Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu

Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta...

5/7/2009 - KARAMAN RUMLARIMIZ, bilimsel adıyla, TÜRK ORTODOKSLARI

Kategori: ARSIVpaylasmak

KARAMAN RUMLARIMIZ, bilimsel adıyla, TÜRK ORTODOKSLARI 

Rum kelimesi, bayındır anlamını veren URUM’un sıkıştırılmış şeklidir. Bu adın doğuşunu ve yayılışını görelim:

ÖN-Atalar (-1980)de yani, İstanbul Boğazını geçip, Bizans’tan çok önce, Erenköy’e yerleşmişlerdir.(Erenköy yazıtı-KM)

Bu yerleşme ile siyasal kuruluşa gidilmiş  ve sonunda ortaya ASTANBOLIQ=İstanbul(Eis tin polin değil)da

  • OY-URUM ATIN devleti çıkmıştır. (Türük Bil tarihi –Şine- Usu yazıtı, Moğolistan, 1009, Finliler, 1918 Ramstedt )ve
  • Herodot (cilt 6 sahife 33) tarafından (-516) olarak verilen tarihte bu devletin tahtına Trakya kralı ÜRÜN BEĞ oturmuştur.( Şine–Usu Yazıtı/ KM)
 

Rum adının kökeni :

Rum adının ROMA’dan geldiği iddia edilir. Tarihsel ve bilimsel gerçek şudur :

  • Etrüskler Roma’nın adını UP-URUM yani, bayındır merkez, bayındır kent olarak kurmuşlar, bu da zamanla RUUMA’dan, ROMA haline dönüşmüştür.

Ülkemizde URUM adı ise Oy-Urum Atın devletinin devamı hâlinde yaşar :

  • Dıyâr-ı RUM ,Anadolu;  Bahr-i RUM, Akdeniz ; Arz-er RUM ,Erzurum ;URUM Eli ;
  • URUM’iye gölü vb…

Bizans öncesinde Ön-Türkçenin varlığı  :

  • (-500) Bizans sikkesi adı verilen sikkenin üstünde Ön-Türkçe Oy Ög Üy(düşünme yeteneği) yazılıdır.
  • İstanbul ve Trabzon Aya-Sofyalarındaki yazıtlar asla Grekçe okunamamışlardır. Bunların hepsini K.Mirşan Ön-Türkçe okumuştur. Bu da gösteriyor ki, Ortodoks dini önceleri Ön-Türkçe uygulanıyordu.
  • Bu konuda bir öteki kanıt Bulgaristan’daki PRESLAW yazıtıdır…Kiril harfleriyle fakat Türkçe yazılmışlardır, tarihi (-600)lerdir. Demek ki Balkanlarda da Hristiyanlık Türkçe uygulanıyordu…
  • Surlar dışındaki “Balık Manastırı”nın mezarlığındaki taşlar Grek alfabesi ile Türkçe yazılmıştır.(Prof.Semavi Eyice)
  • 1955’te Samatya’da yanan Hagios Konstantinos kilisesi KARAMAN RUMLARI’na aittir. (Prof.S.Eyice)..
 

Ortodoks olan Türkler :

  • (+530)lardan başlayarak,  Bulgar Türkleri, Avarlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve Uzlar   Anadolu’yu yani  Bizans topraklarını yurt edinmiş olan Türk boylarıdır. Bunlardan kimileri zamanla Ortodoks olmuşlar ve Fener Rum patrikliğine bağlanmışlardır. Fakat, dillerini kaybetmemişlerdir. 1071’de Malazgirt savaşında Alpaslan safına geçmişlerdir.
  • Bunların içinde Karaman’a yerleşmiş olanlar, RUM sıfatını taşırlar. Bu nedenle onlara Karaman Rumları denmiştir…Demek ki , OY URUM ATIN’ın devamı olacaklardır, devamıdırlar. Dillerini kaybetmemişler, Ortodoks âyinlerini Türkçe yapmış, Türkçe’yi Grek alfabesiyle yazmışlardır. 
 

Rum Patrikhanesi’nin tutumu

Batı Osmanlı İmparatorluğunu parçalama çabaları içine girdiğinde, İstanbul’daki Rum Patrikhanesi kendini Milliyetçi Yunan Kilisesi olarak görecek ve Ortodoks kiliselerinde Yunanca’dan başka dil kullanılmasına karşı çıkacaktır..

  • Bulgar Ortodoksları bunu reddetmişler ,Rusları da yanlarına alarak karşı gelmişler, sonuçta Osmanlı Hükûmeti Millî Bulgar kilisesine izin vermiştir.
  • !870’de Kumkapı ve Langa’da oturan Türk Ortodokslar âyinlerinin Türkçe olmasını istemişler, ancak bazı haklar kazanmışlardır.
  • Patrikhane, Türk Ortodokslar üzerinde Yunan propagandasını yoğunlaştırarak Yunanlı öğretmenler gönderir. Sonuçta:
  • Patrikhane tüm teşkilât’a,  “Biz Türk değiliz. Türklerle ilişkiyi kestik. Anadolu Rumları Yunanlıdır” propagandasıyla isgali kolaylaştırır.

Bağımsızlık savaşında, Yunan amaçlarına en geniş bir şekilde hizmet ederler. (İstiklâl savaşını yapmış ve yaşamış Dr.R.Tarcan’dan) 

Türk Ortodoksların kendilerine sahip olmaları

Bunun üzerine Keskin metropoliti EFTİM Patrikhaneyle ilişkisini keser ve Türk olmanın şuuruyla ,Kuvvayı-Milliye saflarında yer alır ve fiilen Millî Mücadeleye katılır. Bunu, emperiyalist güçlere Rum patrikhanesiyle ilgili gerçekleri de ortaya çıkararak karşı bir beyanname ile bildirirler.

  • Bu durumda, kendi kendilerini yöneten Türk Ortodokslarının bir Patirkhane’ye gereksinimleri ortaya çıkar. Ankara hükûmetine başvurulur. Hükûmet bu soruna sıcak bakar.
  • Papa EFTİM, Millî Kilise için çalışmalara başlar, üç metropolit ve 80 ruhâni daire ile Kayseri Zincirdere Manastırında 1922de kongre toplarlar. Ayni yıl 21 Eylü’lde alınan kararla Millî Ortodoks kilisesi kurulur ve karar Ankara’ya da bildirilir.
  • Papa EFTİM İstanbul’a gelir .Galata Cemaatı Papa Eftim’in başlarına geçmesini ister… Kayseri’deki Patrikhane İstanbul’a taşınır. 1924’ten itibaren İstanbul Türk Ortodoks Patrikhanesi olarak faaliyetine başlar ,
  • Metropolitlerin kararı ile Papa EFTİM, Türk Ortodoks kilisesine PATRİK olarak seçilir ve  Karaman Rumları deyimi terk edilip, TÜRK ORTODOKSLARI deyimi kabul edilir.
 

İlgililere ve Türk ulusuna saygılarla bildiririm. 

Halûk Tarcan        Bilimsel Araştırmacı(araştırmacı yazar değil)(CNRS- / Sorbon 6’ncı seksiyon’dan -Paris)

 

Kaynaklar .Evrensel Uygarlıkların Kökendeki Ön-Türk Uygarlığı,  3cilt – Halûk Tarcan

İsteme : tarcanhaluk@gmail.com.  Yalnız tarafımdan satılır. 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2009 - Amerika'nın DOSTLUĞUNU ve GÜVENİNİ KAZANMAK İSLAMA HİZMETTİR

Kategori: ARSIVpaylasmak
Amerika'nın DOSTLUĞUNU ve GÜVENİNİ KAZANMAK İSLAMA HİZMETTİR

Katolik komitacının torunu Fethullah Gülen

Misyonerlerin, emperyalistlerin IMAM ve ULEMA yetistirmelerini ilk olarak belgeleyen Fatih Sultan Mehmet dir.  Babasinin yasadiklarini kucuk yasta görmüs.
 
Papazlarin egittigi Imamlarin tarikatlar kurdugu, yoksullara yardim , DAHA COK ISLAM diyerek bozgunculuk yaptigini tespit eder.
 
 Bu tür fanatiklerin boynunu bizzat Istanbul'un fethinden sonra ucurmustur. Bu adamlarin yerine etrafini Bilim Adamlari, okuyan ve yazan,  Sanatcilar ve Zaanaat ustalari ile doldurmus.
 
Osmanli gücünü iyice kaybettigi dönemlerde Ingiliz Yayilmaciligi icin SULTAN RESAT in padisah ve halife olmasi gerekiyordu. Saidi Nursi ve Dervis Vahdedi gibi Masonlar Abdulhamit e karsi en siddetli isyanlari cikarir. Abdulhamit ARNAVUT BEKTASI korumaları da bu yüzdendir.
II. Abdulhamit bu durumu Cemallettin EFGANI yi desifre ederek ortaya koyar;
 
"...Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin–i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti; buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım... Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim"

İran Esedâbâd doğumlu Efganî, İngiliz belgelerine göre, aynı zamanda "tanrıya inanma" şartı koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan "tanrısızlık" ithamıyla kovulmuştu; o da "tanrı tanımazlık"ın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştu (Bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36).

Ne tesadüf ki Efganî’nin talebesi Muhammed Abduh da, Osmanlı’ya karşı Urabi veya A’rabi Paşa isyanında elebaşı ve fetvacıbaşı rolü üstlenerek Mısır’ın İngiliz birlikleri tarafından 1300/1882 yılında işgal edilmesine ciddi katkılar sağladı. Efganî’nin reisliğini yaptığı Kahire Mason Locası üyeleri, İngilizlerle işbirliği hâlinde faâliyette bulunuyordu. Abduh’a üç yıllık sürgün cezası verildi (Bkz.
 
Yine ilginç bir tesadüf olacak ki, o süreçte Anadolu’da bulunan Said–i Nursi, Mardin’de, "Siyasette muktesit mesleki ondan öğrendim" dediği Cemaleddin Efgani’nin talebesiyle görüşüp fikirleri hakkında bilgi sahibi olmuş; hatta İngilizler tarafından Osmanlı’ya karşı Hicaz’da oluşturulan "İttihad–ı İslam"ın Anadolu versiyonunda seleflerini sayarken, Efgani’nin ismini de zikretmiştir (Bkz. S. Nursi, Beyanat ve Tenvirler, s. 1059; Tarihçe–i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet., s. 39, s. 59; İki Mekteb–i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale–i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14–15; ayrıca bkz:
ww.yeniasya.org.tr/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayfasi&Date=28.07.2000
 
Cemallettin Efgani ile beraber calisan Saidi NURSİ ardindan Filistin ve Kudusu isgal eden ISRAIL ordularina su sözler ile destek olmaktadır.
 
" Amerika'nin DOSTLUGUNU ve GÜVENİNİ KAZANMAK İSLAMA HİZMETTİR"
 
Makyevel de Papa ya yazdigi mektuplarinda bunu belirtir. Osmanli Kültürünün iceriden yikilmalidir der.

Bu calismalari hemen Peygamberimizi Hz. Muhammed in vefatindan sonra görmekteyiz. Hz. Ali peygamberimizin vefat islemleri ile ilgilenirken. MEKKE ileri gelenleri Peygamberimizin yerine gecmek icin her türlü fitne fesata baslar.  Muvayi bu konuda BİZANS kralinin destegini alir.  Islam ordularına karsi savasir.
 
Bu gelenigin temsilcisi kimdir ?
 
FETTULLAH  GÜLEN.  
Kimdir ? Tuncay GÜNEY o kadar talebesi, o kadar yetistirdigi ögrenci varken neden NAZLI ILICAK in onerdigi Tuncay GÜNEY gibi bir MOSSAD ajanligina yükselmis bir Yahudiyi ÖZEL kalem müdürü yapar. Bakin adam STV hissedari oluyor. CİLLER , ECEVİT ve Cumhurbaskani Demirel ile 27 yasinda röportaj yapan gazeteci oluyor.
 
Fettullah Gülen in tüm islerini yapiyor. PKK ya para verilmesi , Kuzey IRAK ta okul, Türki Cumhuriyetlerindeki okullarini CIA ajanlari ile denetimlere gidiyor. CEMAAT E DE IMAMLIGA BASLIYOR.
 
CILLER CIA ORGUTU İCİNDE DESİFRE EDİLİNCE FOYASI CIKIYOR. INTIKAMINI EYMUR ile aliyor.
 
Fettullah GÜLEN ve Diyaloglari
Kimler ile diyalog kuruyor. VATİKAN ile isbirlikleri v.s. v.s. Peki neden Fettullah GÜLEN. PAPA JEAN PAUL insanlik tarihinin en acimasiz PAPAlarından biridir. Güney Amerika daki ona inanan YERLİ KIZILDERILI nufusu ABD darbelerini destekleyerek en acimasiz katliamlara ugramasina izin ve destek olmustur. Tüm paramiliter katilleri komunistlere karsi savasan HACLI ilan etmistir.  Büyük toprak sahipleri, Cok uluslu vahsi kapitalist sirketlerin YERLI KIZILDERILI HALKI yok etmesidir.
 
Böylesine katiksiz bir PAPALIGIN , KUDUS e ISRAIL ordusunun girmesini insanligin zaferi olarak kutlayan PAPA nin. DOSTLUGU neden ?
 
KATOLİK ÖGRETİSİNDE de CEMAAT kavrami vardir. Nasil oluyorda ? Fettullah GÜLEN seciliyor. Cemaatimden deniliyor.
 
Nasil oluyorda bu kadar Müslüman Din ADAMI varken sadece bir Fettullah GÜLEN digeride MISIR Ortodokstan Katoliklige gecmis KİPTİ aile  kökenli MISIRLI Müslüman din adami görüsebilmis.
 
ANAHTAR FETTULLAH GÜLEN in soy agacinda. Ortodoksluktan  Katoliklige gecen Ermeni ailesi. Ayni zamanda bu aile ERMENI komitacilarini olusturur.
 
ZAMAN gazetesinde Etyen MAHCUPYAN;
 
Ermeni vatandaslarin, kardeslerin dini ORTODOKSTUR. ORTODOKS Ermenileri kiskirtan KATOLİK - Misyonerlere VATIKAN a bagli ERMENİLER olmustur.
 
SU AN ZAMAN GAZETESİ nde Etyen MAHCUPYAN da KATOLİK Ermenidir.  
 
Bu kadar tesadüf fazla degil mi ?
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2009 - "Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim" Said i Nursi

Kategori: ARSIVpaylasmak
"Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim" Said i Nursi

"Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim"
 Coğrafyamıza yönelik İngiliz–ABD sömürge sürecinin geçmişten günümüze bazı sarıklı taşeronlarını teşhis ve tahlil etme bağlamında kaynaklar, yeterli bilgileri sunmaktadır.19. yüzyılın Osmanlı coğrafyasına ve özellikle Hicaz bölgesine yönelik İngilizlerin sömürge planları aşikardır. Nitekim Said Nursî, planın bir kısım detaylarına şöyle dikkat çekmektedir:
"İngiliz Hükümeti İslâmlar hakkında iki türlü hatt–ı hareket takip etmektedir. Birisi, o zamanın İslâmlarının önderliğini yapan Türklere karşı olup, Türkiye’de gizli bir ifsad komitesi kurarak Türkleri İslâmiyet’ten uzaklaştırmağa ve Kur’an’ı Türkiye’de sukut ettirmeğe çalışmakta idiler. Diğeri de, Türkiye’den başka memleketlerdeki Müslümanlara tatbik edilen siyaset idi ki, bu siyasete göre de din hususunda Müslümanlara geniş müsamaha gösteriyorlar ve onları okşuyorlardı. Türkiye’deki faaliyetlerinden, Türkleri İslâmiyet’ten uzaklaştırmak ve bu gayede muvaffak oldukları takdirde Türkleri diğer Müslümanların gözünden düşürerek Türklerin önderliğini bertaraf etmek amacını güdüyorlardı" (S. Nursî, Elyazma Emirdağ Lâhikası Sıra No: 442/358).
Cemalettin Efganî, bu İngiliz projesinin Hicaz kanadının gözde bir "sarıklı taşeronu"dur. Bu bağlamda II.Abdulhamid Han’ın, Efgani’yle ilgili teşhisi dikkate şayandır:

"...Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti... Cemaleddin–i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti; buna muktedir olamadığını biliyordum. Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı. Kendisini İstanbul’a çağırttım... Bir daha İstanbul’dan çıkmasına izin vermedim"

Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ, İstanbul 1986, 8. Baskı, Pınar Yay., s. 73).
İran Esedâbâd doğumlu Efganî, İngiliz belgelerine göre, aynı zamanda "tanrıya inanma" şartı koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan "tanrısızlık" ithamıyla kovulmuştu; o da "tanrı tanımazlık"ın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştu (Bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36).

