanamayacak bir sonuç. Sayın Aksu gitti ama ondan daha olumsuz birisi getirildi. İçişleri Bakanlığı çok önemli bir bakanlık, dikkatle takip edeceğiz."

Tabii ki söylenen salt bu kadar da değildi.
Hayri Kozakçıoğlu ne diyordu ona da bakalım.
Beşir Atalay`ın İçişleri Bakanlığı`nı çok yakından tanımadığını biliyoruz. Bu nedenle etrafında oluşturacağı ekibin çok önemli olması gerektiğini düşünüyorum. Başarısını da belirleyecek en önemli faktör bu ekip oluşturacaktır. Yani seçeceği müsteşar ve Genel müdürlerin İçişleri Bakanlığı`nın işleyişini ve hizmet anlayışını yakından tanıyan isimler olması gerekiyor. Eğer bu noktada particilik yapma hatasına düşülürse o zaman fatura ağır olacaktır.` Valilerin çalışmalarının çok zor olduğunu belirten Kozakçıoğlu, `Vali tarafsız bir şekilde hizmetini vermek zorundadır. Bu çok önemlidir` dedi. Atalay, Gül`ün Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi `uzlaşma` turlarında da yanındaydı.

DSP İzmir Milletvekili Recai Birgün'de bir şeyler söylemişti.Bakalım:
Murat Başesgioğlu ya da Abdülkadir Aksu isimlerinin ön plana çıktığı bir anda Atalay`ın İçişleri Bakanı olduğunu kaydeden Birgün, `Emniyet Teşkilatı`nda çalışanlar artık diken üstünde durmamalı. Atama ve terfiler bir düzene bağlanmalı`diyordu.

Peki neden sizin için bunca söz söylenmiş olabilir?
Bunlarıda anlatmak isterdim ancak çok uzun oldu.

Öztle sizlere aslında şükranlatımı sunmak için bu satırları karaladım.

Gerçekten size ve AKP'ye şükran borçluyuz.

Belki ne demek istediğimi daha net ifade etmek açısından sizin ulemalarınızdan bir örnekle olmasa dahi,diğer her vatandaşın net anlayacağı bir örnekle anlatayım.

 Sir Isaac Newton'un etki-tepki yasası vardır.

Şöyle tarif eder.
"Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır"

Gerçekten de durum aynen bu haldedir.

-Emperyalizm karşıtı savaşçıların en büyüğü olan Mustafa Kemal'in, tekrar hatırlanması ve bu yüce insana milletinin yeniden sahip çıkması için elinden geleni yapan emperyalizm yanlılarına,
-Ali Kemal yandaşı gazetecilere,
-Osmanlıcılık üzerinden pirim peşinde olan tarihçilere,
-Şimdiki ve istikbalde ki BOP eş başkanlarına,
-Çok saygın AKP'ye ve Açılım mimarlarına,
-PKK'ya,...burada saymayı ihmal ettiğim tüm iş birlikçilere,

Milli mücadele yıllarının bir kısmı da dahil olmak üzere yaklaşık 90 yıldır bu millete anlatmak isteyip te anlatamadıklarımızı,7 yıl gibi kısa sürede anlatmayı başarabilenlere,
Mustafa Kemal ve Tam Bağımsızlık düsturuna daha çok sahip çıkmamız için gösterdikleri gayretten ötürü yüce Türk milletinin bir ferdi olarak şükranlarımı sunarım.

İşte tüm bu açıklamalar ışığında sizlerin anlattığı açılımdan benim tek anladığım Ümmet açılımı olmuştur.

14 Kasım 2009

Ahmet Dursun
****************
Abdullah Gül'ün Dersim'e yeşil ışık yakması TBMM'de ki açılımda da konu oldu.
DTP'li lerin Dersim talebi de TBMM'ye böylece gelmiş oldu.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/11/2009 - KURAN'DA MATEMATİK HATASI

Kategori: toplumsal
KURAN'DA MATEMATİK HATASI

Önce konumuzla ilgili Kuran ayetlerini görelim:

Nisa Suresi/11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.

Nisa Suresi/ 12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.

Bu ayetlere göre varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı.. Yukarıdaki ayetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır:

Üç kız evlada mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.

Bu durumu, matematiksel olarak hesaplarsak:

(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (Halbuki 1,0 olması gerekirdi!..)

Bu sonuç Kur'an'da verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü mirasın %112,5 u mirasçılara dağıtılamaz. Böyle %100'ün üstünde bir dağıtım yapmak imkansızdır.

ÖRNEK:[/b
Adam ölüyor. Geride kalan varisler şunlar; eşi, 3 kız çocuğu, annesi ve babası..

Buna göre miras dağıtım oranları Nisa suresi 11. ve 12. ayetin de şöyle bildirilmiştir:

Kız çocuklarına mirasın 2/3 ü
Anneye mirasın 1/6 sı
Babaya mirasın 1/6 sı
Eşine mirasın 1/8 i
------------------------------------
Adamın kalan mirasını 120 milyar farzedelim:

120 x 2/3 = 80 çocuklara
120 x 1/6 = 20 anneye
120 x 1/6 = 20 babaya
------------------------------
toplam = 120 Görüldüğü gibi mirastan eşe hiç para kalmadı.

Eğer eş de almış olsa;
120 x 1/8 = 15 Eşe düşen pay
----------------------------
Toplam = 135 olacaktı.

Halbuki ortada 120 milyar var. Eşe 1 kuruş dahi kalmadı.

İşte bu Kur'an ayetlerinin hatalı olduğunu gösterir.

Halife Ömer'in Hataya Karşı Avl Yöntemi:

Bu hatayı düzeltmek için Ömer "avl", "avliye" olarak adlandırılan basit bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem allah’ın verdiği oranlardan yola çıkıp bir noktada ufak bir değişiklik yaparak oranların tümünü değiştiren ve toplamı %100 olacak yeni oranlar elde eden bir yöntemdir... Günümüzde İslam hukuku miras konusunda bu yöntemi esas alır.

Avl yöntemiyle bir anlamda Kur’an ayetlerinin dışına çıkılmakta ve Kur’an’a göre şeriat uyguladıklarını söyleyenler, mecbur kalarak kendi uydurdukları hüküm ve yöntemi kullanmaktadırlar.

Avl yöntemi ile şu yol izlenir :

2/3 + 1/6 + 1/6 + 1/8 = 48/72 + 12/72 + 12/72 + 9/72 = 81/72 = 1,125

Burada payda 24’e değil de 72’ye yükseltilmiştir. Sonucun 1 çıkması içinse

Payda 81 yapılır;

48/81 + 12/81 + 12/81 + 9/81 = 81/81 = 1

Yani matematik olarak yanlış olan ama çaresiz ve zorunlu kalınarak hileli bir yöntemle

oranlar değiştirilmek suretiyle paylaşımın sağlanması yoluna gidilmiştir.

Böylece yeni oranlar:
üç kızın toplam payı= 48/81
annenin payı= 12/81
babanın payı= 12/81
zevcenin payı= 9/81
olacak şekilde değiştirilmiş olur.

Tabi elde edilen bu oranlar ayetlerde ifade edilenlerden farklıdır. Ayetlere baktığımızda bu oranları göremeyiz. Bu oranların sadeleştirilmiş şekillerine de bakalım:


üç kızın toplam payı = 48/81 = 0,593 Halbuki Kur'an 2/3 = 0,666 diyor
babanın payı = 12/81 = 0,148 Halbuki Kur'an 1/6 = 0,166 diyor
annenin payı = 12/81 = 0,148 Halbuki Kur'an 1/6 = 0,166 diyor
zevcenin payı = 9/81 = 0,111 Halbuki Kur'an 1/8 = 0,125 diyor

Görüldüğü gibi ayetlerde belirtilen oranların kullanımı mümkün olmadığı için bu oranlar değiştirilmiştir ve başka oranlar kullanılmaktadır.

Böyle basit bir dört işlem hatasının, her harfi, her kelimesi Allah sözü olduğu bildirilen Kur'an'da yer alması, Allah gibi kusursuz bir varlığın hatası olmasa gerek. O halde, bu hatanın sebebi ne olabilir dersiniz?

Bu, Kur'an'ı Muhammed'in uydurduğunun en önemli delili midir?

Bu hata şimdiye kadar izah edilememiş, mantıklı, bilimsel bir yanıt verilememiştir.

Diğer çelişkiler "müphemdi, müteşabihdi " diyerek, kelimeleri çarpıtarak, tahrif ederek, yanlış bilgiler verip demagoji yaparak bir şekilde geçiştirilebilir. Ancak Matematik laf değil, işlem ister. Matematik de mecazilik, müteşabihlik sökmez.

Nitekim Halife Ömer'de sökmediğini görmüş ve Avl denilen aldatma yöntemi uygulamıştır.

Bu ayetlerdeki hatayı anlayanlar ve çözüm bulamayanlar ama hala Kur'an'ı Muhammed'in uydurmadığını düşünenler aşağıdaki soruları yanıtlamaya çalışmalıdırlar. Çünkü ana-babadan alınmış, hazıra konulmuş imanın tazelenmesi ve sorgulanması gerekir. Gördüğü yanlışlara rağmen imanında direnmek imansızlıktan daha kötüdür. Eğer Tanrıya inanıyorsanız ve bilen, gören, işiten, hesap soransa Tanrı, sahte imanları da, gerçek imanları da iyi bilmesi gerekir. Aldatılamaz, kandırılamaz. Kendisini alet ederek dünya menfaatleri elde edenlerden de, yanlışı göre göre, bile bile onların peşinden gidenlerden de hesap sormasını iyi bilir.

Sorular:

1- Muhammed vahyi mi yanlış anlamıştır?
2- Ortada vahiy diye birşey yok ilham mıdır hepsi?

İlhamlar da hata içerir mi diyorsunuz?

