20/12/2009 - Atatürk'ün "EMERİK" kelimesine gözü ilişmişti
Atatürk'ün "EMERİK" kelimesine gözü ilişmişti
Atatürk, elimide bulunan bazı tarihi verilerden hareket ederek ( Piri Reis Haritaları gibi ) Türklerin K.Kolomb'dan önce Amerika'yı keşfetmiş olabilecekleri tezi üzerinde durmuştur.
Özellikle 1930'lardaki tarih ve dil çalışmaları sırasında bu yöndeki bazı ip uçlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır. Örneğin,yine bir gece tarih ve dil üzerine çalışırken Amerika ve Türkler konusunda bir ip ucuna rastlamıştır. Sonrasını o sırada Atatürk'ün yanında bulunan yaveri Cevat Abbas Gürer'den dinleyelim.
"Böyle bir gecenin yarısından sonra idi. Meşhur Rus alimi Pekarsky'in Yakut Lügatını tetkik eden Atatürk'ün "EMERİK" kelimesine gözü ilişmişti.
Durdu ve kendi kendine gülmeye başladı. Derin bir haz ve neşe içinde gözlüğünü çıkardı. "Birer sigara ve kahve içelim" emrini verdi. Meğer bulduğu "emerik" kelimesi Türk Yakut dilinde "denizle ayrılmış arazi parçasını" ifade eden manaya geliyormuş. Haz ve neşe yaratan mütaalasını da acizden esirgemedi. Emerik kelimesinin Amerika'nın kaşiflerinin tarihiyle,Yakut Türklerinin kıdemleri tarihini mukayese ederek,"Amerika'nın adını büyük ecdad koymuştur"dedi.
"Evet;Kristof Kolomb'dan sonra Amerika'ya muhtelif zamanlarda dört defa seyehat eden Floransalı gemici "Ameriko Vespuçi" adına izafe edilen Amerika kıtasına,Avrupa Kaşiflerinden çok evvel Asya'dan geçenlerin yeni tetkiklerle kıdemlerini (kökenlerini) biliyoruz." buyurdurlar.
Yani Atatürk, "Amerika" adının, Ameriko Vespuçi'den değil, Yakut dilinde halen kullanılan Türkçe "Emerik" (Amerik) sözcüğünden geldiğini tespit etmiştir. Onun bu tespiti,III. Türl Dil Kurultayı üçüncü gün birinci toplantısında sunulan Genel Sekreterlik Raporunda şöyle ifade edilmiştir:
"Bu kıtaya Amerika isminin Ameriko Vespuçi'nın adına göre verildiği iddiasıyna karşı, daha bundan önce Nikaragua yerlilerinin Amerika adını kullandıklarını yine Avrupalı coğrafya ve tarih uzmanlarının kitaplarında buldukları, Yakut Lügatı'ndaEmerik kelimesine de hala yaşayan bir söz olarak rast geldikten sonra..."
Atatürk, yaptığı araştırmalar sonunda Amerika'yı Kolomb'dan önce Türklerin keşfettiğini, hatta Amerika'nın ilk yerli halkları arasında Türklerin olduğunu düşünüyor, bu düşüncesini her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyordu. Örneğin, bir keresinde bu düşüncesini Amerikalı bir gazeteciyle paylaşmıştı.
Atatürk bir gece Ankara Palas'ta Kızılay'ın düzenlediği bir baloya katılmıştı. Bir süre sonra balo salonunda elinde viski bardağıyla dolaşan uzun boylu bir adam dikkatini çekmişti.
Adamın duruşundan bir yabancı olduğu anlaşılıyordu
Atatürk yavaş yavaş yaklaşan adama yaklaşmış ve önce yanında bulunan Tevfik Rüştü Aras'a: "Bu mösyö kimdir?" diye sormuştu.
Tevfik Rüştü: "Paşam amerikan Gazetecisidir" diye yanıt verince Atatürk,o gazeteciyle tanışmak istemişti.
Tanışmanın ardından Atatürk'le Amerikalı gazeteci arasında şu konuşma geçmişti:
Atatürk Amerikalıya:"Hangi Irktansınız?"diye sormuş.
"Amerikalıyım" yanıtını alınca. "Hayır,siz Amerikalı Değil Türksünüz!"diye karşılık vermişti. Amerikalı önce şaşırmış, bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünerek yine "Ben Amerikalıyım" diye diretince Atatürk: "Cristof Colomb'tan elli yıl önce Türkler Amerika'yı keşfetmişler!" diye söze başlayarak, müzelerimizde ceylan derisinden yapılmış Amerika haritalarının bulunduğunu,Amerika'ya giderken rastlanan Kayık Adaları'nın Türkçe Olduğunu,Türkçede kayığa sandal da dendiğini, Kanarya Adalarının adının "KANARİ" olarak yazıldığını,Kanari'nin bizim Türkçede KANARYA olduğunu ve Amerikan yerli halklarının Bering yoluyla Orta Asya'dan Amerika'ya gittiklerini anlattıktan sonra Amerikalıya:
"Siz Amerikalılar Orta Asya'dan hicret ettiniz.Olsanız olsanız Türk olabilirsiniz."diyerek sözlerini bitirmişti.
Amerikalı gazeteci şaşkındı.
Atatürkün tarihe olan ilgisini gördükten ve Amerikan tarihi hakkındaki ilginç sözlerini duyduktan sonra bir kaç günlüğüne geldiği Türkiye'de daha uzun süre kalmış;günlerce müzelerde incelemeler yapmış,kitaplar okumuş,notlar almış ve Amerika'ya gidince de:
"Biz Amerikalılar Türk'ten başka bir şey değiliz..." diye yazılar yazmıştı.Türk Gazeteleri de Amerikalının Yazılarını Türkçeye çevirerek yayımlanmışlardı.
Kaynakça:Atatürk ve Kayıp Kıta MU2 Köken Sinan Meydan S-60 ************
egitimbozgunu.wmv
|
|
Bağlantı
|
9/12/2009 - ATATÜRK;NUTUK,YRD.DOÇ.DR.ORHAN ÇEKİÇ'TEN
ATATÜRK;NUTUK,YRD.DOÇ.DR.ORHAN ÇEKİÇ'TEN
80. YILINDA BÜYÜK NUTUK (Söylev) Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç,T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı
“Sayın Baylar, sizi günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe malolmuş bir çağın öyküsüdür.
Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım…” Gazi Mustafa Kemal 80 yıl önce, 15 Ekim 1927 Cuma günü toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin 2. Büyük Kongresi’nde, Büyük Nutku’nu okumaya başlamıştı.
Gazi CHP’yi 9 Eylül 1923 tarihinde kurmuştu.
Kuruluştan sonraki ilk büyük kongre yapılıyordu ama Sivas Kongresinde alınan bir kararla “Anadolu” ile “Rumeli” Müdafaa-i Hukuk Dernekleri birleştirilmiş, böylece verilecek mücadelede bir bütünlük sağlanmıştı.
İşte ortaya çıkan bu “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği”, ileri yıllarda siyasal bir hareket olarak
CHP’nin 1. Büyük Kongresi kabul edilmişti. O nedenle şimdikine “2. Büyük Kongre” denmişti.
20 Ekim Çarşamba gününe kadar,tam 36 saat 33 dakika süren Gazi’nin bu sunumu,sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada beklendiği gibi çok büyük yankılar uyandırmıştı.
Cumhuriyet henüz 4 yaşındaydı ama öylesine olağanüstü dönemlerden geçilmişti,öyle dar boğazlar aşılmıştı ki,
bunu birinci ağızdan yazıp söylemekte gelecek kuşaklar açısından büyük yarar görmüştü.
O nedenle de, uzun zamandan beri hazırlamakta olduğu bu nutku okumak için,Gazi, parti genel kurulunun daha uygun bir ortam olacağına karar vermişti.
Böylece orada sadece milletvekillerine ve hükümet üyesi bakanlara hitaben değil,aynı zamanda tüm illerden gelecek CHP delegelerine,parti ileri gelenlerine, bürokraside yer alan üst düzey yöneticilere, komutanlara, kordiplomasiye mensup tüm büyükelçilere hitaben bu uzun konuşmasını yapabilecekti.
Öyle de oldu. TBMM Genel Kurul Salonu sonuna kadar doluydu ve insanlar adeta nefeslerini tutarak 6 gün boyunca Gaziyi dinlemişlerdi.
Kürsüde son derecede şık ve yakışıklı,yaptıklarından müthiş gururlandığı her halinden belli,kimi zaman sesini yükselterek kimi zaman alçaltarak,dost düşman tüm dünyaya sesleniyordu:
“…1919 yılı Mayısı’nın 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:” Ülkenin o günlerde içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla anlatıyor, Millî Mücadele günlerinin zor koşullarına değinirken sesi titremeye başlıyor, hele sonlara doğru, bütün bu mücadelenin muzaffer sonucu olan cumhuriyeti Türk Gençliği’ne armağan ettiği bölüme geldiğinde, “ Ey Türk Gençliği… “ derken artık daha fazla dayanamıyordu.
Ertesi gün İngiliz gazeteleri “Gazi gözyaşlarını tutamadı…”diye manşet attılar. Doğruydu.
NUTUK NEDEN ve KİME HİTABEN YAZILDI? Gazi, Nutuk’ta Millî Mücadele’yi anlattığı bölümden hemen sonra bu soruyu soruyor ve gene kendisi yanıtlıyordu: “…Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır.
Bütün bu olguların ve olayların cereyanında TBMM ve hükümeti başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı olmaktan çok, teşkilâtımızın Genel Başkanı olarak bu görevi yapmaya kendimi mecbur sayarım.”
Parti teşkilatı mensuplarının ve ülkenin dört bir yanından gelmiş delegelerin önünde konuşmasındaki maksat, anlattıklarını onların da ülkenin dört bir yanına anlatmaları, böylece olan biteni tüm yurttaşların kaynağından, yani birinci elden, Gazi’den öğrenmeleriydi.
1918-1927 arası son dokuz yılda olup bitenlerin hesabını soruyor, hesabını veriyordu. Konuşma tümüyle belgelere dayanıyordu. Metinden birkaç cümle okuyor, yan masadaki kâtibe bir belge uzatıyordu. Bu nedenle, Osmanlıca olan ilk baskı iki cilttir. Birinci cilt Nutkun metnini, ikinci cilt ise belgeleri içerir. Daha sonraki baskılarda da benzer yöntem uygulanacaktır.
Metin kısmında 192.240 sözcük vardır. Her sayfasında ortalama 360 sözcük bulunan bir baskıda Nutuk 534 sayfa,belgeleri ise 344 sayfa tutmaktadır.
Böylece Nutuk iki cilt bir arada 878 sayfalık dev bir eserdir. Nutuk’ta bulunan toplam belge sayısı ise 308’dir.
Büyük Nutuk, Gazi’nin eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin eseridir.
Her sayfasında, cumhuriyete giden o “uzun ince yol” Gazi’nin ağzından tüm ayrıntısıyla ve bütün dünyaya hitaben anlatılmaktadır. İşgalciler, Saray, İstanbul Hükümeti, Kuvvacılar,işbirlikçiler, komutanlar, yakın arkadaşları,sonradan yolları ayrılan arkadaşları,dost – düşman herkes bu anlatılanlardan kendilerine bir pay çıkarabilmektedir. O nedenle, özellikle İngiliz Büyükelçisi ve sefaret mensupları büyük bir merak ve dikkatle dinliyorlardı. Sultan Vahdettin’in İngilizlerle olan gizli temaslarını, Sadrazam Damat Ferit’in aşağılık ilişkilerini ve onursuz politikalarını, İngiliz Severler Derneğini, Anadolu’daki kutsal isyanı bastırmak için Vahdettin’in İngilizlerden aldığı para ve silahla donatıp, Ankara’yı ezmek üzere sevk ettiği Hilafet Ordusu’nu, şimşek bakışlarını kordiplomasinin oturduğu locaya dikmiş, gürül gürül anlatıyordu.
Anlattıkça da yan masaya bir belge veriyordu. Oturum sona erdiğinde tüm diplomatların en büyük merakı, “acaba yarın ne anlatacak?” sorusuydu. Özellikle İtalyan diktatörü Mussolini Nutkun İtalyanca’ya çevrilip çevrilmeyeceğini merak ediyor, Büyükelçisinden sık sık bilgi istiyordu. Gazi Nutuk’ta kurtuluşu gerçeğine uygun sırada, kronolojik bir akışla anlatıyordu.
Buna göre, önce Birinci Dünya Savaşı’na son veren Mondros Ateşkes Anlaşması’nın hangi koşullarda ve nasıl imzalandığını, buna nasıl karşı çıktığını, Saray’ın ve İstanbul hükümetlerinin içine düştükleri aciz durumları, ardından gelen işgalleri, işgalcileri, işbirlikçileri, azınlıkların hain faaliyetlerini sayıp döküyordu. Daha sonra direniş için ilk hazırlıklar ve örgütlenmeleri, buna tepki olarak da Yunan ordusunun Ege’ye çıkarılmasını; işgali göğüslemek adına Kuvva-yı Milliye’nin kuruluşunu, ardından ordunun teşkilatlanmasını; kongreler ve Heyet-i Temsiliye dönemini; bu direnişi kırmak için Vahdettin’in yayınlattığı fetvaları ve buna bağlı olarak Anadolu’nun on dört yerinde çıkarılan iç isyanları; kardeşin kardeşi boğazlayışını, kimi zaman öfkeli, kimi zaman sakin, anlattı, anlattı, anlattı.
Daha sonra İnönü Savaşlarını, Sakarya’yı anlattı.Büyük Taarruza gelince, kürsüdeki duruşu bile değişmişti. Lozan’ı anlatırken ise artık kürsüye sığmıyordu. Ardından barış dönemi…ardından cumhuriyet…ardından devrimler…Mutluydu. NUTUK’TA ENÇOK ZORLANDIĞI BÖLÜM Nutuk’u yazarken de, okurken de en çok zorlandığı bölüm,en yakın silah arkadaşlarıyla yollarının ayrıldığını hissettiği bölümdü. Lozan günleriydi. İsmet Paşa ve Türk Heyeti 17 Kasım 1922 günü Lozan’a hareket etmişti. İlahi adalet… Aynı gün Sultan Vahdettin İngilizlere sığınmış,Malaya zırhlısıyla Malta’ya doğru yola çıkmıştı. Sultan kaçıyordu. Aradan birkaç gün geçmişti. Lozan’da müzakereler sürüyor, kıyamet kopuyordu. Bir gün, Vekiller Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Bey,Gazi’nin TBMM’deki başkanlık odasına gelerek O’nu, Refet (Bele) Paşa’nın Etlik’teki bağ evine akşam yemeğine davet etti.
Rauf Bey, o günlerde Moskova Büyükelçimiz olan ve şimdi Ankara’da bulunan müşterek arkadaşları Ali Fuat Cebesoy Paşa’nın da (Salacaklı Fuat) bu yemekte bulunması için Gazi’nin onayını aldı.
Gazi, Rauf Bey, Refet Paşa, Fuat Paşa,akşam sofrada bir araya geldiler. Hatır sormalar henüz bitmiş, yemek bile daha başlamamıştı ki, Rauf Bey Gazi’ye döndü; “Kemal” dedi,“ davetimizi kabul edip geldiğin için teşekkür ederiz.Yemeğin yanı sıra seninle baş başa konuşmak istediğimiz bir konu var, bugün seninle o konuyu da konuşmak istiyoruz.”Hisleri O’nu yanıltmazdı. Bozuntuya vermedi. “Buyurun, konuşalım !” dedi.
Rauf Bey eteğindeki taşları dökmeye başladı:“Kemal! Bu Meclis senden korkuyor,o yüzden sana gelemiyor,
tüm şikâyetler başbakan olarak bana geliyor…” Gazi şaşırdı, belli etmemeye çalıştı,“ Neyimden korkuyorlarmış?”deyiverdi. Rauf Bey konuya doğrudan girdi:
“ Senin cumhuriyet kuracağından korkuyorlar.Dedikodular giderek yayılıyor.Bazen o kadar abartıyorlar ki,eline bir fırsat geçerse,senin padişahı bile bu ülkeden kovacağını söylüyorlar!…”
Gazi donup kalmıştı.
Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.Rauf Bey ise içini dökmeye başladı: “Kemal! Bu vatan tehlikeye düştü, işgale uğradı.En çok sen çaba gösterdin, kurtardın,biz de sana yardım ettik.
Şimdi vatan kurtuldu. Bize göre ‘emaneti sahibine’ iade etmenin zamanı geldi.” Gazi yemek davetinin bir bahane olduğunu anlamıştı. “Peki Rauf, Sultan Vahdettin için sen ne düşünüyorsun?” diye sordu.Rauf Bey’i dinleyelim: “Kemal, benim babam padişahın baş mabeyinliğini yaptı.Boğazında padişahın ekmeği var. Şimdi o ekmek benim gırtlağımda. Ben yediğim ekmeğe ihanet etmem kardeşim.Benim rejim sorunum yok.
Üstelik, madem sordun, söyleyeyim.Padişah bir İslam halifesi, ben de müslümanım.Dinî terbiyem nedeniyle de padişaha bağlıyım.O makamlar uhrevi makamlar.Senin, benim gibi kişilerin ulaşabileceği makamlar değil. Kaldı ki, bu milletin yüzlerce yıldan bu yana alıştığı yönetim de mutlakıyet yönetimidir,cumhuriyet değil”.
Gazi’nin yüz hatları gerilmişti. Ev sahibi Refet Paşa’ya döndü;“Sen ne düşünüyorsun Refet?” diye sordu.“Aynen Rauf Bey gibi düşünüyorum, Paşam!...” deyip kestirip attı Refet Paşa.Gazi, masadaki Fuat Paşa’ya, “ Senin görüşün Fuat?” diye sordu.
Fuat Paşa Gazi’nin Harbiye’den sınıf, hatta sıra arkadaşıydı. Hukukları daha derindi. St. Joseph mezunuydu, yani askeri okuldan değil sivil liseden Harbiye’ye biraz da geç katılmıştı. Okul Komutanı Mustafa Kemal’i odasına çağırtmış ve iki genci birbirine tanıştırmıştı: “Selanikli Mustafa Kemal, Salacaklı Fuat…” Ve Fuat’ı sınıfının çavuşu Mustafa Kemal’e emanet etmişti.
Fuat’ın Fransızcası çok iyiydi, Mustafa Kemal’e bu derste çok yardımı oldu. Giderek aralarında uzun yıllar
sürecek bir dostluğun köprüleri atıldı ve Mustafa Kemal Harbiye yılları boyunca her hafta sonu Fuat’ın Salacak’taki köşküne “evci” çıktı. O nedenle aralarındaki hukuk daha derindi.
Fuat; “Paşam”, dedi, “biliyorsunuz uzun süredir Moskova’dayım, duruma muttali değilim, izin verin birkaç gün düşüneyim, yanıtımı sonra veririm!..”Yani o bile, “Kemal, ben senin arkandayım!...” diyemedi.
Masada olmayan dördüncü kişi,Kâzım Karabekir Paşa ise Erzurum’daydı ve telefonun öbür ucunda, bu toplantıdan çıkacak kararı bekliyordu.
Beşinci kişiyse, kendisiydi. Anadolu’ya çıkan ilk 5 komutan işte masadaydılar ve henüz devlet kurulamamıştı ama kozlar paylaşılıyordu.
“Benden ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordu Gazi. “Yarın kürsüye çık, bunları yapmayacağına söz ver!” diye yanıtladı Rauf Bey.“Bana bir kâğıt verin…”Bağ evinde gece yarısı kâğıt bulamadılar, içtiği sigaranın kapağını yırttı ve arkasına hırsla yazdı:“ Günü geldiğinde Padişahla ilgili kararı en yüce icraî organ olan TBMM verecektir.” Yüksek sesle okudu ve sordu: “ Bu sizi ve Meclisi tatmin eder mi? Bunu yarın çıkıp okursam, sizce Meclis tatmin olur mu?”“Hah, işte bu olur. Bunu çık yarın kürsüden oku!...”, dedi Rauf Bey. O Meclisten padişah aleyhinde bir karar çıkmazdı. Bunu biliyorlardı. Masadaki komutanlar rahatladılar.
Sofra, buz gibi olmuştu.Ayrılırlarken, Etlik sırtlarından yeni bir gün ışıyordu.O günden itibaren Gazi yollarını da bu arkadaşlarından ayırmak zorunda olduğunu görmüştü.Ertesi gün kürsüye çıktı ve yazdıklarını aynen okudu.