Ne tesadüf ki Efganî’nin talebesi Muhammed Abduh da, Osmanlı’ya karşı Urabi veya A’rabi Paşa isyanında elebaşı ve fetvacıbaşı rolü üstlenerek Mısır’ın İngiliz birlikleri tarafından 1300/1882 yılında işgal edilmesine ciddi katkılar sağladı. Efganî’nin reisliğini yaptığı Kahire Mason Locası üyeleri, İngilizlerle işbirliği hâlinde faâliyette bulunuyordu. Abduh’a üç yıllık sürgün cezası verildi (Bkz. M. Zeki İşcan, M. Abduh’un Dini ve Siyasi Görüşleri, AÜSBE, gayr–ı matbu doktora tezi, Erzurum, 1997).
Yine ilginç bir tesadüf olacak ki, o süreçte Anadolu’da bulunan Said–i Nursi, Mardin’de, "Siyasette muktesit mesleki ondan öğrendim" dediği Cemaleddin Efgani’nin talebesiyle görüşüp fikirleri hakkında bilgi sahibi olmuş; hatta İngilizler tarafından Osmanlı’ya karşı Hicaz’da oluşturulan "İttihad–ı İslam"ın Anadolu versiyonunda seleflerini sayarken, Efgani’nin ismini de zikretmiştir (Bkz. S. Nursi, Beyanat ve Tenvirler, s. 1059; Tarihçe–i Hayat, Tenvir Neşriyat, 1987, İstanbul, Yedinci Cinayet., s. 39, s. 59; İki Mekteb–i Musibet’in Şehadetnamesi, Risale–i Nur Külliyatı’ndan, Aksi Seda Matbaası, Samsun, 1957, s 14–15; ayrıca bkz: ww.yeniasya.org.tr/index.asp? Section=Enstitu& SubSection=EnstituSayfasi&Date=28.07.2000).


Bu ve benzeri ilişki ve bağlantılardan olacak ki, Said Nursî, devrin padişahı ve halifesi II. Abdülhamid tarafından cezalandırılacak, hatta tımarhaneye kadar sürülecektir.
Said Nursî, II. Abdülhamid’in kendisine yönelik tavrını, "siyasetten Allah’a sığındığı" dönemde Başbakanlığa ve bakanlıklara yazdığı dilekçesinde şöyle aktarmaktadır:
"Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve 31 Mart Vak’asındaki hizmetlerimle İttihad ve Terakki hükûmetinin nazar–ı dikkatini celb ettim… Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre "Eski Said"i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli "Yeni Said" olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım… "Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım" (Mevkuf Said Nursî, Şuâlar / On Dördüncü Şuâ – s.1080–1081; Emirdağ Lahikası, s. 337).
Diyalogcuların akıl ve evham kaynağı Said Nursi’nin Osmanlı’nın parçalanma sürecinde İngilizlerle ve onların bölgemizdeki sarıklı taşeronlarıyla olan bu bağlantısı, Milli Mücadele döneminde Kuvay–ı Milliye kadrosuna "karşı cephe"de tekrar ortaya çıktı.

Nursî, İngiliz ve Yunan işgalcilerine karşı canlarını ortaya koyarak Türk vatanını ve Türk Milletinin namusunu koruyan Kuvay–ı Milliye kadrosunu "küfür" ile itham eden fetvalar yayınladı. İngilizler tarafından kurdurulan ve yönetim kurulunda Said Nursî’nin de bulunduğu zamanın Cemiyet–i Müderrisîn namlı Teâl–i İslam Cemiyeti, 26 Eylül 1919’da İkdam gazetesinde "fetva ilanatı" yaparak, Türk milletini Kuvay–ı Milliye’ye destek vermemeye, hatta "hain, eşkıya, katil canavarlar ve lanetlik" ilan ettikleri M. Kemal Atatürk önderliğindeki Kuvay–ı Milliye kadrosuna karşı mücadele etmeye çağırıyor, kesinlikle İngiliz ve Yunanlılara karşı gelinmemesini tavsiye ediyordu (Bkz. İkdam gazetesi, 26 Eylül 1919; Yücel Özkaya, Ulusal Bağımsızlık Savaşı Boyunca Yararlı ve Zararlı Dernekler, Atatürk Araştırma Merkezi, Cilt IV, Sayı 10, Kasım 1987; Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüd (ATESE) Arşivi, Klasör 86, Dosya 144 (1318), Fihrist 240; Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj gazetesi, 28 Nisan 2005).
Yeni Asya grubu, Nursî’nin İngiliz patentli sözkonusu fetvasını, "Bediüzzaman bu cemiyetin ’sade’ bir üyesidir" diyerek ört–bas etmeye çalışmıştı (Bkz. M. Latif, Yeni Asya, 11 Mayıs 2005).

M. Emin Koç 
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2009 - BİR ZAMANLAR “MEHDİ” OLARAK İNANDIĞIM SAİD NURSİYİ....

Kategori: ARSIVpaylasmak

İnanan bir Müslümanın dilinden Said i Nursi

 

BİR ZAMANLAR “MEHDİ” OLARAK İNANDIĞIM SAİD NURSİYİ KENDİME SORULAR SORARAK YENİDEN DÜŞÜNDÜM

Soru-Said Nursî ile ilgili şu sözler beni şaşırtıyor:

“… yirmi senede öğrenilmesi gereken ilim ve fenlerin özünü üç ayda kavrayarak öğrenimini tamamlamış. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verirmiş564.”

Buna gerekçe olarak deniyor ki, rüyasında Peygamberimizden ilim istemiş, o da ümmetine soru sormamak şartıyla Kur’an ilminin öğretileceğini müjdelemiş, bu sebeple daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiş565 .

Cevap-Bir kimsenin Allah’ın Elçisi tarafından bilgi sahibi kılınması Şiilere has iddiadır. Onlar bunu, Ali’nin (r.a) soyundan gelen imamlar için söylerler. Şöyle derler:

"... İmamlardan hiçbiri bir öğretmene gitmemiş, bir eğitimciden bir şey öğrenmemiştir. ...Hiç biri bir hocadan ders almamış, hiç biri bir mektebe, bir medreseye gitmemiştir. Böyle olduğu halde kendilerine bir şey sorulunca derhal en doğru cevabı verirler. Dillerine bilmiyorum sözü gelmediği gibi cevap vermek için düşünmeleri yahut cevabı bir müddet geciktirmeleri de vaki değildir...566 " İmamın ilahî hükümlere, ilahî maârife, bütün bilgilere sahip olması, peygamber, yahut kendisinden önceki İmam vasıtasıyladır... 567"

Soru-Bir peygamberin böyle görevi olur mu?

Cevap-Elbette olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Elçilere apaçık tebliğden başka ne düşer?"  (Nahl 16/35)

 Allah Teâlâ, Peygamberimize şöyle emrediyor

"De ki, ben de tıpkı sizin gibi bir insanım. Bana, tanrınızın bir tek tanrı olduğu bildiriliyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa hemen iyi bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak etmesin." (Kehf 18/110)

"De ki: "Benim size ne zarar vermeye gücüm vardır, ne de sizi olgunlaştırmaya.

De ki: "Beni Allah'ın azabından kimse kurtaramaz. Ondan başka bir sığınak da bulamam.

Benimkisi yalnız Allah'tan olanı, onun gönderdiklerini tebliğdir o kadar." (Cin 72/21-23)

Soru-Said Nursî’nin öğrenim hayatı ile ilgili bilginiz var mı?

Cevap-Kendi el yazısı ile yazdığı özgeçmişine göre ilk öğrenimden sonra Şeyh Muhammed Celalî’nin ders halkasına katılmış, okunması adet olan kitapları okumuş ve daha sonra Van’da 15 yıl kadar eğitim ve öğretimle meşgul olmuştur568 .

“Tarihçe-i Hayatı”na göre de önce Sarf ve Nahiv ile meşgul olmuş ve İzhar’a kadar okumuş, daha sonra Şeyh Mehmed Celâlî’nin yanına gitmiş, her türlü ilim dalına ait eserleri incelemeye koyulmuş ve İslamî ilimlerle ilgili kırk kadar kitabı ezberlemiştir. Ders aldığı diğer alimler şunlardır: Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim, Şeyh Mehmed Küfrevî, Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah569 .

Soru-Öyle ise öğrenimini üç ayda tamamladığı, sorulan her soruya, tereddütsüz ve derhal cevap verdiği ve bu özelliğin ona rüyasında Peygamberimiz tarafından verildiği iddiası nereden çıkıyor?

Cevap-Halkın hurafelere olan ilgisinden yararlanıp dikkat çekmek istemiş olabilir. Zamanın

harikası demek olan “Bediuzzaman” lakabı da öyledir. İddiaya göre bu lakap, onun olağanüstü ilmini gören ilim adamları tarafından verilmiştir570 .

Soru-Said Nursî’nin sözleri arasında ciddi tutarsızlıklar görülüyor. Şu sözü hakkında ne dersiniz?

“Ondört yaşında idim. O zaman icazet almanın alameti olan, üstad tarafından bana sarık sarılmasının ve cübbe giydirilmesinin önüne engeller çıktı. Yaşım küçük olduğu için büyük hocalara has giysi bana yakıştırılmadı.

Diğer yandan büyük âlimler, bana üstad değil, ya rakib ya teslim oluyorlardı. Kendini benim yanımda üstad görecek biri çıkmamıştı.
Ben bu hakkı elli altı sene sonra kullanabildim. Bundan yüz sene önce ölmüş Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin bana, kendi cübbesi ile birlikte bir sarık göndermişti, şimdi o cübbeyi giyiniyorum. Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım 571 .

Yani Risale-i Nur, Kur’an’ın indiği yerden Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi inerek onun gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor. 

Soru-Bu sözü ile o, kendini peygamber seviyesine çıkarmıyor mu?

Cevap-Peygamber olduğunu söylemese de yukarıdaki sözlerin o manaya geldiği açık. Ayrıca Kur’an’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiği iddiası, kendi kitabının Kur’an’dan önemli olduğu iddiasından başka bir anlam taşımaz. 

Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle diyor: "Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun" (Maide 5/67) Eğer Said Nursî’nin iddia ettiği şeyler Peygamberimize bildirilseydi onları açıklamak zorunda olurdu.

Soru- Bunlara inanan bir kişi, Said Nursi’yi son peygamber, Risale-i Nurları da Allah’ın son kitabı saymış olmaz mı?

Cevap-Said Nursî’nin şu sözlerini de dinle, sonra karar ver:

“Risale-i Nur denilen otuzüç aded Söz, otuzüç aded Mektub, otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kur’an’daki âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilleridir. Kur’an âyetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir574.”

Yani Said Nusrî’ye göre Kur’an delil olmaktan çıkmış, delile muhtaç hale gelmiş ve Risale-i Nur’un âyetleri, Kur’an âyetlerinin delili olmuştur. Böyle bir kitabın hatasız olması gerekir. Said Nursî, bu iddiayı da yapıyor ve şöyle diyor :

“Sözler”575 şüphesiz Kur’an’ın nurlu parıltılarıdır. Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir576 .

Soru-Nurcuların Kur’an okumayıp Risale-i Nur okumalarının sebebi bu olmalıdır herhalde?

Cevap-Said Nursî, insanları kendi kitaplarına çekmek için hiçbir şeyi eksik bırakmamış. Şöyle diyor: “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir "urvet-ül vüska"dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir "hablullah" yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur577 .
"Urvet-ül vüska" ve "hablullah" Kur’an’a ait özelliklerdir578 .

Soru- Risale-i Nur’un, Kur’an’ın alındığı yerden alındığı iddiası, zaten her şeyi açıklamıyor mu?

Cevap-Bu iddia birden fazla yerde tekrarlanır. Onlardan biri de şudur:

“Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’an’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden iktibas edilmiştir579.”

Risalelerden "Âyetü’l-Kübrâ" yı örnek verip oradaki iddiaları adım adım izleyelim:

1- Said Nusri’ye yazdırıldığı iddiası:

“Bu risalenin mukaddimesinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı580.”

2- Adını İmam Ali’nin verdiği iddiası:


“Bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki; İmam-ı Ali (R.A.) gaipten gösterdiği kerametlerde (keramat-ı gaybiyesinde) bu risaleye, "Âyet-i Kübra" ve "Asâ-yı Musa" adlarını vermiştir581.” 3-İmam Ali’nin şefaat dilediği iddiası:

“İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada “Ayet’ül-Kübrâ hakkı için beni ani ölümden koru” deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak…582”

4- Risale’nin lâ ilâhe illallah sözünün olağanüstü delili olduğu iddiası:

“Lâ ilâhe illallah’ın hücceti ise matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), onu şefaatçi yapmıştır 583 .

5- Risale’nin kurtarıcılık yaptığı iddiası:

“.. o risalenin hem Ankara hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında tesirli intişarıyla talebelerine beraet kazandırmağa sebep olduğu gibi…584”

6- Bir mağazayı yangından koruduğu iddiası:

“…  hükûmet dairelerinden birisi … gecenin en soğuk bir vaktinde üç saat cehennem gibi yandığı halde; tam bitişiğinde, Risale-i Nur'un bir talebesi yanıma geldi, dedi: "Biz yanıyoruz, mahvolduk." Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra'nın bir kısım basılı nüshalarını yanıma getirmesini söylemiştim, fakat getirmemişti. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur'u ve Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar" dedim. Üç saat o dehşetli yangın, bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın korumasında olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da sağlam

585”

kaldı…

Soru-Aklıma İmam Ali takıldı. Risale’nin adını neden o koyuyor?

Cevap-Said Nursî ona, Sekine adında bir kitap indiğini, geçmiş ve gelecek bütün ilim ve sırların o kitapta olduğunu iddia ediyor. Kendi kitabı da, o zaman için, geleceğin sırlarından olduğuna göre onu Ali’nin bildirmesi tabiidir. Said Nursi özetle şöyle diyor:

Hazret-i Cebrail, Sekine adıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam’ı, Peygamberimizin yanında Hz Ali'nin (r.a.) kucağına düşürdü. Hz. Ali diyor ki: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız gök kuşağı şeklinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" İsm-i Âzamdan bahsederek bazı olayları anlattıktan sonra diyor ki:

"Dünyanın başından kıyamete kadar bütün ilimler ve önemli sırlar bize, tanıklık derecesinde açıldı. Kim ne isterse sorsun, sözümüzden şüpheye düşenler zelil olurlar586.”

Soru-Öyle bir sahife ki, içinde dünyanın başından kıyamete kadar olan ilimler ve önemli sırlar yer alıyor. Bu bir sahife değil, çok büyük bir kitap olur. Peygamberimizin bu ilim ve sırları bilmediği kesin olduğu için İmam Ali ondan üstün bir konuma getirilmiş oluyor. Said Nursî bu bilgiyi nereden almış?

Cevap-Kur’an’ın alındığı yerden aldığını söyledi ya?!!

Soru-Bununla ne elde etmek istiyor?

Cevap-Risale-i nuru ve şakirtlerini kutsallaştırmak587 .

Soru-Bunlar benim kanımı dondurdu. Ne kötü iddialar!...

Cevap-Bu tür iddialar için Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra "bu Allah katındandır" derler. Hedefleri, onun karşılığında bir şeyler almaktır 588. Vay o ellerinin yazdığından dolayı onlara! Vay o kazandıklarından dolayı onlara!.” (Bakara 2/79).

"Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum-u esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur."

Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.

Müridim ister doğuda olsun ister batıda

Hangi yerde olsa da yetişirim imdada589”

Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar590 . İspat için, cifir ilmi denen hayali şeylere dayanır ve şiirde şu anlamın saklı olduğunu söylerler:

"O Gavs'ın müridi Said Kürdî, Rusya'da esirken kuzeydoğu Asya’dan bid’atçıların eliyle Asya’nın

batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim." 
Yardımın nasıl gerçekleştiği, şöyle anlatılıyor:

“Evet Hazret-i Gavs'ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya'nın kuzeydoğusunda, yok edicizorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs'ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.

Üstadımız diyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak "Yâ Gavs-ı Geylanî" derdim. Çocukluk

itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur" derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasiyle imdadıma yetişmiştir591 .

Bu inancın Kur’an’a aykırılığını gösteren âyetlerden bir kısmı şöyledir: 

“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..“ (Neml 27/62)

Güç yetirilemeyen konularda Allah’tan başkasından yardım alınabilirse, kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.

Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 17/56-57)

“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir. Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 16/19-21)

Soru-Said Nursi ölmüştür; kendini savunamaz. Böyle biri hakkında konuşmak doğru mu?

Cevap-Said Nursi hesabını Allah’a verecektir. Bizim ona fayda veya zarar vermemiz düşünülemez. Belki ölmeden önce batıl inançlardan tevbe etmiş ve Allah’ın huzuruna günahsız gitmiş de olabilir. Bizi ilgilendiren, onun kitaplarını, dinin kaynaklarından sayan büyük bir cemaattir. Ben onları uyarmaya çalışıyorum.

564 Bediuzzaman  Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Sözler Yayınevi, İst. 1991, s. 34. (Takdim yazısında bu kitabın 1958’de hazırlandığı, Bediuzzaman Said Nursî’nin kontrol ettiği ve düzelttiği şekilde yayınlandığı ifade edilmektedir.)