3- Yoksa Kur'an toparlanırken mi hata yapılmıştır?
4- Ya da Kur'an tahrifata mı uğramıştır?

Halife Osman ayetlerle oynamış olabilir mi?

5- Yoksa Allah da hata yapabilir mi diyorsunuz?
6- Allah değil de Muhammed mi matematikten anlamıyordu?
7- Yoksa bu konudan uzak duralım, ele almayalım,

Şeytani bir soru mu diyorsunuz? Şeytani bir soruya neden olan hatanın Kur'an'da ne işi var?

Bu konu hakkında detaylı tartışmanın yapıldığı forum sayfasına gitmek için aşağıdaki linke tıklayınız:

 
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=1464&highlight=matematik

Kaynak:
http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=21&p2007_articleid=2
****************
KURAN'IN ORİJİNALLERİ YAKILDIĞI İÇİN YOK
http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=14&p2001_articleid=10
*************
Eşdinsellik
************
DEİZM NEDİR?
DEİZM NEDİR?

Deizm (Neden Tanrıcılık): Tanrı'yı sadece bir ilk neden olarak ileri süren ona başkaca hiç bir nitelik ve güç tanımayan akılcı din öğreticisidir.
17. ve 18.yüzyıllarda İngiltere,Fransa ve ABD'de belirginleşmiş bir felsefi akım olsa da,kurucusu J.Toland (16 yy.) olarak kabul görmüştür.

Deist kelimesi kaynaksal anlamda ilk olarak Pierre Viret(1564) ve Robert Burton(1621) tarafından  kullandığı kabul görmektedir.

Vahiy ölçüsünün yerine akıl ölçüsünü koyar. Bilime uygun bir doğal dini önerir. (Rousseau ve Voltaire de deizmi savunanlardandır.)

Tüm dinleri rededen ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler rededildiği için peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Bu tek inancın kaynağı, dolaysız yoldan algılarımızla doğaya ve insanın yapısına duyulan hayranlık ve bunları bir yaratan (tanrı) olması gerektiğine olan inançtır.

Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüellerin olmamasından dolayı ateistler ile deistler arasında günlük hayatta, pratik anlamda bir farklılık yoktur.

Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, tanrının oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir tanrıya inanmak, o tanrının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine de inanmayı gerektirmez. Semavi dinlerde yani Musevilik, Hıristiyanlık, İslam gibi dinlerde insanın, önceden evrim geçirmeksizin yaratıldığına inanılır. Bu inanış deizmde yoktur.


Sorular ve Yanıtlar:

Deizm neye dayanır?

Akıla ve doğaya. Evrene bakınca bir düzen görürüz ve bu düzen bizi bir tanrı ya da tasarımcı inancına götürür.

Deizm ateizmin bir çeşiti midir?

Hayır. Ateizm tanrıyı reddeder. Deizme göre tanrı vardır. Deizm dinleri reddeder.

Eğer deism tanrı inancını kabul ediyorsa deizm ve yahudilik, islam, hıristiyanlık gibi diğer dinler arasında ne fark vardır?

Deizm yukarda da geçtiği gibi doğaya ve akla dayanır,vahye dayanmaz.
Diğer tüm dinler vahye ya da kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir rahibe papaza ya da imama gerek yoktur. Deismde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.

Deistler tanrının evreni yaratıp geri çekildiğine mi inanıyorlar?

Bazı deistler öyle düşünüyor, bazı deistler tanrının insan davranışlarına müdahale edebileceğini düşünüyor. Örneğin, George Washington Long Island'dan çekilme ya da teslim olma arasında daha riskli olan çekilmeyi seçmiştir ve kendisine niye daha riskli olanı seçtiği sorulduğunda, bunun yapabileceğinin en iyisi olduğunu ve gerisinin tanrının taktiri olduğunu söylemiştir.

Deistler dua ederler mi?

Sadece şükür ve teşekkür için dua edebilirler, tanrıya dikte etmezler. Dua için belli bir yer ve zaman, belirli bir vücut duruşları yoktur.

Deistler tanrıyı nasıl görürler?

Tanrıyı istediği kadar gücü olan ölümsüz bir varlık olarak görürüz. Albert Einstein' dan alıntı deizmin tanrı tanımı için iyi bir örnek olacaktır: " Benim dinim kendini zayıf aklımızla algılamamız zor olan sonsuz güç sahibi üstün ruha alçak gönüllü bir şekilde hayran olmaktan ibarettir. Bu üstün düşünen gücün duyguları derinden etkileyen ikna ediciliği, ki bu kendini anlamak mümkün olmayan evrende ifşa eder, benim tanrı anlayışımı oluşturur"

Deizm bir mezhep midir?

Deizmin bir mezhep olması mümkün değildir çünkü Deizm kendine dayanmayı öğretir ve insanları daima akıllarını kullanmaya teşvik eder.

Deizm bedeli ne olursa olsun otoriteyi sorgulamayı öğretir.
Deizm vahye dayalı dinler gibi muhakemesi olmayan iddialarda bulunmaz. Vahye dayalı dinler insanları tanrının söylediklerine teslimiyete ya da bu sözlere karşı düşünme gücünüzü ertelemeye çağırır. Bunu iman olarak adlandırırlar. Örneğin, Musa'nın denizi yardığına ya da İsanın suyun üstünde yürüdüğüne ya da Muhammedin Kuran'ı bir melekten aldığına inanmak ne kadar mantıklıdır?

Deizmin dünyadaki fenalıklara karşı cevabı nedir?

Dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı eğer tanrı vergisi aklımızı kucaklasaydık ortadan kalkabilirdi. Unutulmamalıdır ki, Doğanın bulduğumuz ve ilerlemekte kullandığımız bütün kanunları, bilgisayardan tıppa ve uzay yolculuğuna kadar önceden beri vardı. Ama biz bilgimizi ilerletmek ve öğrenmek yerine batıl itikadları ve korkuyu seçtik. Başarının gereği olan zor işleri becermektense kendi davranışlarımızdan sorumlu olmadığımızı düşünmek daha çok yatıştırıcıdır.
Deizm her soruya bir cevabının olduğunu iddia etmemektedir,deizm sadece bu sorulara giden doğru yolda olma iddiasındadır.
***************
DİN FELSEFESİ

M.Bülent GÜRKAN
Tanrı salt özdeşlik ve birliktir; o, ne budur, ne de buradadır. onda gösterilebilecek bir şey olmadığı için kendine bir ad takılamaz, gerçekte tüm yaratıklar tüm yapıtlarıyla Tanrı adını teneffüs ederler.”

Eckhart’ın Yeni Platonculuk’tan kaynaklanan gizemciliği Tanrıyla insan arasındaki ilişkide Kiliseyi gereksiz kılmıştı. Kilise yetkesinin önemli ölçüde sarsılmasına yol açan bu akım Luther’in öncülük ettiği Reform eyleminin de temelini oluşturmuştur.

Ad’cı (Nominalist) Roscellinus’un (XI. yy) izdaşı İngiliz Fransisken rahibi Ockham’lı William’ın (1295-1349) üzerinde durduğu sorunlar, tümeller, tikeller, bilgi, ahlâ k, istenç ve Tanrıdır.

Bu sorunlara çözüm ararken uyguladığı yöntem “eleştiri”ye dayanır. Önce soruna kuşkucu bir tutumla yaklaşır, onu en ince ayrımlarına değin inceler ve eleştirir. Böyle bir yöntemle vardığı sonuç, tümellerin “gerçek” değil, birer “boş kavram” olduklarıdır.

Ona göre tümeller, birbirine benzeyen nesnelerden, soyutlama yoluyla t üretilmiş kavramlardır.

İnsan yalnızca algıladığı tikel varlıkları bilebilir ve yalnızca bunlar gerçektirler. Bu da bilginin iç ve dış deneyden kaynaklandığı anlamını doğurur .

Bu durumda Kutsal Kitabın öne sürdüğü doğa üstü varlıkları bilme ve us ilkelerine göre açıklama olanağı yoktur. Onlar ancak inancın konusudurlar. William, " felsefe us ilkelerine dayalı bir bilgi alanı olduğundan inanca bağlanan Tanrıbilimle ilgisi yoktur ve onun denetimi altında değildir.

Felsefenin içerdiği sorunlar usa dayandığın dan, inançtan bağımsızdırlar.” diyerek Rönesans dönemi usçuluğuna öncülük etmiştir.

Özellikle Tanrıbilimden bağımsız, kilisenin denetiminden kurtulmuş, us ilkelerine ve deney verilerine dayalı bilimsel anlayışın ilerlemesine önemli katkı sağlamıştır.

Görü ldüğü gibi, Felsefi düzeyde bir düşünce etkinliği bir konuya el atınca -bu isterse dogma olsun- orada farklılaşmaya neden oluyor.

İşte bu farklılaşma özgürlüğün yolunu açıyor ve kesinlikçi ve saltık belirlenimlerin tutsaklığından kurtulmak kolaylaşıyor .

Bütün bu ve buna benzer görüşler, Ortaçağ Tanrıbiliminden gerçek anlamda felsefeye geçiş sürecinde yer alan “din içinde felsefe”nin, Tanrı-bilgisi üzerine (Theo-sophie) oluşturduğu düşüncelerdir. Bu düşünceler Hegel ve sonrasında “Din Felsefesi” adı altında bir disiplin (ilahiyat) biçimini almış, felsefenin bir dalı olarak inceleme konusu yapılmış ve temel Tanrı görüşüne bağlı olarak dinler ve inançlar sınıflandırılmışlardır.

Ayrıca bir de Tanrı-bilim eş deyişle (Theo-logie) vardır. Onun konusu ise daha çok hangi zamanda hangi yerde ve hangi toplumda ne tip Tanrı inancı vardır onu gözler önüne yansız bir biçimde sermektir.