Meclisle ve komutanlarla bir tartışmaya girmeden bu krizi atlatmalıydı.Öyle de yaptı. 1921 Anayasasına göre Meclis her iki yılda bir seçim yapmak zorundaydı.Meclis 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, seçimleri yenilemenin zamanı gelmişti. Doğal olarak da seçimlere gidildi.Gazi, bu Meclis’ten kurtuluyor gibiydi.Komutanlar yeniden endişeye düştüler: “Ya, Kemalist bir Meclis gelirse!”Bunun üzerine yeni bir plan kurdular.Mustafa Kemal’i Meclis’e sokmamanın yolunu arayacaklardı. Seçim Yasasını değiştirmeye karar verdiler. Erzurum Milletvekili Necati Bey, Samsun Milletvekili Emin Bey, Mersin Milletvekili Albay emeklisi Çolak Selahattin Bey, bir önerge hazırladılar:Buna göre:
“1. …bundan böyle milletvekili adayının doğum yeri, Misak-ı Millî sınırları içinde olsun!..”Selanik dışında kalmıştı. 2. …Milletvekili adayı adaylığını koyduğu yerde en az beş senedir oturuyor olsun!” Mustafa Kemal o cephe, bu cephe hayatı boyu koşturmaktan ötürü değil beş yıl, hiçbir yerde sürekli beş ay oturamamıştı ki.
Hedef belliydi. Bu yasa özel olarak kendisi için hazırlanmaktaydı. Hem de en yakın silah arkadaşları tarafından. Bu önerge verilince, kürsüye zorla çıktı ve avaz avaz:“Doğum yerim Selanik Misak-ı Millî sınırları dışında kalırken, devlet Selaniği tek kurşun atmadan Yunan’a verirken,bu millet bilsin ki ben diğer bir yurt köşesi Derne’de savaşıyordum…
Hiçbir yerde beş yıl oturamadım, doğru. Otursaydım, o zaman Bingazi’de, Derne’de, Sina’da, Filistin’de olamazdım. Çanakkale’de, Kafkaslarda, Sakarya’da olamazdım. Ama ben oralarda olamasaydım, bu efendilerin de doğum yerleri, Allah korusun, Misak-ı Millî sınırları dışında kalırdı…” Şimdi millete soruyor ve yanıtını milletten bekliyorum. Bu önergenin sahibi efendileri buraya gönderen millet onlar gibi mi düşünüyor?...
Hayır, millet onlar gibi düşünmüyordu. Çuvallar dolusu telgraflarla olayı protesto ettiler, önerge geri çekildi…ve Mustafa Kemal Ankara’nın Bâlâ ilçesinden milletvekili seçilerek Meclis’e girdi… Cumhuriyeti de kurdu. Gazi bu olayı hiç unutmadı. NUTUK’ta da tüm ayrıntısıyla yazdı. NASIL, NEREDE YAZDI? Nutuk’un yazım süreciyse çok yorucu olmuştur.Epey süredir notlar tutmaktadır. Konuşmasını yaklaşan Parti kongresinde yapmaya karar verince, kalan üç aylık sürede Nutkun tamamını yetiştirebilmek için olağanüstü bir tempoda çalışmak zorunda kalmıştır.Kalp spazmı O’nu bu tempoda yakalar. Sigara ve içkiye ara verilir, üç gün sırt üstü yatarak zar zor atlatır.
Nutuk’u Çankaya Köşkü’nde yazmaktaydı. Ankara Belediyesi’nin bir Ermeni yurttaştan satın alıp Gaziye hediye ettiği köşk, üç oda bir salondan ibaret eski bir bağ eviydi. Yağmur yağdıkça tavanı akardı.
Akan yerlere leğenler konmuştu.Akmayan bir köşeye konan bir koltuğa oturmuş,yanı başında su dolu bir leğen, elindeki pamuğu suya batırıp gözüne örtüyor,böylece rahatlamaya çalışarak Nutuk’u dikte etmeye devam ediyordu. Yorgunluktan gözlerini açamaz hale gelmişti.Nutuk’u dikte ettiği yaverler her sekiz saatte bir değişiyor, O ise yerinden kımıldamıyordu.
Aralıksız 32 saat çalıştığı olmuştu.
Falih Rıfkı Atay’ın anlatımıyla;“…Çalışma odasında yarı ayaküstü, yarı oturarak ve yüzlercesi arasından vesikalar ayırarak Nutkunu dikte ederdi. Yorulan değişirdi. Bir defasında pek genç bir arkadaşı baygınlık geçirmişti.Akşama doğru bir banyo aldıktan sonra, hiç dinlenmeden sofraya iner, o gün yazdıklarını bize okur veya okutur, hadiseler üzerinde terütaze bir muhakemeyletartışmalar yapardı.”(Falih Rıfkı Atay, Çankaya–Atatürk Devri Hatıraları, Dünya Yayınları 5 Cilt II, s.460). Büyük Nutuk üç açıdan benzersizdir: “Söyleniş süresi”,“kapsamı “ve “yaptığı etki” açılarından eşsizdir.
Sunum TBMM toplantı salonunda yapılmıştır.Gazi, sabahleyin üç saat ve öğleden sonra üç saat olmak üzere her gün iki toplantıda konuşmuştur. NUTKUN YANKILARI ve İTİRAZLAR Nutuk, okunduğu 1927 yılında tüm Türkiye’de büyük yankılar yapmış, tüm gazeteler manşetlerinde
Nutuk’a yer vermişler, yazarlar günlerce Nutuk’tan söz etmişlerdir. Bu yankı dış dünyaya da yansımıştır.
Avrupa bir yana, Japonya’da bile yayınlanan pek çok yoruma rastlanmıştır. En ünlü gazetelerin başyazarları günlerce sütunlarında Nutuk’a yer vermişlerdir. Bu arada, İzmir Suikastı öncesinde yurt dışına çıkmış bulunan muhalefet kanadın ileri gelenlerinden Nutuk’a tepki ve eleştiriler de gelmiştir.
O günlerde Londra’da oturmakta olan Kurtuluş Savaşı’nın onbaşısı Halide Edip Adıvar,Nutkun okunmasının hemen ertesi günü, Londra’da yayınlanmakta olan The Times gazetesine gönderdiği bir makaleyle Gazi’ye eleştiriler yöneltmiş, Londra Büyükelçimiz Ferit Bey bu yazıyı ve çevirisini aynı gün Ankara’ya, Dışişleri Bakanlığımıza göndermiştir. Bunun üzerine CHP Genel Sekreteri Safvet Bey, 1 Kasım 1927 tarihinde The Times gazetesinde bir tekzip yayınlayacaktır.
Lozan’ı imzalayan Ankara Hükümeti’nin başbakanı ve muhalefetin önemli liderlerinden olup,İzmir suikastı eyleminden önce yurt dışına çıkmış bulunan Rauf Bey (Hüseyin Rauf Orbay) o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve o da 2 Kasım günü The Times’a gönderdiği bir mektupla benzer eleştirilerde bulunmuştur. Muhalefet kanadın diğer bir ileri geleni, eski İttihatçı ve Halide Edip’in eşi Dr. Adnan Adıvar da o günlerde Paris’te yaşamaktadır ve The Daily Telegraph (Londra) gazetesinde 29 Eylül 1928 tarihinde “ Türk Diktatörlüğü” başlığıyla bir eleştiriyi de o yayınlayacaktır. (Bu yazıların tam metinleri için ; Bilal Şimşir,Atatürk’ün Büyük Söylevi Üzerine Belgeler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Dizi, Sayı.61)
Yapılan eleştiriler daha ziyade Gazi’nin kendini çok ön plana çıkarttığı, arkadaşlarını geri plana ittiği merkezindedir. Oysa Nutuk’ta anlatılanlar daha dün kadar yakın bir geçmişte cereyan etmiş, sunulan tüm belgeler de devrimin tartışmasız liderinin Gazi olduğunu kanıtlamıştır. Kaldı ki bu iddiaların tümü
CHP tarafından belgelerle yanıtlanmıştır.
HANGİ DİLLERDE VE NEREDE BASILDI? Gazi Nutuk üzerindeki telif hakkını Türk Hava Kurumu’na bağışlamıştı. Kitabın yurt içinde ve yurt dışında basımı ve satışı işleriyle bu kurum yetkilendirildi ve henüz kurulmuş olan bu kurumun gelişmesinde Nutkun satışından elde edilen gelir çok önemli rol oynadı.Nutuk Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça basılmıştı. Arapça olarak da yayınlanması için Kahire Büyükelçimiz Muhiddin Paşa ısrarla talepte bulunacaktır ama, yabancı dillerdeki baskılar bir Alman yayınevine (Köhler) verildiği için,onlarla temas kurulması istendiyse de sonuç olarak Arapça baskısı yapılmamıştır.
Türkçe Nutuk’un birinci baskısı 1928 yılının ilk yarısında yüz bin adet olarak satışa sunuldu. Bu rakam çok yüksekti. O günlerde Türkiye’nin nüfusu 14 milyondu ve okur- yazar nüfus ancak bir milyon kadardı.
Her 10 okurdan birinin Nutku aldığı anlaşılıyordu ki bu büyük olaydı.Her kitap numaralıydı. İlk iki bin kitap lüks baskılardı. Bunların fiyatları 10 ile 500 lira arasında değişiyordu. Lüks olmayan kitaplar ise 5 liradan satılıyordu.Belgeler cildi daha sonra basıldı ve 2.5 lira ile 50 lira arasında satışa sunuldu. Böylece bir takım (iki cilt) Nutuk 7.5 liraydı ve bu yüksek bir fiyattı. Zira o dönemde gazete 5 kuruştu. Gelirini en üst düzeyde tutmanın peşinde olan Türk Hava Kurumu, reklam ve tanıtıma önem vermiyor,
hiçbir masrafa girişmiyordu. Aksine kitabı edinmek isteyen önce parasını ödüyor, kitap sonra adresine gönderiliyordu. Hiçbir indirim de uygulanmıyordu.Baskı için ilk temas Mayıs 1927’lerde olmuştur.
Yazımı bitmek üzeredir. Ankara’dan Paris Büyükelçiliği’ne 11 Mayıs’ta çekilen bir telgrafta Gazi’nin CHP Büyük Kongresi’nde uzun bir konuşma yapacağı, bu metnin kitap olarak basılmasının düşünüldüğü, ilgilenecek yayın kuruluşlarının Ankara ile temasa geçmelerinin sağlanması istenir, anlaşma için Büyükelçiliğe yetki verilmez.Bunun üzerine bazı yayın kuruluşları yanıtlarını Büyükelçiliğimiz aracılığıyla Ankara’ya gönderirler.
Bunlardan Payot Yayınevi bu işe talip olduğunu, esasen daha önce de benzer işler yaptığını, metnin Paris’e gönderilip gönderilemeyeceğini sorar, yanıt olumsuzdur.Metin henüz Kongrede bile okunmamışken yurt dışına gönderilmesi belli ki mahzurlu bulunmuştur. Firma yetkililerinin Ankara’ya gelip metni burada okumaları istenir. Sonuç olarak zaman kaybedilir ve bu nedenle de Nutkun Fransızca baskısı gecikir.
Nihayet bu temaslar sonunda Nutkun Rusça hariç diğer yabancı dillerde yayımlanması işi, Almanya’nın Leipzig kentindeki K.F. Köhler yayınevine verilir ve bu baskılar ancak 1930 yılında, yani üç yıl gecikmeyle yapılır. Kitabın Rusçasını Ruslar basıp satmışlardır.(Bilal Şimşir, a.g.e. s.XIII ve diğer.)
Nutkun İngilizce ve Fransızcasının ilk baskısı 2750 adet basılmıştır. Bunların da fiyatları oldukça yüksektir. İngilizcesi 1 İngiliz lirasına, Fransızcası ise 125 Fransız frangına satılmıştır.Belgeler cildinin de fiyatı aynıdır. Böylece Fransızca bir takım Nutkun fiyatı 250 Fransız frangı tutmaktadır ki, bu rakam yüksektir. SONUÇ Büyük Nutuk Millî Mücadele tarihimizin belgeselidir.Günümüze ise ışık tutan bir rehber niteliğindedir.
Bugünleri adeta o günlerden görmüş, Nutuk’ta bakın ulusuna ne tavsiye etmektedir:“…Sayın milletime şunları tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın.” (NUTUK, Kültür Bakanlığı’nın Cumhuriyet’in XV. Yıldönümü Armağanı, 1938, s. 515). 20 Ekim 1927 Çarşamba günü Gazi son derecede yorgundur. Nutkun sonuna gelmiştir ama, altı gündür ayakta konuşmaktadır. Mikrofona rağmen sesi güçlükle duyulmaktadır.
Son cümleleri:
“…Baylar, bu demecimle, ulusal bağımsızlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal felaketlerden uyanışın ve kutsal vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.Bu neticeyi, Türk gençliğine emanet ediyorum.” Ve Nutuk Gazi’nin gençliğe seslenişiyle sona eriyordu:“ Ey Türk Gençliği ! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti’ni sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır… Bir gün bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir…
daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde olabilirler; üstelik hainlik da yapabilirler. daha kötüsü, iş başında bulunan kişiler, kendi çıkarlarını,yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler…
Ey Türk geleceğinin gençliği!
İşte bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soycul kanda mevcuttur. İşte tam da burada sesi titremeye başlamış, göz pınarlarından yaşlar süzülüvermişti. Ertesi gün İngiliz basını “Mustafa Kemal ağladı” diye manşet atmıştı. Haklıydılar. Acaba bu günleri 80 yıl öncesinden gördü de ona mı ağlıyordu?Ne dersiniz? Gençliğe Hitabı’ndaki altı çizili yerler size de bir yerlerden tanıdık gelmiyor mu? Kaynak: http://ahmetdursun374.blogcu.com/4739510/
Atatürk'ü millet vekili seçtirmemek için yapılan oyunlar. http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=1230266 ---------- Hiç bir devlette kendi kuruluş felsefesine karşı olan partiye izin verilir mi? http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=1230458
**********************
KAR İZLERİ ÖRTMESİN
Orhan Çekiç
Selanik İlkokul öğretmenlerinden Kırmızı Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Ali Rıza Efendi ile, Sofuzade Feyzullah Ağa’nın kızı Zübeyde’nin evliliğinden üç kız, üç erkek çocuk dünyaya gelir. (1). 1871 yılındaki bu evlilik (2) ilk meyvesini hemen bir yıl sonra vermiş, çocukluktan genç kızlığa henüz adımını atmış olan Zübeyde, daha on beş yaşında iken işte anne oluvermiştir.
Bebeğin adını Fatma koyarlar.
Ali Rıza Efendi’nin kız tarafını bu evliliğe ikna edebilmesi hiç de kolay olmamıştır. Zübeyde’nin babası Feyzullah Ağa’nın birinci eşinden oğlu Hüseyin Ağa, bu evliliğin gerçekleşmesi için Zübeyde’nin annesi Ayşe Hanım’ı ikna etmede epeyi zorlanır. Ayşe Hanım Feyzullah Ağa’nın üçüncü eşidir.
Hüseyin Ağa, Selanik eşrafından Hacı Süleyman Ağa’nın Langaza’daki çiftliğinde Subaşı (kâhya) olarak çalışmaktadır. Ali Rıza Efendi’nin vakitsiz ölümü üzerine Zübeyde Hanım’ın üç çocuğu ile birlikte bir süre kalacağı, küçük Mustafa ile Makbule’nin kargaları kovalayacakları çiftlik işte bu Rapla Çiftliği’dir, Hüseyin Ağa da bu çiftliğin yöneticisi.
Sonunda Hüseyin Ağa’nın da telkinleri ile Ayşe Hanım yumuşar ve evlilik gerçekleşir. Zaten o günlerin âdetleri gereği, evlilik gibi konularda kararı erkekler verir. O nedenle bu konuda Zübeyde’nin de görüşünün alınmış olması beklenemez.
Yeni evliler Selanik’te Ali Rıza Efendi’nin Yeni Kapı mahallesindaki babaevine yerleşirler ve ilk çocukları Fatma işte bu evde dünyaya gelir. (1872). Bu esnada Ali Rıza Efendi Osmanlı Rumelisi’nin o zamanki Yunanistan sınırında, Olimpos Dağı eteklerinde, Çayağzı veya Papazköprüsü denilen dağlık, ıssız bir yerde, gümrük memuru olarak çalışmaktadır.
Fatma’dan sonra birer yıl arayla iki erkek çocukları daha olur. Ahmet 1874’de, Ömer 1875’de doğar. Ömer’in doğumuna henüz sevinemeden, Fatma’nın veremden ölümüyle sarsılırlar.(1875).
Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrük kapısı son derecede tehlikeli bir sınır geçididir, dağlar rum eşkiyası ile doludur. Eşkıya bu gümrük kapısından geçen her şeyi haraca bağlamıştır. Rahat, huzur yoktur. Ali Rıza Efendi Gümrük İdaresi’nden istifa edip ailesini Selanik’e taşır ve kereste işine başlar ama başı eşkıya ile gene derttedir. Bir defasında eşkıya tarafından kaçırılır, hayatından ümit kesilir, önemli bir haraç ödeyerek ancak kurtulur. O korku dolu günlerin acısı da çocuk Mustafa’nın belleğinden hiç mi hiç silinmeyecek, oluşmakta olan karakterinde önemli rol oynayacaktır.
Kereste ticareti sayesinde gelir düzeyi nisbeten yükselen Ali Rıza Efendi, eşi Zübeyde, çocukları Ahmet ve Ömer’le birlikte, Selanik’in İslahane semtinin Ahmet Subaşı mahallesindeki üç katlı bir eve taşınırlar. Mustafa işte bu evde dünyaya gelir.( İlerde, 1908 yılında Mustafa Kemal Bey bu evi satın alacak, Balkan savaşından sonra Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım ve Makbule İstanbul’a geldikleri için ev terkedilecek, Lozan Anlaşması gereğince de mülkiyeti Yunan hükümetine geçecektir. 1937 yılında Selanik Belediyesi bu evi Atatürk’e armağan edecektir. Ev bugün müze haline getirilmiştir.)
Ali Rıza Efendi çocukken beşiğini salladığı küçük kardeşini kazayla beşikten düşürüp ölümüne yol açmıştı. Bunu hiç unutmadı. 1881 yılında bir oğlu daha doğunca, onun ismini verdi: Mustafa.
Aile, Fatma’nın acısını Mustafa ile unutmaya çalışırken çok daha büyük bir acıyla sarsıldı. Ahmet ve Ömer 1883 yılında tüm ülkede hüküm süren çiçek salgınına kurban gittiler. İki kardeşin aynı anda ölümü, Ali Rıza Efendi’yi inanılmaz ölçüde sarstı. Şimdi ailenin tüm ilgisi, küçük Mustafa’nın üzerinde yoğunlaşmıştı ki 1885 yılında Makbule doğdu. Bu mutluluk da çok sürmedi. Ali Rıza Efendi 1888 yılında ölürken, Zübeyde Hanım Naciye’ye hamile idi. Naciye 1889 yılında doğdu. (1901’de de ölecektir.)
Eşinden kalan ayda iki mecidiye gelirle ve üç kücük çocukla yaşam mücadelesi vermeye başlamıştı Zübeyde Hanım. Bu neredeyse imkânsızdı. Ağabeyi Hüseyin Ağa Zübeyde ve çocukları, Langaza’daki Rapla Çiftliği’ne götürdü. İşte küçük Mustafa ile Makbule’nin kargaları kovaladığı çiftlik bu çiftlikti.
Rapla Çiftliği’nin korucusu küçük Mustafa, duvar gazetesi çıkarttığı için zindanlara atıldığında Mustafa Kemal Efendi; Trablus’ta, Derne ve Bingazi’de, Çanakkale’de Mustafa Kemal Bey; Filistin Cephesi’nde Mustafa Kemal Paşa; Sakarya’da Gazi Mustafa Kemal Paşa; Dumlupınar’da Mareşal Mustafa Kemal ve nihayet Atatürk olarak anıldı.