565 Bediuzzaman  Said Nursî, Haşiye, Tarihçe-i Hayat, s. 33.

566 Muhammed Rıza'l-Muzaffer, Akâid'ül-İmâmiyye, Şia İnançları

(Türkçeye çeviren Abdülbaki GÖLPINARLI) İstanbul 1978, s. 52-53. 567

Şia İnançları, s. 52.

568 Bu özgeçmiş, İstanbul Müftülüğü Arşivi’nde, Osmanlı Ulemasına ait sicil dosyaları arasında iken daha sonra dosyanın içi bilinmeyen kişiler tarafından boşaltılmıştır. Sadık ALBAYRAK bunları evvelce yazıp neşrettiği için sadece onun kitabında bulunmaktadır. Bkz. Sadık ALBAYRAK, Son Devir Osmanlı Uleması, İst. 1996, c. IV, s. 271. 569 Tarihçe-i Hayatı s. 44.

570 Tarihçe-i Hayatı, s. 45.

571 Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, Kastamonu Lahikası, c. II, s. 1609,  İstanbul 1995, Burada ifadeler sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisveyi giymek yakışmadığı... Sâniyen: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyeti değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana cübbe giydirecek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler

572 Tarihçe-i hayat 45

573 Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1993, s. 617. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir:

Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!! cümlesinin sarih bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin'in nüzulü olduğu gibi, mana-yı işarîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübin'in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor...”

574 Şualar, s. 709. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir.

575

Sözler, Risale-i Nurlar’ın bir bölümünü oluşturur.

576 Barla Lâhikası s.26. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir:

Mübarek Sözler şübhesiz Kitab-ı Mübin'in nurlu lemaatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır.”

577 Said Nursî, Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1992  s. 231.

578 Bakara 2/256 ve Al-i İmrân 3/103’e bkz.

579 Şualar s. 601. İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

580 Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), Sözler Yayınevi, İstanbul 1992 s. 84. 581 Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), s. 83-84.

582 Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), s. 84, 1 numaralı dipnot ve

ة ﺔالكبى ىي ﻲن ﻦu cümlenin tercümesidir. şıdaki yazıs. 261. Yukar kabul füc’e  için ığıolmad Arapça’da fecet diye bir kelime الت ﺖ

edilerek anlam verilmiştir.

583 Şualar, Onbeşinci Şua, s.526. Bu ibarede kısaltma yapılmıştır.

r. Bundaki hüccet ise ıdالإه ﻪال ﻻهلل ﷲöyledir: “ Birinci Kelime: şıTamam

matbu' Âyet-ül Kübra Risalesidir. O emsalsiz hüccetin hârikalığı içindir ki; İmam-ı Ali (R.A.), Nur'un eczalarından haber verdiği sırada

 içinbeni ani ölümden ı” Ayetül Kübrâ hakk وباآلة ﺔالكبى ىي ﻲن ﻦالت ﺖ

koru” deyip o Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yaparak…” 584

Şualar, Onbeşinci Şua, s.526.

585 Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Sözler Yayınevi, İst. 1993 101. Anlamı bozmayacak kısaltmalar yapılmıştır.

586 Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, c. II, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, (Onsekizinci Lem’a) İstanbul 1995, s. 2079,  Metnin aslı şöyledir: “Hazret-i Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali'ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i Âzam, Hz. Ali'nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: "Ben Cebrail'in şahsını yalnız alâimü's-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum" diyerek bu İsm-i Âzamdan bahs ile bazı hadisatı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki:

587 Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybî,

s. 2078. Orada geçen ifade aynen şöyledir: Risale-i Nur şakirtlerine ve naşirlerine karşı Hazret-i Ali'nin (r.a.) irşadkârane ve teveccühkârane bakması ve işaret etmesidir.

588

Karşılığında Ahiret i verdikleri için aldıkları ne olursa olsun, azdır. “... Bu hayatın sağladığı fayda Ahiret yanında pek az olur.” (Tevbe 9/38)

589 Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat, İstanbul 1991,

s. 119. 590 İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed

Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.

591 Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sözler Neşriyat  s. 120. 544

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2009 - Avşar,Tayyip beye neden korkak KEDİ dedi.

Kategori: ARSIVpaylasmak

Avşar,Tayyip beye neden korkak KEDİ dedi.

F.Gülen,S.Nursi,vs...
Kürtçülük....
Tüm bunlar aynı kaynaktan beslenmektedirler.
Önemli olan hangi zamanda kimin neyi savunması gereğidir.
Çünkü,bunlar toplum mühendisliği denen ve içinde Zihin Kontrol yöntemlerinin uygulama alanı bulduğu yapılanmalardan başka hiç bir şey değildir.
başka ifade ile kim ne zaman hangi argümanları nerede ve nasıl kullanacağıdır.
Soru budur.
Uygulama da bunun açılımıdır.

Bakınız...
Hülya Avşar örneği karşımızda durmaktadır.
Hatta bundan evvel de söylemek gerekirse,mafya oluşumu dahil olmak üzere,toplunun dikkatini çekmek için özel besleme olan bu oluşumlar güncelliğin ne şekilde belireceği ve bu oluşumların ne sıklıkta ve nasıl kullanılacağı ile ilişkilidir.

Avşar örneğine dönecek olur isek,Tayyip beye demiş ki "korkak kedi."

Velev ki öyle olsun.
O halde tayyip bey kedi ise kendisi ne oluyor?

Aslında bir önceki bahiste geçen mafya oluşumu da bu destekçiliğin bir versiyorunudur.
Milleti aldatmanın,dikkatleri başka yönlere çekmenin birer senaro üretiminden başka bir hali değildir.

Bir süre daha millet Avşar'ın ne demek istediğini anlamak ile uğraşacaktır.
Uğraşmıyor olacak ise de bazı medya önderliğinde bu konu perçinlenecektir.

Çünkü bunlar(Musa'nın çocukları)özel eğitimleri gereği özgür Kürdistan ve vaad edilmiş toprakların mücadelesini yaparlarken,kadınlarını her şekilde kullanmaktan /kullandırmaktan çekinmedikleri gibi,özellikle kadınlarını da bu iş için biçilmiş kaftan misali her daim kullanıma hazır tutmaktadırlar.

İşte bu nedenledir ki Avşar,Tayyip beyin kurtarıcılığını üstelnmek zorunda kalmış,bunun için de özellikle yetiştirilmiştir.
Hatırlayacak olu iseniz,Sibel can adındaki sanatçı ...ünvanlı dansözden dönme şarkıcı,bir zamanlar Ergin kardeşler çetesi ile birlikte anılmış idi.

Peki ndeden?
Bütün bu oluşumlar neden yapılıyor?
Bunun yanıtından evvel birkaç açıklama daha yapalım.


TGRT'nin sahibi Enver Ören,Sibel Can'a jeep hediye etti mi?(Kendisi tahminimizce müslümandır,ya da öyle olduğu anlamında iştigal etmektedir.)

Bir söyleşisinde Emine Erdoğan ne diyordu hatırlayalım.
"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm.
Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu.Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul’da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken,bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern,hem kültürlü,hem de örtülü olabileceğini gördüm.“

Şule Yüksel Şenler’in Ağabeyi Özer Şenler,Said-i Nursi’nin yakın çevresi içine girmişti.
Ailesinin modern yaşamına;annesi ve kız kardeşlerinin örtünmemesine ve hele hele evde bile olsa kız kardeşlerinin erkek musiki hocalarından ders almasına çok kızıyordu.
Bir gün evi terk etti.
Artık ağabeyi Özer’in yeni bir hayatı vardı.
Dizinin dibinden ayrılmadığı Said-i Nursi,Özer'adını da değiştirip ‚Üzeyir'koymuştu!
Ağabey Özer Şenler'i,Said-i Nursi ile tanıştıran kişi ise,Milliyetçiler Derneği‘nden arkadaşı Nevzat Yalçıntaş'tı.

Yalçıntaş'ın kim olduğuna ayrıca açıklık getirmeme gerek var mı?Prof.bir zat.
Neyin,kimin Profu ise?

Peki bu başörtücü kesime zorla söylettirilenler nedir?
"Türbanı özgür irademle taktım!",türbancı kesimin en kafa karıştırıcı ideolojisi olduğunu anlamak için Arif olmaya gerek var mı?

İrade demek için öncelikle birey olup omadığını bilmeleri,gerçek anlamda özgür olmaları gerekmez mi?

Peki tüm bunların nedenleri nedir?
Siyonizm,kendi kadınlarını niçin kullanır/kullandırır?
Hiç düşündüler mi?
---------
Bakınız bir yazıdan alıntı yapayım.
Bizim tarihimizde bunun en çarpıcı örneği İttihat ve Terakki üçlüsünden Cemal Paşa’dır.

Suriye’de ordu komutanlığı sırasında kendisine musallat edilen,olan ve kabul gören bir Yahudi Kadın var:
 Sara.

Bu kadın Cemal Paşa ile olduğu sıralarda bütün önemli bilgi ve belgeleri Akdeniz’de bulunan İngiliz donanmasına ulaştırıyor.

Kanal Savaşı’nın kaybedilmesinde,İngilizler ve Yahudiler lehine bitmesinde de Yahudi kadın Sara’nın rolü büyük.

Suriye’de,Arapların ileri gelenlerini,âlim ve şairlerinin idam edilmelerinde de önemli bir rolü var.Bu durum fark edilince, bir içki fabrikasında kıstırıldığında intihar ediyor Sara.

Siyonizm’in önemli temsilcilerinden ve bugünlerde itibarı bir hayli yüksek olan Şimon Peres’de Hürriyet gazetesinde Defne Barak ile yaptığı söyleşide,dikkatimizi çeken bir bölüm.
Bu yazı birden bir şafak attırdı.

Nasıl mı? Birlikte okuyalım.

Fransa First Lady’si  Carla Bruni ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Paris ziyareti sırasında tanıştılar.
Peres,tabiî önceden Carla’nın Paris’in aydın çevrelerine mensup eski Yahudi erkek arkadaşlarını tanıyordu.Carla o gece, mor bir tuvalet giydi,kıyafetinin altında iç çamaşırı olmadığını saklamadı. Kameralara gülümserken,Peres’e “Ben cheese (peynir) demem seks derim dedi.”

 [18 Haziran, 2008 Çarşamba] Haberin devamı var.
Fakat bizi burada ilgilendiren önemli bir cümle var."Peres,tabiî önceden Carla'nın Paris'in aydın çevrelerine mensup eski Yahudi erkek arkadaşlarını tanıyordu
."demekte.
----------
Beğenseniz de beğenmeseniz de "Sabetayizm ve Grup Seks" isimli kitapla ilgili röportaj veren Yalçın Küçük,Türkiye'deki Sabetayistleri açıklıyor.

Yazarın iddiaları sanat dünyasında da büyük yankı bulacak.
Çünkü Küçük'e göre,Hülya Avşar Sabetay Sevi'nin propagandisti.

Küçük bu iddiasını şöyle açıklıyor;
"Ben Hülya Avşar'ın İbrani ve Sabetayist olabileceğini hiç aklıma getirmezdim. Bir gün, "Kaya usturuplu zina yapıyor" dedi.
Bu tipik Sabetay'ın emridir; "Zina yapın ama usturuplu yapın." Sabetay Sevi'nin emirlerinde "free love" yoktur.
Ama bu vardır;"Yapın,hissettirmeyin."

Peki neden böyle davranmışlardır?
Küçük,bunu da şöyle açıklıyor.

GÜNAH ARTINCA MESİH GELECEK
Yalçın Küçük'ün kitabındaki asıl ortalığı karıştırıcak iddialar ise Sabetayistlerin yatak odalarıyla ilgili.
Küçük'e göre,grup seks Sabetayizmin emri.
Bunun nedenini de şöyle açıklıyor Küçük;
"Sevi'nin emridir.Yoksulluk arttığı zaman devrim olacak.Günah artınca Mesih gelecek,kurtuluş olacak.
Günah işleyerek kurtulma Sabetayizm'in temel dinsel kurallarından birisidir
."

Yalçın Küçük'e göre, Sabetayistler bu nedenle grup sekse yöneliyorlar.Buna delil olarak da 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece kutlanan "Kuzu Festivali"ni gösteriyor.
Yalçın Küçük'e göre,bu özel günde "İki çift;Doğu dinlerinde olduğu gibi baharda süslenir,yemek yerler.Sonra da eşler değişilir."

Yalçın Küçük'ün Sabetayistlerle ilgili daha bir çok iddiası ve tespitleri de var.İşte bunlardan bazıları;

-Sabetayist isimleri biseksüel isimlerden seçiliyor.
-Sabetayistler de aşk evliliği olmuyor.
-Türkiye'deki Sabetayistler'in hepsi zengin ve ünlü,
-Sabetayistlerin üçte biri Türkiye'ye sadık, diğerleri İsrail'in güvenliğini Türkiye'ninkinden daha çok önemsiyor.
-İbrani asıllı olmayan Türkiye'de Dışişleri bakanı olamıyor.(Kaynak;Tempo)
***********
Tüm bu yapılanlar ne yazıktır ki Türk insanının akıl oyunlarında ne denli saf(temiz anlamında)olduğunun kanıtıdır.
İşte bu nedenledir ki,bir yandan bölücü Kürtçü akımları kullanırken içinde mutlaka din unsurunu da katmak zorundadırlar.

Bizim için önemli olam şey ise,din unsurlu güdülenmeden bir an evvel kurtulmaktır.
Aksi halde bir taraftan din masalları ile uyutulurken,diğer taraftan da (diğer yarımızı/doğulu kardeşlerimizi)etnik bölücülük ile kışkırtmakta bizler de buna kardeşlik masalları,özgürlük,insan hakları aldatmacası ile göz yummakta sonu ne olacak diye bakmaktayız.

Son söz;
Tayyip beyin KORKAK KEDİ olarak nitelendirilmesinin altında size göre Musa'nın çocuklarının cesaret kavgası mı var?Yoksa toplumu uyutma psikolojisi mi?(Şimdilerdeki adı TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ)

ÇÖZÜM:
Bir an evvel İSTİKLAL MAHKEMELERİ kurulmalı,gereken sonuç mutlak suretle alınmalıdır.
Bunun başkaca izahı yoktur.
TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR.NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.
Ahmet Dursun

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/7/2009 - SAİT NURSİ'NİN CEHALETİ VE İDEOLOJİSİ

Kategori: ARSIVpaylasmak

SAİT NURSİ'NİN CEHALETİ VE İDEOLOJİSİ

Bu sitede ve başka bir çok yerde, Saıt Nursi ile ilgili yazılar, kitaplar yazıldı. Düşüncelerinin ne çağdaş bir yaşam tarzı ile ne de Cumhuriyet ile bir ilişkisi bulunmuyor. Kendi oturduğu yerin üzeinden ekmek çıktığığını söyleyecek kadarda kişilik bozukluğu olan birisi olarak biliniyor. Bunların hepsi bilindiği halde, ''Dinci'' basında ve medyada çarşaf çarşaf Nurculuk propandası yapılıyor. Türkiye Devletinin bir kısmı ıse bu görüşleri savunanların kuşatması altında bulunuyor.

Bu görüşler ise ''demokrasi'' adına yaygınlaştırılıyor. Çağdışı görüşler Neo Liberalizmin eşitsizlik ve adaletsizlık yaratan düzeni ile birlite iç içe gidiyor. Taraf gazetesinden, soros vakıflarına, liberal solculardan, neo con' cusuna, ''naylon ulusalcısına'' kadar bu ilişkiler küresel emperyalizmin bir uzatısı olarak ortaya çıkıyor.
Saygılar  Özkan Özgür.
 -----------------------
  Evvelce Said'i Kürdi olarak tanınıp bu ünvanı kullanan ve soyadı kanunundan sonra doğduğu Bitlis'in Nurs köyüne izafetle Nursi soyadını alan Sait Nursi, yarı cahil, okuyup yazmasını bilmez bir adamdı. Nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 68'nci sahifesinde kendisi de bu hususu itiraf etmekte ve risalelerini yardımcılarına (Nur şakirtlerine) yazdırdığını bildirmektedir. Eski Þeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi tarafından yazıldığı bildirilen (Tuhfetürreddiye Ala Mezhebi Saidi Kürdiye) adlı risalede (okur, fakat yazamaz, imla bilmez, seksen sene içinde yaşadığı Türk Milletinin lisanına bile hakkıyla vakıf olamamıştır) denilmektedir.