Din Felsefesi ya da Theo-sophie’de Ontolojik, Kozmolojik, Teleolojik (ereksellik), Ahlâ ksallık ve Dinsel deneyimler (experience) gibi kanıtlar göz önüne alınarak bir “Tanrı”nın varolması gereği öne sürülmüş, bunun yanında Tanrı, evren, insan ilişkilerinin tasarımına bağlı olarak çeşitli “Tanrı Tasarım”ları oluşturulmuştur.

Bu tasarımlardan inanç olarak benimsenmiş ve yaygınlaşmış olanlarının başlıcaları, Teizm, Deizm, Panteizm, Pan-enteizm'dir.

XVI. yüzyılda Rönesans hareketi hızla Avrupa kıtasını etkisi altına almaya başlamıştı. Bu hareket giderek aydınlanma hareketine dönüştü ve kilise erki büyük ölçüde kırıldı. Kilisenin savunduğu Tanrı tasarımı vahye dayalı ve teistik bir tasarımdı, başka bir deyişle Kişi-Tanrı tasarımıydı. Kilise otoritesi kırılırken, doğrudan Tanrıyı yadsımak yerine, aydınlar Tanrı tasarımını değiştirmeyi uygun buldular.

Deizm (Yaratancılık ya da nedentanrıcılık) kavramı ve görüşü XVI. yüzyılda İngiltere’de ileri sürüldü. Lâ tince’de “Tanrı” anlamındaki "Deus" sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncecilerin (kiliseye bağlı olmayan) Tanrı inancını betimlemek için ortaya konmuştu. Önceleri “Tanrıtanımazlık” (ateizm) karşısında “Tanrıcılık” ya da “Tanrının varlığına inanmak” anlamında kullanıldı. Daha sonra “Yaratıcı-Tanrı” anlamına gelen "Teizm" sözcüğü benimsenince "Deizm", varlığı akılla bilinebilen ve evrene karışmayan bir Tanrı anlayışı olarak kendine özgü felsefi bir nitelik kazandı.

Deizmi savunanlar kendi Tanrı tasarımlarını “kişileştirilmiş, yöneticiliği ve deneticiliği kabul edilmiş Tanrı” anlayışına karşı, “kişilik dışı, ve yalnızca ilk neden ya da ilk devindirici olmakla yetinen bir Tanrı” olarak ortaya ko yunca bu açıkça Hıristiyanlığın Tanrısı’na bir savaş açımı olmuştu.

Çünkü böyle bir Tanrının evren ve insan ilişkisi yalnızca bir ilk nedene bağlı tutulmuştu o kadar. (Aristo’nun Tanrısı gibi).

Buna karşın vahiy, ilham, elçi (peygamber), kutsal kitap, yazgı (kader), kilise, papaz, ruhun ölümsüzlüğü gibi kişi, kavram ve kurumların tümü yadsınmıştı.

Kilisenin, bilim adamlarının çalışmalarına “Tanrı” ve “Din” adına karışması karşısında bu görüş bilim adamlarına özgür bir ortam sağladı.

Devindirdikten sonra Tanrı bile evrene karışmıyorsa ne kişiler ne de kurumların (kilise) Tanrı adına yaptırımı olamazdı.

Ve yine Tanrı, evreni, dünyayı ve insanı yönetmiyorsa tarihte hiçbir şey kutsal olamazdı. Kilise Tanrının bedeni değil düpedüz insan eseriydi. Kimse onun arkasına sığınıp başkalarını suçlayamazdı.

Bunun yanında Batı’lı bilginler doğa ile ilgili yeni bilgiler elde ettikçe dinsel inançlara başvurmadan evreni açıklamanın olanaklı olduğunu anladılar. Ayrıca akıl, doğası gereği Tanrının varolduğunu bulur, iyiyi, kötüyü ayırabilirdi. Bu nedenle otonom ve mekanik evren görüşü yandaşları "vahyi" de bir karışma olarak gördüler ve yadsıdılar.

Deizm hiç kuşkusuz bir Tanrı inancıydı, ancak o Tanrının belli hiçbir dini yoktu. Ünlü bir deyişle Deistlerce “Tanrı” evrenin dışına sürülmüştü.

Bu Aşkın-Tanrı anlayışı, karışan, yöneten ve Kişi-Tanrı niteliklerine uygun olmadığından içkinlik, üçleme (teslis), İsa’nın kutsallığı gibi inanışlar da geçerli olamazdı.

İngiliz düşünür Edward Herbert, De veritate (Hakikat üzerine) ad lı yapıtıyla bu anlayışın kurucusu sayıldı. Herbert’e göre, bir “Tanrı” vardır ve bu “Tanrı” dünyayı yaratmıştır ve de bunlar doğal hakikatlerdir. Çeşitli dinler us dışı tasarımlar ileri sürerek bu doğal hakikatlere gölge düşürmüşlerdir.

Herbert’i John Toland izlemiştir. Toland’ın etkisi çok yaygın olmuştur. Toland, “Yaratan-Tanrı” yerine “Neden-Tanrı” görüşünü ileri sürmüş ve Doğal din anlayışını savunmuştur. “Toland ortaya çıktığından beri, kiliselerde İsa’nın adı geçmez oldu, bütün papazlar ondan söz ed iyor" deyimi ünlüdür.

Toland, “Letters to Serena” adlı yapıtında giderek nedentanrıcılığı bile yadsıyan, örneğin: özdeğin kendinden devimsel olduğu gibi düşünceler ileri sürmüştür.

XVIII. yy. İngiltere’sinde bir süre aynı anlamda kullanılan “özgür düşünce”,“doğal din" ve “neden tanrıcılık” akımları felsefesel temellerini John Locke’ nin görüşlerinden almışlardır.

Fransız özdekçileri de XVIII.yy’da başta Rousseau ve Voltaire olmak üzere, deizmi benimsediler. Voltaire, “Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır. İsa adlı bir yahudiye ne gerek var” derken, Rousseau “Din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüce bir duygudur ve onu din adamları gibi gereksiz aracılar bozmamalıdır” diyordu.

Deizm, dinsel konulara akılcı yöntemler uygulayan, Tarihi Hıristiyanlığa, gizemli bir din anlayışına, doğa-üstü inanışlara ve kilisenin otoritesine karşı çıkarak Hıristiyanlıkta baskının ve bağnazlığın kırılmasına yardımcı olan yarı dinsel yarı felsefi bir yaklaşımdır.

Bir başka anlatımla deizm, bir anlamda felsefenin din hi zmetinden ayrıldığı, insan aklının özgür düşünce doğrultusunda felsefeyi kendi başına bir disiplin olarak kullanmaya yöneldiği bir çabanın inancı olmuştur.

Aydınlanma çağında bu kadar devrimci ve ileri bir görüş sayılan deizm, çağımızda din kurumunun savunulmasında Tanrı düşüncesinin felsefesel alanda bile yadsınamadığı ve gerekli görüldüğüne kanıt olarak gösterilmektedir.

Oysa Deizm, bir bakıma utangaç bir Ateizmdir. Ünlü bir söyleyişle; "Panteistler Tanrıyı işten attı, Deistler Tanrıyı emekli etti, Ateis tlerde onu öldürdüler." denmiştir.
anadoluaydinlanma.org
***************
Akıl
Aklı olan hiç allah yok diyebilir mi?

Aklı olan hiç uydurulmuş şeylere din(allahın yolladığı)diyebilir mi?

Bu saçmalıklardan bıkanlar değil ancak akıl yürütebilenler sonunda gerçeği anlayınca atelikten döndüğünü,önce deist olduğunu sanıyor.

Zaten akıllı olsa idi ate olurmuydu?diyenler de mevcut.

Atelikten nereye dönerse dönsün bana göre inkarcıdır.İnanılır olamaz.

Belki,gerçeği görmüş olabilir mi?
Hiç sanmam.

Gerçek öyle şıp diye görülüyordu ise şimdiye kadar akılları nerede idi?

Ben kendimi bildim bileli deistim.
Hala da öyleyim.

Dinler masaldan ileri gidemez.

Bence ateistler de dindar olduğunu sananlar da aynı masala inanıyor.

Biri allah yolladı sanıyor,diğeri de yollamadı.

Yani özetle üzerinde tartıştıkları masal kitaplarını inkar ya da kabul ediyorlar.

Bu kabule görede birbirlerini ate ya da dindar olmakla suçluyor ya da övüyorlar.

Oysa ki deistler sadece ve sadece yaratıcıya inanıyorlar.

Çünkü biliyorlar ki yaratıcı;aklını dahi zor kullanan yarattığı varlıklar ile asla dalga geçmez.

O söyleyeceğini yarattığı varlıkların içinde zaten söylemiştir.
Bu sözün(tanrının sözü) insanlık tarihindeki (-ve yarattığı tür insan için geçerli olanın) adı ise AKIL dır.
Ahmet Dursun
************
İsmini vermek istemediğim bir arkadaşım bana bir çağrıda bulunmuş.
Ben de bir yanıt yazdım.
Paylaşayım istedim,hem konuya da uygun olduğu için....

Tanrının tanımını yapalım:
 
1) Bedeni: Tanrı Ruhtur, yani bedeni et ve kan değil Ruhtur.
2) Nitelik: 4 temel niteliği var: Adalet, Hikmet, Kudret ve SEVGİ'dir.
3) Kanıt: Yaratılış.
4) Onu görmemek: Mazereti yok. Gerçekten görmüyorsa aptaldır, görüyor da işine gelmiyorsa ikiyüzlüdür.
5) Ateizmin sonuçları: Hayvanlık, vahşet, psikolojik ve psikiyatrik hastalıklar, bedensel hastalıklar, boşanmalar, nefret, bölücülük, otoriteye itaatsizlik, cinsel sapkınlıklar, (homoseksüel ve sevicilik)
6) Yüzlerce şey söyleyebiliriz

Zaten Ateizmin saçmalığını görenler tampon bölge olarak Deizme kaçtılar sanırım, evet deist kaçak oynayan (akıllı diyebilirim, daha vicdanlı) bir ateist sayılır.
Ateist ise vicdansız ve saf biçimde ileri giden, yay gibi fırlar, sonra da yaşamının sonunda yallah geri fırlayan (yanılmışım Tanrı varmış) diyen gerçekten vicdanlı bir ateist olan Flew gibi biri olsa gene iyi. Ateistlere gerçekten acıyorum, şimdi mutlu olmadıkları gibi, sonları da iyi değil, karanlık gelecek onlar için de.