1893 yılında Selanik Askerî Rüştiyesi’nde giydiği asker üniformasını, 1927 yılında ordudan emekli oluncaya kadar büyük bir onurla taşıdı. Vatanını savunmak uğruna, Trablus’tan Kafkasya’ya ; Çanakkale’den Filistin’e, Suriye’ye; Sakarya’dan Dumlupınar’a kadar tüm cephelerde savaştı, hiç yenilmedi. Dünya onu “ Dâhi bir asker “ olarak tanıdı ama “ ...Savaş, mutlak bir zaruret olmadıkça, cinayettir!...” sözünü hiç unutmadı. O’nu bir savaş adamı olmaktan çok, bir barış adamı olarak selamladı. Birleşmiş Milletlerin kültür kolu olan UNESCO, 1981 yılının tüm dünyada ATATÜRK YILI olarak anılması kararını alırken, O’nun emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşı veren ve bu mücadeleyi zafere ulaştıran bir komutan, bir ulusal kahraman; çöken bir imparatorluktan, halk egemenliğine dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan, çağdaş ve laik, demokratik bir cumhuriyet çıkaran bir devlet kurucu; tarihin ender kaydettiği bir devrimci; kendi yurdunda olduğu kadar tüm dünyada da barışı samimi olarak isteyen seçkin bir” dünya yurttaşı” olarak selamlıyor, böylece Atatürk, tüm dünya için “aydınlık geleceğin bir simgesi olarak” yıl boyu saygıyla anılıyordu.
Gerçekten de, çağdaşı devlet adamları olarak örneğin Hitler Kavgam’ ‘kitabını yazıp, diğer ülkeleri istila planlarını pervasızca açıklarken, bir diğeri, Mussolini Akdeniz için “ Bizim Deniz” diyerek eski Roma İmparatorluğunu ihya etme hayallerini güdüyor, bunlara karşılık Atatürk “ Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diye yanıt veriyordu. Ayrıca batıda kurduğu Balkan Paktı ile (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya) , doğuda kurduğu Sadabad Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) sayesinde, Avrupa’nın ortasından, Çin’e kadar bir barış çemberi oluşturuyordu. Böylece barış konusundaki söylemi ile eylemi tamamen örtüşüyordu.
1934 yılında, Çanakkale Şehitleri anıtının açılış töreninde okuması için İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya verdiği metin, bugün Şili’den Montreal’e kadar birçok ülkedeki Atatürk anıtlarının kaidelerine olduğu kadar, yöre insanlarının yüreklerine de kazınmıştır.
“...Bu memleketin toprakları üzerinde canlarını veren kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen anneler, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır...”
Yüreği bu denli insan sevgisi ile dolu, gerçek bir barış adamına bugün tüm dünyanın her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. O geri gelmeyeceğine göre, tek çıkar yol, O’nun izini kaybetmemek.
Hepimiz nöbet başına...ki, KAR İZLERİ ÖRTMESİN... ---------------- ATATÜRK ün SIR hayatı http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=221.0
*****************
http://ahmetdursun374.blogcu.com/turkiye-bir-hukuk-devletiyse-ruhban-okulu-acilamaz-yrd-doc-dr/6519407
******************
Değerli dostlar, Sayın Orhan Çekiç'in transplantasyon operasyonu ile ilgili kısa notunu sizlerle de paylaşıyorum. Sayın Çekiç 5 yildir bobrek yetmezligi hastasi 2,5 yildir da diyalize giriyor. Kendisine acil şifalar diliyorum. Ahmet Dursun ----------- Sevgili Dostlar
Beklediğimiz haber bugün geldi ve pazartesi sabah transplantasyon işlemlerinin son aşaması için eşim ve ben Antalya'ya gidiyoruz.Son işlemlerin bitişine bağlı olarak, ameliyat günü 4 veya 10 Haziran olarak verildi.
Bir müddet Antalya'da kalmamız gerekecek, bu süre içinde benden daha erken iyileşecek olan eşim kanalıyla sizlerin haberlerini alabilirim diye düşünüyorum.
Sağlıklı günlerde görüşmek dileğiyle.
Dr.Orhan Çekiç orhanc@maltepe.edu.tr ------------ ERMENİ:ULUSLARARASI TERÖRİZM VE ERMENİ TERÖRÜ.Doç.Dr.Orhan Çekiç http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3053.0 --------------- İmparatorluktan Cumhuriyete Türk Kurtuluş Savaşı http://ahmetdursun374.blogcu.com/orhan-cekic-kitap-tavsiyesi_1735777.html ------------- Atatürk'e saldırıların nedenleri http://ahmetdursun374.blogcu.com/page25 ----------------- Orhan hocaya geçmiş olsun diyor acil şifalar diliyorum. değerli yazılarına ve cabalarına devam ederek öğrencilerini, halkı aydınlatmaya ve bilgilendirmeye devam etmesi her zaman önemlidir. sevgi ve selamlarımla Turhan Feyizoğlu ------ SAYIN AHMET DURSUN, İLETİLERİNİZİ SÜREKLİ İZLEYENLERDENİM.SON İLETİNİZDE SAYIN ORHAN ÇAKEÇLE İLGİLİYDİ.ANTALYA TIP FAKÜLTESİ HOCALARINI YAKINDAN TANIYORUM.ÇOK İYİ BİR YERE GİDİYORLAR.EN KISA ZAMANDA SAĞLIĞINI KAZANACAĞINDAN KUŞKUM YOK. SAYIN ÇEKİÇ'CE ACİL ŞİFALAR DİLİYORUM. SAYGILAR SUNUYORUM. GÜNGÖR TÜRKELİ-ANAMUR ---------- Ben de Sn. Orhan Çekiç’e ve sevgili eşine acil şifalar diliyorum! Bir an önce iyileşip aramıza katılmalılar. Türkiye’mizin gerçek aydınlara her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Saygı ve sevgilerimle. Atakan Mert
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/10/2009 - ATATÜRK:Guardian'dan ilginç yorum
Guardian'dan ilginç yorum "Erdoğan, Atatürk'ün mirasına en büyük darbeyi vurmak üzere olabilir..." ANKA - Vatan Gazetesi - 29.07.2009 ------------------------------------------------------------------ Türkiye’deki iç gerilimlerin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kürt açılımı”nı rayından çıkarma potansiyelinin olduğu öne sürüldü. The Guardian’ın köşe yazarı Simon Tisdall, Türkiye’de “Bir barış süreci kökleşirse, bunun bazı çevrelerde Atatürk’ün tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk idealini baltaladığı gibi görülecek” diye savunduğu yorumunda “Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün aşınan ultra milliyetçi mirasına şimdiye kadar en büyük darbe vurmak üzere olabilir” iddiasında da bulundu. The Guardian gazetesinin köşe yazarı Simon Tisdall, Türkiye’de “Kürt açılımı” hazırlıkları ve tartışmalarını, “Türkiye Barışa Mı Hazırlanıyor?” başlıklı yorumunda değerlendirirken hükümetin “Kürt girişimi”nin uzun bir süreden beri devam eden sorunu çözmek için yeterli olup olmayacağı konusunda çok yoğun spekülasyonların bulunduğuna işaret ederek “Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün aşınan ultra milliyetçi mirasına şimdiye kadar en büyük darbe vurmak üzere olabilir” iddiasında bulundu. Tisdall “Başbakan’dan beklenen adımların, olduğu iddia edilen İslamcı gündeminin ilerletilmesi değil, Atatürk’ün, bastırmak için çoğundan çok çaba gösterdiği, Türkiye’nin 12 milyonluk güçlü etnik Kürt azınlığının hakları ile ilgilidir” görüşünü dile getirirken Erdoğan’ın hükümetin sorunu çözmek için bir “Kürt girişimi” üzerinde çalıştığını doğrulamasının “öfkeli spekülasyonlar”ı tetiklediğini kaydetti. Söz konusu girişiminin Abdullah Öcalan’ın “yol haritası”nı lanze etmesinden önce beklendiğini kaydeden Tisdall, Türk basınında yer alan haberlerde planın bir genel af ile geliştirilmiş siyasi, ekonomik, dil ve eğitim haklarını içereceği belirtildiğine dikkat çekti. -“ERDOĞAN’IN NE KADAR İLERİYE GİTMEYE HAZIR OLDUĞU BELLİ DEĞİL”- The Guardian yazarı, Erdoğan’ın, “Kürt sorunu” konusunda bu defa kararlı gözükmesine karşın ne kadar ileriye gitmeye hazır olduğunun henüz belli olmadığını da kaydettiği yorumunda şöyle devam etti: “Erdoğan’ın tereddütlerinin nedeni ise, kuşkusuz ki kısmen, kendisini ve lider olduğu İslam'a dayalı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni gizlice dini bir gündemi izlemekle suçlayan aynı muhafazakar, laik sivil ve askeri muhaliflerinden kaynaklanan sert direniştir.” Bu çerçevede MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sert açıklamalarına da dikkat çekildiği yorumda şu görüşleri dile getirdi: “Darbe şebekesi ‘Ergenekon’ ile bağlantıları olduğu öne sürülen iki generalin yargılanması ve geçen yılda üniversitede türban yasağının kaldırılması konusunda parlak veren gürültü gösterdiği gibi, devam eden iç gerilimler, Erdoğan’ın Kürt girişimini rayından çıkarma potansiyeli var. Keza eğer bir barış süreci kökleşirse, bunun bazı çevrelerde Atatürk’ün tek dil ve tek bayrak altındaki tek halk idealini baltaladığı gibi görülecek.” Buna karşın Tisdall “Ancak zaman değişiyor ve katı devletçi Türklerin de değişmesi gerekecek” ifadesini kullandığı yazısında “Türkiye’yi yaratan Lozan Antlaşması’nın 86 yıl sonra Atatürk’ün şekil verdiği dar gömleğin gevşemesine yönelik karşı konulması zor baskılar büyüyor” görüşünü de dile getirdi. ahmetdursun: Bakan, Kürt açılımı hakkında bilgi verdi İçişleri Bakanı Beşir Atalay, 'Kürt açılımı' konusunda bilgi vermek üzere bir basın toplantısı düzenledi. ''Çalışmalar henüz sonuçlanmadı'' diyen Bakan, içerik hakkında bilgi vermedi. İşte Bakan Atalay'ın bu konudaki açıklamaları:
Sayın Başbakanımızın talimatları doğrultusunda başlattığımız çalışma devam etmektedir. Konunun Türkiye’nin geleceği açısından ne kadar hayati olduğunu biliyoruz. Ülkemize her açıdan zarar vermektedir. Bu sorunun artık çözülmesi gerekiyor. Biz bunun için kararlı, azimli ve cesur adımlar attık, atmaya da devam edeceğiz. Bugün başlatmış olduğumuz çalışmaların üslup ve yöntemi konusunda bilgilendirmek istiyorum. İÇERİK HAKKINDA BİLGİ VERMEYECEĞİM Çok hassasiyetleri olan bir konunun çalışmalarını yürütüyoruz. Bugün size işin özüyle ilgili bir şey söyleyecek değilim. Ama süreç ve zamanlamayla ilgili bilgiler vereceğim. Çünkü gördük ki çok değişik söylentiler oluyor. Belirtmek isterim ki, başlatılan çalışmalar henüz bir sonuca ulaşmamış ve bakanlığımızca yürütülen bu çalışmanın içeriğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmamıştır. Zaten öze ilişkin açıklamalar yapmak için daha çok erken. Bazen görüyoruz basınımızda bir söylenti şeklinde geliyor, bunun bizimle ilgisi yok. Ancak bu haber üzerine siyasetçiler çıkıyorlar, yorumlar yapıyorlar. Hepimizin yakından takip ettiği gibi biz bu konuda çok titiz, çok hassas konuşuyoruz. Böyle olunması gereken bir çalışma bu. Onun için benim dileğim herkes tabi yorumlar yapabilir, beklentileri değerlendirebilir ama buradan açıklama yapılmadıkça, söylentiye dair haberler yapılmaması. GEÇMİŞE SAPLANIP KALMAYALIM Terör sorununun sonlandırılmasına ve toplumsal mutabakatın başlatılması için Cumhurbaşkanımız'dan Başbakanımıza, yazarlarımızdan vatandaşlara kadar bütün çevrelerce olumlu söylemler gerçekleştirilmektedir. Geçmişe saplanıp kaldığımızda geleceği kaybederiz. Sürecin en önemli özelliği, geçmişten ders alıp geleceği birlikte kurmaktır. ÇÖZÜMÜN YÖNÜ DEMOKRATİKLEŞME Bizim hükümet olarak siyasi meseleleri çözüm yolumuz bilinmektedir. Biz hükümet programında, demokratikleşme, insan hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırararak, politikaların hayata geçirilmesi açısında önemli taahhütleri ortaya koyduk ve uygulamaya koyduk. ÇALIŞMALAR YENİ BAŞLAMADI Yürüttüğümüz süreç aslında bizim hükümet olarak, başından beri kendi programlarımızın icraatımızın bir devamı. Partimizin programında bakarsanız görürsünüz. Açıklamalarımızda icraatımızda bunu görürsünüz. Bugün farklı bir ivme kazanılmıştır ve bunu biz iyi değerlendirmek istiyoruz. Belki daha olumlu bir safha olarak buna bakılabilir. Bilindiği gibi sürekli programlarımızda, demokratikleşme ve insan hak ve özgürlüklerin engelleri kaldırarak, insanı esas olan hedeflerimiz konusunda önemli taahhütlerde bulunduk. Vatandaşlarımızın demokratik haklarının genişletilmesiyle, her vatandaşımızın kendisini devletin eşit vatandaşı olarak sağlanarak çözüleceğine inanıyoruz. Çözüm sürecinin yönü demokratikleşmedir. BU SÜRECE KATILIN Demokratikleşme adımlarını toplumun tüm kesimleriyle birlikte atmak istiyoruz. Bu konu tüm toplumun meselesidir. Herkesin bu süreçte yapıcı olması, çözüme katkı sağlayıcı bir tutum içinde olması gerekir ve biz bunu bekliyoruz. Bunu bir devlet politikası olarak yürütme çalışması ve kararlılığı içindeyiz. Gelin bu sürece katılın. Milletimize çok ağır bedeller ödeten, geleceğimize hipotek koyan bu sorunu çözelim diyoruz. Şimdi insanımızın hak ettiğine inandığımız, başlattığımız çalışmaların çerçevesini ve yöntemini açmak istiyorum. Bu süreci yürütürken nelere öncelik veriyoruz, hangi üslup ve yönteme ağırlık veriyoruz? ERDOĞAN'IN DİYARBAKIR KONUŞMASI Sayın Başbakanımızın 2005 yılında Diyarbakır konuşmasında başlattığı açılımda kararlı adımlar atmak niyetindeyiz. İlgili kamu kurum ve kuruluşlarından katkı sağlamaları istenmiştir. İlgili bakanlıklarımızı ve bütün kamu kurumlarının görüşleri istenmiştir. Kendileriyle toplantılar yaptık, katkılar istedik. Bunlar geliyor. Biz bunların hepsini değerlendiriyoruz. Ayrıca tabi bu konuda yazılan kitap değerlendirme yapılan konuşmalar her tür değerlendirmeyi de göz önüne alıyoruz. MUHALEFETLE GÖRÜŞÜLECEK Bu çalışmayı yürüten mümkün olan en yüksek katılımı hedefledik. Bütün siyasi partilerin katkı ve destekleri istenecektir. Kendileriyle görüşülecektir. Muhalefetin konuyla ilgili olumlu açıklamalarını mutabakat açısından çok önemsiyoruz. Zaten kendileriyle de görüşeceğiz, paylaşacağız. Başta sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, yazarlarımızdan görüşlerini alma yönünde çalışmalarımız olacak. Bu çalışmayı, herkesi kucaklayacak bir zihniyet içinde yürütüyoruz. KENDİ MODELİMİZİ UYGULAYACAĞIZ
Hiçbir ülkenin benimsediği yöntemi ülkemizde uygulama niyetimiz yok zaten mümkün de değil. Biz kendimize özgü, ülkemize uygun, kendi modelimizi uygulamaya çalışıyoruz. Türkiye’ye ve kendimize güveniyoruz. Lütfen güvenelim. Bu çalışmaların sonucunda çözüm konusunda dünyaya model olacak bir Türkiye modeli de biz oluştururuz. Hepimizin büyük bir özveri dikkat ve kararlılık içerisinde hareket etmelidir. Beklentilerle ilgili gereksiz ve erken ifadelerden kaçınmak durumundayız. Bu süreci sabote edecek davranışlardan uzak duracağına inanıyoruz. ÇALIŞMALAR HERHANGİ BİR TARİHE ENDEKSLİ DEĞİL
Yaşadığımız süreç böyle bir süreçtir. Bizim çalışmalarımız herhangi bir tarihe bağlı değildir. çalışmalar ve süreç kendi şartları içinde devam etmektedir. Aceleye getirmeden ancak kararlı bir şekilde süreci yönetmek istiyoruz. Ayrıca bizim çözüm sürecine ilişkin çalışmalarımız yeni başlamış değil. İktidara geldiğimiz andan itibaren demokratikleşme adımlarımız, ülkemizin problemlerini çözmek olmuştur. MEDYANIN DESTEĞİNİ İSTİYORUZ
Önümüzdeki dönemde de medya temsilcileri ve yazarlarla görüşeceğiz. Herkesin yazdığı, değerlendirdiği hususları biz takip ediyoruz. Bugüne kadar bu konuda yazılmış kitaplar makaleler araştırmalar hepsi arşivimizde, değerlendiriyoruz. Basında katkı veren olumlu atmosfere bakarak, ülkemizde çok zengin çoğulcu bir basın yapısı var. Üretken zengin basınımız ve entelektüel birikimimiz var. Bu süreçte medyamızın her türlü yapıcı desteğini bekliyoruz. Lütfen diyorum, bu konuda ülkemizin insanımızın geleceğine hizmet için hepiniz katkı verin. Yani bu süreci hepimiz böyle görelim. ERKEN AÇIKLAMA YAPILMAYACAK
Titiz yürütülmesi gereken bir süreçtir. Sizin açıklama beklentileriniz oluyor. Zaman zaman bu açıklamalar yapılacak. Ama erken açıklama yapmayacağız. Seçilecek her kavram önemlidir. Gereksiz siyasi malzeme olarak kullanılmasını arzu etmiyoruz. Biz samimi, ülkemizin geleceği için olanca dikkati göstereceğiz ve herkesten bu dikkati bekliyoruz. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk: - "Henüz grubumuz bünyesinde bir değerlendirme yapamadık. Değerlendirmeden sonra açıklama yapacağım" DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık: - "Biz geçmişe takılıp kalmayacağız. Cumhuriyet'in çözümünden bu yana çözümsüz kalan Kürt sorununu çözebiliriz. İyi niyet göstergesi var. Önümüzdeki dönem bunun ete kemiğe bürünmesi için DTP üzerine düşeni yapacak. Bu herkesin ortak sorunudur" "Biz sorunun gerçekten çözülmesini istiyoruz. Polemiklerden uzak duruyoruz. DTP'yi dışlayarak çözümü sağlayamazsınız ki..." "Bu kanı ve şiddeti durdurmalıyız, ülkemizi özgürlüğe kavuşturmalıyız" "Aslında Öcalan'ı silahlı güçler dinliyorsa ki hepimiz biliyoruz dinliyorlar. Yani kansız bir sürece katkısı olacaksa bu konudaki kompleksimizi bir kenara bırakmalıyız" MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural: - "Neye destek olacağız biz. Size soruyorum biz yeni bir hükümetle mi karşı karşıyayız.2002'de sıfırlanmış bir terör örgütünü bugün nasıl cesaretlendirdiklerini önce bir aynaya baksınlar görsünler" - "Katkılarımızı bekliyorlarmış. Siz önce terörü nasıl cesaretlendirdiğinize bakın. Siz önce İmralı'nın nasıl bir yol haritası dayatma noktasına geldiğine bakın" - "Neye mutabakat olacak. Sayın genel başkanımız bu sürecin çok tehlikeli olduğunu söyledi. Irkçı bir yönetimin nesi demokratiktir?" - "Sayın Atalay görüş soruyoruz dedi bakanlıklardan. Bakanlıklar kimin bakanlıkları? Onların bakanlıkları değil mi?" CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen: - "Hükümetin ne yaptığı ne yapacağı belli değil. Bunların ne olduğunu bilmeden tavır açıklamamız mümkün değil. Sayın Bakan'ın konuşmasından terörün tamamen tasfiye edilmesinden sonra atılacak adımlara ilişkin bir bilgi alamadık" - "Bunlar çok muğlak laflar siz ana muhalefetin desteğini istiyorsanız hangi konuda destek isteyeceğinizi söyleyeceksiniz. Biz nasıl açık çek verebiliriz ki bu hükümete. Hükümetin terörle mücadelede başarısız olduğu belli. Güvenlik güçleri hala hayatını kaybediyor. Bir taraftan da demokratikleşmeden bahsediyor" Hürriyet - 29 Temmuz 2009 ------------ Kürtçü teröre karşı Mustafa Kemal çözümü. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3365.0 ------------ Millet "BİRLEŞİN"dedi;Emperyalistler birleşiyor http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=292.0 ************ Emperyalizmin en önde gelen maşalarından olan Buş'un(Bush) en büyük düşmanının kim olduğunu biliyormusunuz?