    Meşrutiyetin ilanından sonra Bitlis ve havalisinde şeyhlik faaliyetinde bulunmuş, sonra İstanbul'a gelerek siyasete atılmış ve (İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti) kurucuları arasında faaliyet göstermiştir. "İttihad-ı Muhammedi"den ne kast ettiğini Hutbe-i amiye adlı risalenin 84'ncü sahifesinde şu şekilde açıklamaktadır: "İttihadı İslam olan İttihadı Muhammedi dediğimiz vakit umum müminlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan İttihat murattır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat murat değildir. Amma bir katre su da şudur. Bu ünvandan tahsis çıkmaz, tarifi hakikisi şöyledir: Esas temel şarktan garba, cenuptan şimale mümted ve merkezi haremeyni şerifeyn ve ciheti vahdet tevhidi ilahi peyman ve yemini iman, nizamnamesi sünneti ahmediye, kanunnamesi evamir ve nevahii şer'iyye-kulüp ve encümenleri umum medaris, mesacit ve zavaya o cemaatin ilelebet ve muhallet naşiri efkarı umum kulübü islamiye ve her vakit naşiri efkarı başta Kur'an ve tefsirleri (şimdi risale-i nur). Yine mektubat adlı risalede "azametli, bahtsız bir kıt'anın, şanlı talihsiz bir Devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittihadı islamdır" diye yazılı bulunmaktadır. (Mektubat, Doğuş ltd. Mat., Ankara 1958, s.436)    Said Nursi, 31 Mart vak'asından önce Derviş Vahdeti ile münasebet kurmuş o zaman yayınlanan Volkan Gazetesinde çıkan yazıları ile 31 Mart vak'asını körüklemiştir. Volkan Gazetesi, 5 Þubat 1908 tarihli 49'ncu sayısından itibaren (İttihad-ı Muhammedi) fırkasının yayın organı, mürevvici efkarı olduğunu başlığı altında ilan etmiştir (Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, s.119, 121).

    SAİD NURSİ VE KÜRTLÜK

    Said Nursi, yine o tarihte (kürt Teali Cemiyeti)ne girmiş, 1327 tarihinde (1911) yayınladığı bir kitabın gerekçesinde "Uyan ey Selahattini Eyyubi'nin torunları kürtler" diye kürtleri, Türkler aleyhine tahrike gayret etmiştir. (Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s.107). Mektubat adlı risalede, kendisinin Türk olmadığını, Türklük ile münasebetinin bulunmadığını, Türkiye'de kürt milleti diye ayrı millet mevcut olduğunu ileri sürerek memleketin birliğini bölücü hareket ve faaliyette bulunmaktan çekinmemiş ve (Türkçe kamet et diye benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usuldendir. Evet hakiki Türkler pek hakiki dostane ve uhuvvetkarane münasebettar olduğum halde böyle sizin gibi frenk meşreblerin... Türkçülüğü ile hiç bir cihetle münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz, hangi kanun ile eğer milyonlarla efradı bulunan ve binlerce seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihat arkadaşı kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini unutturduktan sonra belki bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz bir nevi usulü vahşiyane olur. Yoksa sırf keyfidir. Eşhasın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz) diye yazdığı görülmüştür "Mektubat...s.339". Yine Sait Nursi, o tarihte (Kürdistan Azmi Kavi) Cemiyetinin arzusu üzerine mahalli kürt kıyafeti ile boynunda dürbün, belinde kama ve tabanca İstanbul'a gelerek Cuma selamlığında Padişah'a cemiyetin Sait imzası altında yazdığı ve esası kürtçe tedrisat yapacak mektepler açmağa dayanan ariza takdim etmesinden dolayı bir müddet tımarhaneye konulup affedilmiştir.
   
ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

    Sait Nursi, İstiklal Savaşı sırasında Ankara'nın (halife)yi kurtaracağına inandığı için Ankara'ya gelmiş, laik bir devlet rejimi ve Cumhuriyetin kurulması üzerine Atatürk'e kızarak Van'a gitmiştir. Kendisi bu olayı şöyle özetlemektedir: (Garplılaşmak bahanesi altında Þeairi İslamiye aleyhinde bir cerayan hissettiğimden Ankara'dan ayrıldım) demektedir "Münazarat, s.4"...    Said Nursi, laik bir Devlet rejimi kurduğu için Atatürk'e düşman kesilmiş, onu Þualar adlı risalenin bir çok yerlerinde Ebusüfyan ve Deccale benzetmiştir.

    Barla Mektupları adlı risalenin 53'ncü sahifesinde Atatürk'ü kastederek şöyle demektedir. (Tek gözlü Deccal, ya iman et, yahut bütün dünyanın maskarası olacak-sın) "Dr. Neda Armaner, İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar -Nurculuk adlı esere müracaat".
    Sönmez adlı risalenin 21 ve 22'nci sahifelerinde yine Atatürk hakkında şu cümleler yer almaktadır: (Ayasofya camiini puthaneye ve meşihat dairesini kızlar lisesine çeviren bir adamı sevmemenin bir suç olması imkanı var mı?)... 1928 (1924) yılında vuku bulan şeyh Sait isyanı ile ilgili görülmüş, İsparta'daki ikameti sırasında dini siyasete alet ve Devletin dahili emniyetini ihlal suçlarından Eskişehir'de yapılan duruşması sonunda bir seneye mahkum olup cezasını çektikten sonra Kastamonu'da ikamete memur edilmiştir "Güventürk, Nurculuğun İçyüzü, s. 106).

    DENGESİZLİĞİ VE SAHTEKARLIĞI

    Sait Nursi, keramet sahibi olduğunu iddia etmekte ve bunu her fırsat ve vesilede ileri sürmekten çekinmemektedir. Kapalı kapılardan kimseye görünmeden çıktığını, hapishanede iken camide namaz kıldığını, hiçbir şey yemeden yaşayabildiğini, kendisine gaipten sesler ve ihtarlar geldiğini, asırlarca önceden din büyüklerinin kendisi ve eserleri hakkında müjdeler verdiklerini, Kur'an-ı Kerim'deki Nur süresinin kendisi hakkında nazil olduğunu (Ya Eyyühel Müzemmil) ayeti kerimesinin Ey Saidi Kürdi demek olduğunu ileri sürmek suretiyle aklın ve bizzat İslamlığın kabul etmeyeceği iddialarda bulunmaktadır "Asayı Musa, 1949; Özek, s.246".
    Bediüzzaman Cevap Veriyor adlı risalede şu satırlar yer almıştır: (Hiç bir geliri olmadığı ve kimsenin hediye ve ikramını kabul etmediği halde ne ile ve nasıl yaşadığı sualine karşı, bereket ve ikram-ı ilahiye ile yaşadığı, Kur'an hizmetinin kerameti olarak erzak hususunda ikram-ı ilahiye'ye mazhar olduğu kaydedildikten sonra bir gün Süleyman adlı bir misafir ile birlikte dağda yalnız kaldıkları ve yiyecek hiç bir şeyleri bulunmadığı sırada misafirlerine ne ikram edeceğini düşünürken altında oturduğu ağacın dalları arasında koca bir ekmek peyda olduğunu ileri sürmekte ve 20-30 gündür hiç bir insanın o tepeye çıkmamış olduğunu ilave etmekten de geri kalmamaktadır "Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara, 1960, s. 113-114".
    Sait Nursi'ye göre, araba ile dolaşırken bir yaşındaki küçük bebekler bile koşup elini öperlermiş. "Hanımlar Rehberi, s.105". Zülfikar adlı risalede hayvanların bile Nur risalelerine hayran kaldıklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. "Dr. Armaner, Nurculuğun İçyüzü, İlahiyat Fakültesi yayınlarından, s.8".

    Sait Nursi, bütün ömrünce Doğu'da Nur risalelerini tedris için bir medrese kurmak hevesiyle yaşamıştır. Bu medresenin adı Medresetüzzehra olacaktır. Bu medrese, Kahire'deki Camiülezher'in kızkardeşidir. Öğretim dili bakımından da (Lisanı Arap vacip, kürt caiz, Türk lazım) demektedir. "Münazarat, s.131, Dr. Çetin Özek, Türkiye'de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, s.249-250". Sait Nursi'ye göre bu şark üniversitesi geleneğe dayanacaktır. Garplılaşma ve medeniyete ait tez bu üniversitede yer almayacaktır. İstanbul Üniversitesi'nde de bir Nur Medresesi yani Medresetüzzehranın açılması lazımdır "Gençlik Rehberi, 1951, s.77; Özek, ...s. 250-251".    Yine Gençlik Rehberi adlı risalenin 50'nci sayfasında (Eski Medreselerde 5-10 seneye mukabil inşaallah Nur medreseleri 5-10 haftada aynı neticeyi temin edecek ve 20 senedir ediyor, hem Hükümet bu millet ve vatanın hayatı dünyeviyesine pek çok faydası bulunan bu Kur'an lam'alarına ve Kur'an dellalı olan risalei Nur'a değil ilişmek belki tamamı ile terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara kefaret ve gelecek şiddetli belalara ve anarşiliğe karşı bir set olabilsin) diye yazılıdır "Said Nursi, Gençlik Rehberi, İstanbul Sinan Mat. 1959, s.50".

    Kisvenin imanla bir alakası olmadığı halde Sait Nursi, hayatında şapka giymemekle övünmektedir. (Asayı Musa) adlı risalenin 136'ncı sayfasında (28 sene gavurlara benzememek için inziva ihtiyar eden bir islam fedaisi ve hakikat-ı Kur'aniyenin fedakar hizmetkarına denilse ki, sen kafirlerin papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslam ulemasının icmaına muhalefet edeceksin, yoksa ceza vereceğiz denilse, elbette öyle her şeyi Hakikat-ı Kur'aniyeye feda eden bir adam değil dünya evi hapis veya işgence, belki parça parça bıçakla kesilse, cehenneme de atılsa, katiyyen yüz ruhu da olsa bütün bu tarihçei hayatının şahadeti ile feda edecektir) diye yazıldığı görülmüştür.
    Sait Nursi'ye ve Nurculara göre, kadınların örtünmesi bir islami adettir. Kadınların örtünmesine karşı açılmış mücadele Türk kadınının haysiyetine karşıdır (Lem'alar, Ankara, 1957, s.25; Tesettür risalesi, s.84-192).
   
AKIL-MANTIK-BİLİM VE TEKNİK DÜŞMANLIĞI

    Fennin ve medeniyetin bir icadı olan ve nasıl çalışıp işlediği artık herkesçe bilinen radyonun Saidi Nursi'ye göre mahiyeti de şöyledir: (Radyo bilbadehe kudret-i ilahiyenin bir cilvesidir ve o cilvenin kürre-i havaya umumca temsil eden bu gelen hadis-i şerifin meali gösteriyor, şöyle ki: Bir melaike var, kırkbin başı var, her başında kırkbin dili var, her dilde kırkbin tesbihat yapıyor. 64 Tirilyon tesbihat aynı anda söylüyor. Demek kürre-i hava bu melaike gibidir. Yani bu melaikenin tesbihatı adedince her kelimei tayyibe hava sayfasına yazıyor. Kürre-i hava diyor ki, bu hadis benden veya buna benzer memur meleklerden haber veriyor, külli bir şuurla yapılan bu iş yalnız tek bir zerrenin vazifesi ne bana yani kürre-i havaya ve ne de bütün eşyaya vermesi hiç bir ciheti imkanı yok, demek her yerde hazır nazır, ahadiyet cilvesiyle ve içinde ihatalı bir irade, muhit bir ilim bulunan bir kudret-i ezelliyenin cilvesidir. Buna milyonlar şahitlerden birisi radyodur (ihlas Dergisi, 1964, Nu.9, s.3..)
    Sait Nursi'ye göre elektrik kontağı ve meteor hadiselerinin fenni ve fizik ilmine uygun açıklaması dine aykı-rıdır, dinsizliğin ifadesidir. Bu ve buna benzer olaylar ilahi kudretin varlığının delilidir ve onun nişanesidir. Bunların hepsi Kur'anda vardır ve fizik kanunlarına göre açıklama yapmak Kur'anın kudretine, hikmetine aykırı düşmektedir "Sait Nursi, Ramazan Risalesi, s.1-15..)    Yine Sait Nursi'ye göre her şey, her zerre Allah'a ibadet eder, mesela pusulanın Kabe'deki Hacer'i Esvet'i işaret ederek titremesi, namaz kılmasıdır "Tiryak, s.116".

    YARGITAY CEZA GENEL KURULU'NUN KARARA ESAS ALDIĞI BAZI FİKİR VE CÜMLELER

    Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun Nur risalelerinde dikkate aldığı bazı cümleler ile bunlardan çıkan ana fikirler ise özetle şöyle belirtilir:

    "Nur risaleleri 130 kadar olup dava konusu dosyada bulunanların yalnız (Asayı Musa), (Mesnevii Nur'iye), (Gençlik Rehberi), (Mektubat), (Tiryak), (Hubbei Þamiye), (Hanımlar Rehberi), (İki Mekteb-i Musibetin Þahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi), (Barla Hayatı), (Bediüzzaman Cevap Veriyor), (Lem'alar), (Bize Nurcu Diyenlere Diyoruz ki), (El-Hüccettüzzehra), (Ramazan Risalesi) ve (Sönmez) adlı risalelerden ibaret olduğu anlaşılmıştır.

    Kur'an tefsiri ve islamlığı izanı maksadı altında yayınlanmış olduğu ileri sürülen bu risalelerin gerçek amaçlarına nüfuz edebilmek için bunların hepsinin teker teker ele alınıp dikkatle incelenmesi ve Nurculuk konusunda yazılmış eserlerin ve yazıların gözden geçirilmesi icabetmektedir. Nur risalelerinde yer almış olan aşağıdaki fikir ve cümlelerin üzerinde önemle durmak gerekmiştir.

1. Nurculuğun esasi fikirleri, maddiyatçı ve tabiatçı modern felsefeyi reddetmekte, dünyanın geçiciliği, ahiretin gerçekliği fikrini telkin etmekte, netice olarak da bütün dünya saadetlerini insanlara haram etmektedir.

2. Nurculara göre laik bir devlet düzeni şeriata aykı-rıdır: Türkiye kuruluşu itibariyle dinden uzak kalmış ve dine karşıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Hristıyanlık dünyevi esaslara sahip olmadığı için din ile dünya işleri birbirinden ayrıdır. Reform hrıstiyanlıkta mümkündür. Türk devrimleri dahi hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. Zira islamiyet hiç bir reforma ihtiyaç göstermeyecek derecede mükemmeldir. (Mektubat,... s:401)

3. Laik cumhuriyetçi düzen 20 senelik inkılaplar sonucu doğmuştur ve dini müthiş sadmeye maruz bırakmıştır. (Münazarat, s. 135-141)...

4. Atatürk İdaresi, hadislerde gösterilmiş bulunan dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, konünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllarıdır. (Said Nursi, Sözler, 1957, s. 143)...
    5. Türkiye genel olarak Ezan-ı Muhammedi'nin yasak edildiği, bidatların zorla topluma kabul ettirildiği bir devre yaşamıştır. Devrim kanunları muvakkattır ve hrıstiyanlık kanunlarıdır.(Said Nursi, Tiryak,...s. 65)...
    6. Türkiye'nin siyasi rejimi Nur Saadetini söndürmeye çalışmaktadır. Kemalistler seviyesiz, anarşist kimselerdir. (Said Nursi, Münazarat. s. 17)...    7. Devlet, İslamın siyasi prensiplerine göre teşekkül etmelidir. Bütün hayatı nizamı onda mevcuttur.( İhsan Emci, Aradığımız Þuur, Mart 1964. Nu:8)...

8. Alem-i İslamda yapılacak devrimler islamiyetin desatirine uygun olmak mecburiyetindedir, aksi halde gayri meşrudur. Bu bakımdan Meclis, aynı zamanda hilafet görevini de görmelidir. (Said Nursi, Mesnevi-i Nur'iyye, s.80-82)...
   
9. Şahs-ı Manev-i Hükumetin müslüman olması gereklidir. (Said Nursi, Hutbe-i Þamiye, s. 80)

10. Türk Devleti'nin dini islamdır ve bunun vikayesi milletimizin maye-i hayatiyesidir. Hükumet, islamiyet ve din için hizmet edecektir. (Said Nursi, Münazarat, s. 18)
   
11. Müslümanlara Kur'an dışında bir anayasa lazım değildir. 1347 (1931) Tarihinde felsefenin tahakkümü ile bu dindar millet ehemmiyetli tahavvüllere düçar kılınmış ve Anayasa'da devlet dininin islam olduğu konusundaki hükmü kaldırmıştır.Bu şekilde gerçek kanuni esasi tatbik edilmediği gibi Kur'anda belirtilen şeri inkılap da tahakkuk ettirilmiştir. Halbuki Kur'an cumhuriyet anayasası gibi bir kaç kişinin iradesinin değil ilahi bir iradenin sonucudur. İlahi bir kanuni esasidir. (Said Nursi, Zülfikar-ı Mucizatı İslamiye ve Kur'aniye, Kısım 1, Mücizatı Kuraniye, s. 191-193, Tiryak, s. 65 Dr. Önek, .... s. 264)   

12. İslamiyete ve hakikatı Kur'aniyeye karşı, mürtedane mücadele eden, bir dessas zındıktır ki, bize hücum etmek için istibdadı mutlaka Cumhuriyet namı vermekle irtidadı mutlaka-i rejim altına almakla sefahat-ı mutlaka medeniyek takmakla cebri keyf-i küfriye kanun namı vermekle bir isdibdadı askeriye ve dalalet kurmuştur. (Sadi Nursi, Sönmez, s. 21-22-48)...