Bu sorunun tek çözümü SAHTE DİN kavramını kabul etmektir.
Bir YARATICI vardır ama DİNLER onu temsil etmiyor öyleyse SAHTE DİN VARDIR. (yani sahte bir tanrı vardır esasında, gerçek tanrıyı kötü, mantıksız, işkenceci, korkulası tanıtan, şeytan var).

Bunun başka açıklaması yok.
Bunu siz (deistler) hissediyorsunuz fakat gerçek tanrıdan gelen mukaddes kitap bilginiz yetersiz olduğu için adını koyamıyorsunuz,iki dere arasında kalıyorsunuz.

Açıkçası, tanrı var deyip din aramamak de,dine inanıp 'tanrı bu olamaz dememek de bir çıkar yol değil bence.Kendimi o kadar mutlu sayıyorum ki Ahmet bey. Ben derenin diğer kenarına geçmiş sizin gibi değerli birine 'bu tarafa geçin' diye yardım etmek isteyen biri konumundayım. Evet deist,ateist veya sahte dinci olmadığım,gerçek dine (kutsal kitaptaki din) kavuştuğum için mutluyuz. Sevgiler saygılar.......
---------------------

Sevgili dostum,
Derenin diğer kenarından sizin davet ettiğiniz kenara geçmek için yaklaşık ömrümün 45 yılını verdim.
Ancak siz nasıl ki derenin bana göre diğer yakasında mutlu iseniz,ben de bu yakasında aynı derecede mutluyum.
Çünkü,hala inanıyorum ve dahi eminim ki,tanrı bana verebileceği en değerli,en kutsal metini yaratırken vermiş.

Ben de onu sık sık açıp okuyor,kullanıyorum.
Eğer ki tanrı insanları
sizlerin inandığı metinlerde ki gibi bilgi ile donatarak yaratmış olsa idi,neden hala keşfedilmemiş bir çok bilgi mevcuttur?

Eğer ki tanrı metinlerinizde ki gibi ise bu bir çelişkidir.
Yok değil ise o zaman ben haklıyım.

Bu elbet ki evrim kurallarının kesin var oluşuna,kabulüne işaret değildir.
Lakin tanrının izin verdiği kadar değişim geçireceğimizi işaret eder.

İşte bilimin kısa açıklaması da budur.
Yani değişim içinde olmak bilim demek anlamına gelecektir.

Tabii ki bilim ile gerçekleri araştırmak için de lazım olan şey,vahilere takılı kalmamaktan geçer.
Çünkü,vahi ile gelen şeyler var iken neden bilimle uğraşılsın ki?
Biz tanırdan,onun yolladığı metinlerden daha mı iyi bilecektik.
Neden araştıralım ki?
Bir vahi meleğine(olmuyor ise bir ruhbana)sorar o da bize aklının erdiğince,dilinin döndüğünce anlatır ve blim bu der kabul ederdik.
Başka ifade ile vahiye inanan biri için bilim inkar anlamına da gelebilecek demek o halde.

Özetle dostum,ya bilim ya vahi?

Allah vahiy ile hiç birşeyi yollamadı.
Öyle olsa idi eksik bilgi yollayan bir allahtan söz edecek idik.

Çünkü,hala metinlerde yok olan,açıklanamayan bir çok eksiklik mevcuttur.
Görülüyor ki allah eksik bilgi yollamış mı demeliydik?

Bana göre bilim,allahı iyi anlamak doğru kavramak için;yine yaratıcı tarafından verilmiş olan aklın araştırmaları ile kendini gösterecektir.
Bilimden uzak olmak ancak ve ancak vahiy (vahi/vahy) inancının bir gereği olabilir.
Madem ki tanrı vahyetmiştir,neden daha başka araştırmalara yöneleceksiniz?

Yoksa inandığınız tanrıdan şüphe mi ediyorsunuz da kendinize dahi itiraf etmekte güçlük çekiyorsunuz?
Bırakınız kendiizi yazılı metinlere,ne hastalık,ne insanlık ne de başka hiç bir şey için yenilik,çalışma yapmayınız.
Çünkü,tanrı her şeyi sizin için kitaplarında zaten yollamış.
Neyse uzatmayım fazlaca....

Tavsiyem odur ki siz derenin o kısmında kalınız.
Ne zaman ki tanrının size verdiğini tam olarak kullanmayı seçerseniz bizim tarafa geliniz.
Ben de ne zaman metinlerdekine yeterlidir,artık araştırmaya gerek kalmamıştır dersem derenin sizin tarafında olan bölümüne mutlaka gelirim.


Geleceğimden emin isem,...bilirimki...ancak ve ancak...işte bunu bilerektir.
Çünkü artık teslimiyetçi omuş,akıl süzgecim yıpranmış olacaktır.

Tanrıdan dileğim her daim şu olmuştur.
Aklımı alacağına canımı al.

Çünkü,aklımı aldığı anda ne tanrı kalır,ne de yaşam.
Zira aklın olmadığı yerde vahilerle bezenmiş dinsel tabular vardır.Bu da yaratıcı kavramını değil,yaratılan tanrı kavramını getirecektir.
Saygı ile....
Ahmet Dursun
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/11/2009 - BİZZAT:Yeni açılım;Cumhuriyetten Türk İmparatorluğuna geçiş süre

Kategori: bizzat
Yeni açılım;Cumhuriyetten Türk İmparatorluğuna geçiş süreci

Bölgesel güç olma yolunda bir Türkiye.
Böyle bir ifade kimin hoşuna gitmez?

Ancak bölgesel güç olmak yeni bir İmparatorluk olmakla aynı anlama gelir mi?
Yani Cumhuriyetten İmparatorluğa giden bir süreç (İrtica) mümkün müdür?

Mümkün olsa dahi bu güç,Amerika'nın icazetiyle mi olacak? Ya da olabilir mi?
Yoksa Türkiye'yi yönetenler ülkenin kendi gücünün farkına varıp,binlerce yıllık tarihten gelen hakimiyetini mi kullanırlar?
İşte karıştırılan, incelenmesi gereken konu budur.

Son zamanlarda görüntüsel eylemlerin en keskinlerinden olan İsrail'e kafa tutar görüntü sergilerken, yine aynı kökenli açlılımlar bu kavramların çelişkisini doğurmaktadır.

Örneğin;
ABD'nin olmaz ise olmazlarından bir olarak gördüğü Kürt açılımlarının arkasındaki ana sebep,Türkiye Kürtlerinin Cumhuriyet karşıtlığı üzerinden eyaletleşmenin önünü açarak,
Barzani başkanlığında yeni bir Kürdistan'ın kabul ettirilmesi yaşanan çelişkilerin en acımasızı olmaktadır.

Eyaletleşme konusu daha evvel işlenmişti.Bakınız...
EYALET YA DA BÖLGESEL KALKINMA AJANSLARI.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=312.0

Türkiye'nin yeni İmparatorluğa doğru götürülüyor olmasının arkasındaki güçler bellidir.

Bu salt Türkiye üzerinden değil (-ki 12 Eylül'de bu sürecin bir kısmını oluşturuyor)diğer ülkeler üzerinden de yıllarca sürdürülmüş politikaların ürünüdür.

Bunun için CIA'nın operasyonel birimleri(-Türkiye'de 12 Eylül öncesinde olduğu gibi) dünyanın diğer ülkelerinde de aynı operasyonlarını sürdürdü.

Örnek olarak,ABD savunma bakanı Ramsfeld'e bağlı özel suikast timlerinin,Hariri cinayeti,Butto'nun öldürülmesi,El-Kaide'nin Hindistan'da yaptığı saldırılar,Ortadoğuda Şiilere ve Sünni liderlere yapılan suikastler,Nijerya'da yüzlerce müslümanın hristiyanlarca bir camide öldürülmesi...gibi olaylar neden ve nereden yönetilerek yapılmıştı?

Nereden olduğunu yukarda verdik.
Ancak neden olduklarını bir düşünün.

Örnek olarak Hariri suikastini ele alalım.
Hariri'nin öldürülmesi kimin işine gelecektir?
Tabii ki İsrail'in.
Çünkü,Suriye'yi Lübnan'dan çıkartmak için Hariri'nin yok edilmesi zorunluluk olmuş idi.
Böylece Lübnan'da ki Hizbullah grupları yok edilebilecek ve İsrail'in planları tıkır tıkır işleyecekti.

Bütün bunların temel hedefi ise,Ortadoğu'da daha demokratik,liberal,daha Batı yanlısı rejimler kurmak olduğu artık açıktır.
Bu konudaki detaylar için bakınız...

Demokrasi projesi ve GÜRCİSTAN işgali.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2379.0


Aksi halde baba Buş'un(Bush) Soğuk Savaş bittikten sonra "Yeni Dünya Düzeni" diye tanımladığı,ABD ve Batı için sorun oluşturan bölgelere istikrar getirmek olarak bilinen proje BOP uygulanır olmaktan uzaklaşacaktı.

Bu projenin uygulanabilir olması için Türkiye'ye 2004 yılında NATO zirvesinde gündeme getirilen, "Büyük Ortadoğu Projesi'nde nasıl bir rol verileceği" belirlenmiş idi?
Bu rolü benimseyen Erdoğan,gaza gelip ağzından kaçırdığı şu sözleri tarih gelecekte nasıl yazacak bilmiyorum,ancak bir şekilde yazacak.