Thomas Jefferson (1743-1826),Amerikan bağımsızlığının mimarlarından ve "Kurucu Babalar"adıyla anılan Amerikan siyasal sisteminin kurucuların sayılan Thomas Jefferson dur.
Bir dostumun sözünü de ileteyim. "Thomas Jefferson cu Amerikalıyım,Atatürkçü Türk üm." Bu sözün sahibinin adı bende saklı kalsın istiyorum...
Tamamı için... http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4798.0 agrasif: kaynaklara bak ..
kanal 7
ve vakit ..
bunlar vatikamın uşakları elbette ismet paşayı ve ATATÜRK ü kötülüyecek . bu günkü hükümet gibi onlara boyun eğmiş olsaydı kötülemezlerdi ...
aklıma birden bire NATO kurucusu lavuğun söylevleri geldi ...
neyse bence tyarihi iyi bilip ona göre yazmak ve değerlendirmek lazım ..
bana 1918 wilson kararlarını aslalan ve ingilizlere biat etmiş bir oluşumun torunlarının ne gazetesi nede tv si kaynak olabilir ..
yani it köpek havlar lakin benim o insanlara olan sevgim azalmaz ..
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
28/10/2009 - ATATÜRK:Atatürk'ün babası kimdir?
Mustafa Armağan'a göre,Atatürk'ün babası olarak bize gösterilen, bazı tarih kitaplarında bile yer alan resmin aslında uydurma olduğu anlaşıldı. Tarih araştırmacısı Mustafa Armağan'ın yazısı: Bu yazıya sayın Dr.Orhan Çekiç hocamızın bir yanıtından alıntıyı da yazının sonunda veriyorum. A.Dursun ----------- Atatürk'ün babası kimdir? Gazi Mustafa Kemal'in 1922 yılında “Vakit” gazetesinden Ahmet Emin Yalman'a anlattığı hatıralarından beri bu sorunun içinden çıkılamamıştır. Şimdi içinizden 'Peki Atatürk köşelerinde gördüğümüz o fesli, bıyıklı adam kim o zaman?, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Hevesinizi kursağınızda bırakmak istemem ama o fotoğraftaki kişinin 'Atatürk'ün babası' olduğu tezi, doğrudan doğruya bir İnönü devri yutturmacasıdır. Biz İnönü'nün göstermek istediği Atatürk ile Atatürk'ün kendi zamanındaki Atatürk'ü fena halde birbirine karıştırmış durumdayız. Daha doğrusu biz Atatürk'ü İnönü devrinde ona giydirilen deli gömleğiyle tanımak zorunda kalmış bulunuyoruz. Şimdi o gömleği çıkartmaya uğraşıyoruz ki, işimiz hiç kolay değil… Daha önce de yazmıştım: İsmet İnönü'nün 12 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde “Nutuk” bir tek defa bile basılmamıştır. Neredeyse yasaktır. Basılmıştır diyen varsa getirsin bir örneğini. 1938'de Atatürk'ü sağlığında yapılan son baskısından sonra ilk kez 1950 yılının ikinci yarısında basılabilmiştir “Nutuk”un ilk cildi. Mesela 1931'de basılan “Tarih IV” adlı lise ders kitabında da, ölümünden hemen sonra Kanaat Kitabevi tarafından basılan M. Turhan Tan'ın “Atatürk” kitabında da Atatürk'ün babasının fotoğrafını bulamazsınız. Neden acaba? Şimdi babası Ali Rıza Efendi'nin olduğunu sandığımız ünlü fotoğrafı, Atatürk'ün onayından geçmemiştir de ondan. Peki nedir bu fotoğrafın hikâyesi? Neden o gün yokken bugün ders kitaplarımıza kadar sızabilmiştir? Tarih üzerinde bir oyun mu dönmektedir yoksa? 1935 yılında tesadüfen Ankara Cebeci'deki Şehnaz Hanım'ın aile albümünden çıkmış olan bu fotoğrafı büyük bir sevinçle hemen Atatürk'e ulaştırırlar. Sağdan bakar, soldan bakar, büyüttürür. Hayır, küçük yaşta kaybettiği babasının görüntüsü, fotoğraftakine hiç benzememektedir. Atatürk'ün içi 'resimdeki adam'a bir türlü ısınamamıştır. Nitekim Falih Rıfkı Atay'ın “Çankaya” adlı kitabında yazdığı üzere Atatürk, sonunda “Bu bizim peder değildir” diye kestirip atmak zorunda kalmıştır. Ne çare ki, onun inkâr ettiği “peder”in fotoğrafı kitaplara girmiştir bir kere, artık hangi babayiğit çıkartabilir. Ali Rıza Efendi'ye ait olduğu söylenen bu fotoğraf, ilk kez 1939 yılında, yani artık atışın serbest hale geldiği İnönü devrinde “Belleten”de İhsan Sungu tarafından yayınlanır. İşte bu tarihten sonra kitaplarda o zamana kadar Mustafa Kemal'in soyunu tek başına temsil eden Zübeyde Hanım'ın yanına yeni bir fotoğrafın yerleşmeye başladığı görülür. Bu tavırdan, Tek Parti dönemi muhafazakârlığına denk düşen 'iyi aile çocuğu' Atatürk imajının zihinlere kazınmak istendiğini çıkartmak zor olmasa gerek. Peki gerçekten de Atatürk'ün babası kimdi? Ali Rıza Efendi'ydi elbette. Ne yazık ki, onun hayatı hakkındaki yayınların hiçbirisine tam olarak güvenemiyoruz. Biraz okuyunca kafanızın aşure kazanına dönmesi sebepsiz değil. Mesela en muteber kaynaklardan sayılan Şevket Süreyya Aydemir, “Kırmızı Hafız”ı Ali Rıza Bey'in amcası yaparken (“Tek Adam”, I, 1969, s. 31), Prof. Şerafettin Turan babası yapmaktadır (“Kendine Özgü Bir Yaşam”, 2004, s. 20). Yine Prof. Turan, Atatürk doğduğunda babasının Evkaf idaresinde çalıştığını yazarken (s. 20), Erol Mütercimler kereste tüccarlığı yaptığını iddia etmektedir (“Fikrimizin Rehberi”, 2009, s. 39). Oysa Atatürk, 1922 Ocak'ında Ahmet Emin Yalman'a verdiği röportajda kendisi okula başlarken babasının “rüsumat”ta, yani gümrük idaresinde memur olduğunu söylemiştir. Bu durumda Ali Rıza Efendi'nin bütün hayatı alt üst oluyor. Önce Evkaf'ta kâtiplik yapıyor, sonra kereste tüccarlığı, 6 yıl sonra ise gümrük memurluğu. Oysa doğru sıralama, önce Evkaf, sonra Rüsumat idaresi ve en son memurluktan istifa ettikten veya emekli olduktan sonra kereste ticareti yaptığı şeklinde olacaktı (ölümünden önce bir ara tuz ticareti yaptığını Makbule Hanım anlatmıştır). Üstelik Atatürk'ün babasının hangi yılda öldüğü de bilinmez. Rakamlar kitaptan kitaba, üstelik 5-6 yıla kadar oynuyor. Kimisi 1893'te öldü diyor, kimisi 1887 veya 1888'de. İnkılap tarihinin duayenlerinden Prof. Enver Ziya Karal, “babası genç yaşta öldü”, diye yazıyor. Yahu üstad, eğer Ali Rıza Efendi 1839'da doğmuşsa ve ölüm tarihi 1893 ise öldüğünde 54 yaşındadır ve bu nasıl “genç” ölmektir? Biyografilerindeki ciddiyetsizliklere son bir örnek: Atatürk Şemsi Efendi mektebine başladıktan “az zaman sonra” babasının öldüğünü söylemiştir. Eğer okula 6-7 yaşlarında başlamışsa tarih, 1887 olmalıdır. Oysa bildiğimiz kadarıyla bundan sonra tam 6 yıl daha yaşamıştır Ali Rıza Efendi. Bu hesaba göre babası öldüğünde Atatürk 13-14 yaşında olmalıdır. Yani babasının ölüm tarihini esas aldığınızda Atatürk 14 yaşında, kendi demecindeki okula yazılmasından az sonra öldüğü bilgisi esas alınırsa da 7 yaşında çıkıyor. Hangisi doğrudur? Henüz bilmiyoruz. Gördüğünüz gibi Atatürk'ün babasının kimliği konusunda karanlıklar içinde yol bulmaya çalışan ressam Brüghel'in körleri gibiyiz. Anlaşılan Atatürk de, 1930'ların sonlarına gelinirken, olgunluk dönemini idrak eden her erkek gibi babasını merak etmiş ve onun izlerini araştırmalarını istemiştir yetkililerden. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki belgeler bu araştırmanın Selanik'e kadar uzandığını gösteriyor (030-10-1 7 6 nolu dosya). Maalesef bu araştırmadan da Atatürk'ün babası hakkında dişe dokunur bir sonuç çıkmamıştır. Atatürk'ün ölümünden bir yıl önce babasının kimliğini araştırma merakına kapılması bize yine de bir şey söylüyor olmalıdır. Gençliklerinde babalarını aştığını düşünen erkekler, olgunluk çağlarında “baba”yı yeniden keşfe çıkmak ihtiyacını duyarlar. Karlı bir gece yarısı baba yeniden evine dönecek midir? Bu ev, Çankaya Köşkü bile olsa… Haber7 ********* Sayın Dr.Orhan Çekiç'in yanıtından özet alıntı. Ahmet Bey Dostum, Bir taraftan bu yıl üniversitede ve Harp Akademilerinde okutacağım "Türk Kurtuluş Savaşı ve Devrim Tarihi" kitabımın son rötüşlerini yapıyorum, bir taraftan da "Ermeni Meselsi"ne ilişkin bir kitabı bitirmeye çalışıyorum. Bağımsız Dergisi için de makaleler sürüyor tabii. (Ağustos sayısını mutlaka almalısın, kalmayabilir erken davranmanda yarar var).Bu yoğunluğum nedeniyle kısa yanıt vereyim. Ama bu yazılara asıl kısa sürede toplu olarak kitap halinde yanıt vereceğim. Onun için bu tür makaleleri saklıyorum. Sen bana bir de "Zübeyde Hanım"la ilgili bir yazı göndermiştin. Onu da bekletiyorum. Mustafa Armağan, zaman harcamaya bile değmeyecek kara-cahil bir tarihçi!... Müritleri onu tarihçi zannediyor.
Attığı başlığa bakıyorsun, sanki yeni bir bomba araştırmanın sonucunu açıklıyor gibi: Atatürk'ün babası kim? Sonra kendi de yanıtlıyor: Tabii ki Ali Rıza Efendi canım!... Peki, o kim? Başlıyor dalgasını geçmeye ve bildiğimiz üniformalı fotoğrafın bize yutturulduğunu anlatmaya. Ayrıca yutturulmuş olsa ne olur? Atatürk bundan değer mi kaybeder? Maksat sürekli O'nunla ilgili şüpheler yaymaya çalışmak. Bir "virüs" daha atmak. İşin aslı şu: 1. Ali Rıza Efendi, Sitemde yayınlamakta olduğum "Kar İzleri Örtmesin"makalemde belirttiğim gibi 1888 yılında öldü,. Mustafa Armağan'ın referans göstererek söylediği gibi 1893'te değil. Babasını yedi yaşındayken kaybetti. Aile bu yüzden geçim sıkıntısına düştü de, üvey dayı Hüseyin Ağa aileyi Langaza'ya, Rapla Çiftliği'ne götürdü. Küçük Mustafa'nın çiftlik hayatını hepimiz biliyoruz, hatta Can Dündar bile o kadarını öğrenmiş. O yıllarda baba sağ olsa, ailenin çiftlikte ne işi var? 1893'te ise Mustafa'nın önce sivil Mülkiye Rüştiyesi'ne (yani orta okula) sonra da Askerî Ortaokul'a gidiyor. O yıllarda babanın sağ olmadığını hepimiz biliyoruz. Yani babayı 7 yaşındayken kaybediyor. (Sene 1888). Hangimiz yedi yaşımızı hangi derinlikte hatırlarız. Aradan 48 sene daha geçiyor,1936'da bildiğimiz fotoğrafı buluyorlar. Fotoğrafı tam seçemiyor, ama çok da dürüst olduğu için hissettiğini söylüyor. Aslında, yanıt olarak "Evet,bu benim babam", deseydi, bu defa bende bazı kuşkular doğardı, çünkü ben babamın o kadar küçüklüğüm dönemine ilişkin görüntüsünü hatırlamıyorum. Kaldı ki o fotoğraf Mustafa'nın doğumundan yıllar önce çekilmiş bir fotoğraf ve resmi kayıtlardan biz Ali Rıza Efendi'nin "Redif Taburları"(Asakir-i Milliye) ile 1876'da İstanbul'a geldiğini gene resmi belgelerden biliyoruz ve fotoğraf o günlerde çekilmiş. Bana da sorarsan kendisine çok benziyor. Yani bir olanak olsa, o taburun toplu yürüyüş halinde olan bir fotoğrafı da var. O fotoğraftakiler tek tek büyütülse, bunlardan birinin de Ali Rıza Efendi olduğu dikkate alınarak, ben o fotoğrafın Ali Rıza Efendi olduğunu söylerim. Ama dediğim gibi, bu uzatılacak bir konu değil. Napolyon, asil bir aileden gelmiyor, Sicilyalı, 7 çocuklu mütevazi bir aile. Oysa artık ir imparator. O'nun eksik tarafını yüzüne vurup dalgasını geçmek isteyen bir düşes soruyor: - Hangi asil kökenden geliyorsunuz, sülaleniz kimlere dayanıyor haşmetmeap? Napolyon meseleyi anlıyor ve hemen yanıtlıyor: -Benim sülalem benle başlıyor, düşes. Bırakalım da Atatürk, Atatürk'le başlasın. Yetmez mi? Şimdilik hoşça kal. Dr.Orhan Çekiç Not: Dilersen bu yanıtımı aynen yayınlayabilirsin, bence hiçbir sakıncası yok. ------------- ATATÜRK'ün ANADOLU'YA GÖNDERİLİŞİNİN İÇ YÜZÜ http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=852.0 -------- ATATÜRK ün SIR hayatı http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=221.0 ---------- ATATÜRK;NUTUK,YRD.DOÇ.DR.ORHAN ÇEKİÇ'TEN 80. YILINDA BÜYÜK NUTUK (Söylev) KAR İZLERİ ÖRTMESİN http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=340.0 --------- TÜRKİYE BİR HUKUK DEVLETİYSE, RUHBAN OKULU AÇILAMAZ. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6257.0 --------- Atatürk'ü millet vekili seçtirmemek için yapılan oyunlar. http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=1230266 ------- Hiç bir devlette kendi kuruluş felsefesine karşı olan partiye izin verilir mi? http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=tr-1230458 ----------- Demokrasinin dönüm noktası. http://tr.netlog.com/go/explore/videos/videoid=tr-1230474 ----- ************** "Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.” Atatürk 1922 (Nutuk II, S. 691) --------- Afet İnan, cumhuriyetin ilanından sonra okullarda yayınlatacağı kitabı, Gazi Paşa'nın da onayını almak için kitabı O'na gösteriyor. Gazi Paşa kitabı beğenmiyor ve düzenlemeler yaparak kitabı yeniliyor. İşte o kitaptan satırlar: "Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..) "Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..) "Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..) "... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..." *************
Guardian'dan ilginç yorum http://ahmetdursun374.blogcu.com/ataturk-guardian-dan-ilginc-yorum_53668911.html
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
17/10/2009 - ATATÜRK:KAZAKİSTAN'DA ATATÜRK HEYKELİ AÇILIŞI
KAZAKİSTAN'DA ATATÜRK HEYKELİ AÇILIŞI ASTANA - Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, başkent Astana`da yaptırılan Atatürk heykelini açılışını yaparak, “Atatürk, Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük liderdir” dedi. Kazak ve Türk milletlerinin ortak tarihi ve kültürel değerlere sahip olduğunu belirten Nazarbayev, Türk devleti ile Kazakistan devleti arasında sıcak bir ilişki bulunduğunu, aynı şekilde Kazak ve Türk halklarının birbirine karşı büyük sevgi beslediğini söyledi.
 Esil(Yeşil) Nehri`nin kıyısına yaptırılan Atatürk heykelinin açılışına katılan Türkiye`nin Kazakistan Büyükelçisi Atilla Günay da Türk ve Kazak milletlerinin kardeşliğine dikkati çekerek, Atatürk`ün 1933 yılında dünyadaki dengelerin bir gün değişeceğini ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşacağını ifade ederek, bu günlere Türkiye Cumhuriyeti`nin hazır olması gerektiğini söylediğini, Türkiye`yi yönetenlerin de bu vasiyete riayet ettiğini belirtti. Açılış törenine Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz da katıldı. (09.10.2009)
 Atatürk heykeli Kazakistan Kültür Bakanlığı tarafından inşa edildi. Heykeli Kazak heykeltıraş Bakıtjan Abişev yaptı. Heykel 4 metre 40 santimetre boyunda, 5 ton 500 kilogram ağırlığında. Türkiye’nin Astana Büyükelçiliği’nin yanındaki parka dikilen heykel için yaklaşık yarım hektar yer tahsis edilmiştir. www.aa.com.tr **************** Anıtkabir'in önünde sap gibi duruyorlar. R.T.Erdoğan
--------------
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
13/10/2009 - ATATÜRK:Atatürk Döneminde Kadın Eğitimi
Atatürk Döneminde Kadın Eğitimi
Müjgan Cunbur ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 23, Cilt: VIII, Mart 1992
Millî Mücadele’nin çetin günlerinin devam ettiği bir sırada, Atatürk’ü başka bir alanda yeni bir savaşın hazırlıkları içinde buluruz. ı Mart 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin III. Toplanma Yılını açarken söylediği:
“Kadınlarımızın da aynı derece-i tahsilden geçerek yetişmelerine atf-ı ehemmiyet olunacaktır.”1 cümlesi, kadının eğitimine önem verileceğinin, bir diğer deyişle kadınların eğitimi konusunda “cehaletle savaş”a başlanacağının ilk habercisi gibidir. Doğal olarak o yıllarda “cehalet” yalnız kadınlara özgü bir keyfiyet de değildir. Nitekim Atatürk’ün meşhur İzmir konuşmasında, bu konuda:
“Efendiler, memleketimizde cehalet varsa umumîdir. Yalnız kadınlarımıza değil, erkeklerimize de şâmildir.” dediği hemen hafızalarımızda canlanıverecektir.
Kadın eğitimi geçmişi çok eskilere uzanan, Atatürk döneminde geliştirilen, günümüzde de üzerinde durulan bir konudur. Kadın eğitimindeki uzun geçmişin büyük bir bölümünde analardan kızlarına aktarılan sözlü kültür kazandırma dönemi görülür. Kimi zaman bu eğitime babaların da katılıp kızlarına çağlarının bilimlerini öğretmeye çalıştıkları dikkati çeker. Nitekim ilkin Kutadgu Bilig’de babaların kızlarını eğitmesi gereğine işaret edildiği bilinmektedir.
Osmanlı asırlarında özellikle büyük şehirlerde kızların erkek çocuklarla birlikte mahalle okullarında okuyup yazma öğrendiklerine dair elimizde bazı bilgiler vardır. Bu eski karma eğitim Tanzimat yıllarında kız sıbyan mekteplerinin açılmasıyla bir değişiklik geçirir. Ancak toplumda genel olarak kadınların eğitilmeye, öğrenim görmeye ihtiyaçları olmadığı görüşü yaygındır.