13. Sait Nursi milliyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Ona göre milliyetçilik islam birliğine manidir. Nurculara göre milliyetçilik bolşevizm ve sosyalizme karşı mücadele edecek kuvvette değildir. Milliyetçiliğin bu zayıflığına karşı islam milliyetçiliği bolşevizmi, sosyalizmi, anarşizmi önleyecek kuvvettedir. (Bediüzzaman cevap veriyor... s. 47-51)...   

14. İslam devleti için tek milliyet islam milliyetidir. İslam devleti sonunda bütün dünyayı hakimiyetine alacak ve İslam yapacaktır. Bu dünya milleti hayat-ı maneviyeye dayanacak ve mecra-ımesai-i şer'iyye ile açılacaktır. Bu İslam devleti de hakimiyet-i İslamiye ve milliye altında ittihadı muhammadiye dairesinde olan şeyh-i risale-i nur sayesinde kurulacaktır. (Said Nursi, Münazarat, s. 90-100)...
   
15. İttihad-ı İslam umum askere ve umum ehli islama şamildir. Hariç kimse yoktur. (Said Nursi, Hutbe-i Þamiye, s. 91)  

16. Hutbe-i hamiye'de millet-i İslamiyenin sebebi saadeti yalnız ve yalnız hakiki İslamiye ile olabilir ve hayatı ictimaiyesi ve saadeti bünyevisi şeriatı islamiye ile olabilir, denildikten sonra mesela şeriat hükmüne göre hırsızların ellerinin kesilmesindeki hikmet ve faideden bahsedilmekte ve işte ( bu cüz'i sirkat meselesine dair külli ve şumullü ahkam-ı ilahiyye kıyas edilsin, anlaşılsın ki, saadet-i beşeriyede dünya adalet ile olabilir) diye yazılmaktadır. ( Hutbe-i Þamiye, s.66-67)...

17. Said Nursi'ye göre islamiyet devletinin Mekke-i Mükerremesi ceziret-ül Arap olacaktır. Bu arada Osmanlılık da bir Medine-i Münevvere şeklini alacaktır. İslamiyeti bir ittihadı fikir teşekkül ettirecektir. Bu fikri Türkiye'de gerçekleştirmek görevi medresetüzzehraya düşmektedir. Kurulacak nizam islami esaslara dayanacaktır. Araplar ikisi bir araya geldi mi kavga etmeden duramayan, yıllarca esir yaşamaya alışmış millet de bu islam devletinin en hakiki unsuru olacaktır. (Said Nursi, Münazarat, s. 109-131)    
 

18. İslam dininde inkılap yapmak şeriat alehtarlığı olduğu için islamiyetin desatirine aykırı, devrimler de islamiyete aykırıdır. (Said Nursi, Mektubat. s. 403)
   
19. Çok kadınla evlenmek islami olduğu için caiz ve şarttır. Teaddüdü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvaffıktır. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 57

    20. Benim tesettür, ırsiyet, zikrullah ve teaddüdü zevcat hakkındaki Kur'an'ın sarih ayetlerine, medeniyetin ettiği itirazlara karşı onları susturacak tefsirindir. (Sait Nursi, Tiryak, s. 60)

    21. Nurculara göre bugünkü aile sistemi de medeniyet fantazisinden ibarettir. Aile saadeti ancak daire-i şeriattaki adab-ı islamiyet ile mümkün olacaktır. Kadının erkeğinden boşanabilmesi islami esaslara aykırıdır. şer'i evlenme ise bu imkanı ortadan kaldıracaktır. (Said Nursi, Kadınlar Taifesi ile bir muhavere, s.7)...
   
    22. Said Nursi faizin yasak edilmesini istemekte, sınıf kavgalarının ortadan kaldırılması için bankalar kapatıl-malı, riba yasak edilmeli, Kur'an kadına üçte bir hisse vermektedir. Medeniyetin kadına erkek kadar hisse vermesi adaletsizliktir. (Said Nursi, Zülfikar, 1945, s. 38-39)    23. Said Nursi, Hanımlar Rehberi adlı risalenin 37. sayfasında, her zaman çıktığı Ankara kalesinden etrafı seyrederken, hilafet ve saltanatın vefatını hatırlayarak duyduğu teessür ve hüznü ifade ettiği görülmüştür.

   24. Yine Sadi Nursi, Tiryak adlı riselenin 27. sayfasında "garp uleması ve filozofları itiraf ve ikrar etmişlerdir ki, islamiyetin kanunları yüksek bir tarzda alem-i islamın ıslahına kafidir" diye iddia edilmiştir.

    25. 13 asır evvel şeriat-ı garra teessüs etteğinden ahkamda Avrupa'ya dilencilik etmek din-i islama büyük bir hıyatettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. (Said Nursi, Hutbe-i Þamiye, s. 79)
    26. Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye namına ve hakaik-i islamiye dairesine mahkemeler açmazsa maddi ve manevi kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, yecüc ve mecüclere teslim-i silah edeceklerdir diye kalbe ihtar edildi. (Said Nursi, Hutbe-i Þamiye, s. 67)    27. Zahiren hariçten cereyan eden Maarif-i cedidenin bir mecrası da bir kısım ehlimedrese olmalı da gıllü gıştan tesaffi etsin. Zira bu laikliği ile başka mecradan taahfün edegelmiş ve atalet bataklığından neş'et ve istipdat sümumu ile teneffüs eden zulüm tazyiki ile ezilen efkara bu müteaffin su, bazı aksülamel yaptığından musaffat-ı şeriat ile söz vermek zaruridir. Bu da ehli medresenin duş-ı himmetine muhavveldir. (Said Nursi, Hutbe-i Þamiye, s. 82)

 28. Said Nursi, 31 Mart Vak'ası üzerine sevkedildiği Divan-ı Harpte verdiği ifadede (en mukaddes maksadım şeriat ahkamını tamamen icra ve tatbiktir) demiştir.(Sait Nursi, Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara, 1960. s. 84)   

29. Eskiden ilay-ı hikmetullah ve bakayı istiklaliyeti ve islam için farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücut olan alem-i islama fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i islamiyenin felaketi alem-i islamın saadet ve hürriyet-i müstakbelesi ile telafi edilecektir. Zira bu musibet maye-i hayatımız olan uhuvvet-i islamiyenin inkişafını harikulade tacil etti. (Said Nursi, Mektubat,... s. 441)

    30. İki Mekteb-i Musibetin Þahadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi adlı risalede şu yazılar dikkati çekmektedir: A) (Yaşasın şeriat-ı Ahmediyye), (şeriat-ı garra kelamı ezeliden geldiğinden ebede gidecektir), (Ey evliyayı umur tevfik isterseniz Kavanini adetullaha tevfiki hareket ediniz) (s.43). B) (Rehberimiz şeriatı garra, kılıcınız berahini katı'adır) (s.45). C) (13 asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden ahkamda Avrupa'ya dilencilik etmek din-i islama büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmaktır) (s.45) Ç) Aynı risalenin 48, 49, 50. sayfalarında büyük harflerle (Yaşasın Kur'an'ı Kerim'in Kanun Esasları) başlıklı paragrafında ey mebusan diye vaki hitabı müteakip (300 milyon müslümanın hayat-ı maneviyesine suikasttan ve cinayetten sizi tahlis eden. Ol Kur'an-ı Mukaddesin düsturları ünvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize mehaz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz acaba bu kadar fevait ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz vesselam. Yaşasın Kur'an'ı Kerim Esasları) cümleleri dikkat çekmektedir.

   NUR TALABELERİ (ŞAKİRTLERİ) VE GÖREVLERİ

    Nurcular, kendilerine nur talebeleri adını vermekte ve hizbül Kuran olduklarını ileri sürmektedirler. Nur şakirtlerinin nurculuğa girebilmeleri için o mahaldeki en büyük nurcuya karşı bazı taahhütlerde bulunmaları gerekmektedir. Bu taahhütler, nurculuğa ve nurcuların büyüklerine sadakat, nurcuların sırlarını açıklamamak, gayeleri için istişarelerde bulunmak, nur'un gerçekleşmesi için gayret sarfetmek gibi şeylerdir. Nurcular, bulundukları yerlerde nurculukla ilgili olayları nur büyüklerine bildirmeye de mecburdurlar. (Dr. Çetin Özek... s. 252)

    Nur talebelerinin diğer bir vazifeleri de nur risalelerini çoğaltıp dağıtmaktır. Said Nursi Asayı Musa adlı risalesinde, nur risalelerini yazıp dağıtmayı ihmal edenlere sitem etmektedir. Nurculuğun bilhassa ordu mensupları arasında yayılmasına önem verilmektedir. ( Dr. Neda Armaner,...s. 6-24)

    Said Nursi risalelerinin yayınlanması için dini duyguları da istismar etmektedir. Sönmez adlı risalenin 3. sayfasında şu satırlar yer almaktadır: (Ahiret kardeşlerine mühim bir ihtar! İki maddedir. Birincisi risale-i nur'a intisap eden zatın en ehemniyetli vazifesi onu yazmak yazdırmak ve intişarına yardım etmektir. Onu yazan ve yazdıran risale-i nur talebesi ünvanını alır ve o ünvan altında yirmidört saatte benim lisanımla belki yüz defa bazan daha ziyade hayırlı dualarımda ve manevi kazançlarımda hissedar olmakla beraber benim gibi dua eden kıymettar binlerce kardeşlerim ve risale-i nur talebelerinin dualarına ve kazançlarına dahi hessedar olurlar.

    İkinci madde, risale-i nur'un imansız ve amansız cinni ve insi düşmanları onu çelik gibi metin kalalarını ve elmas kılınç gibi hüccetlerine mukabele edemediklerinden çok gizli dosyalar ve hafi vasıtalarıyla sınırlı olmadan yazanların şevklerini kırmak ve fütur ve yazıdan vazgeçirmek cihetinde şeytanca hücum edip darbe vururlar).

    Sadi Nursi'ye göre nur talebeliğini bırakmak, günah olduğu, nur talebelerine ilişenlerin vatan ve millet haini olduklarının ilan edilmesi, ayrıca tehditler savurulma-sıyla gizli bir teşkilatın taktiğine başvurulmaktadır. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 53)

    Nur talebelerinin bekar kalmaları telkin edilmekte, muhakkak evlenmek lazımsa bir nurcu ile evlenilmesi emredilmektedir. (Said Nursi, Hanımlar Rehberi, s. 53... Bediüzzaman Cevap Veriyor adlı risalenin 118. sayfasın-da, Said Nursi Hanımlar Rehberi adlı risalenin 4. sayfasında şöyle demektedir: ( talebeler bir kaç tabakadır, bir tabakanın hakiki ihlasi gaybetmemek ve hakiki fedakar-lık ve azami bir sadakat taşımak için dünya ihtiyaçlarına mümkün olduğu ömrünün muvakkat bir kısmında bu zamanda lazım geliyor...)    Yine nur risalelerinden Tiryak adlı risalenin 33. sayfasında ( mevt idam değil, tebdili mekandır. Kabir zulmetli bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli alemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün şaşaası ile beraber ahirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elimde zindan dünyadan bostan-ı canana çıkmak ve müz'ici ve dağdaai hayati cismaniyede alim-i rahata ve meydani tayranı?

    İSLAM DİNİ YÖNÜNDEN NURCULUK

    Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından hazırlanıp yayın-lanmış olan (Nurculuk Hakkında) adlı eserde:

    1. Ayet-i kerimelerin tefsirinde mananın tahammül edemeyeceği tarzda batını ve indi manalar verilmeğe çalışıldığı, ebcet hesabıyla ve tefavuklarla manalar verildiği, bunların müslümanlık esaslarına göre dini ve ilmi kıymeti olmadığı,

    2. Nur risalelerini toplu olarak okumanın bir nevi hizipçilik olduğu

    3. Bir kısım ayetlerin, islamlığın reddettiği hurufilik usulüyle tefsirine kalkışıldığı,

    4. Risale-i Nurun mukaddesat arasına katılmak istendiği yalnız nurcular için dua yapılarak müslümanlar arasında bin zümre meydana getirildiği ve tefrikaya yol açıldığı

    5. Said Nursi'nin ve eserlerinin harikuladeliği ve kerametleri hakkında indi teviller ve mübalağalı ifadeler kullanıldığı,

    6. Kuran'ı Kerim'in harflerinden bir takım manalar istihracına kalkışmak gibi ulamanın ekserisince benimsenmeyen bir yol tutulduğu, Asayı Musa adlı eserinde bazı ayet ve kelamı indi olarak tevil ederek bunların riselei nuru tebşir ve teyit ettiği iddiası,

    7. Bu gibi indi tevil ve iddiaların islami esaslara uymadığı ,

    8. Nurculuğun milli ve dini birliği parçalayan zümrecilik olduğu

    9. Nur risalelerinde Kürtçülüğü körükleyen sözler bulunduğu belirtilmiş ve 22 ve 23. sayfalarında (Nurcuların inanış ve telakkileri, islam dininin, Kuran-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyedeki kaide ve formüllerine uymayan bir akide tarzı olmuştur. Nurculuk dini meselelerde işi çığırından çıkaran bir istismara ilaveten milli ve ictimai konularda da birlik fikrini baltalayan bir zihniyeti temsil etmiştir. Risalelerde gösterilen sırf dini ifadeleri bile yapılan aşırı teviller ve keyfi görüşlerle yukarıda örnekleriyle gösterildiği gibi manevi, milli bütünlüğümüzü bozan gerçek ittikayı gölgeleyen bir hal almıştır. Bu risaleleri okuyanlar, kendilerini bütün müslümanlardan üstün görmüşler, yalnız ve yalnız nurcu olanları cennete ehil, nur risalelerini günahlara kefaret saymışlar ve netice olarak da nur risalelerini okumayı bir ibadet haline getirmişlerdir. Ey müslüman kardeş! Dine yararlı telif ve irşatta bulunanlar peygamberin hizmetkarları durumunda oldukları için, Kuran-ı Kerim'de peygamber efendimize hitap edilmiş ayetleri onların şahsına atfetmek yakışık almaz. Böyle bir telakkiyi benimsemek de müslüman tevuzuuna sığmaz... Nur risalelerini Kuran'ın en mükemmel tesfiri addetmek, Allah kelamının kıyamete kadar ondan sonra gelecek şeylere ve bütün ilimlere şumulünü bilmemek demektir) denilmek suretiyle nurculuğun ve nur risalelerinin gerçek islami esaslara uymadığının açık-ça ifade edildiği görülmüştür.


NECİP HABLEMİTOĞLU

-----------
NURCULUK İSLAM'A,KURAN'A AYKIRIDIR .

1- İslâm dininin kaynağı olan Kur'ân'da mezhep, tarikat yoktur. Kur'ân bütünleştiricidir, bölücü değil. Oysa tüm mezhepler ve tarikatlar bölücüdür, ayrı ayrı topluluklar oluşturmayı yeğler.
2- İslâm'da bütün ibadetler Tanrı adına sürdürülür. Kur'ân'da adı sanı geçmeyen kimseler adına değil. Oysa Nurculukta kurucusunun adı, Tanrı adları yanında anılır.
3- İslâm'ın biricik kitabı KUR'ÂN dır. Onun yenisi, eskisi olmaz, benzeri, örneği yazılamaz, başka bir kitap Kur'ân anlamında alınamaz, yorumlanamaz. Oysa Nurculukta Risale-i Nur , "...muellifin..." gibi Kur'ân yerine de okunabilmektedir. Bu tutum şeriate göre büyük suçtur ("Kufr-u kebir"dir).
4- Kur'ân'da bütün inananların kardeş oldukları, Tanrı'nın bütün evrenin yaratıcısı olduğu bildirilir, insanlar arasında üstünlük-aşağılık ayrımı gözetilmez. Oysa Nurculukta Said-i Nursi üstün yaratılışlı, Tanrı'yla dolaysız ilişki kuran bir kimse diye nitelenir.
5- Kur'ân'a göre ibadet belli bir düzene göre , alçak gönüllüce sürdürülür. Nurculukta değişik kılıklara bürünmek, olduğundan başka türlü görünmek, elde değnek (âsâ) bulundurmak, vs. vardır. Bu tür davranışlar İslâm'a aykırıdır, yasaktır.
6- İslâm'da belli bir sınıf yoktur, bütün insanlar eşittir. Oysa Nurculukta "Nur talebesi" denen özel bir topluluk, ayrı bir sınıf vardır.
7- İslâm'da ibadet açıktır, gizli kapaklı değildir. Nurculukta ise gizlidir, toplumun gözünden uzaktır, içe kapalıdır. Nitekim ülkemizde nurcuların oluşturdukları toplulukların hepsi gizlidir.
Kaynak:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/4390203/

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/6/2009 - SÜPER NOVA:Bir yıldızın ölümü;

Kategori: bilim

Bir yıldızın ölümü;

"Süpernova"...