"Biz BOP'un eş başkanlığ görevini yürütüyoruz" (Recep Tayyip Erdoğan)

Burada NATO için özel bir paragraf açmayacağım.
Zaten Türk okurların yaklaşık tamamı NATO'nun ne anlam geldiğini paylaştığım bir yazı ile öğrenmişlerdi.

Bakınız...
TÜRKİYE'DE GİZLİ SAVAŞ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=345.0

Burada ikinci önemli konu ise,tüm islam coğrafyasını radikalleştirmek(tabii özellikle liderler bazında) isteyen bir ABD, neden Türkiye'de islamı radikallikten uzaklaştırmak yolu ile Ilımlılaştırmayı seçmiş olabilir?

Acaba gelecekte Türkiye'ye biçilen İmparatorluk modeli için gerekmiş olabilir miydi?

Çünkü,Türkiye islamla barışık hale getirilerek imparatorluk yolunda çok önemli bir adım atmış olacaktır.

İşte bu nedenle Fethullah Gülen başta olmak üzere uzun yıllardır ABD politikaları ılımlı islamlaşma modeli üzerinde durmaktadır.

Menderes ile 3'lü dini merkez,Özal ile dinler arası diyalog,Erdoğan ile de Medeniyetler ittifakı hep aynı içeriği olan,sadece kapağı değiştirilmiş uygulamaların kitaplaşmış halinden başka bir şey değildir.

Bakınız...
Laiklik,obur peygamber,Türban başlığında Laikliğin tarihçesini ve 3'lü dini merkez,dinler arası diyalog,Medeniyetler ittifakı gibi konuların detaylarını bulacaksınız.
Laiklik,obur peygamber,Türban
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=322.0

Ilımlılaşmış islam ile Türkiye yeni örnek ülke ve yeni imparatorluğa giden yolun anahtar ülkesi haline getirilmiş olacaktır.

Düşünsenize baba Buş zamanında BOP,Cebelitarık'tan Endonezya'ya kadar uzanan bölge iken birden bire tüm Arap alemini kapsamasını başka ne ile açıklayabilirsiniz ki?

Bir çok yazımda belirttiğim bir konu vardı.

Pers-Arap birleşmesi neden ABD'yi korkutuyor? diye soruyordum.
Bu sorumun altında yatan nedenleri de açıklamış idim.
Şimdilerde Türkiye'nin İran yaklaşımlarının altında yatan nedenlerin başında gelen ABD'nin bu korkuyu yeniden hissetmesi yatmaktadır.

Yani İran kültürü olarak anladığımız, işgale karşı top yekün direnç(-ki bu yaklaşık tüm islam ülkelerinde vardır-Şehitlik_olarak tezhür eder),İran'da biraz daha fark ile yani milliyetçilik kavramı ile daha çok birleştirilmiş olması yani,Büyük İran Kültürü de denilen bu kavram, İranlıların ari ırktan geldiklerine olan inançlarını da üstüne kattığınızda ve Pers köklerini de aynı kapta yoğurduğunuzda tüm Arap aleminin birleşmesi olarak dünyanın karşısına çıkacaktır.

Bu nedenle ABD direkt İran'a müdahaleden kaçınıyor.

Türkiye üzerinden İran politikalarını tercih etmesi ve yeni bir Türk İmparatorluk açılımı (görevi kabul edenler üzerinden) yapmasının nedeni de budur.

Bu proje,Pers kökleriyle İran kültürünün birleşmesini engelleme çalışmasıdır.
Pers-Arap birleşmesinin ABD'yi korkuttuğunu daha evvel de AK DARBE,FÜZE KALKANI,AFGANİSTAN başlıklı yazımda incelemiş idim.

"ABD füze kalkanı için Türkiye'yi düşünüyor". AK DARBE geliyor dediğimde pek inanan olmadığını sanıyorum.
AK DARBE işte budur.

Bakınız...
FÜZE KALKANI PROJESİ - ABMT
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=275.0

BOP'un işlevselliğinin artırılması için NATO'nun, Ortadoğu'da rol alır hale getirilmiş olması ve 12 Eylül darbesinin de NATO desteği ile yapılması bunun içindir.

Son günlerde El-Beşir'in (Ömer Hasan El-Beşir) Türkiye'ye gelmesi konusu vardı.

Beşir gelmekten kendisi vaz geçti imiş.

Peki neden kendisi vaz geçti?

Türkiye'nin zora girmesini istememiş olabilir mi?
AB ve ABD bazı açıklamalar yapmıştı.Aman ha ,sakın ha..gibi.

Türkiye'mi korktu,Beşir mi?

Peki soralım.
Beşir'i soykırımla suçlayan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni ABD tanıyor mu?
Hayır tanımıyor?
O halde neden aman ha..gibisinden açıklama yapmış olabilir ki?

Beşir daha önce Türkiye-Afrika İşbirliği Zirvesi nedeniyle İstanbul'a geldiğinde nasıl bir tepki verilmişti hiç hatırlıyormusunuz?

Neyse ...

Sudan,Kızıldeniz'i kontrol ediyor ve Afrika'nın emperyalizm güdümüne girmesine karşı duruş sergiliyor olması sebep olabilir mi?

Ayrıca Sudan petrol,uranyum,bakır gibi yeratltı kaynakları bakımından oldukça zengin bir ülke olması sebep olabilir mi?

Sudan'a karşı en büyük gözaltı ise İsrail tarafından yapılmaktadır.
Özellikle ABD,Darfur üzerinden bütün Afrika'yı kontrol etmek istiyor.
Tabii ki UCM'yi (Uluslararası Ceza Mahkemesi)tanımayıp,aldığı kararı desteklemesinin şimdi anlamı ortaya çıktı mı dersiniz?

Peki ya Türkiye ziyaretini ertelemesinin ardındaki şeyleri az da olsa aralayabildik mi?

Ya Erdoğan'la beraber Sudan'a  gidenlerden,Sami Selçuk,Eski bakan Tüzmen,Kombassan Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram,Burhan Özfatura, Ahmet Taşgetiren, Ekrem Kızıltaş, Yavuz Bülent Bakiler, Taşkın Şenol, Taki Doğan, Zeynelabidin Erdem, İhsan Kalkavan, Ziya Özboyacı gibi isimlerin orada ne işleri olduğunu anlayabiliyormu sunuz?

Bunlar zaten Fethullahçıların yeni gözdesi:Sudan başlıklı yazıda değinilmişti.

Bakınız...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7916.0

New York Savcısı Robert M.Morgenthau başlattığı bir soruşturmanın sonucunda
İran ve Sudan'a ABD'den silah ve silah yapımında kullanılan hammaddeler satıldığını tespit ediyor ve karşılık olan paraların ise Avrupalı büyük bankalar tarafından ABD'ye transfer edildiğini tespit ediyordu.

Acaba savcı Morgenthau geri zekalı,ahmak mıydı?
2009 Ocak ayında Financial Times ve The Wall Street Journal bunları yazarken gazetecilik adına yüz karası bir yalan haber mi yazıyordu?

Her neyse bunların tümünü okuyucu yorumlarına bırakalım.

Son günlerde özellikle de son 6-7 yıldır,Türkiye'nin Osmanlı ile bağlarından bahseden,gazeteci,tarihçi,Profesör kılıklı akademisyen bozuntuları neden Osmanlı'ya vurgu yapıyorlar hiç düşünüyormusunuz?

Televizyonlarda boy gösteren cengaver kılıklı Osmanlıcılık hayranı görünümlü tarihçi bozmaları ne demek istiyor,bütün bunların arkasındaki plan neyin parçası hiç düşündünüz mü?

Adı sanı herkes tarfından duyulmuş tarih Profesörleri neden tarihin arka odalarını,tozlu sayfalarını sürekli Osmanlıcılık üzerinden işliyorlar hiç düşündünüz mü?

Madem bu kadar bilgililer neden Cumhuriyetin Fazilet olduğunu untturup,Osmanlı'ya dönmenin bu denli saygınlık kazanmakla eş değer olduğunu sayfalar dolusu yazıyorlar hiç düşündünüz mü?

Bir çok TV kuruluşu ne yazık ki soytarıları,sanatçı benzerlerini günlerce yapılan abuk- sabuk yarışmaları,sübyanlar üzerinden yapılan yarışmaları,kadın pazarlamasını sanata dönüştüren programları,Açılım üzerine açılım yapan iktidar ve onun saç ayağını oluşturan muhalefeti neden milletimiz göremez oldu hiç düşündünüz mü?

Açlıktan ölmek üzere olan büyük bir kesim varken,yine televizyonlarda gıda üzerinden yapılmış,insanları adeta ekranlara kilitleyen programlar neden yapılıyor hiç düşündünüz mü?

Her fırsatta akılna gelen her şeyi uyduran,adına da islamdan pay aktarılan günler,haftalar,aylar neden düzenleniyor hiç düşündünüz mü?
Örneğin;son zamanlarda hepimizin sıkça duyduğu Kutlu Doğum Haftası neden yapılmaktadır hiç düşündünüz mü?

KUTLU DOĞUM HAFTASI KISA ÖZET
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=601.0

Kendilerine verilmesi planlanmış gösterilen özgürlüklerin,yine kandileri tarfından istendiği söylenen hakların ne olduğunu bilen kaç Kürt kökenli insan tanıyorsunuz?

Hatta millet olarak soruyorum.
Kürtlerin olmayan hangi hakları vardı da kendilerine hangi hakları veriliyor bilen var mı?
TBMM'de bilen var mı?
Parmak kaldıranlarda,muhalefet olanlarda bilen var mı?