Birçok medrese ve mektep vakıf yoluyla kadınlar tarafından kurulduğu halde, bu kuruluşlarda kadınların okuma hakkı olmamıştır. Ahmet Rasim, Cumhuriyetin ilk yıllarında basılan “Muharrir Şair Edip” adlı eserinde bu durumdan, az çok eğitim görmüş erkeklerin dahi kadınların okuryazarlığını gereksiz bulduğundan acı acı bahseder. Ancak kadın eğitimi zamanla yavaş dahi olsa bir gelişme gösterir.
İlk kız ortaokulu, 1859’da açılan Sultanahmet’teki Çevri Kalfa Kız Rüştiyesi’dir. 1 Eylül 1869’da Safvet Paşa’nın Maarif Nazırlığı sırasında çıkarılan “Maarif-i Umumiyye Nizamnâmensi”nin 9. Maddesi 6-11 yaş arasındaki kız çocuklarına da sıbyan mekteplerine devam zorunluluğunu getirir, ancak bu zorunluluğa pek uyulmaz.
İlk kız sanat okulu 1864’te Rusçuk’ta Mithat Paşa tarafından açılmıştır. İstanbul Yedikule’de Tophane-i Âmire’nin kurduğu Kız Sanayi Mektebi’nin açılışı 1869’dur. Aynı yıl kız rüştiyelerinin öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere İstanbul’da Dâr-ül-muallimât (Kız Öğretmen Okulu) hizmete girer. 1874’te bu okulun öğrenci sayısı 46, dokuz kız rüştiyesinde okuyanlar ise 248’dir. 1877’de İstanbul’daki kız ortaokulu sayısı sekize düşerken kız öğrenci sayısı 294’e yükselir.
1878’de Ahmet Vefık Paşa tarafından kurulan Üsküdar Mekteb-i İnas’ı sonradan kız sanat okuluna dönüştürülür. 1879’da İstanbul’da Aksaray ve Cağaloğlu’nda iki kız sanayi mektebi daha açılır, bunları Bursa, İzmir, Konya, Kastamonu, Diyarbakır, Halep, ve Trablusşam’da kurulan kız sanat okulları izler.
1880’de Münif Paşa’nın Maarif Nazırlığı döneminde İstanbul’da ilk kız idadisi açılmıştır. Okulun programına genel kültür, Türkçe, üç batı dili, musiki, el ve ev işleri dersleri de alınmış, okula başlangıçta üç öğrenci kaydolmuş, ilgisizlik yüzünden iki yıl sonra bu okul kapanmıştır. Basında çıkan haberlerde babaların kızlarını okula göndermeleri, kızları olmayanların da yardımları istenmiş, kızların ilmin tadını tadamadıklarından yakınılmıştır.
1899-1900’da Dârül-muallimat’ın 560 öğrencisi vardır. Bu okuldan 26 yılda 348 kız öğrenci mezun olmuştur. Aynı yıllarda 9 kız rüştiyesinde 1779, 3 kız sanat okulunda 486 öğrenci okumaktadır. İstanbul’daki iptidaî adı verilen ilkokullarda ise 453 kız öğrenci vardır. Ankara’daki iki öğretmenli kız rüştiyesinde 12 öğrenciye karşılık azınlıkların 4 rüştiyesinde 239 kız öğrenci bulunmaktadır. 1893’te açılan İzmir Kız Rüştiyesi’nde 4 öğretmen 80 öğrenciyi okutmaktadır.
1909’da Haseki Hastanesi’nde bir ebe mektebi, 1911’de de İstanbul İnas İdadisi açılır, bu idadî 1913’te İnas Sultanîsi, 1915 yılında da Bezmi âlem Sultanîsi adını alır ki ilk kız lisemizdir. 1913’te bütün ülkedeki 588 kız ilkokulunda toplam 40455 öğrenci ve 983 kadın öğretmen vardır. 1914’te yalnız İstanbul’da 14 ana mektebi 132 ilkokul bulunmakta 663 kadın öğretmen görev yapmaktaydı. Bu yıl kız idadilerine öğretmen yetiştirmek üzere 12 Eylül günü, Dârül-muallimat’ı Âliye’ye bağlı olarak ilk İnas Dâr-ül-fünun’u açılmış, matematik, edebiyat ve tabiî bilimler şubelerinden 1917’de toplam 18, 1918’de de 10 kız öğrenci mezun olmuştur. İnas Dâr-ül-fünun’u 1920’de kızlar erkeklerden ayrı sınıflarda ders görmek üzere İstanbul Dâr-ül-fünun’u ile birleştirilmiş, bir süre sonra kızların kendi sınıflarını boykot edip esas derslere girmeleriyle de karma öğretim başlamıştır.
1916’da örgün eğitim görmemiş kadınlar için İstanbul’da Bilgi Yurdu açılmış, ilk ayda buraya 116 kadın kaydolmuş, bu yurtta sanat ve müzik dersleri verilmiştir.
1917’de kadınların Tıp Fakültesi’nde okumaları Sıhhiye Meclis-i Umumî’si tarafından kabul olunmuş, Ticaret Yüksek Okulu’nda da kız bölümü açılmış, 1918 yılında burayı 58 öğrenci tamamlamıştır. 1917 yılında Ana Muallime Mektebi’nin kapandığı görülmektedir. 1918’de kızlar için Sanayi-i Nefise Mektebi tesis olunmuştur.
Arada bazı okulları geliştirme çabaları da görülür. Örnek olarak 1913’te Kız Sanayi Mektepleri idadilerden bir yıl daha fazla eğitim veren okullar haline getirilmiştir. Dâr-ül-muallimat-ı Âliye ise 5 yılı iptidaî, 2 yılı ihzarı 3 yılı âlî olmak üzere üç bölüme ayrılmış, ilkokul öğretmenlerinin, müfettişlerin, orta ve yüksek okul öğretmenlerinin daha iyi yetiştirilmesine çalışılmıştır.
Bu uzunca girişten sonra, Atatürk döneminde kadın eğitimi konusunu ele alabiliriz. Atatürk dönemine İstiklâl Savaşı yıllarını da katmak gerekir. Çünkü o yıllarda da bazı faaliyetler göze çarpar. Özellikle Atatürk çeşitli konuşmalarında bu konuya değinir. Öncelikle belirtilmesi gereken bir husus, Atatürk’ ün eski Türk analarının yüksek kültürüne ve erdeminin üstünlüğüne inanmış olmasıdır. Cumhuriyet dönemi kadınlarına, Keriman Halis Ece’ye hitabında olduğu gibi, daima ana ve atalarına eş, yüksek kültürde ve yüksek erdemde dünya birincisi olmalarını öğütler 2 Atatürk’e göre Türk kadını milletin kaynağı,toplum hayatının temelidir. “Ancak faziletkâr olursa vazifesini ifa edebilir” diyen Atatürk Türk kadınının “dünyanın en münevver, en faziletli ve en ağırbaşlı, ahlâklı kadını olmasını ister3. Bu yüzden sıkça kadın eğitiminden söz eder.
9 Mayıs 1920 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ilk programı okunurken kız ve erkek farkı gözetilmeden Türk çocuklarına verilecek eğitimin, kazandırılacak şuur ve karakterin hedefleri üzerinde durulur. Millî Mücadele’nin sürdüğü çetin günlerde 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan “Maarif Kongresinde bu program ele alınır. Kongreyi Atatürk bizzat açar. Yeni devletin eğitim ilkelerinden, millî eğitimin düzenlenmesinde alınacak tedbirlerden bahsederken hitaplarında kadın öğretmenlere “Muallime ve Muallimler”, “Hanımlar, Efendiler” diyerek öncelik tanır.
Toplantının kadın erkek karışık düzenlenmesi T.B.M.M.nde bazı kişilerce tepkiyle karşılanmış, devrin Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver), onbin lira harcayıp top tarrakaları arasında muallimler kongresi düzenlediği için Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey tarafından tenkit edilir, Karesi Mebusu Hasan Basri Bey de kongrenin milletin gelenek ve duygularına uymayacak bir şekilde muhtelit bir kongre olarak düzenlendiğini söyleyerek tenkitlere katılır; kongreye “mahlut” diyenler vardır.
Karahisar-ı Sahib Mebusu Mehmet Şükrü Bey de kongreye kadın-erkek birlikte katılınmasının “kadınlığı tahkir” olduğunu ifade eder. Medreseli Mebuslar ise kongrenin düzenlenmesinde yardımcı olan Türkiye Muallime ve Muallim Dernekleri Birliği’ni Atatürk’e şikâyet ederler. Atatürk Birlik Başkanı Mazhar Müfit Bey’i çağırır, hiddetle “Hanımların da katıldığı birlikler toplantısında siz ne yapmışsınız?” diye azarlar. Mazhar Müfit şaşırmıştır, mebuslarsa memnundur. Atatürk devam eder: “Siz toplantıya gelen muallime hanımlarla muallim beyleri ayrı ayrı oturtmuşsunuz. Halbuki karışık oturtmalıydınız, bir daha öyle hareket etmeyiniz” deyince, bu sefer mebuslar şaşırır, başları önlerinde huzuru terkederler. Bu olay karma eğitimin bir habercisi sayılabilir. Nitekim Atatürk 31 Ocak 1923 günü İzmir’de karma eğitim konusundaki düşüncelerini halka iki cümleyle açıklamıştır:
“Milletimizin, memleketimizin dâr-ül-irfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evlâdı kadın ve erkek aynı surette oradan çıkmalıdır.”4
Atatürk’ün bu karma eğitim ideali biraz geç, ama yavaş da olsa gerçekleşecektir. Muallimler veya Maarif Kongresi’nin kadın eğitimi bakımından önemli bir yönü de Ankara Dâr-ül-muallimat Müdiresi Şahver Hanım’in üzerinde durduğu husustur. Şahver Hanım, kız okullarına kızların ev kadını olabilmeleri için gereken pratik uğraşı ve uygulamaların konulmasını ister.
Bir öğretmen okulu yöneticisi olan Şahver Hanım, kadın eğitimini “ev idaresi” gibi çok dar sınırlı bir alana çekerken Atatürk’ün bu konudaki görüşlerinin genişliği dikkatle üzerinde durulmayı gerektirir.
I. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki Atatürk, Türk toplumunda bir temel yapı olarak aileye büyük önem verir. Ona göre “Aile, büyük insanlık toplumunun ahlâkî ve sosyal düzen altında doğduğu en küçük müessesedir”, medeniyetin esasını, ilerlemenin ve kuvvetli olmanın temelini de aile hayatında bulur. Aile hayatındaki yozlaşmanın toplumun da bozulmasına sebep olacağına inanır. Yine Atatürk’e göre kadın için aile bir şeref ortaklığıdır. Bu ortaklıkta kadının en büyük ve önemli görevi ise analıktır. Atatürk şöyle der:
“Kadının en büyük vazifesi analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse, bu vazifenin ehemmiyeti lâyıkıyla anlaşılır.” 5
1928 yılında yaptığı bir konuşmasında analık konusunu tarihî bir temele oturtarak inkılâp dönemi analarına öğütlerde bulunur:
“Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeğe lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın, eskiden bu ehemmiyeti, hakikaten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük atalarımız, onların anaları, tarihin, olayların tanıklığıyla sabittir ki cidden yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o faziletlerin en büyüğü en ehemmiyetlisi kıymetli evlâtlar yetiştirmeleriydi....Şunu söylemek isterim ki, kadınlarımızın umumî vazifelerde üzerlerine düşen hisselerden başka kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletli bir vazifeleri de iyi anne olmaktır. Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz”6.
Atatürk, kadınların eğitilmesini ister demiştik, bu istek altında biraz da kadınların bizatihi eğitici oluşları yatar. O, ana olacakları, çocuklarının ilk eğiticisi olacakları için kız çocuklarının eğitim ve öğrenim görmelerini ister. Çeşitli konuşmalarında Türk ana ve babalarına öğrenim yapan çocuklarının yetişmeleri için hiçbir fedakârlıktan çekinmemelerini de tavsiye eder. Bir konuşmasında Türk kadınına şöyle seslenir:
“Türk kadınının vazifesi Türk’ü zihniyeti ile, pazusu ile, azmi ile muhafaza ve müdafaaya kudretli nesiller yetiştirmektir.”7
Milletin temel terbiyesini ailesinden aldığı, her devirde büyük adamları analarının yetiştirdiğini bilmenin güveni içinde:
“Türk kadını daha yüksek nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.” der.
2. Analık dışında ev işlerinin ikinci derecede olduğu görüşündedir ve bu hususu 31 Ocak 1923’te İzmir’de yaptığı çok önemli konuşmasında ifade eder:
“Malûmdur ki, her safhada olduğu gibi hayat-ı içtimaiyyede de taksim-i vezaif vardır. Bu umumî taksim-i vezaif arasında kadınlar kendilerine ait olan vezaifi yapacakları gibi aynı zamanda hey’et-i içtimaiyeye dahi dahil olacaklardır. Kadının vezaif-i beytiyyesi en ufak ve ehemmiyetsiz vazifesidir.”8
Toplumdaki iş bölümünden söz eden Atatürk, kadınların ev işleri dışında toplumla ilgili görevleri bulunduğunu hatırlatmakta, ev idaresini ufak ve önemsiz saymaktadır. Bir konuşmasında kadınları ev dışındaki çalışma hayatına davet eder ve şöyle der:
“Daha selâmetle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlâkî, içtimaî, iktisadî hayatta erkeğin şeriki, refiki, muavin ve müzahiri yapmak yoludur.”9
3. Atatürk meşhur İzmir konuşmasında köy kadınlarının çalışma ve ticaret hayatında, 21.3.1923 tarihli Konya konuşmasında da eski Türk kadınlarının savaşta, tarım hayatında ve geçim sağlamada nasıl başarılı olduklarını anlatır10.
Konya’daki konuşmasında daha sonra inkılâp kadınının devrin şartlarına ne kadar başarıyla uyduğundan bahseder. Atatürk kadının çalışma hayatında da başarıya ulaşmasını ister, bunun için de kadınların bütün eğitim aşamalarından geçmeleri gereği üzerinde çeşitli konuşmalarında durur. 26 Ağustos 1924 günlü konuşmasında:
“Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin amelî olması mühimdir. Memleket evlâdı her tahsil derecesinde, iktisadî hayatta âmil, müessir ve muvaffak olacak surette teçhiz olunmalıdır.”11 demiş, İzmir konuşmasında kadınların bilim ve fen sahibi olmaları gereği üzerinde iki yerde durmuş ve:
“Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün levazımından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Binaenaleyh kadınlarımız da âlim ve mütefennin olacaklardır ve erkeklerin geçtikleri bütün derecat-ı tahsilden geçeceklerdir. Sonra kadınlar hayat-ı ictimaiyyede erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin muin ve müzahiri olacaklardır.” cümlelerinden sonra şu sözlerle düşüncelerini pekiştirmişlerdir:
“Binaenaleyh bizim hey’et-i içtimaiyyemiz için ilim ve fen lazımsa bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın iktisap etmeleri lâzımdır.”12
Bütün bu sözler Atatürk’ün kadın eğitimi konusunda ne kadar dikkatli ve hassas olduğunun sözlü tanıklarıdır. Yeni Türk Devleti’nin kurucusunun bu konudaki düşünceleri açıkça belirtilmiştir. O halde bu dönemde kadın eğitimi nasıl bir gelişme göstermiştir. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki memleket bir savaştan çıkmış, bir istilâdan kurtulmuştur. Birçok alanda olduğu gibi eğitim kurumları da yer yer savaşın tahribatına uğramıştır. Tam bu yıkıntılardan kurtulacağımız sırada bütün dünyayı sarsan ekonomik kriz Türkiye için de etkili olmuştur.
Osmanlı Devleti’nden intikal eden okullardan tesbit edilebilenler şunlardır:
İsmail Hakkı (Tonguç)’la Faik Reşit (Unat)’ın “Muallim Yıllığı” adlı kitapta bildirdiklerine göre, 10 Mayıs 1920’de 422 öğrencinin okuduğu 13 Erkek Öğretmen Okulu’na karşılık 314 öğrencinin öğrenim gördüğü 4 Kız Öğretmen Okulu vardır. Erkek Öğretmen Okulları dört yıllık, kızlarınki ise beş yıllıktır.
26 Şubat 1924 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de çıkan bir haberde 3 tane yatılı kız lisesi olduğu, hepsinin İstanbul’da bulunduğu yazılıdır. Bunlar Erenköy, Çamlıca, Kandilli Kız Liseleridir. Gündüzlü kız liselerinin sayısı 6 olup bunlardan üçü İstanbul’daki İstanbul Kız Lisesi, Bezmiâlem Valde Sultan ve Nişantaşı Liseleridir. Diğer üç lise Ankara, İzmir ve Edirne’dedir. Kız sanat okulları iki tane olup bunlar İstanbul’daki Üsküdar ve Selçuk Hatun Sanat Mektepleridir. Bolu’da da bir kız idadisi bulunmaktadır.
Halbuki i Mart 1923 günü T.B.M.M.nin dördüncü toplanma yılını açış nutkunda Atatürk, özel idarelerce yurdun çeşitli yerlerinde bir kız öğretmen okulu ile 3 kız idadisinin ve 30 kız ilkokulunun, Millî Eğitim Bakanlığı’nca da bir kız lisesi ile iki kız ortaokulunun açıldığını müjdelemiştir. Bu bakımdan istatistiklerin ihtiyat kaydı ile kabulü gerekmektedir.
15 Temmuz 1923’te Millî Eğitim Bakanlığı’nda Birinci Hey’eti İlmiye toplanmış, diğer konular arasında Kız ve Erkek Öğretmen Okullarının tüzük ve programları üzerinde durulmuş, İstanbul Kız Öğretmen Okulu’nda orta kısım açılması kararlaştırılmıştır.
14 Ağustos 1923 günü T.B.M.M.de hükümet programı okunmuş, millî eğitim konuları arasında kadınların eğitim ve öğretimine de önem verileceği, bu maksatla kız öğretmen okulları, kız liseleri ve kız sanayi idadileri açılacağı ve bunlara gerekli eğitim araçları sağlanacağı belirtilmiştir.
1923-1924 Ders yılında 4804 okulda 62.954 kız öğrenci, 1217 kadın öğretmen bulunmaktadır. 1930-31 ders yılında okul sayısı 6598, kız öğrenci sayısı 174.227’ye, kadın öğretmen sayısı 4814’e yükselir. 1940-41 ders yılında okul sayısı 10506, kız öğrenci sayısı 294.468, kadın öğretmen sayısı 5981’dir.
1923’te 1081 kadın öğretmenin ancak 378’i meslek eğitimi görmüştür.
Cumhuriyetin ilk Anayasa’sı ilköğretimi kız çocuklar için de mecburi saymıştır. 87. Maddede “Kadın, erkek bütün Türklerin ilk öğretimden geçmek mecburiyetinde oldukları” belirtilmiştir. Tedrisat-ı İbtidaiyye Kanun-ı Muvakkatinin 77. Maddesinde de ilköğretime 7-16 yaş sınırı getirilmiş, erkek ve kızların karma okudukları okullarda bu zorunluluk yalnız kızlar için ilçe maarif encümenlerince dört yıla kadar indirilmiş, kız mektepleri ayrı olduğu taktirde kızlar için öğrenim zorunluluğu yine encümen kararıyla bir yıl kısaltılmış, ancak bu madde hiç uygulanmamıştır.
Atatürk’ün aramızdan ayrılışının ikinci yılında yapılan 1940 sayımında 7-16 yaş arasında şehirlerde 376.481, köylerde 1.302.236 kız çocuk bulunuyordu. Bunlardan şehirlerde 58.236’sı, köylerde de 49.029’u ilkokulu bitirmiş, şehirde 143.652, köylerde ise 159.520 kız öğrenci ilkokulda okumakta, şehirlerde 174.593, köylerde de 1.094.276 çocuk ilkokula gitmektedirler. O yıllarda 22.778 köyde okul yoktur. Şehirlerde 5.594, köylerde de 44.289 öğretmene ihtiyaç vardır. Okul olan yerlerde de kızların okula gönderilmemesinden, gönderilenlerin bir kısmının da sonunu beklemeden okuldan alınmalarından yakınan yetkililer vardır. Bu devirden bir yakınma da kız veya kadın öğretmenlerin köylere gidip öğretmen olmayı kabul etmedikleri, kabul edenlerinde çok kalmadıklarıdır.