Bir yıldızın ölümünü gözlemlemek, yeryüzünde yaşayan her astronoma nasip olmuyor.

"Sü­pernova" adı verilen yıldız patlaması, bilindiği kadarıyla, son 1000 yıldır ancak dört kez göz­lemlenebildi; bu şansı da 1006 ve 1054'te Çinli saray astronomları, 1572de Tycho Brahe ve 1604'te de Johannes Kepler yakaladı...

 

Astronomların, bu görüntüyü bir kez daha saptamaları için tam 383 yılın geçmesi gerekti. 1987de, 23-24 Şubat gecesi, Toronto Üniversitesinden lan Shelton, Kuzey Şili'deki sahil kenti La Serena'dan üç saat uzaklıktaki Las Campanas Dağında kurduğu astrografı ile bu inanılmaz olayı izleyebildi.

 

Oraya, "Magellan Bulutu'nun fotoğrafını çekmek için çıkmıştı ama, 1000 yılın en önemli oluşumu bir "Süpernova"yi yakaladı. Bu ilginç olayın fotoğraflarını gören bilimadamları, geriye giderek, bir yıldız patlamasının oluşum aşamalarını kurguladılar. Shelton'un adını verdikleri bu Süpernova'nın oluşumu işte böyle gerçekleşti.

Kaynak: Focus Şubat 1995

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2009 - BİZZAT:Türkçe Olimpiyatları ile yeni bir dünya böyle kuruluyor.

Kategori: bizzat
Türkçe Olimpiyatları ile yeni bir dünya böyle kuruluyor.

Türkçe Olimpiyatları ve Atatürk

Toktamış hocaya şunu sordum; "Atatürk bugün yaşasa idi 115 ülkeden gelen gençlerin Türkçe konuşmalarına, Türkçe için yarışmalarına ne derdi? Dünyada Türkçenin bu kadar yaygınlaşması karşısında neler düşünürdü?"

Bu soruyu sormakla birlikte ‘Atatürk bugün yaşasaydı’ cümlesi ile başlayan ifadeleri pek sevmem. Bu genellikle Atatürk’ü dogma haline getirenlerin veya 1930’ların dünyasına sıkışmışların çok sık kullandıkları bir ifadedir bu.
Tamamaı..
http://www.haber7.com/yazarlar.php?aID=558
-------------
Atatürk bugün yaşasaydı’ cümlesi ile başlayan ifadeleri pek sevmem. Bu genellikle Atatürk’ü dogma haline getirenlerin veya 1930’ların dünyasına sıkışmışların çok sık kullandıkları bir ifadedir bu.

Ne demek oluyor peki bu?
"..cümlesi ile başlayan ifadeleri pek sevmem"demek yerine açıkça "Atatürk adından bahsedenleri hiç sevmem"deseydi aynı şeyi anlarmıydık bilmem.

Bana sorarsanız anlatması çok uzun olur.

Deneyelim o zaman.

Zira bu zevatlar allah adına parantezli Kur'an-ı Kerim'ler dahi basabildiğine göre,neden Atatürk adına ahkam kesmesinler ki değil mi ya?

CIA denetiminde yürütülen faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatı olduğunu neden söylemiyorlar dersiniz?

Örneğin:
1951'de Kore'yi ele geçiren bir Amerika,Güney Kore'yi sömürgeleştirdikten sonra aracı firma özelliğinde Hıristiyan tarikatı kurmadı mı?

Bu zevatlar kimin adına bunları yazıyor?

CIA'nın iç ve dış misyonerleri,kurdukları tarikatlarla Güney Kore nüfusunun yaklaşık yarısını Budistlikten  Hıristiyanlığa geçirmediler mi?

 Moon tarikatı da bunlardan biridir diye neden söyleyemiyorlar?
Anlamak istemeynler var ise de başka bir şekilde izah edeyim.

Birleştirme Kilisesi onlara ne hatırlatıyor acaba?

Birleştirme Kilisesi(Mooniler/Moonlar olarak da biliniyor),Koreli Sun Myung Moon tarafından kurulmuştur.  

İsa'nın yeryüzüne ruhsal kurtuluş getirdiğini,fakat görevini tamamlayamadan öldüğünü öğretir.

Özetle Mesih’in Tanrısallığı Üzerine faaliyetle görevlidirler.
 

CIA,Anti Komünizmi örgütlerken  Moon ve benzeri örgütlenmeleri yapılandırmadı mı?
Tabii ki bizde de Fethullah örgütlenmesini.

Son günlerde sıkça duymaya başladığımız ve hepimizin övünç kaynağı,gururumuz olduğu iddia edilen olimpiyatlar için ne söyleniyor biliyormusunuz?

"Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde"
Kim bu hizmette imiş?
F.G örgütü.

Allahallah...
Biz de körüz galiba-ki göremiyoruz.

Peki o zaman bu yapılanmanın içinde neden resmii dil Türkçe değil de İngilizce?

Hadi onu da geçtik.Kasıtlı bakıyoruz diyelim.

Neden diplomatik pasaportlu CIA ajanları,"İngilizce öğretmeni" olarak maaş alıyorlar?
Çünkü,maaşlarını onlar veriyor bize ne öyle mi?

Diyelim ki öyle.

Ankara'daki Başkent Öğretmen Evinde Türk okullarının sorunları tartışılırken,Özbekistan Türk okullarının sahibi bütün katılımcıların gözünün içine baka baka "Bu okullar Fethullah Gülen'e aittir"diyebilmekte ve herkes sessiz kalabilmektedir.

Neden?

Peki devam edelim.

MEB'in yayımladığı "Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri Toplantısı 2" adlı kitabın 63-64.sayfasında ne denilmiş bakalım mı?

"ABD'den,dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü vermişler.
Biz de,eğer devletimiz,büyükelçiliğimiz,bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin,Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz."
diyor....

Neymiş?
"...itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz"muş.

Neden itibarları yok?
Çünkü,Gülen okullarında  çalışan bine yakın ABD'li öğretmende,yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var.

Bizim kilerde ise Türk pasaportu.
İşte fark bu.

Yani Türk devleti bazı nedenlerden ötürü ABD gibi resmii pasaport vermiyor idi.
Tabii ki önemli bir kısım Ergenekon tutuklusu olunca ve dahi bazı kurumlar da işgal altına girince artık bunun da önü açımış olmalı sanıyorum ki.
Baksanıza Cumhurbaşkanı,başbakan,tarikatlar parlementomuzun mümtaz üyeleri de desteki olduğuna göre bize halt etmek düşer değil mi?

Yakında Türk devletinin de resmii pasaport verdiğini duyarsanız hiç şaşırmayın derim.
Ne de olsa insan hakları,özgürlükler var artık ülkemizde değil mi?

Şükürler olsun ki avrupa var.
Yoksa bu özgürlükleri bu millar nerden bilecek,nereden görecekti?
Bize özgürlükleri çok görenlere oh olsun diyelim mi?

Neymiş efendim Türkçe okuyorlar,öğreniyorlarmış.
Yahu itibarının olmadığını kendilerinin itiraf ettiği bir sistemde,Türkçe ne kadar önemlidir ki?
Kimi kandırıyoruz efendiler?

Amerikan öğretmenlerinin eğitimci olması diyelim ki gayet normal olsun.
O halde,turist pasaportu olması gereken bu öğretmenler Gülen okullarında nasıl oluyor da resmii görevli olabiliyor?

Sizi gidiler siziiiii.
Batı taklitçileri mi desem,beyin yıkama operatörleri mi desem..
Ne demeliyim gelin siz kendiniz söyleyin de biz de bilelim.
Olsa olsa allaha şükür dememizi isteyeceksiniz.....

Neymiş?Başbakanın kucağında iki çocuk istiklal marşını ezbere okumuşlar.
Yahu bizim bebeklerimiz daha diş bile çıkartmadan Ali Baba'nın çifliğini ezberlerler...

Acaba o şarkıların yüzünden mi böyle olduk dersiniz?
Öğrendiklerimiz hep koyunlar,meleşmeleri vs...olurdu.Biz de öğrenir öyle de yetişirdik.

Hala öyle mi acaba?
Yoksa hala aynı şeyler mi öğretiliyor ki?
Yat uyu,uyu yat mı öğretiliyor acaba,toplum olarak hala me..leşiyoruz ve uyuyoruz mu dersiniz?

Saygı ile...
10 Haziran 2009
Ahmet Dursun

ABD'li Fethullahçılardan Abdülhamit ormanı
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6172.0
--------------
Adeta İTİRAFLAR yazı dizisi gibi....

Allah aşkına Türkçe Olimpiyatları
Türkçe Olimpiyatlarına davet mektubunu bir ay kadar önce aldığımda, sevinçten kanatlanmıştım, ve uçarken vatana üç adet çiceği de beraberimde getirmiştim. Geçen yazıda bahsettiğim elimdeki çicekler bunlardı işte…: ABD’nin Cleveland şehrinden Christopher Gonzales, Columbus’tan ise Andrew Glass ve Derik Salter idi.
http://www.haber7.com/haber/20090606/Allah-askina-Turkce-Olimpiyatlari.php
------------------
Yeni bir dünya böyle kuruluyor
Türkçe olimpiyatlarının şarkı finali, koronun Iraklı sevimli yarışmacıya eşlik ederek söyledikleri “Yeni bir dünya” şarkısı ile sona erdi.  Binbir renkli çiçekleri hatırlatan güzel çocukların korosu hep bir ağızdan “gördüm o nurlu geleceği rüyamda “birbir silinip gitmişti karanlık geceler“ diyerek bize kutlu  bir rüyayı anlatıyordu.
http://www.haber7.com/haber/20090608/Yeni-bir-dunya-boyle-kuruluyor.php
*****************
Endişe verici nüfuza sahip bir 'cemaat'in hikáyesi.Kutsal Mafya
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=5710.0
-----------
Fethullah'ın sağ kolu anlatıyor./Bu da STK andıçı.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4430.0
------------
AJAN ŞEBEKESİ:FETHULLAH CEMAATİ.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1670.0
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

6/6/2009 - BAŞÖRTÜSÜ:Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.

Kategori: ARSIVpaylasmak
Başörtüsü Islam'dan önce de vardı.

Soner YALÇIN
  
Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını da içeren Anayasa taslağı günlerdir Türkiye gündeminden düşmüyor. Bazı çevreler, türbanlı öğrencilerin üniversitelere girmelerini demokrasi adına savunuyor. ... Kadının örtünmesi ne zaman, nasıl oldu? Gelin, kadının örtünme tarihine kısa bir göz atalım.
...ilk çağda birçok alanda üretimi kadınlar başlatmıştı: İp, sepet dokuma, ağla balık avlama, toprak kap, ateş yakıp yemeği pişirme, tarak, kaşık, madeni eşyalar, boncuk, ilk hekimlik ve şifalı otlar gibi buluşlar kadının eseriydi.
Kadının el üstünde tutulduğu "anaerkil" dönem binlerce yıl sürdü. ama kadının nasıl çocuk sahibi olduğu anlaşıldığında... "büyü" bozuldu.   erkekler, üretim biçimini ve savaş aletlerini geliştirdi; din devleti, tapınak-saray- ordu biçimindeki erkek egemen örgütlenmesine yöneldi; kadının "saltanatına" son verdi!

ÖRTÜNME BAŞLIYOR
Yaklaşık 4 bin yıl önce Babil İmparatoru Hammurabi'nin kanunlarında kadının sosyal statüsü ilk kez yazılı yasa haline getirildi: "Kadınlar sokağa çıkarlarken başlarını açmamış olacaklardır. "

Bu kanun yeniydi, ama uygulama eskiydi. Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Akad gibi site devletlerinde de benzer uygulamalar vardı. Kadını örtüye sokmanın temel nedeni, hür kadın ile köle kadınların birbirinden ayrılmasını sağlamaktı. Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti!

Eski Anadolu kültüründe olan bu örtünme anlayışı, dünyanın çeşitli topluluklarında da vardı. Onlar genellikle meseleyi mitolojik öykülere dayandırıyorlardı . Örneğin, Japon mitolojisinin kutsal kahraman Okikurumi, Aynular'a kültür ve uygarlığı öğretmek üzere tanrıların cennetinden yeryüzüne inmişti. Cennete dönmeden önce Aynular'dan bir kadınla evlendi. Karısına, yiyecekleri kabile halkına dağıtma görevi verdi. Ancak bunun için de bir koşulu vardı; hiç kimse karısının yüzüne bakmayacaktı. Yani örtünecekti!

ÇARŞAF, SAHNEYE ÇIKIYOR
Bu konuda, Ankara/Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde pişmiş toprak bir kabın üzerindeki resim bize önemli bilgi veriyor. Kutsal evlilik töreninde, tanrıçayla, tanrı adına kralın evlenmesi için yapılan ayini anlatan resimde tören sırasında gelin tanrıça, günümüzdeki çarşafın birebir aynısını giyiyordu. Ve ne yazık ki, kendine güvenli, rahat, buyurgan tavırlı kralın karşısında, edilgen, teslimiyetçi duran bu kara çarşaflı tanrıça gelin, Sümer'deki kendine güvenli tanrıça karakterinden hayli uzaktı. Kadınlar artık örtüye sokulmuştu.

  
Heraklit, Antik Yunan ve Mısır'da yaşayan kadınların baş giyimini şöyle tarif etmişti: "Giysilerin başa gelen kısmı öyle sarılır ki, yüzün tümü peçeyle örtülmüş gibi görünür. Zira sadece gözler ortada kalır, yüzün diğer bölümleri ise giysinin bir parçası ile tamamen örtülür. Bütün kadınlar bu şekilde beyaz renkli giysiler giyerler."
Antik Yunan'da başörtüsü, bereket tanrıçası Demeter ve Zeus'un karısı Hera'nın da özel simgesiydi!  Zamanla kadınlar bu durumu bile arayacak hale gelecekti.
Antik Yunan'da kadın, "erkeğin başının belası" olarak görülmeye başlanacaktı. Pis kadınların domuzdan, zeki kadınların tilkiden, meraklı kadınların köpekten meydana geldiğine inananlar bile vardı!  Kadınların tek başına sokağa çıkmaları ise artık hayaldi...

  
TEK TANRILI DİNLER
Kadının en büyük onuru bakire olmaktı. Bir de doğurgan olmak.
Hiçbir sosyal hakkı yoktu. Tek tanrılı dinler de, kadının sosyal hayatını pek değiştirmedi:Talmud' a göre, Yahudi kadınların başı açık halde toplum içinde gezmeleri günahtır.. Eski Ahit'te üç farklı yerde kadının başını örtmesiyle ilgili pasaj bulunmaktadır. ..
Hıristiyanlığın temel ilkelerini belirleyen Tarsuslu Aziz Pavlos, "Kadının örtüsüz Tanrı'ya dua etmesi doğru değildir. Kadın örtünmüyorsa saçı kesilmelidir" demiştir.

Erkek eli değmemişliğin, erdemliğin sembolü Meryem Ana, hep başı bağlı tasvir edilmiştir. Bilindiği gibi, Hıristiyan rahibelerin başları örtülüdür.

  
İlk İslami buyruklardan 17 yıl sonra kadının örtünmesiyle ilgili ayet gelmiştir. Ahzab Suresi 59. Ayet, "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına, müminlerin kadınlarına de ki, dış esvaplarını üzerine giysinler. Bu onların tanınıp tecavüze uğramamalarına hizmet eder"
Görüldüğü gibi, köle ve cariye kadınlara, müslüman da olsalar, örtünme zorunluluğu getirilmemişti. Örtünme statü göstergesiydi ve bunun cinsellikle filan hiç ilgisi yoktu.
...
TÜRK KADINI NE ZAMAN BAŞINI ÖRTTÜ
Orta Asya'daki  Türkmen kadınların sosyal hayat içersindeki statüleri Hıristiyan ve Yahudi kadınlardan çok farklıydı.

Osmanlı döneminde, Bizans alınana kadar örtünme kurumsal olarak yerleşmedi... örtünmeye inançtan çok, toplumsal bir uyum göstergesi olarak başvurulmaktaydı ...Orta asya kültür etkilerinin hala sürdüğü ilk Osmanlı dönemlerinde kadın, erkekle birlikte hareket etmekte, törenlere katılmaktaydı. Örtünme yıllar sonra, Osmanlı Devleti'nin "halifelik" makamına sahip olmasıyla yaygınlaştı.

Anadolu'da Asur'dan Antik Yunan'a, Roma'dan Bizans'a uzanan kadının eve kapatılma süreci  sonunda"Türk" kadınını da etkiledi.Osmanlı 'da kadının kapatılması 16. yüzyılda [ çöküş dönemine giriş] başladı ve Cumhuriyet Türkiye'sine kadar sürdü.