Doğuya hizmet gitmiyor ise doğrudur.Bunu defalarca yazdım.
Lakin batıda olup ta doğudan daha kötü şartlarda yaşayanlar yok mu?
Hak sözcüğünden kasıt bu ise zaten bildim bileli söylüyorum.
Bunun dışında Kürtlere hangi hakları veriliyor birileri söyler mi?

Kısa zaman önce Karadeniz'de etnik kozlar kurcalanmaya başlandı.
Nedenini bilen var mı?

Karadeniz'de Etnik Kozlar.
KÜRT-TÜRK-LAZ AYNI SOYDANDIR.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1702.0

Peki hepsinden önemlisi de Osmanlı'nın bu tür haklar üzerinden parçalandığını neden söylemez bu tarihçilerimiz?
Bu Prof'lar nerede yetiştirilmiş,kime hizmet etmektedirler?
Kimin parası ile okumuş,eğitilmişlerdir ki bunlarıın karşısında durabilenler bir elin parmaklarını geçmez durumdadır?

Gerçekten yeni Türk imparatorluğu safsataları kime ne fayda sağlayacaktır bunlar neden gizli kapılar arkasında görüşülüp karara bağlanır da milletten saklanır?
Hani millete rağmen,halka rağmen hiç bir şeye destek vermeyeceğini söyleyenler neden suskundur?

10 Kasım'ın ve 19 Mayıs'ın Yunanistan'da ne günü olarak anıldığını hala mı duymuyorlar?

10 Kasımlarda ve her 19 Mayıslarda Yunanistan'da gösteriler düzenlenmekte ve iğdiş politikalarını gündemlerinde tutmaya çalışmaktadırlar.

Samsun'a çıkışın tarihi olan 19 Mayıs, her yıl Yunanistan'da bu nedenle de Pontus soykırımının başlangıcı olduğu gerekçesi ile yas günü ve soykırım anma günü olarak anılmaktadır.

Bakınız...
MEGALİ İDEA AÇILIMI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7869.0

Bu konuyu daha evvel de sigara yasağının başlatılmasının 19 Mayıs'a denk getirilmesi üzerine yazmış idim.

Bakınız...
"SİGARA VE 19 MAYIS YASAĞININ GİZLEDİKLERİ/19 MAYIS Sözde Pontus Soykırımı"  başlıklı yazımda bir açıklamada bulunmuş idim.
Neden sigara yasağı 19 mayıs'ta yapıldı demiş idim.
Bu sigara içmyenler için elbet ki bir bayram olmalı idi.
Ancak sadece sigara içmeyenlerin bayramımıydı dersiniz?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1252.0


Yeni Türk Birliği oluşturma görevi kimlere ve nasıl verildi?
Türk birliğinin altında yatan sebepler acaba Türk İmparatorluğu şeklinde tezhürünü ne zaman herkesin anlayacağı dilden gösterecektir.

Yeni Türk İmparatorluğu açılımı gizlice yürütülürken acaba Ay'da yeniden petrol mü keşfedilmiştir?

ZİHİN KONTROLÜ:AY'DA PETROL BULUNDU
CIA toplumlara bir şeyi kabul ettirmek için neler yapıyor,hangi yöntemleri kullanıyor?
Toplum mühendisliği nasıl yapılıyor?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1047.0

Yüce halkımı uyarma görevini sürdüereceğiz.

Tam Bağımsız Vatan sevdamız burada bitmez.

10 Kasım 2009
Saygı ile...
Ahmet Dursun
*************
YAŞASIN KÜRDİSTAN,YAŞASIN ŞERİAT
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=310.0
----------
HAZRETİ BUSH'UN OVAL OFİSTEKİ TOKADI nasıl şakladı ise yankısı hala sürüyor.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=311.0
-------------
Hoş geldin Apo,hoş geldin PKK,yaşamak sırası sizde.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7696.0
----------
ÖZAL,TÜRKİYE'NİN ADINI DEĞİŞTİRECEKTİ
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2789.msg14044#msg14044
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

9/11/2009 - Tekel özelleşecek REJİ geri gelecek!

Kategori: ARSIVpaylasmak

Tekel özelleşecek REJİ geri gelecek!

Serpil ÖZKAYNAK - Macit SOYDAN

G  İ  R  İ  Ş
MİLLETİ "para" olan ulus ötesi şirketler, milli değerlerimizi ele geçirmek için kirli bir savaş sürdürüyorlar. IMF politikaları ile ABD; AB Kriterleri ile Avrupa ülkeleri, ekonomimizi kıskaç altına alırken, Uzakdoğu firmaları DA onlardan geri kalmamaya çalışıyor. Ekonomi üzerindeki baskıları arttıkça daha DA arsızlaşan ulus ötesi şirketler ve yerli işbirlikçileri, "özelleştirme" furyasında Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli değerlere de el attılar. Bunlardan biri de TEKEL. Sigara tekelleri yıllardır Türkiye'de cirit atıyor. Dünyanın önemli tekel tröstleri Türkiye'ye tütün satıyor ve bizim Samsun'umuzun, Ege'mizin, Bitlis'imizin, Adıyaman'ımızın, Siirt'imizin tütün yetiştiricileri yıllardır perişan bir halde boynu bükük duruyor. Bu yüz kızartıcı tabloya gözlerini kapatan siyasiler, şimdi de bu tütün yetiştiricilerinin alıcısı olan TEKEL'i satmaya kalkışıyorlar. Hem de yine bu tröstlere... Sakın ola ki yerli görünen alıcılara DA kanmayın!.. Onlar DA "ulus ötesi şirketler" içinde yerlerini alıyor ve üstüne üstlük "milli" gibi görünüp, kaçak döğüşüyorlar.
http://img03.blogcu.com/images/a/h/m/ahmetdursun374/reji_3_1257761422.jpg
 
Tanıdık bir vaat: Avrupalı olacaksınız
Milli görünen AMA aslında ulus ötesi olan şirketler, Tekel'i yutmanın planlarını yapıyor.
Dünyanın en büyük tekelleri, kendi ülkelerinin tütünlerini Türkiye'de satıyor, Türk çiftçisi boynu bükük geziyor... Bu yüz kızartıcı tabloya gözlerini yuman iktidar sahipleri, şimdi de Türk tütün yetiştiricisinin son umudu olan Tekel'i satmaya kalkışıyor. Hem de bu tröstlere...
SakIn yerli görünen alıcılara DA kanmayın!.. Onlar DA "ulus ötesi şirketler" içinde yerlerini alıyor ve üstüne üstlük "milli" gibi görünüp, kaçak dövüşüyorlar. 1853'te başlayan ve sadece Atatürk'le kesintiye uğrayan "yağma" nın sihirli kelimesi hep şu oldu: Avrupalı olacaksınız...
 
Kıssadan Hisse
Geçmişten Adam hisse kaparmış...
Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa ,
yarım hisse mi verdi?
Tarih'i "tekerrür" diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı,
tekerrür mü ederdi?
MEHMET AKİF ERSOY
 
Tütüncünün geleceğini karartan müttefikler!
Bağımsızlığın bittiği nokta: REJİ

Tarih tekerrürden ibarettir" derler amma... Tarihi öğrenmenin faydası da, hatalardan ders almak değil midir? "... Yaşı 70'i aşmış bir aile büyüğünüzün kulağına "Reji Şirketi" diye fısıldayıverin. Bakalım, tepkisi ne olacak?
Asıl adı "Memalik-I Osmaniye Duhanları Müşterek Menfa Reji Şirketi" olan, ancak Reji Şirketi olarak anılan kurum, 1884 yılından 1923 yılına kadar tütün yetiştiricisinin emeğini sömürüp, bundan aldığı güçle Osmanlı ekonomisini tahakkümü altına almıştı.

Ta ki Atatürk, Reji Şirketi'nin bütün mal varlığı, hak ve vecibelerini 1923 yılında devlete intikal ettirene kadar...

1925 yılında tütün ve tütünle ilgili hizmetlerin bizzat devlet tarafından yürütülmesi kararlaştırılırken, ertesi yıl da " inhisar " altına alınmıştı.  Önce " İnhisarlar İdareleri " adını Alan, 1932'den sonra, "İnhisarlar Umum Müdürlüğü" olan bu kurum,en sonunda yani 1946'da "Tekel Genel Müdürlüğü"ne dönüşmüştür.

Reji'yi topraklarımıza getiren koşullar
Tam 39 yıl boyunca Türk topraklarını ve insanını sömüren Reji Şirketi, kendi kurduğu güvenlik güçleri aracılığıyla da bu topraklarda adeta terör estirmiş, binlerce, hatta on binlerce insanı, "kaçakçılık yaptıkları ve şirkete zarar verdikleri" gerekçesiyle öldürtecek kadar, vahşi kapitalizmin boyutunu ileri götürmüştü.

Peki bu adamları bu topraklara getiren koşullar nelerdi?
Reji Şirketi'ni topraklarımıza getiren koşullar, günümüz koşullarıyla garip bir benzerlik içindeydi. Günümüzde "borcun faizini" ödemek için özelleştirmeler yapılırken, o zamanlarda da Reji'yi başımıza musallat Eden neden, Osmanlı İmparatorluğu'nun yabancılara borçlanması ve bugünkü gibi borcun faizini bile ödeyemez duruma gelmesi oldu.

Tanıdık bir vaat: "Avrupalı olacaksınız"
I. Abdülmecid döneminde Osmanlı ile Rusya arasında 1853'de başlayan savaş, görüntüde Osmanlı'nın galibiyetiyle sona ermiş gibi görünse de, bu Osmanlı İmparatorluğu'nun "ekonomisi" için sonun başlangıcı olmuştu. "İlk dış borcun alındığı" bu savaşta Osmanlı'nın müttefikliğine soyunan ve onunla birlikte Kırım'da Rusya'yı hezimete uğratan İngiltere ve Fransa, savaş sonunda 1856'da imzalanan Paris Anlaşması'na şu maddeyi koyarak, bu topraklarda 150 yıldır süren  "Avrupalı olma hayali" nin fitilini de ateşledi:

 "Osmanlı Devleti Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olacak, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına konacaktır."
Yani, o dönemin en etkili batılı emperyalist ülkeleri, Türkleri aynı günümüzde olduğu gibi, bir yandan "seni Avrupalı yapacağız" vaadi ile kandırırken, öte yandan onu "borç" kıskacına almayı başarmışlardı.
 