Cumhuriyetin ilk ders yılında öğretim yapan 20 öğretmen okulundan yedisi kız öğretmen okuludur. 1938’te İzmir Kızılçullu Eğitim Yurdu’nun eğitmen bölümüne köylü kız ve kadınlar alınmaya başlanmış, köylerin kadın öğretmen ihtiyacının karşılanması için çareler aranmıştır.
İlkokulların dışında halka okur-yazarlığı öğretmek, özellikle de yeni harfleri belletmek için Millet Mektepleri açılmış olup bu dershanelerde yaşları 16 ilâ 45 arasında bilumum kadın ve erkek vatandaşların okutulacağı, Millet Mektepleri Talimatnamesi’nin 6-7. Maddeleri hükmündendir. Bu mekteplerde ilk birkaç yıl içinde bir milyondan fazla insan yeni harfleri öğrenmiştir. Ancak kadın sayısı tespit edilememiştir.
Ortaokullarda kız öğrenci sayısı 1927-1928 ders yılında 3.763 ken 1935-1936’da 13.889’a, erkek öğrenciye göre kızların yüzdesi 18,9 dan 26,5’e yükselirken; liselerde artış olmakla birlikte yüzde de bir düşüş görülmüştür. 1927-1928 ders yılında liselerde 1.071 kız öğrenci okurken bu sayı 1935-1936 ders yılında 2.931’e yükselmiş, erkek öğrenciye oranla % 28’den % 21,5’e düşülmüştür. Bu sayıya yabancı kolejlerde ve özel okullarda okuyan kız öğrenciler dahil edilmemiştir. Yabancıların Türkiye’de açtığı okullarda eğitim gören kız çocuk sayısı oldukça fazladır. Bursa Amerikan Kız Mektebinde dört kızın Protestanlığı seçmeleri üzerine mektebin kapatılması kararından bu husus anlaşılmaktadır B.
1924 yılında Millî Eğitim Bakanlığında İkinci Hey’et-i İlmiye toplantısı yapılmış, bu toplantı sonunda konumuzla ilgili olarak “Kız liselerinin de erkek liseleri gibi tam sınıflı hale getirilmesi”, “Kız ve erkek öğretmen okullarındaki öğretim sürelerinin beş yıla çıkarılması” kararları alınmıştır.
1926 yılında Üçüncü Hey’et-i İlmiye toplantısı yapılmış, “yatısız ortaokullarda karma öğretim uygulanması” kararlaştırılmıştır. 1928-1929 ders yılından itibaren kız lisesi bulunmayan illerde erkek liselerine kız öğrenci kabulüne de başlanmıştır.
Aslında kız liselerinin kuruluşuna daha 1922 yılında başlanmış, bu tarihte Ankara ve İzmir Kız Liseleri açılmış, Ankara Kız Lisesi’nin yeni binası 1928’de tamamlanmıştır.
1924-1925 yıllarında bazı ortaokulların kız öğrenci mevcudu 1925-1926 Devlet Salnamesi’ne göre şöyledir:
Edirne Gündüzlü Ortaokulu 38, Trabzon Gündüzlü Ortaokulu 20, Konya Gündüzlü Ortaokulu 30, Nişantaşı Gündüzlü Ortaokulu 140 -bu okulun yeni binası da 1928’de tamamlanmıştır-, Çamlıca Yatılı ve Gündüzlü Ortaokulu 96, Kandilli Yatılı ve Gündüzlü Ortaokulu 114, Kastamonu Gündüzlü Ortaokulu 25, Kadıköy Gündüzlü Ortaokulu 10 kız öğrenciyle öğretim yapmaktaydılar.
Bazı liselerin öğrenci durumu ise şu sayıları verir:
Erenköy Yatılı Kız Lisesi (orta kısım 117, lise 83), İzmir Yatılı Kız Lisesi (orta kısım 97, lise 6), İstanbul Kız Lisesi (orta kısım 364, lise 75), Ankara Kız Lisesi (orta kısım 77, lise 2)
Aynı Salname’de İstanbul Üniversitesi’ndeki kız öğrenci durumu pek iç açıcı olmamakla beraber şöyledir:
Fen Fakültesi matematik şubesinde 7, fizikte 8, tabiî bilimlerde 48, kimyada 26, madeniyatta 4 devam eden kız öğrenci vardır,Tıp Fakültesinde 17, Ebe Okulunda 204, Dişçi Okulunda 4, Hukuk Fakültesinde 23 kız öğrenci okumaktadır.
Yüksek Öğretmen Okulu’nun edebiyat şubesinde 5, felsefe 1, tarih-coğrafyada 1, matematikte 2, fizik - kimyada 3, hayatiyatta 3 kız okumaktadır.
1930-1931 ders yılında ise Edebiyat Fakültesi’nde toplam 155 kız öğrenciye karşılık 129 erkek öğrenci vardır. Fen Fakültesi’nde 90, Hukuk Fakültesi’nde 72, Tıp Fakültesi’nde 11 öğrenci bulunmaktadır. Hukuk’taki kız öğrenci sayısı artarken Tıp’taki azalmıştır.
Bunlar Atatürk’ün işaret buyurduğu gibi âlim ve mütefennin olacak hanımlardır. Bu tarihlerde henüz fakültelerde öğretim üyesi hanım bulunmamaktadır. Ancak 1950’de İstanbul Üniversitesinde 24 toplam kadın öğretim üyesi sayısı 1960’da 52’ye, 1970’de 114’e yükselmiştir. Hukuk Fakültesi’nin ilk kadın mezunları Süreyya (Ağaoğlu), Melahat (Ruacan), Bedia Hanımlardır. İlk kadın doktorlarımız yurt dışında yetişmişlerdir. Bunlar Almanya’da okuyan Semiramis Tezel, Safiye Ali, Bedriye Bedri ve İngiltere’de tıp öğrenimi gören Hayrünnisa Hanımlardır. İstanbul Tıp Fakültesi ilk kadın mezunlarını 1928 yılında vermiştir, sayıları 7 dir.
1928 yılı kadın öğretmenlerden başarılı olanların takdirname veya para ödülü aldıkları bir yıldır.Maarif Vekâleti Tebliğler Mecmuası’nda Müdürler Komisyonu’nun 231 sayılı kararıyla Ankara Erkek Lisesi Felsefe Öğretmeni Tezer (Taşkıran) mektepler için değerli bir eser (mantık) yazdığı için, Konya Erkek Muallim Mektebi Resim Öğretmeni Efser Hanım da kıymetli bir ressam olduğundan birer takdirname kazanmışlardır. Erenköy Kız Lisesi Edebiyat Öğretmeni Nuriye Reşid Hanım eğitimdeki başarısından para ödülü almıştır.
Tezer Hanım’ın Mantık kitabını Atatürk bizzat okumuş, bir toplantıda genç öğretmene taktirlerini bildirmiş, ancak terimlerin Türkçeleştirilmesini istemiştir.
Bu dönemde bir ders kitabı yazan da öğretmen Pakize (İçsel) dir. Ev idaresi kitapları uzun yıllar ortaokullarda okunmuştur.
Meslekî ve teknik eğitime gelince, bir meslek eğitimi olan kız öğretmen okullarında 1924-1925 ders yılında toplam 1224 öğrenci okumaktadır. Bunlardan 1141’i yatılı, 87’si gündüzlüdür. Öğrencilerin okullara dağılımı şöyledir.
Edirne 138 yatılı, 1 gündüzlü; İzmir 119 yatılı, 27 gündüzlü; İstanbul 280 yatılı; Adana 79 yatılı, 21 gündüzlü; Ordu 54 yatılı, 5 gündüzlü; Bursa 204 yatılı; Sivas 94 yatılı, 20 gündüzlü; Konya 162 yatılı, 10 gündüzlü; Diyarbakır, 11 yatılı, 3 gündüzlü. Bu okullardan Konya Kız Öğretmen Okulu Atatürk’ün birkaç kere gittiği en önemli konuşmalarını yaptığı, gösterilerini seyrettiği bir okuldur. Diyarbakır Kız Öğretmen Okulu ise 1924’te açılmıştır.
Kız meslek okullarına öğretmen yetiştirmek için Ankara’daki Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun açılış tarihi 1934’tür.
1928 yılında memleketimizin iktisaden muhtaç olduğu küçük sanayii tanzim ve ıslah amacıyla 12 si kız, 34 öğrenci Avrupa’ya bilgi ve görgülerini arttırmak için gönderilmişlerdir. Kız sanat okulu veya öğretmen okulu mezunlarından 2 kız moda (şapkacılık), 2 kız çamaşır, 2 kız terzilik, kız öğretmen okulu çıkışlı 4 kız öğrenci de Ev yönetimi için seçilmişlerdir.
Avrupa’ya diğer dallardan da bilgi-görgülerini artırmak için kadın öğretmenler gönderilmişlerdir. Bunlardan Azime İpek’in yurda dönüşte verdiği rapor Atatürk’ün Çankaya’daki özel kütüphanesindedir.
1927-1938 yılları arasında 2 çocuk bakımı, 3 kadın işleri resmi, 9 biçki dikiş, 6 moda çiçek, 1 ekmekçilik-pastacılık, 4 çamaşır, 4 nakış, 6 ev yönetimi-yemek pişirme öğretmeni Avrupa’da eğitilmişlerdir. i925’te meslek okulları üzerine rapor hazırlayan Prof. Kühne, özellikle ev idaresi öğrenimi üzerinde durmuştur.
İlkokullardan başlayarak kız öğrenciye gösterilmesi gereken ev yönetimi ve biçki-dikiş dersleri üzerinde durulmuş, 4. sınıflardan kızların beden terbiyesi derslerinden biri, 5. sınıflarda da imlâ dersi ev yönetimine ayrılmış, 1928 yılında bu dersleri okutacak öğretmenlerin nasıl tespit edilecekleri genelgelerle belirtilmiştir14.
Kız Sanat Enstitüleri ve Kız Sanat Okullarının kuruluşu ise Atatürk devrinin eseridir. 2 Sanat Enstitüsü eski idareden teslim alınmış, 1938’e kadar sayıları 40 a yükselmiştir. Bu arada 28 Akşam Kız Sanat Enstitüsü açılmıştır.
Kız Sanat Enstitülerinin kuruluş amaçları kızlarımızı aile hayatında bilgili birer ev kadını olarak hazırlamak, gerekirse kadın zanaatlarında bir kazanç yolu tutabilmelerini sağlayacak nitelik ve becerilerle yetiştirmektir.
Bunlardan 1928 yılında kurulan Ankara’daki İsmet paşa Kız Enstitüsü ile Kadıköy Kız Enstitüsü yatılı idiler.
Enstitülerde biçki-dikiş, moda-çiçek, nakış, çamaşır, resim, meslekî resim, giyim tarihi, ev idaresi, yemek pişirme, çocuk bakımı, sağlık ve teknoloji dersleri okutulmaktadır. 1926’da (idare-i beytiyye) öğretmeni yetiştirmek için İstanbul Kız Öğretmen Okulunda bir kurs açılmıştır. Kız enstitülerinde birer spor yurdu kurulmuş, 1926-1927’de İsveç’ten biri kadın iki uzman getirilmiş, İstanbul Kız Öğretmen Okulunda açılan kurslarda 148 erkek, 63 kadın jimnastik öğretmeni yetiştirilmiştir. Kız Öğretmen Okullarında 1937-38 ders yılında askerlik dersi yerine biçki-dikiş, çocuk bakımı, ev yönetimi dersleri konmuştur.
1927’de Ankara’da bir anaokulu açılması plânlanmış, buranın öğretmen ihtiyacını karşılamak için Ankara Öğretmen Okulunda otuz kişilik bir sınıf açılmış, ortaokul mezunlarından, liselerin dokuzuncu, öğretmen okullarının dördüncü sınıflarından bu anaokulu öğretmeni sınıfına öğrenci seçmeleri için illere gönderilen genelge Maarif Vekâleti Tebliğler Mecmuası 15 Ocak 1928, Sayı: 21-24, s. 126’da yayımlanmıştır.
Özellikle 1923-1938 arasında kadın eğitimi konusunda yapılan işlevler, kurulan teşkilât, açılan okul ve kurslar bunlardan ibaret değildir. Devlet Arşivi’nin bu kısmının istifadeye açılması, gazete ve dergilerin daha dikkatle taranması, daha geniş bir bibliyografik araştırma ile Atatürk döneminde kadın eğitiminde yapılanlar ortaya bütün genişliğiyle çıkarılabilecektir. Ancak bu dönem istatistiklerinde ufak da olsa tutarsızlıklar görülmekte. Örnek olarak Millî Eğitim Bakanlığı 7.11.1927 günlü 7085/ 591 sayılı genelgeyle okullarda açılacak halk dershanelerine katılan kadın ve erkek vatandaş sayısını maarif eminliklerinden, sormakta, 10.11.1927 günlü 599/1886 sayılı genelgeyle de illerde açılmakta olan sanat ve ticaret okullarının erkek ve kız olduğunun belirtilmesi maarif müdürlüklerinden istenmektedir.
1930-1931 ders yılında kız enstitülerinde öğrenci sayısı 423, akşam kız sanat okullarında 219, ticaret liselerinde ise 703 tür.
Bu sayılar Türk kızlarının Atatürk’ün gösterdiği hedef doğrultusunda ev işleri yanında, belki daha çok hayata, çalışma hayatına yönelik bir eğitimi seçtiklerinin tanığıdır.
Sonuç olarak denilebilir ki Atatürk döneminde, yeni Türk Devleti’nin büyük kurucusunun verdiği direktifler yönünde kadın eğitiminde pek çok hayırlı çalışma yapılmış, hedefe tam ulaşılamamışsa da kadınlar önünde kapalı eğitim kapıları açılmış, yeni imkânlar sağlanmış, Cumhuriyet Türkiye’sinde kadın eğitiminde geleceğe yönelik sağlam temeller atılmıştır. Bu yolu aydınlatan Büyük İnsana minnetimiz sonsuzdur.
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
9/10/2009 - ATATÜRK:BİZ, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile GÜNEŞ’E yıllar
BİZ, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile GÜNEŞ’E yıllar önce çıktık. Değerli kalem dostum Osman Türkoğuz'un bilge kaleminden bir mektup ... Naci Kaptan --------- Yanıt-2 Sait Bey, Akademik unvanları kullanarak yazı yazmama geleneğini de aşarak, DOKTORLUK unvanı gerisine sığınarak yazılan, tam doktorluk yazınızı okudum. Benim için, kim olduğunuz değil de, kimlerle birlikte olduğunuz önemlidir. Dayandığınız yazı bunu ele vermektedir. ŞAFAKÇILAR! Benim için bunun hiçbir anlamı yoktur; çünkü BİZ, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile GÜNEŞ’E yıllar önce çıktık. Başka fikirlere yanıt vermeyi fuzuli bulmak, kendi marazi inancınızın arkasına saklanmaktan ibarettir.
Çıkış noktası Atatürk -rejim- düşmanlığı ve Arap hayranlığı olan bu yanıtları başka türlü değerlendirmem mümkün değildir. Hem de Arap hayranlığı İslamiyet’le özdeşleştirecek ölçüde abartılmışsa.
Tarih bilmediğiniz gibi, İslam Dinini de bilmediğiniz, ilmi! beyanlarınızdan anlaşılmıştır: Kuran’ı Kerim ayetleri incelendiğinde; a- İbadete ait hükümler; b- Muamelata ait hükümler; c- Meseller, öyküler olduğu anlaşılır. 200’e yakın ayet birbirini nakzetmiştir. 230 ayet te kullanabileceğimiz hükümleri içermektedir.
İbadet hükümleri değişemez ve değiştirilemez. Muamelat hükümleri değiştirilebilinir. ”ZAMAN DEĞİŞTİKÇE, HÜKÜMLER DE DEĞİŞİR!” kavramı, Müslümanlığımızın özüdür.
Ben ve benim gibiler; Hz. Muhammet’in (s.a.v.) Müslümanlığının takipçileriyiz. Kendilerini peygamber yerine koyan, dış destekli hainlerle de bir ilgimiz olmadı ve olamaz da.
Siz ve sizin gibi, Şeriatla, dinle ve Allah ile aldatmayı Müslümanlık sayanlar; YÜCE TANRIMIZI (CC), Onun Yüce Peygamberi Hz. Muhammet Mustafa’yı (s.a.v), şekilciliğin kadın düşmanlığının, kadın terziliğinin mimarı yaptınız. Müslümanlığın özünü, şekle kurban ettiniz. Bu inanç sapması ile de; KOMBASANLARA; DENİZ FENERLERİNE; SOYGUN, YAĞMA VE VATANIMIZI PARSELLEYEREK SATMAYA VARDINIZ.
Evlerinde bir çorba tenceresi kaynatamaz hale getirdiğiniz insanlarımızı, birer utanç abidesi olan iftar çadırlarına mahkûm ettiniz. Anayasamızın vermiş olduğu siyaset yapma hakkınızı kullanarak, iktidar oldunuz. TÜRK HALKI; SİZE İKTİDAR OLMA; HÜKÜMET KURMA YETKİSİNİ VERDİĞİ HALDE; DEVLETİMİZİN ONURLU YAPISINI YIKARAK, YENİDEN VE ÇAĞDIŞI BİR DEVLET KURMAYA KALKTINIZ! MASALLARINIZI, AKLI OLANLAR YEMEZLER, SUNDUĞUNUZ YEMLERE DE İTİBAR ETMEZLER.
Kimin adına yazdığınızı anlayamadım ama, bizleri azınlık yerine koyma hakkını nereden aldığınızı da anlayabilmiş değilim. “Ancak, Türk milletinin sizler gibi düşünen azınlığı dışındaki sağduyu sahibi büyük çoğunluğu "son derece zeki, son derece ferasetli, kimin kim adına çalıştığını sezmekte oldukça mahir, Türk milletine has bir zeka kıvraklığıyla" bu mesnedsiz çıkarımları ve iddiaları çöp kutusuna gönderiveriyor... Tahmin edebiliyorum: Saf sandığınız insanlar, insanımız kurulan tuzaklara düşmüyor nedense???” diyorsunuz…
Doğru mu acaba? Keşke dediğiniz gibi olsa… Dediğiniz gibi olsa; Ülkenin satılmakta olduğunu ve felakete sürüklendiğini de görmesi gerekmez miydi?
Ama ben yine de o dediğiniz büyük çoğunluğu suçlayamam. İsminin başında anlı şanlı unvanlar taşıyanlar bu felaketin ayırtında olamadıktan sonra.. Evet tuzaklara düşmezler tabii, kandırılmış bu insanlar neden 3 kg. nohut, 5 kg. yağa muhtaç edildiğinin ayırdına varamadan sizin yanınızda yer alabilirler. Allah’la aldatmanın başka bir yolu da budur. Demokrasiye inanıyorsak, bu millet, daha çok siyasi partileri sandığa gömecektir. Sandığa gömülen CHP ne ilk ne de son parti olacaktır. Elbette ülkemin geleceğinden kaygılıyım ama bu kaygımı gidermede; Hiçbir Arap İslam ülkesi de Malezya da örnek olma niteliklerine sahip değildir. Elbette referanslarımız farklı da hangimizin referansının doğru ve gerçekçi olduğunu herhalde Tanırımız bilir.
Şu “milletin ruh hali” ne imiş anlatsanız da anlatsak… Kadınların cariye, erkeklerin köle olduğu düzen mi? İnsanlarımızın açlığa mahkûm, bir kuru soğana muhtaç edilmesi mi? İftar çadırı kuyrukları mı? IMF’ mi? Hırsızlıklar mı, yolsuzluklar mı? Gemicikler mi? Deniz Feneri kepazeliği mi? Villalar mı? Deliğe süpürülmek yerine başka devletler tarafından kullanılmak mı? Askerimizin başına çuval geçirilmesi mi? SİZİN, MİLLET VE MİLİYET KAVRAMLARINIZDAN DA HABERSİZ Arap masalları okuduğunuz, çığırdığınız Türkülerden belli.
MİLLET: Aynı dine ve aynı mezhep’e bağlı olanlar topluluğudur. X1X’uncu asır sonlarında; mademki, hepimiz müslümanız, MİLLET kelimesi= ULUS anlamında kullanılsın demişlerdir.
Sizin Piriniz olan ve de iki trilyon devlet parasını, sahte belgelerle sahiplendiği, mahkeme kararı ile de kesin olarak belgelenen, Cumhuriyetimize ve çağdaşlığımıza karşı MÜCAHİTLİĞE soyunan, Sayın Erbakan’ın MİLLİ GÖRÜŞ SÖYLEMİNİN DİNİ GÖRÜŞE ÇIKTIĞINI BİLENLERDENİM.