OSMANLI GERİLEDİKÇE KIYAFETLE UĞRAŞTI
Osmanlı'da kadınlar üzerine çıkarılan bütün yasalar, kadının kapanması ya da kıyafetlerinin denetlenmesi yönünde oldu.
Çıkarılan bu ferman ve yasalarda kadının giyimi ayrıntılı olarak tanımlanmıştı. Feracelerin yaka boyları, üzerlerindeki nakışlar, yaşmakların biçimleri, kumaşların kalınlığı ve inceliği gibi ayrıntılar bu fermanlara konu olmuştu. Bu fermanlarla gelen yasaklar, kadına üç alanda müdahale etti.
1. Giyimleri, 2. Sokaktaki davranışları, 3. Erkeklerle olan ilişkileri.

  
ilk yasak 1725'te çıkarıldı.
Bu yasakla  Müslüman Osmanlı kadınlarının, Hıristiyan kadınlara benzememeleri için  Müslüman kadına yakışan tek giysi olduğu iddiasıyla renkli giysiler yasaklanıp çarşaf giymeleri istenmekteydi!

II. ABDÜLHAMİD'İN ÇARŞAF YASAĞI
19. yüzyılın ortalarında kadınlar İstanbul'da çarşaf giymeye başladı. 1850'lerde Suriye valiliğinden dönen Suphi Paşa'nın karısı, İstanbul'da ilk çarşaf giyen kadın oldu.  1880'li yıllar, çarşafın hızla yayıldığı yıllar oldu.
Ancak, Sultan 2. Abdülhamid öldürülme korkusuyla çarşafı yasakladı.
27 Ekim 1883'te Paris'te yayımlanan Le Courier d'Orient isimli gazetede, çarşaf yasağından etkilenen kumaş tüccarlarının yakınmalarına yer verildi.
İstanbul'da bu tür yasaklar söz konusu iken Anadolu kadınları için ferace ya da çarşaf güncel bir tartışma olmadı.  Hatta 1882'de çıkarılan bir fermanla ferace giymeleri istenen kadınlar bu buyruğa isyan ettiler.

Konu ile ilgili olarak 27 Temmuz 1882'de Levant Herald Gazetesi'nde şu haber yer aldı.
"Yeni İzmit valisi civar köylerden pazarda satmak için pazara mal getiren ferace giymemiş ve ayağında pabuç olmayan Türk kadınlarının 5 gün hapis ve bir mecidiye para cezasına çarptırılacağı konusunda bir yasak çıkardı. Bu yasağa karşılık köylü kadınlar, atalarından kalmış gelenek ve göreneklerini hiçe sayıp baskı altına alan bu yeni kanuna uymaktansa, köylerinde kalmayı yeğlediler."

Ziya Gökalp gibi aydınlar, İslamiyet öncesi Türk kadını konusunda araştırmalar yaparak o modelin yeniden benimsenmesi gerektiğini savunmuşlardı. ....
*************
Başörtüsünün bu günki haline bir örnek.

Sayın Yalçın'ın ifadesine bakalım ne diyordu?
 Yani amaç, hangi kadının bir erkeğin koruması altında, hangisinin ise "kolay av" olduğunu göstermekti!
Demek ki burada kolay av olma durumunu anlamakta zorlanacağız.
Öyle ya hem sahipli olacaksın hem kolay av.
Bu da ne demek olabailir acaba?
A.Dursun
-----------
Pezevenkler TBMM'ye neden gider?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3216.0
----------
KARAÇARŞAFIN TARİHÇESİ
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/6/2009 - TÜRK:Tarih boyunca Türkler nasıl tanındı?

Kategori: ARSIVpaylasmak

Ye’cüc-Me’cüc taifesi

TARİH BOYUNCA TÜM IRKLAR TÜRKLER’İ  BÖYLE GÖRDÜLER 
Türkler'in Orta Asya 'daki yurtlarından çıkıp dünyadaki diğer ırklarla tanışmasının üzerinden neredeyse 1500 yıl geçti. Türkler, yeni tanıştıkları ve çoğu kez yenilgiye uğrattıkları bu toplumlar üzerinde bıraktıkları kötü izlenimleri, aradan geçen bunca süre içinde silmeyi başaramadılar. Ne yazık ki, sürekli Türkler aleyhine işlemiş olan bu süreç, günümüzde de devam ediyor.

Asya'da fetihlerine devam eden Zülkarneyn'in önünde, Arap tarihçilerinin “Türkler” dediği Ye'cüc-Me'cüc kavmi... 

Yeryüzünde iftiraya uğramış insanlar olduğu gibi, iftira­ya uğrayan ve topluca suç­lanan milletler de var... Günümüz iletişiminin henüz hayal, görüntünün oldukça silik, haberleş­menin açıkça sakat, bilginin düpedüz yalan, deneyin alabildiğine eksik ol­duğu ve eğrinin doğrudan ayırt edile­mediği karanlık çağlarda örnekleri pek fazla görülen bu suçlama ve ifti­ralar, ayrıca milletlerin topluca sergi­ledikleri ve kalın çizgilerle birbirin­den ayrılan karakter farklılıkların­dan da kaynaklanıyordu... 

İftiranın asıl itici gücü korku­...
Yüzyıllarca korku ve dehşet içinde yaşadı insanlar... Doğadan korktular, ele geçiremedikleri güçler­den korktular, birbirlerinden korktu­lar, anlamadıkları şeylerden dehşete düştüler... Başlarına ne geldiyse, ne­denlerini bir türlü bilemediler. Bu yüzden de, topluca suç işledikleri halde bu suçlan bazen bireylere, ba­zen kalabalıklara yamadılar...

İşte, böyle bir ortamda dünyaya yayılmaya başlayan Türk milleti de bu çeşit iftiralardan payına düşeni aldı... Ortaçağ'da bilinmezlik, korku ve dehşetle açılan gözler, As­ya'dan kopup gelen ve birkaç defa Avrupa'nın kapılarını zorlayan bu ulu­sa karşı kuşkularla doldu... Onlar "Türk" diyorlardı... Savaşçı, yerinde durmaz, zıpkın gibi bir kavimdi... Şair Faruk Gürtunca, yakın zamanda bu kavmin tarifini şöyle yapmıştı:

Tarihi çevir, nal sesi. kısrak sesi bunlar
Delmiş Roma 'nın kalbini mızrak gibi Hunlar
Göktürkler'i Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler...
Türk 'ün yüce tarihine binbir zafer ekler...
*   *  *
Dünya atının nalları altında ezildi
Kaç haçlı sefer göğsüne çarpınca kesildi
Bir gün gemiler dağlara tırmandı denizden
Kudretle zafer bizlere miras dedemizden... 

Ama batılılar aynı görüşleri taşımı­yorlardı...

"Mamma mia, gli Turchi!" (Anacığım, Türkler!)
İkinci Çin Seddi: Silivri'den Ter­kos Gölü'ne duvar

Türkler kendilerini böyle anlattılar, ama batılılar aynı görüşleri taşımı­yorlardı... Atilla'nın altını üstüne ge­tirdiği İtalya'da annelerin küçük ço­cuklarını "Mamma mia, gli Turchi!" (Anacığım, Türkler!) haykırışlarıyla korkutmaları Latin dünyasında atasö­zü olurken; yaşlı Bizans. Avarlar, Pe­çenekler, İskitler ve Bulgar Türkle­ri'nin saldırılarından kurtulmak için canını dişine takmış savaşıyordu. Bu amaçla Bizans, 5. yüzyılda İmparator Anastasios zamanı. Silivri'den Ter­kos Gölü'ne duvar çekerek dünyaya ikinci bir Çin Şeddi hediye etmişti... Bu set bugün yok; köylüler taşların­dan duvar örmüşler... 

Bir sözlükten “Türkler"...

"Bir nevi taifedir ki boyları uzun, gövdeleri kıllı ve renkleri gök ve kılları kızıl ve başlarının iki yanında yüzü ve iki yanında gözü var, her birisi erkek ve hem dişi olur ve her birisi yüklü olup doğurur ve ikisi bir fili tutup yirler, henüz dahi doymazlar, begayet yürük olurlar..." 
"Ahterî-i Kebir"
Ahterî Mustafa Efendi 

Bir batılı Ortaçağ ressamına göre, uzun boyunlu ve boynuzlu Asya Türkleri... Cengiz Han'ın veya 4. yüzyılda Avrupa'yı alt üst ederek asırlarca unutulmayacak korkunun kaynağı olan Atilla'nın askerleri... 

Türk düşmanlığı ve iftiralar sadece Batı Hıristiyanlığında mı?Kuşkusuz, bütün bu gelenekselleş­miş "Türk düşmanı" edebiyatını yal­nızca Hıristiyan batıya özgü olduğu­nu düşünmek safdillik olur... Tarihe baktığımızda, Ortadoğu halklarının da benzer davranışları en az batıdaki kadar sıklıkla sergilediğini görüyoruz. Türklere iftira etmek için kolları sı­vayan tarihçilerin başında. 12. yüzyıl­da yaşamış Antakya Yâkûbi Patriği Mikail geliyor,., Mikail, bilim tarihin­de ün yapmış "Vekayiname"sinde Türkler hakkında aynen şu görüşlere yer veriyor:

"Yiyeceklerini bulma ve seçme ko­nusunda Türkler'in hiçbir kuralları yoktur. Yerde sürünen bütün yaratık­ları, hayvanları, vahşi canavarları, yı­lanları, böcekleri ve kuşları yerler. Leşleri yerler... Yavrulayan dişilerin karınlarından çıkan uzantıları yerler... Hatta, ölmüş insanların cenazelerini bile yerler..." 

İranlı Kuran bilgini Kadı Beyzâvî:
"Bunlar insan eti yemeyi ge­lenek edinmişler..."
Türkler'in insan eti yedikleri iftira­sını sadece Antakyalı Patrik Mikail değil. 7. yüzyılda yaşamış ünlü İranlı Kuran bilgini Kadı Beyzâvî de savur­maktadır. Onun görüşü ise şöyle: 1848 baskısı "Envar-ut tenzil" isimli eserinde "Bunlar insan eti yemeyi ge­lenek edinmişler..." diyor... 

Herodot
İnsan eti yeme konusunda Türk milletine yöneltilmiş iftiralar kervanı­na ünlü Yunanlı tarihçi Herodot da katılmaktadır. Herodot, kitabının 4. cildinin 26. sayfasında, Orta Asya'nın Aral Gölü havzasında yaşayan ve kendilerine "Mesagetler" denen İskit Türkleri'nin, yaşlanan ana-babalarını öldürdüklerini ve koyun etleri ile bir­likte pişirip yediklerini anlatıyor.
 
İmam Ha­zin
Kitab-ı Mukaddes'te "Gog-Megog" ya da İslam'ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim'de "Ye'cüc-Me'cüc" adı ile anılan topluluğun Türkler olduğu ko­nusunda doğuda ve batıda pek çok ya­zar söz birliği etmiştir... Bunların ilki, Hicret'in 8. yılında yaşamış İmam Ha­zin'dir... "Ye'cüc-Me'cüc"ün Türkler olduğu konusunda kesin görüşünü açıklayan İmanı Hazin. 1304 baskısı "Lubab-ut-tevil" adlı kitabında"Bun­ların işi gücü dünyayı tahrip etmek­tir..." diyor ve Türkleri şöyle tarif edi­yor: "Bir kısmı çam ağacı boyunda. bir kısmı 120 arşın eninde ve 120 ar­şın boyunda; diğer bir kısmının bir ku­lağı yatak, bir kulağı yorgan yapacak kadar geniş; nihayet bir grup bir karış boyunda..." Benzer çoğu İslam eserin­de de sözü geçen bu halk"tiksinti ve­rici yaratılışta, basık burunlu, yayvan suratlı, küçük gözlü" nitelemeleriyle tanıtılır; bu milletin Türkler olduğu ve Türkler'le savaşılmadıkça "kıyamet günü"nün gelmeyeceği anlatılır. 

Şihabeddin Ahmed
"Nihayet-ül-ireb fi fünun-il edeb" adında bir kitap yazan Şihabeddin Ahmed-in Nüveyri isimli bir Arap yazarı­na göre Türkler, "Ye'cüc-Me'cüc" ta­ifesinin"Nesnas" kolundandır. Bunlar, çok uzun ve çok kısa olmak üzere iki kısma ayrılır. "Çengel gibi" tırnakları ve "canavar gibi" dişleri vardır. Çe­neleri "dev çenesi" gibidir. Bütün vü­cutları kıllarla kaplıdır... 

Yahudi tarihçi Josephe Flavi­us

Ressam Ligozzi'nin bir Türk müftüsünü betimleyen resmi..

Miladın birinci yüzyılında yaşa­mış Yahudi tarihçi Josephe Flavi­us'un "İskitler'in Ye'cüc-Me'cüc" olduklarını yazdığı ve 8. yüzyıl ya­zarlarından Aethicus'un "Cosmog­raphia" isimli eserinde Türk ırkının'Ye'cüc-Me'cüc" neslinden olduğu­nu ilan ettiğini İsmail Hami Daniş­mend "Türklük Meseleleri" isimli kitabında uzun uzun anlatıyor... 
Türkler'in Papa'sı olarak tanımlanan müftü, Şeytan'ın hocası olarak gösteriliyor...
 

İftiradan / Yalan yanlış bilgiden senteze
Türkler'in boyları postarını, vücut­larının kıllarını, ayak parmaklarının tırnaklarına varıncaya kadar her yeri­ni inceleyen Türk düşmanlarının var­dıkları bir nokta var: Türkler medeni­yet kuramazlar... Çünkü, zeka dere­celeri ve medeni yetenekleri "bir me­deniyet kurmaya uygun değirdir...

Tanınmış bir batılı bilgin olan Ge­rard de Rialle'in, 1875 baskısı "Me­moire sur l'Asie Centrale" adlı kita­bında yazdığına göre Türkler, Mo­ğollar gibi sarı ırka bağlıdır ve her iki ırk da "aşağılık" ve "ilkel"dir. Bunların kafaları"zeka yoksunu", hareketleri "ağır ve kaba"dır.

20. yüzyılda yaşamış bir Alman bilgini de Rialle'le aynı görüşü pay­laşmaktadır. Doğu Türkistan'da araştırmalar yaparak geçmiş parlak bir medeniyetin izlerini bulan Von le Coq isimli bu bilgin, 1910'da ya­yınladığı "Exploration Archeologi-que a Tourfan" isimli kitabında Türkler'i şöyle anlatır: "Bu yörenin insanları Türk olamazlar. Çünkü, Türkler böyle ileri bir medeniyet ku­racak yeteneğe sahip değillerdir... Belki İranlılar'dır. Bu yüzden onlara Sogdlular diyorum..." 

İster Hıristiyan batı, isterse Müslü­man Ortadoğu olsun; Türkler'e karşı oluşan bu geleneksel düşmanlığın kökenine günümüzden bakınca, ta­rihsel ve psikolojik nedenlerin ağır bastığı kolaylıkla fark ediliyor. Tari­hin belirli dönemlerinde her iki gü­cün de karşısına sıkça çıkan bu "üçüncü ve yok edilemeyen amansız güç"ün neden olduğu korkunun, dün­yada başka hiçbir ulusa karşı yönel­tilmemiş bir düşmanlık duygusunu pekiştirdiği görülüyor.

Ancak, burada ilginç ve belki de bi­raz tuhaf olan bir nokta var ki, o da, bu geleneksel düşmanlığı her iki dünya­nın da bilinçli bir şekilde kuşaktan ku­şağa aktarması ve Türkler'in hâlâ bu ikili tavrın farkına varamaması...
Nezih UZEL,Focus 1996 Kasım
--------------
Bir Ortaçağ ressamınınhayaline göre, savaşlardan sonra sivil halka saldıran ve düşman nesilleri kurutmak için çocukları öldüren Türkler...

Çıkarların çatışması sonucu oluşmuş düşmanlık
Türkler, binlerce yıl, irili ufaklı çeşitli devletler ve boylar şeklinde Asya'nın ortalarından Avrupa'nın içlerine kadar yayılmışlardı... Bütün bu farklı bölgelerde, onlarla birlikte yaşamış diğer halkların kuşkusuz, bu yaman ve acımasız göçebe savaşçılarla bir biçimde ilişkisi olmuştu. Ancak, halkları ve savaşçıları karşı karşıya getiren en temel ilişki de, çıkarların çatışması sonucu oluşmuş düşmanlıktan başka bir şey değildi... Aslında karşılaştıkları her kültüre kolaylıkla uyum sağlayan Türkler, böylece eski dünyanın belki düşmanı en bol uluslarından biri, hatta ilk sırada yer alanı oldular.

Böylesine ilginç bir düşmanlık oluşumunu tarihin en eski devirlerinden bu yana, kesintilerle de olsa izlemek mümkün... Herkesin bildiği gibi bu konudaki birikim öylesine çok ki, giderek "Türk düşmanlığı tarihi"nden, sosyolojisinden, hatta kültüründen bile söz etmek olanaklı bir hale geliyor.

 

Türk düşmanlığının Avrupa'daki ilk izleri

M.S. V. yüzyıldaki Hun saldırılarına kadar uzanıyor. Hunlar'ın Romalılar üzerindeki etkileri öylesine derindir ki, bugün bile Yunan basını, Türkiye'yi kötüleyeceği zaman bunu hâlâ "Attila" adında odaklaştırmayı ihmal etmiyor.