Avrupa'nın değişmeyen silahları: Borç + 'Azınlık' kelimesi
Bu arada Osmanlı'ya "Avrupalı olma vaadi" sunulan Paris Anlaşması öncesi görüşmeler sürerken, Osmanlı Devleti, Batılı devletlerin bastırmasıyla Islahat Fermanı'nı yayınladı ve bu fermanla "azınlıklara" çok önemli haklar tanıdı. (Memur olabilme hakkı; İl İdare Meclisi'ne seçilme hakkı; Bedelli askerlik hakkı; Vergi toplanmasında gelire göre vergi verme hakkı; Mahkemelerde kendi inancına göre yemin etme hakkı; Kendi okul, hastane ve kiliselerini açma hakkı. Bu fermanla, herkese din seçme özgürlüğü de verilmiştir).
Bu haklardan özellikle "memur olma" hakkı ve "bedelli askerlik" hakkı, Müslüman Türklerin karşısında azınlıklara çok büyük üstünlük sağlamıştır.
Çünkü çoğu hem eğitimli hem de varlıklı olan bu kişiler, eğitimlerindeki üstünlük nedeniyle memuriyetlerde en iyi makamları elde ederken, "parayı verip askerlik yapmamaları" da, işlerini güçlerini hiç bırakmamalarına neden oluyordu.

Öte yandan Müslüman Türkler için durum tam tersine çok olumsuzdu. Parasızlık ve eğitimsizlik onları önemli mevkilerdeki memuriyetlerden uzak tutuyor, ayrıca ortalama 6 yıl süren askerlik hizmetleri sırasında para kazanamayıp, ailelerine bakamamaları, daha da yoksullaşmalarına neden oluyordu.  

O zamanlar, Osmanlı Devleti'nin Islahat Fermanı'nı yayınlama amacının, "azınlıklara geniş haklar vererek, onları Müslüman halkla kaynaştırma" olduğu belirtilmişti, ancak haklar verilmiş olsa da, her hangi bir kaynaşma olmadı.

Günümüzde de, Türkiye'nin AB üyesi olmaması için her türlü bahaneyi sunan Avrupalı eski dostlar (!), Güneydoğu'da yaşayan kardeşlerimize yönelik sürdürdükleri planlı politikalarla, onların kendilerini bir "azınlık" gibi görmeleri için onlara her türlü "Batı avantajını" sunmuşlardır. Örneğin Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya gibi birçok "sözde dost" ülke, "Türkler, ırkınız veya dininiz yüzünden size  kötü davranıyorsa, bize bunu beyan edip, ülkemizde yaşayabilirsiniz" söylemi ile, ekonomik güçlük çeken pek çok vatandaşımızı,  Türkiye aleyhine yalan beyan vermeye zorlamışlardır. AB'li ülkelerin Türkiye topraklarında azınlık konularını kaşıma stratejileri, AB fonlarıyla desteklenen projelerle halen sürmektedir.
Neyse, biz yine Osmanlı'nın ilk dış borç aldığı dönemlere dönelim...

Galata bankerlerini zengin eden borçlar
Kırım Savaşı ile dış borçla tanışan Osmanlı Devleti, Galata bankerlerinden aldığı bu borçlara her gün bir yenisini ekledi. Galata bankerleri, günümüzün güçlü sermaye şirketleri gibiydiler. Osmanlı'nın içine düştüğü mali çıkmazlar ve aldığı 'ağır şartlar içeren'borçlar, bankerlerin sermaye birikimlerini gittikçe arttırmış, onları İstanbul'un adeta en önemli şahsiyetleri haline getirmişti. Hatta onların ve ailelerinin cemiyet yaşamını izlemek için, günümüz magazin basını gibi, bir Pera Basını bile türemişti (Bab-ı Âli Basını'nın yanı sıra). Pera Basını, bankerlerin düğünlerinden, Paris'ten getirdikleri ve moda olduğunu söyledikleri elbise ve eşyalara kadar birçok haberi topluma yansıtmaya başlamıştı. Günümüzde toplumun gözü, magazin haberleri ile boyanmaya çalışırken, bu uygulamanın ilk örneklerini o zamanlar Pera Basını vermişti.

Dış borçları  arttıran sebepler
Osmanlı İmparatorluğu'nun dış borçlarını arttıran nedenlerden bazıları şunlardı:

* Gerek Ruslarla savaş, gerekse müttefiklerin de kışkırtmasıyla imparatorluk topraklarında başlayan isyanlar ve bunlara karşı oluşturulan orduya, hazinedeki paranın yetişmemesi

* 1938 yılında önce İngiltere ile imzalanıp, ardından da diğer "dost!" ülkelerle tekrar edilen ve Osmanlı Devleti'nin adeta sonunu hazırlayan son derece olumsuz ticari anlaşmalar. (Baltalimanı Anlaşması ve diğerleri). Bu anlaşmalar sonucunda yerli sanayinin gelişmesi engellenmiş, yerli tüccarlar, yabancı tüccarlara verilen ayrıcalıklar sonucu yok olma noktasına gelmişlerdir.

* Vergi alınan toprakların azalması

* Toplanan vergilerin plansız bir şekilde harcanması, derde çare olacak bir kaynak olarak kullanılmamaları. ( Öyle ki bu ve bundan sonraki sebep, günümüzün de en büyük sorunlarıdır)

* Zamanında ödenemeyen kısa vadeli borçlar yüzünden daha ağır şartlar içeren yeni borçlar alınması.
 
Bankacılığı yabancı sermaye ile ithal ediyoruz!
Osmanlı İmparatorluğu'nun içine düştüğü bu ekonomik açmazdan çıkması için Rus Harbi'nde bize müttefik olan İngiliz ve Fransızlar şöyle bir öneride bulundular:

 "Banka kurun. Biz de sizi madden destekleyelim!"

İngilizler, merkezi Londra'da olmak üzere kurulacak bir bankanın sıkıntıları çözeceği konusunda önce Sultan I. Abdülmecid'i ikna ettiler ve 1856 yılı itibariyle Ottoman Bank'ı (Osmanlı Bankası) kurdular. İdari merkezi Londra'da olan ve başlıca merkezi İstanbul'da bulunan bu banka, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan ekonomik sıkıntıların önünü "göstermelik" de olsa açınca, duyulan memnuniyet, ülkenin ilk yerli (!) bankasına kavuşmasına neden oldu:

Ölen ağabeyinin ardından Osmanlı İmparatoru olan Sultan Abdülaziz'in de oluruyla, bir İngiliz- Fransız ortaklığı olan Osmanlı Bankası, 1863 yılında devlete bağlı bir banka haline getirildi.

Osmanlı'nın sonunu getiren dış borç tahvillerinden biri,Osmanlı'nın önce ekonomisini çökerten yabancılar, böylece imparatorluğun dağılmasına neden olan şartları oluşturdular.
http://img03.blogcu.com/images/a/h/m/ahmetdursun374/reji_1_1257761298.jpg

(Fotoğraf: Alptekin Müderrisoğlu'nun yazdığı "Cumhuriyetin Kurulduğu Yıl Türkiye Ekonomisi" adlı kitaptan alınmıştır.)
 
Reji'den kurtuluşun 20. yıl kutlama mesajı
Türk tütünü ve tütüncüsü, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Reji İdaresi'nin ellerinden kurtarılmıştı. Bunun 20. yıl kutlaması için mesajlı sigara kutuları üretildi.
http://img03.blogcu.com/images/a/h/m/ahmetdursun374/reji_2_1257761367.jpg
yeniçağ
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2009 - ROJİN’İ SEKS KÖLESİ YAPMAK

Kategori: ARSIVpaylasmak
ROJİN’İ SEKS KÖLESİ YAPMAK
Oğuz AĞCA

Bu açılımla beraber birçok insanın kimyası bozulmuş durumda.
Bunlardan biri de Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut’tur.
Konu açılım olduğunda edepsizleşen ve çirkinleşen yığınla yazar var bu ülkede.
Ancak Serdar Turgut boyutuna daha kimse getirmemiştir olayı.

Neden bahsettiğimi anlatmak adına Serdar Turgut’un ’’PKK teröristi olmadığıma pişmanım’’ başlıklı yazısından izninizle alıntı yapmak istiyorum.

’’Sonra dağda Öcalan’ın açıklamalarıyla anladığım kadarıyla arada bir toplu seks partileri de oluyor. Bunlara da mutlaka militan bir aktiflikle katılırdım. Bugüne kadar hoşlandığım bir PKK’lı bir kadın henüz görmedim ama olsun.
Dağda bulamazsam da bir hücre oluşturup, şehri basıp Rojin’i dağa kaldırıverirdim olur biterdi.’’

Olayı daha da çirkinleştiren Serdar Turgut yazısında şu satırlara yer vermekte:
’’Düşünsenize; yıllarca dağda keyif hayatı süreceğim, dağa kaldırıp seks kölem haline getirdiğim Rojin ile yaşayacağım.’’

Bu ülkede birçok kişi şöyle birşeye inanır:
Dağa çıkan kadın militanların hepsi, erkek militanların seks ve diğer ihtayaçlarını gidermek için ordadırlar.
Bu düşünce bilinçaltına yerleşmiştir birçok insanımızın.
Serdar Turgut’un çıkışı da bu bilinçaltının ürünüdür.
Öyle ya, dağa çıkan her Kürt kızı potansiyel seks objesidir.