“Cumhuriyetimizin gerçek sahiplerinin Müslüman Türk Milleti” olduğunu beyan buyurmuşsunuz! Müslüman olmayanlar, Hrıstiyan ve Yahudi olanlar Türkiye Cumhuriyetine sahip değiller mi? Size bir arşiv belgesi sunmak istiyorum. Çanakkale Muharebelerinde ŞEHİT TABİBLERİMİZİN kökenlerine göre sayıları. -140 Türk kökenli; -32 ermeni kökenli, -25 Rum kökenli, -18 Yahudi kökenli. Bunlar ve bunların yetimleri, Türkiye Cumhuriyetinin sahipleri değiller mi? O zaman da, Müslüman olmayanlar ayrı bir millet olmuyorlar mı? Millet-Ulus- Kana dayalı değil midir? Müslüman milleti, olmaz ve olamaz. Müslümanlık inanca dayalı değil midir? Müslümanlık ve dahi Hıristiyanlık inancı; aynı kanı, aynı tarihi ve coğrafyayı yaşayan, aynı dili kullananları bir ulus haline getirmiş midir? Bu Cumhuriyetin sahibi yalnız ve ancak Türk Milletidir. Bu millet tanımının içinde Müslüman olmayan kardeşlerimiz de vardır.
“Milletsiz Cumhuriyet dönemi”, öyle mi? Neyse ki başka bir bahane ile de olsa, Cumhuriyet’i benimseyen bir ifade görebildim.
Milleti aldatma ile yüceltme arasındaki ayırımı bilmeyen köle zihniyetini savunan birisi ile tartışmanın gereksizliğini bildiğimden bu konuyu geçiyorum. 1950 -60 dönemini de tartışmayı doğru bulmuyorum, aynı nedenle. 1930’larla ilgili değerlendirmem de sizi şaşırtmış. Doğaldır. Bugünleri savunan ve tüm yanlışlıkları İslami değerler adına hoş gören bir kafadan başka bir şey zaten beklemem.
Elbette bu ülkenin aydınları kafa yoracak, kimisi Çağdaş Uygarlık Düzeyi”ni hedef alacak kimisi de Malezya hayranlığını ortaya koyacak. Geriye doğru Faraziye yürütmeyi bırakın sizin yönetiminizin ortaya koyduğu, bir tek düzgün işi gösterin. Ülkenin hangi sorununu teslim alındığı noktadan daha iyi duruma getirildi? Terör mü? Bölücülük Mü? Kıbrıs Mı? Ermeni Sorunu mu? Ege Sorunu mu? Siz “İslam’a Düşmanlık”tan yakınırsınız… Biz “İrticadan, Gericilikten, Rejim ve Cumhuriyet düşmanlığından” söz ederiz.
Bu rejimin adı: Türkiye Cumhuriyeti’dir. Siz önce bu rejimle barışın. Demokrasinin ve Cumhuriyetin nimetlerinden yararlanarak yönetime geldiniz, Şimdi rejimi yıkmaya çalışıyorsunuz. Üstelik yerine çağ dışı bir rejimi koymak üzere. Ben “yeni nesil”i gençlik anlamında söylememiştim. Düşünce ve anlayış bakımından söylemiştim.
Sarhoş Baba, benzetmeniz de çok hoş.. Tam yerine oturmuş. Kutlarım sizi. Lozan’ı ve sonrasını yorumlayabilmeniz için Sevr’i iyi bilmelisiniz. Ama anlıyorum ki siz de ne Tarih Bilinci ne de Tarih bilgisi var.
Biz Mustafa Kemal’i kullanmıyoruz. O’nun getirdiği aydınlık düşünce ve çağdaş yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz. Yani sizlerin dini kullanmanız gibi bizim Atatürk’ü kullandığımızı düşünürseniz yanılırsınız. Çünkü Atatürk'te ne çıkar var, ne sömürü var, ne sadaka, fitre var. Ne Deniz Feneri ne de Kombasanlar var.
Yani istesek de çıkar sağlama olanağımız yoktur. Peki ne var Atatürkçülere? Elbette bir şey var: Ergenekon suçlaması. Tam da size göre… Ergenekon suçlamasını; hukuka aykırı olsa da biliyorduk da; Ergenekon dilini de sayenizde öğrendik.
“Ben BOP’ un eş başkanıyım” diyeni alkışlayın kahraman ilan edin, “BOP eş başkanlığı bu ülkeye ihanettir” diyenleri, ERGENEKONCU suçlaması ile jurnallayın. Bu İslamiyet’in hangi ilkesine sığarsa…
Ya da Ülkeye ve Millete ihanet hangi dinin ilkelerine uyarsa… Aşağıdaki vurgulamanız da ilginç: “Ergenekon mu dediniz? Bekleyiniz... Birazcık da, "neler oluyor" bu ülkede deyiniz... Bizler diyoruz...”
Bu bir tehdit mi? Bir sürü yandaştan sonra; yandaş Internet yazıcıları da mı oluştu? Daha neyi bekleyeceğiz? Tüm olanaklar kullanılarak ve hukuk dışı uygulamalarla gelinen nokta kamuoyunun önünde. En Üst Yargı Organlarının hatta bizzat Başkanlarının ağzından seslendirilen temel görüş; bu davanın saçmalığı ve gülünçlüğü değil mi? Tüm işlem ve uygulamalar, kişi hak ve özgürlüklerini hiçe sayar nitelikte değil mi? Evet bu ülkede neler olduğunu gerçekten merak ediyorum. Bu ülke Okyanus ötesi müdahalelerle bu hallere düşecek ülke miydi? diye de düşünüyorum. Siz bizleri sağduyuya daveti bırakın da: Ermeni açılımını, Kürt açılımını, BOP eşbaşkanlığını, hatta Ergenekon soruşturmasını bahane ederek bu ülkeyi bölmeye bu toplumu parçalamaya çalışanları sağduyuya çağırın... Deniz Baykal’ı taktir etmeniz de gözlerimi yaşarttı. Elbette Baykal benden daha akıllı da… Siz, hangi yetkinlikle Baykal’ın aklını ölçebildiniz? Yoksa işinize geleni söylemesi yeterli karine mi? Ben de Deniz Baykal’ın; sizlerin, Gaflet, Dalalet ve İhanetlerinizle ilgili söylemlerini yazayım mı?
Milliyetçilik kavramı, bu ülkenin Laiklik gibi temel taşıdır. Anlaşılıyor ki, Cumhuriyetin Laiklik ilkesini hallettiniz, sıra Milliyetçilik ilkesine geldi. Ümmetçilik. Evet Ümmetçilik neyimize yetmiyor ki? Özlemini duyduğunuz Ümmetçilik hangi Arap ülkesini barışa, çağdaşlığa, demokrasiye kavuşturmuşsa? Acaba Malezya mı?
Bilmesel temelli iddialarınızı ne yazık ki göremedim.. Şu; araştırıcı, önyargısız, sorgulayıcı, doğruyu yanlıştan ayıklayıcı tavrınızı acaba neden; Ülke parçalanırken, soyulurken, yağmalanırken birazcık ortaya koymuyorsunuz? Deniz fenerinin neresindesiniz? Gemicik alınırken nerede idiniz?.., Baba dostu bursu ile yurtdışında okuyan bir gencin, milyonlarca dolarlık Gemi almasının sırrı ve hikmeti nedir? Ya da Ülkenin en büyük Kuyumculuk şirketine ortak olmanın…
Yandaş medya, yandaş istihbarat, yandaş güvenlik, hatta yandaş yargı oluşturulurken nerede idiniz? Yoksa bu iddialar bilimsel değil mi? Ya da ne bileyim din adına mı yapılmıyor? Siz de örnek vermiştiniz ya alın size örnek: Ünlü düşünür Konfüçyüs bakın ne demiş: “BİR YERDE DİNDEN SÖZ EDİLDİ MİYDİ; YA CANINIZI YA DA MALINIZI İSTERLER” SÖZÜN ÖZÜ: BUGÜN; GAFLET DALALET VE İHANETİN YAŞANMAKTA OLDUĞUDUR. Atatürk’ün getirdiği düzene sahip çıkmak, kabullenmek; “peşin kabul” öyle mi? Çağdaş uygarlık size nasıl anlatılır ki: kafası kadını ikinci sınıf yurttaş olarak gören, kadını bir mal olarak algılayan birisi ile tartışmak bile anlamsız. Tüm kadın haklarını türbanla özdeşleştiren bir anlayış… Asıl marazlı kafalar; "Ya siz neredesiniz? Damat Feritlerin, Sait Mollaların, Hilafet orduları’nın yanında mısınız? Lozan Barış Antlaşması yerine Sevr Anlaşmasını mı savunursunuz? Ülkenin bölünme, Ulunsun parçalanma tehlikesi sizi korkutmuyor mu?" Cümlelerimi palavra olarak algılayan kafalardır. Anlaşılıyor ki 86 yıl geçmesine karşın, Lozan Barış antlaşmasını anlayamamış ve algılayamamışsınız? “Burnumuzun hemen önündeki Ege Adalarımızın nasıl olur da "güya denize döktüğümüz Yunan Palikaryalarına" bırakıldığını asla anlayamayan ve asla anlayamayacak kadar garip bulan benim düşüncelerimi çirkin yakıştırmalarınıza nasıl alet edebilirsiniz?” “Güya denize döktüğümüz” öyle mi? Evet denize döktük… Hem de Halifeniz ve Padişah Hain Vahdettin’e rağmen. Din adına yürütülen tüm ihanetlere rağmen, Hilafet Ordularına rağmen. Ege Adaları Yunan Palikaryalarına bırakılmış öyle mi? Sahip çıkmaya çalıştığınız, bugün Lozan yerine koymaya çalıştığınız Sevr Antlaşmasında; bu adalar Osmanlıya mı verilmişti? Yukarıda Tarih bilincinizin de Tarih bilginizin de olmadığını söylemiştim. Belkide öyle görünmeniz işinize geliyor. Yoksa Dr. Unvanlı birisinin bunları bilmemesi mümkün değil.
Ege’deki On iki adalar ve Tüm Trablusgarp 18 Ekim 1912 tarihinde imzalanan Uşi Antlaşması ile İtalyanlara, Osmanlı bırakmıştır. Baklan Savaşları sonrasında da; Yunanistan’la 14 Kasım 1913 de imzalanan ATİNA antlaşması ile; Girit Yunanistan’a kalmış, Bozca ada ve Gökçe ada ve On İki adalar dışındaki adalar da Yunanistan’a bırakılmıştır.
Bu açık gerçekleri bilmemeniz nasıl düşünülebilir! Bunların sorumluluğunu da mı kanı ve canı pahasına ve tüm ihanetler karşın bu ülkeyi kurtaran ve bu devleti kuranlara atacaksınız? Asıl ben sizi bu cahilce ve haksız davranışınızdan ötürü kınıyorum. Ben Falih Rıfkı ATAY’ın saptamalarında hiçbir yanlışlık görmüyorum. Asıl yanlış düşünce; Arap’la İslam dinini eşit görmektir.
Burada İslam’a değil Arap’a saldırı var diyebilirsiniz. Tabii Müslümanlıkla Arap öykü ve uydurmalarını ayırt edebiliyorsanız… Sizi bilmem ama, Anıtkabir, Çanakkale, Kocatepe, Sakarya, Dumlupınar; benim için Türklüğün kutsal yerleridir. Dahası ülkemin her karış toprağı benim için kutsaldır. Ülkemin bir karış toprağını Arabistan’ın tümüne değişmem. Ben Müslüman oluşumla ne kadar övünürsem Türklüğümle de o ölçüde övünürüm. Ama Arap’ın ve Arapçılığın benim için hiçbir önem ve değeri yoktur. Evet, Bu denizlere bizim diyebiliyorduk. Kıbrıs’a öyle diyorduk. Ermeni Soykırımı yapmadık diyorduk. Ege denizinde vazgeçilmez hak ve çıkarlarımız var diyorduk. Kürtler bizim kardeşlerimiz ve birinci sınıf vatandaşlarımız diyorduk. Bakalım siz ne yapacaksınız?
Bu ülkenin kazandıkları ve kaybettikleri tabii ki beni ilgilendiriyor.. zaten kavgamız da burada çıkıyor. Siz hayalci olarak ve haksız biçimde, Ege adalarını sayıklarken, Kıbrıs’ta ki, Ermenistan’da ki, Kuzey Irak’ta ki, Ege kıyılarımızda ki hak kayıplarını göz ardı ediyorsunuz. Ben Vicdanımda; Müslümanlığım konusunda müsterihim; ama ülkem. Devletimin rejimi konusunda kaygılıyım. Siz; beraber olduğunuz yazarın! Kendinden menkul yazısını mesnet olarak, yazınıza eklediniz. Bir Atatürk erinin yazmış olduğu “İhanetin Belgeleri” yazısını ve Taliban’a göre Müslüman adaleti adlı, Taliban filmini ekliyorum. Bunları da yayımlayacağınızdan emin olmak isterim. Saygılarımla. Osman Türkoğuz
|
|
Yorum
(1) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
18/7/2009 - ATATÜRK’ÜN BURSA NUTKU…
ATATÜRK’ÜN BURSA NUTKU… Dr. Orhan Çekiç Atatürk’ün “Bursa Nutku” gerçekten var mı, yoksa bu bir fanteziden mi ibaret? Neden bazı çevreler ilk günden beri bu nutka şiddetle karşı çıkarken, kimi çevreler aynı şiddetle savunur? Ağır Ceza Mahkemelerinde bile sorgulanan bu nutuk, eğer gerçekten Atatürk tarafından söylenmişse, neden o zaman “Söylev ve Demeçleri” arasında yer almıyor? İyi ama her söylediği zaten orada kayıtlı mı ki? Bu yazının sonunda mutlaka bir fikriniz olacak ve kararı da siz vereceksiniz… İzmirdeydi… Haberi aldığında İzmir’deydi. Yorucu bir gün geçirmişti. O gün Buca’ya gitmişler, dönüşte İzmir Millî Kütüphanesini gezmiş, kitapları incelemiş, kütüphane hakkında bilgi almıştı. Bankaları, arkasından İncir Kooperatifi’ni ziyaret etmişti. Akşam CHP’nin Karşıyaka’da vereceği baloya katılacaktı ki… Bursa’daki olayı duydu. Vali Bey, olayın pek de büyütülecek bir yanı olmadığını anlatmaya çalışıyordu: “…İki gün önce, 1 Şubat Çarşamba günü, Bursa Ulu Cami’den çıkan 100 kadar kişi, ‘ Ezan her yerde Arapça okunurken, neden bir tek Bursa’da Türkçe okunuyor? ‘ diye bağırışarak Müftülüğe doğru yürüyüşe geçmişler. Meraklıların da katılımıyla kalabalık giderek büyümüş. Müftü, bu konuda talimat alındığını, Ezanın yalnız Bursa’da değil, her yerde Türkçe okunduğunu, asıl yanıtı Vali’nin verebileceğini söyleyince de, kalabalık Hükümet Konağı’na yürümüş. Makamında olmayan Vali’yi beklerlerken merdivenlere oturmuşlar, sonra da polisin müdahalesiyle, bir olay çıkmaksızın dağılmışlar.” Vali’yi dikkatle dinliyordu. Sonra yüz hatları gerildi… çelik gibi bir ses tonuyla talimatını verdi: -“ Başvekil Paşayla temas kurun, bana Afyon’da katılsın! Tren hazırlansın, bu gece Bursa’ya hareket ediyoruz. Balo’ya gitmeyeceğim, ama balo yapılsın.” Hava birden değişmiş, ortalık buz kesmişti. Antalya’da bulunan İsmet Paşa’ya talimat iletildi ve sabaha karşı 03.30’da Atatürk beraberindekilerle İzmir’den Afyon’a doğru yola çıktı. Hedef Bursaydı. Oysa, daha iki hafta önce gene Bursa’daydı. (17.1.1933). Çok sevdiği ve sık geldiği Bursa’da her zamanki gibi Valiliği, Belediyeyi, Komutanlığı ziyaret etmiş, şehirde tetkiklerde bulunmuş, son gün de İpekiş Dokuma Fabrikasını gezmişti. Hatıra defterine yazdıklarında içtendi. ”…İpekiş Fabrikası’nda gördüklerimden çok sevinç duydum”. Nerede bir fabrika açsa, çocuklar gibi şenlenir, mutlu olurdu. Çünkü fabrika demek, üretim demek, kalkınma demek, teknoloji demek, istihdam demekti, iş-aş demekti… Ama bu kez bu ani gidişinden hiç de mutlu olmadığı yüz ifadesinden belliydi. 15 Ocak’tan beri seyahat halindeydi. Önce Bursa’ya gelmiş, sonra Bandırma, Balıkesir, Kütahya, Afyon ve Konya’yı ziyaret edip, Adana’ya kadar gitmişti. (25 Ocak). Oradan Gaziantep, sonra tekrar Adana, nihayet Mersin. (28 Ocak 1933). Buradan Gülcemal Vapuruyla Antalya ve İsmet Paşayla buluşma. Daha sonra da Fethiye ve Marmaris üzerinden İzmir. (31 Ocak 1933). İsmet Paşayla Başbaşa… Ve işte şimdi de sabaha karşı Afyon’da Başvekil Paşayla baş başaydı. İstasyondaki uğurlama merasimini kısa tuttular ve hemen kompartmanlarına geçtiler. Tren bir an önce Bileciğe varmak ister gibi karanlığın derinliklerinde yoluna hızla devam ederken, Bursa’da olanları giderek hiddetlenen bir ses tonuyla başvekiline anlatmaya başlamıştı bile. İyi ama, İsmet Paşa’nın bu olaydan haberi elbette vardı fakat doğrusu bu kadar telaş edecek bir olay gibi de görmemişti olanları... Ama Atatürk öyle bir döküm yaptı ki, yılların Başvekil Paşası’nın da çok geçmeden suratı asıldı. Atatürk’ü dinleyince hak verdi, çünkü bir noktayı çok kötü atlamıştı. Aslında herkes atlamıştı. Atatürk hariç… Tam da memleketin dar bir geçitten geçtiği günlerdi. Daha birkaç yıl önce, 1928’de, Latin Harflerine geçişle ilgili devrimin ülke için ne kadar da önemli olduğunu kavrayamamış bir yobaz kesim, bu olaya “ Kur’an harflerini terkediş” gözüyle bakarken, bir de Anayasa’dan “…devletin dini islâmdır” hükmünün çıkarılışını duyunca homurdanmalar bütün ülkede iyice yükselmişti. (10 Nisan 1928). Çabuk atlatmışlar, bu reformun meyvelerini de bir yıl gibi kısa sürede toplamaya başlamışlardı. Ardından, tam da bu sırada 1929 Dünya Ekonomik Krizi patlamıştı. Bundan Türkiye’nin etkilenmemesi zaten olanak dışıydı. Homurtular daha da yoğunlaştı ama devrim hız kesmeden sürüyordu. Şimdi de “Kadın Hakları” gündemin başındaydı ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde bu haklar kadınlara henüz tanınmazken, Belediye seçimlerinden başlayarak Türk kadınının seçme ve seçilme haklarına sahip olmasının yolu açılmıştı. (3 Nisan 1930). “Kadın ancak hamur yoğurur, çocuk doğurur” zihniyetindeki tarikat-cemaat ehli yığınlar, bu gelişmeleri dişlerini gıcırtarak, “la havle…”çekerek izliyorlardı. Bunun farkındaydı. Umursamıyordu ama dikkatliydi. Normal olarak her ülkede iktidarlar, özellikle bu tür zor koşullardan geçilirken “muhalefet” istemezler. Atatürk, tam aksine, toplumun bir an önce demokrasi kültürüne sahip olabilmesi için, kendi eliyle ve hatta baskısıyla, kendi kurduğu partiye karşı muhalefet yapması için, yakın arkadaşı ve Paris Büyükelçimiz Ali Fethi Okyar’ı bir muhalif parti kurmaya ikna etmişti. Serbest Fırka böyle kurulmuştu. (12 Ağustos 1930). Ne yazık ki bu iyi niyetli girişim, cumhuriyetin o güne kadar getirdiği kazanımların tümünün bir anda yok olması anlamına gelecek şekilde ülkedeki tüm gericilerin bu parti etrafında toplanması nedeniyle, bizzat bu tehlikeyi gören Fethi Bey tarafından kapatılmıştı. (17.11.1930). Bu olay da gösteriyordu ki, pusudaydılar…ve hep tetikte olmak zorunluydu… Menemen’i Yakın… Nitekim, korkulan oldu. Aradan bir ay geçmişti ki, “Menemen Olayı” patladı. İzmir’in Menemen ilçesinde Giritli Derviş Mehmedî adlı Nakşibendi Tarikatı’na bağlı bir yobazın önderliğinde bir kalabalık, Belediye Meydanı’nda toplanıp, zikrederek şeriatı ilan ettiklerini duyurmuşlardı. Olaya bir müfreze ile müdahale etmeye çalışan yedek subay Kubilay, boğazı kesilerek şehit edilmişti. Cumhuriyet Hükümeti derhal gereken tedbiri alıp suçluları en ağır şekilde cezalandırmıştı ama, Atatürk günlerce bu olayın etkisinden kurtulamamıştı. Her defasında önündeki tabakta Kubilay’ın kesik başını gördüğü için, günlerce yemekten kesildi, uzun süre et yemeği yiyemedi. İşte o günlerde ve o kızgınlıkla İsmet Paşa’ya dönüp: “Menemen halkını taşıyın ve Menemen’i yakın. Cumhuriyet’in gelecek nesillerine bir örnek olması için de Menemen’i o yanık haliyle muhafaza edin” emrini vermişti. İsmet Paşa bu tür emirleri uygulamaz, 48 saat bekletirdi. Buna birlikte karar vermişlerdi. İyi ki de öyle yapardı. Eğer Atatürk konuyu tekrar açıp, sormazsa, bu İsmet’e “…o meseleyi sen de unut…” anlamına gelirdi… Menemen konusunda da öyle olmuştu… Konu kapandı. Atatürk’ün sabaha karşı bütün bunları İsmet Paşa’ya yeniden hatırlatması için elbette kendince haklı bir nedeni vardı. Yoksa mesele, kimilerinin sandığı gibi 100 kişinin Bursa’da toplanıp, rastgele bağırıp çağırıp sonra da dağılmasından ibaret, basit bir mesele olsaydı, o zaman iki “devrimcinin” sabahın ayazında, kör bir istasyonda buluşup, bir kompartmana çekilip sabaha kadar tartıştıkları ne olaydı ki? Türkçe Ezan… Dışarda gün hafif hafif ışıyor, Bilecik’e yaklaşıyorlardı. Atatürk, nihayet asıl konuya gelebilmişti. Kendisini en çok endişeye sevkeden meseleye: Ezanın Türkçe okunması meselesine. Geçen yıl tam da bu günlerde çok cesur bir karar daha almıştı. Verdiği talimat üzerine 23 Ocak 1932 günü Riyaset-i Cumhur İncesaz Heyeti Şefi Binbaşı Hafız Yaşar (Okur), İstanbul’da Karaköy’deki Yer altı Camii’nde Cuma namazından sonra ilk kez Yasin Suresi’ni önce Arapça, sonra Türkçe okumuştu. Yer yerinden oynamıştı ama Hükümet en ufak bir zaaf göstermemiş, uygulama sürüyordu. Aradan sadece 10 gün kadar geçmişti. 