Papa II. Paschalis, 1100 yılında yazdığı bir mektubunda, bütün Müslümanlar'ı "barbarorum" sıfatıyla anmış ve "Turci" olarak nitelemiştir. 'Turchia" adının ilk geçtiği Latince eser ise, Alman kralı Friedrich Barbarossa'nın Haçlı Seferi'ni (1188-1190) konu alan"Ansbert Günlüğü"dür. Bu tarz Haçlı kroniklerin de, Türkler'in korkak olduklarından ve tabana kuvvet nasıl kaçtıklarından söz edilirken, zaman zaman da savaşçılıkları ve yiğitlikleri anlatılır. Alman asıllı Georg'a göre,"Türkler sinsi ve kötüdür, ama yeteneklerini kullanacak kadar da akıllıdırlar..."

16. yüzyıl Türk-Avusturya savaşları sırasında, Viyana'da kurulu olan Avrupa'nın ender matbaalarından birinde basılan, Türklerin çocukları mızraklara geçirdiklerini ve ana-babayı esir ederek atlarının arkasından sürüklediklerini anlatmaya çalışan bir propaganda broşürü...
 

Türkleri bir çırpıda "insan avcısı" olarak nitelemişti
1185-1204 tarihleri arası Bizans'ı anlatan "Historia"sı hâlâ bir başyapıt olan Bizanslı ünlü tarihçi Niketas Khoniates'in özellikle Selçuklu Türkleri hakkında yazdıkları ilk elden kaynaktır. Türkler'e alabildiğince tarafsız yaklaşan Niketas, İmparator Manuel'in yeğenlerinden biri olan Teodoros Dasiotes'in Selçuklular tarafından esir edilerek Konya'daki Selçuklu Sultanı Mesud'un yanına götürülmesini şöyle anlatır: "Orduya av eti getireceklerine, kendileri insan avcılarına av olmuşlardı..." Ünlü tarihçi, Türkleri bir çırpıda "insan avcısı" olarak nitelemişti. 

'ellerimizi kanlarıyla yıkamak için' and içtiğimiz Haç'ın düşmanlarıdır...

"Historia", 2. Haçlı Seferi'nden de uzun uzun söz eder. Fransa Kralı VII. Louis, 1147 Ekimi'nde Menderes Nehri'nin kıyısına ordusuyla birlikte dizildiğinde, karşı kıyıda da Türk atlıları, yayalar ve okçular çarpışma için hazır beklemektedir. Türkler ok atışlarıyla ön sıradaki Latinler'i devirmeye başlarlar. Bunun üzerine Louis ordusunu geri çeker. Ertesi sabah atının üzerinde askerlerine cesaret vermek için uzun bir söylev verir. Tabii, Türkleri uzun uzun karalayarak...

"... Karşıda, aramızda sadece bu geçit (nehir) bulunan barbarlar, kendileri ile savaşmayı çoktan beri arzu ettiğimiz ve Davud'un dediği gibi, 'ellerimizi kanlarıyla yıkamak için' and içtiğimiz Haç'ın düşmanlarıdır... Bu Türkleri, vahşi hayvanlar gibi sürülerinden, ülke ve şehirlerinden söküp atmalıdır... Türkler rezil olacaklar. Bu nehrin kıyısında cesetleri zaferin çok uzaktan görülen şahidi olmak üzere, ölmez zaferimizin işareti olarak tepeler teşkil edecek..." Ve savaş VII. Louis'yi haklı çıkartacaktır. 

“Daha ne kadar bu milletin sillelerine katlanmak zorundayız?...”

Niketas Khoniates, Türklerle yapılan savaşları anlatmaktan yorgun düşmüş gibidir ve yeni savaşları dile getirmeye başlamadan önce, "yüreğini ferahlatan" şöyle bir yakarışı da kitabının sayfalarına eklemeyi ihmal etmemiştir: "Tanrım, daha ne zamana kadar gözlerini, buralarda yağma ve yangınlara terkedilmiş, sana tapmayan ve sana inanmayan akılsız bir milletin istihzalarına alçakça hedef kılınmış bu topraklardan çevireceksin?... Hizmetçi Hacer'in oğullarının (Türkler) biz hür insanları köleleştirmeleri, senin kutsal kavmini mahv-ü harap etmeleri gibi anlamsız durum daha ne kadar sürecek?... Daha ne kadar bu rezil milletin sillelerine katlanmak zorundayız?..."

Bu konudaki diğer önemli kaynaklardan birisi de 952-1136 yılları arasını anlatan "Urfalı Mateos Vekayinamesi" adındaki eserdir. Urfalı Mateos, kitabının 37. bölümüne şöyle girer: " 467'nci yılın (17 Mart 1018-16 Mart 1019) başlangıcında, mukaddes Haç'a tapınan bütün Hıristiyan halk, Allah'ın hiddetine maruz kaldı. Öldürücü nefesli ejder, kasıp kavuran ateşle beraber ortaya çıktı ve 'Ekanimi Selase'ye tapınanları vurdu. Resul ve peygamber kitaplarının temelleri sarsıldı. Çün­kü kanatlı yılanlar, bütün Hıristiyan memleketlerini ateşe vermek üze­re geldiler. Kana susamış yırtıcı hayvanların ilk zuhuru böyle oldu. Bu zamanda Türk tesmiye edilen barbar millet toplanıp Ermenis­tan'ın Vaspurakan eyaletine geldi ve Hıristiyanlar'ı kılıçtan geçirdi..."

Bu katliam haberi üzerine Er­meniler ordularını toplayıp Türk ordugahına karşı yürür, iki ordu korkunç bir savaşa tutuşur. Mate­os burada ilginç bir tesbit yapıp şöyle diyor:"Bu zamana kadar bu cins Türk atlı askeri görülmemişti. Ermeni askerleri onlarla karşılaşınca, onların acaip şekilli, yaylı, kadın gibi uzun saçlı olduklarını gördüler:.." Düşmanlarının gücü karşısında şaşkına dönem Erme­niler geri çekilirler. Türklerin du­rumunu Kral Senekerim'e anlatır­lar. O da öylesine kederlenir ki, yemez, içmez, sabahlara kadar uyumaz. Durmadan azizlerin yazı ve sözlerini inceler. Sonunda bu yazılarda, Türk askerlerinin ilerle­yecekleri devri görür ve yeryüzü­nün tahrip edileceğini anlar.

 

Hamin oğulları olan Türk milleti­ …

Kralın okudukları, Aziz Ermeni Katolikosu Büyük Nerses'in, Hıris­tiyanların başına gelecek felaket­leri sıralayıp, her kötülüğün "Ham’ın oğulları olan Türk milleti­nin eliyle birer birer husule gele­ceğini" anlattığı yazılardır. Nuh'un oğullarından olan "Ham", babası­na karşı isyankar olmuş biridir ve bu nedenle hem kendisi hem de ondan türeyenler tüm tektanrılı dinlerin mitolojisinde lanetli kabul edilmişlerdir.

503 tarihinde (8 Mart 1054-7 Mart 1055), Büyük Selçuklu Sulta­nı Tuğrul Ermenistan üzerine yü­rümüş ve Mandzgert (Malazgirt) şehrini kuşatmıştır. Ne var ki Sul­tan, uzun uğraşlara rağmen kenti alamaz. Sonunda Malazgirtliler, mancınığa bir domuz koyup Sul­tan'ın ordusunun içine fırlatırlar ve hep bir ağızdan: "Ey sultan bu­nu kendine karı yap, biz de Mandzgert şehrini cihaz olarak sana veririz" diye bağırarak haka­ret ederler. Çok değil, 16 yıl sonra Tuğrul'un kardeşi Alpaslan, Mate­os'un Luka İncili'nden yorumlayıp "Türklerin gelişini deprem, sel, güneşin kararması gibi beliren korkunç alametlerle" anlatışında olduğu gibi, Malazgirt'i 1071 yılın­da bir gün içinde alır ve kardeşi Tuğrul'un öldüğü sırada yapmış olduğu vasiyeti yerine getirmek için, bütün şehir halkını kılıçtan geçirir...

ABD'de Ermeniler'in Türkiye'deki Ermeni katliamına karşı kamuoyu oluşturmak için dağıttığı el ilanları. 

Traji­komik bir vahşet
Johannes Schiltberger, 1381'de Münih'te doğan, Niğbolu Savaşı sonunda Osmanlılar'a esir düşen, ama yaşı 16 olduğu için hayatı ba­ğışlanan bir Alman'dır. Yıllarca çeşitli Türk hakanlarının sarayla­rında gözde ve özel bir esir ola­rak yaşayan Schiltberger, "Türk­ler ve Tatarlar Arasında, 1381-1440" isimli eserinde Timur'un Şam kentini alışını anlatır. Olay yalnızca Schiltberger açısından değil, Türkler için de oldukça traji­komik bir vahşettir:

Timur kenti alınca, kadı gelip hakanın ayaklarına kapanır, ken­disi ve diğer hocalar için merha­met diler. Timur da, hocaların ca­mide toplanmalarını emreder. Bu­nun üzerine kadı, kendi ailesini ve tüm hocaları alıp camiye gider. Ama bu arada fırsattan istifade bazı kurnaz kişiler de içeriye da­lar, Balık istifi dolan camideki in­sanların sayısı 30 bine ulaşmıştır. Esir yazar, öykünün gerisini şöyle anlatıyor: "Timur, cami dolunca kapıların kapanmasını emretti. Sonra caminin etrafına odunlar yığıldı ve ateşlenmesi emredildi. Camideki bütün insanlar öldü. Ay­rıca, adamlarından her birinin kendisine bir adamın kellesini ge­tirmesini emretti..." 

Türkler, tüm Hıristiyan­ların gözünde ister Müslüman ol­sun isterse şaman, hepsi "putpe­rest'di.
Günümüzde bile pek yıkı­lamayan bu inanç, özellikle eski çağlarda gerçek bir önyargı anla­mına gelmekteydi. Kanuni döne­minde İstanbul'da dört yıl kalan Manuel Serrano adında bir İspan­yol, günlük yaşamı ayrıntısına ka­dar anlatmıştı. Erkeklerin çok eş almaları, haremleri, kıskançlıkla­rı, kadınların yaşam boyu kafeste yaşaması ve İslam'ın bu konudaki belirleyici tavrını şöyle yorumlu­yordu: "Ne yaparlarsa yapsınlar, yine de şeytanın peşine takılıp ce­henneme gideceklerine göre, bi­raz dünyadan kâm almalarını hoş görmek gerekir..."


Osmanlıların asıllarını anlatan bir kitap sayfasında, batılı bir ressamınhayaline göre
Avrupa feodal devirlerinin giysilerine benzer üniforma taşıyan bir Türk askeri. 

Türkler, özellikle Hıristiyan kili­se adamlarının gözünde "Tan­rı'nın Cezası" olmuşlardı

Ünlü re­formcu Martin Luther (1518), bir makalesinde Türkleri "Tanrı'nın kırbacı"na benzetiyordu ve onlar­la ilgili olarak, "Türklere Karşı Sa­vaş (1528)" ve “Türklere Karsı Duaya Çağrı (1541)" adlarında iki kü­çük kitap yazmıştı... Luther'e göre “Türk ordusu şeytanın ordusuydu" ve "Bugün Türklerin ayakları al­tında ezilip inleyen Hıristiyanlar, zamanı gelince onları yargılayıp cezalandıracaktı..." 

Hammer : "inançsız, acımasız, eli kanlı ve kutsal yerlere karşı saygısız"

Tarih yazarlarına göre de Türk­ler tüm kötülükleri taşımaktaydılar. Yansızlığı ile tanınan tarihçiHam­mer bile, Rodos'un fethini anlatır­ken, Türkleri, "inançsız, acımasız, eli kanlı ve kutsal yerlere karşı saygısız" şeklinde nitelemişti. 

Habsburg Hanedanı kralla­rında "Düşman Türk” imgesi
Rönesans ve Aydınlanma (XV-XVIII yy'lar arası) dönemlerinde ünlü Habsburg Hanedanı kralla­rında ve yöneticilerinde özel bir tür "Düşman Türk imgesi" vardı. Bu yaklaşım, günümüz tarihçile­rinden Maximilian Grothaus'un konuyu özellikle araştırmasına neden olacak kadar çok yönlüy­dü. Habsburglar'ın bu tarihlerde tümüyle söylenceye dayalı "Düş­man Türk" imgesi, tarihçi Maximillian'a göre şu dört kaynaktan beslenmekteydi: "Askeri tehditler­den kaynaklanan Türk imgesi", "İslam Peygamberi ve Türk imge­si", "Kafir, katil, şehvet düşkünü Türk imgesi: Tanrının kırbacı", "Türklerle savaşta yardımcı olan tanrı, Meryem ve azizler"... 

Shakespeare de payına dü­şen kadar katkıda bulundu
Batıda yüzyıllar boyu değişmeyen, klasikleşmiş bir moda akım şekline bürünen “Türk düşmanlı­ğı”na Shakespeare de payına dü­şen kadar katkıda bulundu. Ünlü ozanın "IV. Henry" adlı oyununda tahta çıkan Kral, halkına şöyle sesleniyordu: "İngiliz sarayı Türk sarayı değil. Ben Murat değil, Henry'im Henry!" Kardeşlerini öl­dürmeyeceğini söyleyerek övü­nen Henry, söylevini, "İstanbul'a varıp Türk'ü sakalından asaca­ğım" diyerek sürdürüyordu. Yine Shakespeare, "Kral Lear" isimli eserinde de Türkleri "kadın düş­künü" olarak karalamıştı. 

“…Türk­lerle savaşmak ve onları yok et­mek zorundayız...”
Osmanlı Devleti'nin yöneticileri, 1839'da "Gülhane Hattı", 1859'da da "Islahat ve Tanzimat Ferman­ları" ile kendini Avrupa'ya kabul ettirmeye çabalıyordu. Ne var ki, Katolik Kilisesi kardinallerinden Newmann da, aynı tarihlerde Li­verpool'da "Türk Tarihi" üzerine konferanslar vermekteydi. Kardi­nal Newmann, verdiği üçüncü konferansta konuyu şu cümlelerle adeta temelden özetlemekteydi: "Türklerin savaş gücünü inkar et­miyorum. Ama işte bu güç, onları, imanın ve uygarlığın amansız düşmanı yapıyor. Onun için Türk­lerle savaşmak ve onları yok et­mek zorundayız..."
İrfan UNUTMAZ,Focus 1996 Kasım
Not:Resimler için
http://akumil.com/?islem=paket/sayfaP/sayfa_detay.php&sayfa_id=1848 
kaynak sayfasına bakınız.

Boynuzlu/lar dersem ne anlaşılır?
Argo anlamı ile hepinizin malumudur.
Lakin,ZÜLKARNEYN deseydim ne anlardınız?

Allahın halife var etmesi:
Davos'un boynuzları,Cumhalifesi.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4574.0
************
ARAP MILLIYETÇILIGI VE TÜRKLER

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR." Eflatun, HUKUK a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/ b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/ c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26 d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz. Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Genel Kurul Kararı.)

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
bilgebalta

Arkadaşlarım

mustafabaygin
onurlu1turk
ifsa
93busra
dogpol
skurt
alisevgi
mertadam
sedencik
sennurozturk
ozgan
barometre
yildizlarvegece
tulaybilgin
laleninbahcesi
ercansen
karsittez
okayyildiz
leventgeckalanlar
paratoner
hazanseli
fcinar55
cumhuriyethalkpartisi
saraykoy
emeklilik
candanof
prewar
aliuluc
kerkukunsesi
yagmurvetoprak
pistols
erenyemi
leventburda
alevidostlar
NecatiCavdar
erginbay
sanatyeri
sue
vakanuvis
angeldream
HocaileEssek
aliozaltun
CEM38
livanca
benyaziyorum
snecateren
Sakirmgk
benyaziyorumsiyaset
turkeyphotogallery
insiyakimilli
dilsizmutercim
rizelli
ZEYNEP03
benyaziyorumflashheader
loji
aktifus
hukuksal
gencsblog
fozcan
kerrar
tuncaytemiz
oguzoguzhan
aylintoygun
erdem43
KristinaODonnelly
hilalliler
torlakon
cihateri
aheng
karlitorosdaglari
Karya35
pelinzeybek
tatilvakti
hyyilmaz
barbibarbieoyunlari
busraustaomer
kurucafe
romanozeti
yuceltanay53
  • arkadaslar
  • ARSIVpaylasmak
  • ATATURK HAKKINDA
  • bilim
  • bizzat
  • BULENTESINOGLU
  • dostluklar
  • FETHULLAH GULEN
  • genel
  • KANUNLAR
  • KURANDAN
  • neciphablemitoglu
  • SAGLIK
  • siirler
  • toplumsal
  • YAZISMALARARSIVI
  • ----
    click here
    ------- Guestbook ---
    Google Gruplar
    ATATURKCU DUSUNME SISTEMI grubuna kayıt ol
    E-posta:
    B u grubu ziyaret et