Yaptığı yanlışı anlayan Serdar Turgut, bu durumu telafi etmek için sonradan yazdığı yazılarsa tamamen onun adına talihsizliktir.
Konuyu düzelteceğim diye eşini de bu konuya dahil deip, kadınlık gururuyla oynamıştır.
Serdar Turgut denen densiz, Rojin ve eşi üzerinden bütün kadınlara hakaret etmiştir.

Bu densize destek ise, medyanın diğer densizlerinden gelmiştir.
Bunlardan biri de Hıncal Uluç’tur.

Hıncal Uluç’un yazısından da bir alıntı yaparak devam edelim.
’’ROJİN aradı.. "Hıncal Ağabey, bugün Serdar Turgut’u okudun mu" diye..
"Okumadım" dedim.. "Neler yazmış inanmazsın" dedi.. "Sen kapa, ben okuyup ararım" dedim.. Okudum.. Güldüm.. Rojin’i aradım..
"Sen Serdar’ı bilmiyorsun herhalde.. O yazıda seninle ilgili kişisel hiçbir şey yok" dedim.. "Serdar kendi mizahi üslubu içinde, tipik bir Serdar yazısı yazmış. Senin adının geçmesi bu ülkenin Kürt kökenli en popüler, en ünlü kızı olmandan.. Kimseye hakaret kastı falan yok. Gül geç.. Sakın ola cevap vermeye falan da kalkma.."
"Çok teşekkür ederim Hıncal Ağbi" dedi.. Kapattık..

İki gün sonra baktım.. Rojin, Serdar hakkında hakaret davası açmış, hem de ne ağır ithamlarla.. Belli.. Kendisini tahrik edenlerin gazına gelmiş..

Sevgili Rojin..
Senin kadar şakacı, senin kadar, sahne dahil bulunduğu her yerde insanlara hatta kahkahalar attıran bir mizah ustası insanı, mizahtan anlamaz duruma düşürdün..
Çok yazık ettin..
Serdar özür diledi.. Sen de özür dile seni sevenlerden ve o davayı geri al!..

Yuhh diyorum ve başka birşey demiyorum!
Şu son cümleye bakar mısınız?
’’Serdar özür diledi.. Sen de özür dile seni sevenlerden ve o davayı geri al!..’’

Hıncal Uluç mantığına göre, Rojin Serdar Turgut’a dava açarak sevenlerini üzmüştür.
Böyle bir mantık, böyle bir saçmalık olabilir mi?

Bu ne küstahlık!
Rojin, kadınlık onurunu kurtarmak adına dava açmamış olsaydı asıl sevenlerini üzmüş olurdu.
Olayı yazarın mizah anlayışından kaynaklandığına, art niyet taşımadına indirgemek kolaycılıktır.
Resmen kandırmacadır.
Burda yapılmak istenen aslında Rojin üzerinden bazı insanları rencide edip, karalamaktır.

Burda mizah filan yoktur.
Mizah dediğimiz şey ne zamandan beri bu ülkede bazı toplum kesimlerini, insanları aşağılamak için kullanılıyor?
Burda resmen aşağılama ve hakaret vardır.
Kaldı ki, bunu anlamak için Serdar Turgut’un diğer yazılarına bakmak yeter.
 

Ben en çok kadın yazarların suskunluğuna hayretler içine düşmüş durumdayım.
Hiç birinden ete kemiğe bürünür bir eleştiri gelmedi.
Söz konusu Rojin olunca hepsi suspus oldu.

Yazıklar olsun!

Rojin’i seks kölesi yapmak isteyen bu kafa ve kafalar, malesef ülkemizin aydın yüzü olmuştur.
Kaynak:yazaristan.net
----------
ROJİN'DEN ÖZÜR DİLİYORUZ
Serdar Turgut'un köşesinde yayınlanan bir yazıda yer alan, sanatçı Rojin'le ilgili ifadelerin yarattığı duyarlılığa Akşam Gazetesi olarak büyük önem veriyoruz.
Hiç bir konuda ayrımcılığı içeren bir haber politikası benimsememiz mümkün değildir. Özel olarak kadın ve kimlik sorununa duyarlılıkla yaklaşan bir yayın anlayışımız kamuoyu tarafından da bilinmektedir.
Köşe yazısındaki ifadelerin art niyetle değil yalnızca bir mizah anlayışı çerçevesinde kaleme alındığını düşünsek de sanatçımızda yarattığı üzüntüyü anlıyor, Rojin'den, ailesinden, sevenlerinden ve bu konuda tepkisini güçlü biçimde ortaya koyan kadın okurlarımızdan özür dilemeyi gerekli görüyoruz.
Akşam Gazetesi
--------------
Bir YORUM:
Bir tarafta CEMAATCI  BESİR ATALAY ve AKP diger yanda FEODAL PKK alın size nur topu gibi AKPKK düzeni. FEODAL ve ASİRETCİ.
 
FEODAL düzen de KADINLAR MALDIR  MAL. SEKS KÖLESİDE olur. Alinir satilir.  En basitinden evlilik merasimi;
 
Kiz istenilmeye gidildiginde Oglanin anasi veya ilk hanımları gider kızın vucudunu inceler.  
 
Kızı soyarlar. KIZ ömründe ilk defa gördügü insanlarin önünde soyunur. KIZ ın anası bu satış islemini yürütür. KIZININ orasını burasini gösterir.
 
Kızın tüm vucuduna bakarlar. Defosu var mıdır ?  Eger MAL saglam ise  Oglanin babasi veya damat parayı verir ve kızı alirlar herifin altına verirler.
 
TÜRKİYE ye getirdikleri hastalik ve pislik budur.
 
 
 
İste size Kültürel düzen.  Bin yıllarca gelip giden bu düzene hangi Dinci Cemaat karsi cikti ? Saidi NURSİ bir sey dedi mi ?  
 
Ya söz de KÜRT sosyalistleri.  
En baba sosyalistleri Mehdi ZANA , Kemal BURKAY, Ahmet TÜRK'leri  bile kendilerinden on - yirmi yas kücük amca kızı- teyze kizi ile evlenmis. Alayi feodal. Hepsinin sebebi de ayni TOPRAK bölünmesin agaliklari bozulmasin. Yabanci ya mallari , ticari iliskileri , siyasi rantlari gitmesin.
 
Esrar kacakcisi , eskiya , her türlü suc örgütünün önde gideni SORGUN asiretine devlet vize verse idi. Onlar Devletci. Devletci XXX asiret ise PKK lı olacaktı.
 
Alayi feodal.  Feodal kültür de DAGA kaldirip Seks kölesi yapmakta vardir.
 
Yalancilar. Yok kültürel talepmis. Dünya da Kültürel talep icin terör estiren yoktur. Ama Feodal kültürlerini , agaliklarini korumak icin yapilan cinayetler, katliamlar özellikle bizim gibi sömürge ülkelerde cok ama cok fazladir.
 
Acilim dedikleri dil - kürtce, su, bu degildir. FEODALizmin devlet tarafindan tanınmasidir. O bölge de istenilen budur.
Y.TAHA
------------
Tribal AKP'nin Paradigmal savaşı.

http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-tribal-akp-nin-paradigmal-savasi_48566181.html
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/11/2009 - Devleti Yönetenlere YAZIKLAR OLSUN.İşte kahraman Gazimizin hazin

Kategori: ARSIVpaylasmak

Yönetenlere YAZIKLAR OLSUN.İşte kahraman Gazimizin hazin sonu.Açlıktan öldü

İşte kahraman Gazimizin hazin sonu.


Devleti Yönetenlere YAZIKLAR OLSUN
Gazi Paşa'nın Emanetini böyle mi koruyorsunuz?
Açıla açıla boğulacaksınız ancak kör oldunuz.
Gözünüz var görmezsiniz,kulağınız var duymazsınız.
Allah belanızı defalarca versin.

Biraz da Gazi,Emekli açılımı yapsaydınız bu günleri görmezdik.
Bir gemiciğimiz dahi yok.

Gemicik değil, devletin var olduğunu hissetmek istiyorlar.
Gazi anasının dediği gibi PKK'lı olsalardı belki bunlar olmazdı.
A.Dursun
----------
Barakada yaşıyordu. Açlıktan öldü
http://www.hurriyet.com.tr/_np/9497/9199497.jpg 
Muğla'nın Milas İlçesi'nde oturan Kore gazisi Muharrem Topçu (80), terk edilmiş bir restoranın baraka benzeri bölümünde ölü bulundu. Kimsesiz Kore gazisinin üç gün önce yaşamını yitirdiği anlaşıldı. Bir deri bir kemik kalan gazinin, açlıktan, takatsiz kaldığı için ölmüş olabileceği belirtildi. Milas- Bodrum Karayolu'nun 3. kilometresindeki terk edilmiş bir restoranın baraka benzeri kısmında yaşamını sürdüren Kore gazisi Muharrem Topçu, günlerdir maaşını almaya gitmeyince arkadaşları eve giderek buldu.
İzleyiniz...
http://webtv.hurriyet.com.tr/?cid=1&vid=1486&hid=12885312

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR." Eflatun, HUKUK a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/ b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/ c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
bilgebalta
TOGEÇ

Arkadaşlarım

okayyildiz
ercan şen
seden s.
yagmurvetoprak
laleninbahcesi
sennurozturk
mustafabaygin
saraykoy
tulaybilgin
ifsa
yildizlarvegece
ozgan ca
paratoner
karsittez
hazanseli
cumhuriyethalkpartisi
barometre
fcinar55
prewar
onurlu1turk
kerkukunsesi
candanof
aliuluc
skurt
pistols
----
click here
------- Guestbook ---
Google Gruplar
ATATURKCU DUSUNME SISTEMI grubuna kayıt ol
E-posta:
B u grubu ziyaret et