3 Şubat 1932 günü Kadir gecesiydi. Ayasofya’da yatsı namazından sonra aralarında bir çok tanınmış hafızın bulunduğu Mevlidhan Heyeti, önce Mevlid ve arkasından Kur’an okumuşlardı…Türkçe olarak… Radyodan yapılan canlı yayın bütün ülkede büyük yankı yapmıştı. Ankara’da Atatürk heykelinin yanına monte edilen hoparlörden de halka dinletilen bu yayını, Ankaralılar, kar altında dinlemişlerdi. Türkçe Kur’an değişik İslâm ülkelerinden de değişik tepkiler almıştı. Kimi çevreler bunu “dinsizlik” olarak değerlendirirken, bazıları da olumlu karşılamıştı. İki gün sonra da, 5 Şubat’ta Süleymaniye Camii’nde ilk Türkçe “hutbe” okunmuştu. Yoksa, rövanş mı? Aradan tamı tamına bir yıl geçmişti. İşte bugün de 5 Şubat’tı. Bursa olaylarını İzmir’de haber aldığında ise 3 Şubat. Acaba tam da bu yıldönümü günlerinde geçen yılki bir şeylerin rövanşı mı alınıyordu? Bu olaylar bir rastlantı mıydı, yoksa organize olmuş bir takım çevreler Cumhuriyet’e bir mesaj mı vermek istiyorlardı? Atatürk’ün olayın üzerine hızla gitmesini sağlayan sebep buydu. Başbakanını yanına almış, İçişleri Bakanı ile Adalet Bakanını da Bursa’ya çağırtmış, devrimi yapan adam, yaptığı devrime sahip çıkıyordu. Sabah saat 05.00’te Bileciğe geldiler. Burada trenden inildi, bekleyen otomobillere binildi ve saat 09.30’da olay mahalline, hızla Bursa’ya geldi. Doğru Vilayet’e gidip olaya el koydu. Meseleyi kavramıştı. Olay, korktuğu ölçüde planlı, örgütlü bir olay değildi. Buna rağmen, sayıları az da olsa birilerinin Cumhuriyet’e hesap sorarcasına Vilayete gelip taşkınlık yapmalarına görevlilerin sessiz kalışını kabul edemiyordu. Bu eylem Cumhuriyet yasasına aykırıydı, buna karşın kimse tutuklanmamıştı. Derhal Savcı, Hakim ve Müftü’yü görevden aldı. Ertesi gün 6 Şubat. O gün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Adalet Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek de Bursa’ya geldiler. Anadolu Ajansı’na resmî demecini verdi: Resmî Demeç… “…Bursa’ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay aslında fazla önemi haiz değildir. Herhalde mürteciler Cumhuriyet Adliyesi’nin pençesinden kurtulamayacaktır. Olaya dikkatimizi bilhassa çevirmemizin sebebi, dinî siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.” O gün akşam Gül Cemal Vapuruyla İstanbul’a dönecekti. Hareket öncesi Çekirge Köşkü’nde bir yemeğe katılmayı kabul etti. Belliydi ki olayın utancını taşıyan bazı Bursalı yöneticiler, olayı yumuşatıp gönlünü alma çabasındaydılar. Salonda gençler çoğunluktaydı. Masada ise 15 Ocak’tan beri kendisine refakat eden arkadaşları: Kılıç Ali, Saffet Bey, Nuri Conker, Salih Bozok, Hasan Cavit, Sami Bey, Kâzım Bey, Mümtaz Bey, Avni Bey, Şahap Bey ve Ferit Bey. Seyahatin başında ve İzmir’e kadarki bölümünde Celal Bayar da heyetin içindedir ama Bayar Afyon’da gruptan ayrılmış, bu kez Antalya’dan gelen İsmet Paşa heyete katılmıştır ve şimdi de masada Atatürk’ün sağında, her zamanki yerindedir. Ayrıca Bursa’ya bugün gelen vekiller, Şükrü Kaya ve Yusuf kemal Tengirşek de elbette masadaydılar. Konuşulan konu günün konusuydu: İrtica ve devrimler. Gençlerden biri… Gençlerden biri ”…Bursa Gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü…”demeye kalktı, olanlar oldu… Atatürk elinden çatalı, bıçağı bıraktı, arkadaşları vücut dilinden fırtınanın yakın olduğunu anlamışlar, onlar da yemeğe ara vermişlerdi; gözlerini gence dikti ve adeta gürleyerek, sonradan “Bursa Nutku” olarak bilinen sözleri bir çırpıda söyleyiverdi. Sofrada soluk alınmıyordu. Herkes pürdikkat Atatürk’ü dinliyordu. Bir devlet başkanı olarak öyle noktalara değinmişti ki, yarın bu söylediklerine kendisi de hedef olabilirdi ama bundan kaygı duymuyordu, yeter ki Gençlik beklediği gençlik olsun. İşte ancak o zaman Cumhuriyet’in sonsuza değin emin ellerde olacağına inanıyordu ve işte bu nokta O’nu rahatlatıyordu. Gençliğe sonsuz kredi tanıyordu. Çok ileriki yıllarda değerli bir akademisyen, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, bu konuda şöyle yazacaktır: “… Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile zaaf içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlarından kuşkulanabilen ama gençliğe böylesine sınırsız bir güven besleyen, böylesine “çek veren”, gençliği böylesine “son çare” olarak gören bir devrimci yoktur. Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar, hem de gençlik konusunda yanılmamıştır.” Sofrada not alınmadı… Atatürk konuşurken sofradakiler not almamışlardı. Nutkun metni o yüzden Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri arasında yoktur. Ama bu da söylenmediği anlamına gelmez. Uzun yıllardır Atatürk’ün sofrasında İsmet Paşa’nın uygulattığı bir sistem vardı: Sofrada konuşulan sofrada kalırdı. Hele sofrada içki servisi varsa. Aksine durumlarda bu (yani not tutulabileceği) baştan belirtilirdi ve o zaman isteyen herkes not tutabilirdi. Hiçbir memleket meselesinin görüşüldüğü sofrada içki içilmemişti. Bu da sofranın yazılı olmayan kurallarındandı. Sofranın konusunu belirleyen Atatürk olduğu için, misafirler daha yerlerini alırken garson Cemal Granda’nın da, Şefgarson İbrahim’in de gözü Atatürk’te olurdu. “-İçki servisi yapılsın…” talimatı verilmişse, gecenin biraz daha sakin geçeceği anlaşılırdı.
Oturma düzeninde de bir disiplin vardı. Atatürk’ün sağ başındaki koltuk, İsmet Paşa’nındı. Mareşal sofrada konuksa, hiçbir şekilde sofraya içki servisi yapılmaz ve sağ başta Fevzi Çakmak, bu takdirde sol başta İsmet Paşa otururlardı. Atatürk Mareşale daima” hocam” diye hitap eder ve yemek sonrasında Atatürk bir tek Mareşali dış kapıda arabasına kadar gelerek yolcu eder, ona büyük saygı gösterirdi. Bu, Genelkurmay Başkanı’na özel saygı, Atatürk’ün yaşam biçimiydi. Onun için, tek bir istisnasız, yaşamı boyunca bu saygıyı hep gösterdi. Genelkurmay Başkanı’na Saygı… Mareşal Çakmak Genelkurmay Başkanı, Atatürk ise Cumhurbaşkanı, yani cumhurun başı, devletin başı. Uzun yıllar İnönü de Başbakan. Genelkurmay Başkanı anayasal bir kurum olarak hep onlara bağlı. Ama aralarındaki ilişkinin düzeyi buydu ve benzer düzeyi bütün başbakanlar gözetmek zorunda kalmışlardır. Çünkü onların hepsi Atatürk’ün “rahle-i tedrisi”nden (eğitiminden) geçmişlerdi. Şimdiki siyasilerimizin her birinin bir aslan kesilip, kimi satılmış basının satılmış yazarlarıyla kolkola, gerici tarikat-cemaat taifesinin koruması altında, Genelkurmay Başkanlığını hedef alarak, üstelik bunu güya “sivil yönetim” ve “demokrasi” gibi yüce amaçlar için yapıyor pozuna bürünerek sürdürdükleri iğrenç kampanya var ya!...İnsan Atatürk dönemine bakıyor da, gerçek devlet adamlığının ne kadar farklı bir şey olduğunu o zaman bir kez daha anlıyor. Eğer Atatürk, topluma bir mesaj verecekse, o konuşma mutlaka not edilir ve gözden geçirildikten sonra gitmesi gereken yere gönderilirdi. Anadolu Ajansı’na verdiği demeçler böyledir. Gazetecilere demeç veriyorsa, söyleyeceğini doğrudan söyler ama özellikle dış politika konusunda gazetelere makale göndermişse, zaman zaman gönderdiklerini ertesi gün tekrar gözden geçirip, düzeltmeler yaptığı görülür. O yüzden baskıya girmezden önce hep bir son kontrol söz konusudur ve bu konularda Falih Rıfkı (Atay) frenleyicisi ve yardımcısıdır. Hatay Meselesi konusunda Kurun Gazetesi’nde, gazetenin başyazarı Tarık Us imzasını kullanarak yazdığı on dört makalede kullandığı üslup son derece kırıcı ve agresivdir ve bunlarda daha çok bizzat hükümeti yani İnönü’yü eleştirmektedir ama bu Fransa’ya karşı sürdürdüğü bir taktiktir. Sofrada mutlaka kara tahta ve her misafir sandalyesinin önünde not tutmak için bir kalem ve bir defter bulunur. Konuşulanlar not edilsin diye. Ama bir konuşma masada kalacaksa, bu da açıkça belirtilir, o zaman not tutmak da yoktur. Bursa Nutkunun Metni Elbette Atatürk’ün… Bursa’da Çekirge Köşkün’de yaptığı konuşma, topluma verdiği resmî bir demeç değildir. O, resmî demecini sabahleyin Anadolu Ajansı muhabirine vermiştir. Sofradaki olay spontane olarak gelişmiş, bir gencin bir açıklaması üzerine, o an içinden geçenleri samimi olarak seslendirmiştir, hepsi o kadar. Ama bunları bağıra bağıra, orada bulunanların gözlerinin içine baka baka söylemiştir. Bunda en ufak bir kuşku yoktur. Sürmekte olan devrimler konusunda kaygıları vardır. Bu uzun yurtiçi gezilerinin de maksadı budur. Bursa’ya da başbakanını, bakanlarını alıp, piknik yapmaya elbette gelmemiştir. Eğer o gün o genç o konuşmayı yapmasaydı da Atatürk, bir fırsatını gene yaratıp buna benzer bir konuşmayı gene yapacaktı, zira bu uyarıları yapmak gereğini uzun zamandır duymaktadır. Atatürk konuşurken, kimse kelimesi kelimesine o anda kayıt tutmadı ama daha sonra sofradakiler, mealen bu metni ortaya çıkardılar. Nitekim ilerde Bornova Savcısı’nın başvurusu üzerine Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu, bu metnin mealen Atatürk’e ait olduğunu “oybirliği” ile onaylayacaktır. Bursa Nutku, resmî bir demeç olmadığı için,” Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” arasında yer almaz. Kimi aydın ve yazar, olayın sadece bu tarafına bakarak, bu metnin Atatürk’e ait olamayacağını savunurlar, yanlıştır. Çünkü Atatürk tarafından söylendiği açıkça bilinen yüzlerce söylem daha vardır ki, bunlar da Söylev ve Demeçleri arasında yer almazlar. Oralarda yer almaması, söylenmediği anlamına gelmez. - Üslup.
Bursa Nutku’ndaki üslubu alın 10. Yıl Nutkunun yanına koyun. Sonra da 6 gün boyunca, ayakta, 36 saat 33 dakika boyunca okuduğu Büyük Nutuk’taki “Gençliğe Hitabı” ile kıyaslayın. Üslup ve verilen mesaj aynıdır. Bunda en ufak kuşkunuz var mı? Olamaz. O zaman?... Gençliğe Hitabında, gelecekte bu ülkeyi yönetecek devlet adamlarının bile kimi zaman ihanetle anılabilir tutum ve davranış içinde olabileceklerine işaretle, o durumda da Gençliği rejimin bekçisi olmakla görevlendiren devrimci bir lider, neden Bursa Nutku’nda işaret ettiği noktaları , kimilerine göre, söylememiş olsun…Bunun bir mantığı var mı? Mesele hiç de karmaşık olmayan, son derecede açık bir konudur: Rejim, yani Cumhuriyet ve Devrimler tehlikede mi, Gençlik Görev Başına… - İçerik.
Atatürk’ün Bursa Nutku’nun içeriğini alın, O’nun “Gençliğe Hitabı” ile kıyaslayın. Atatürk’ün geleceğe yönelik tek kaygısının bir gün devrimlerin ve Cumhuriyet’in baltalanabileceği riski ve irtica olduğunu görürsünüz. Bunu da açıkça dile getirir ve Gençliği bu konuda hem uyarır hem görevlendirir. Bunda da en ufak bir kuşku yoktur. Daha Cumhuriyet dört yaşındayken, 1927’de, bütün dünyanın önünde Türk Gençliği’ne hitap ederken, söylediklerine bir bakın: Cumhuriyet ve devrimler gençliğin en büyük “ hazinesi”dir, Atatürk buna değinir ve hemen arkasından uyarısını yapar: “…seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların (sapkınların) olacaktır…bütün bu şeraitten (koşullardan) daha elîm (acı) ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hiyanet içinde olabilirler…hatta bu iktidar sahipleri , şahsî menfaatlarını müstevlilerin (işgalcilerin) siyasî emelleriyle tevhid edebilirler… (birleştirebilirler)” Gençliği Teröre mi itiyor? Atatürk’ün bu sözleri söylemiş olduğuna şüphemiz var mı? Yok!... Çünkü bunlar 787 sayfalık Büyük Nutuk’un içinde beş dilde yazılmış olarak duruyor. O zaman Büyük Nutuk’ ta bunları söyleyen bir devrimci, Bursa Nutku’nu niye söylememiş olsun? Buna verilen yanıt genelde şudur: “Bursa Nutku’nun metni gençliği kendi yönetimine, kendi devletine karşı gelmeye, düzeni bozmaya, terör yapmaya teşvik ediyor. Atatürk böyle bir şey istemiş olamaz. Çünkü o daima hukuktan ve düzenden yana olmuştur. O nedenle bu metin uydurmadır…” Aşağı yukarı söylenen budur. Şimdi bu görüşün analizini yapalım: Atatürk, Bursa Nutkunda çizdiği tablo kendi yönetiminde de olsa, Gençliğin aynı şekilde tepki göstermesini istiyor ve ister. Bunun en kesin kanıtı, Atatürk’ün, kendi kurduğu CHP karşısında, kendi yönetimine karşı bir muhalefet partisi kurulabilmesi için samimi olarak gösterdiği çabadır. Atatürk, Bursa Nutkuyla Türk Genci’ne ne zaman ve hangi durumda taşla, sopayla, elinde ne varsa onunla eyleme geçmesini söylüyor? O noktaya bir daha bakalım: “Türk Genci devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı gördüğü an…” diyerek sınırı çiziyor. Demek ki Atatürk Türk Gencinin her vesileyle taşa sopaya sarılmasını istemiyor, onu bu yolda yönlendirmiyor. Sadece Cumhuriyetin ve devrimlerin tehlikeye düştüğü anda, bir başkalarının müdahalesini beklemeden devrimleri korumasını istiyor. Ne var bunda? Bu satırlar tam da devrimci Mustafa Kemal’in ruhunu, bu vatanın temeli olan “kuvva-i milliye” nin ruhunu yansıtıyor. Tekrar Bursa’ya dönelim: Atatürk ve beraberindekiler o gün akşam Gemlik’e geçip, sonra da Gülcemal Vapuruyla İstanbul’a dönüyor. Bir süre sonra da olay unutuluyor çünkü Bursa Nutku zaten içeriği itibariyle her yerde ve fırsatta tekrarlanabilecek bir nutuk değil. Söylenmesi için, söylenmesini gerektirecek koşulların oluşması gerekli. Durup dururken niye okunsun? Ve aradan yıllar geçiyor. Sonrası… -
- Nutuk, 1935 yılı yayını bir dergide görünüyor.
- Uzunca bir aradan sonra, ilk kez yeniden 1947 yılında Rıza Ruşen Yücer’in “Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra” adlı kitapta yer alıyor.
- İki yıl sonra, bu kez 1949 yılında, “İzmir II. D.P. Büyük Kongresi”’nde Celal Bayar tarafından okutuluyor. Nutku okutarak verilmek istenen mesaj: “Gerici CHP’yi madem yargı durduramıyor, Gençlik durdursun…” mesajıdır.
- 1958 yılında, CHP’nin resmî yayın organı olan Ulus Gazetesi Nutku yayınlar. Bununla CHP, “…Demokrat Parti’nin rejim için bir ‘tehdit’ oluşturduğu” fikrini işlemekte, “Gençlik, iktidara rağmen, kanun-nizam dinlemeden, rejimi korumak adına, idareye el koyacaktır” görüşüne yer vermektedir.
-
Tartışma uzar. Cumhuriyet Savcısı Ulus Gazetesi için soruşturma açar. Sonunda “takipsizlik “ kararı verilir.
-
- Bornova Asliye Hukuk Hakimliği, böyle bir nutkun var olup olmadığının tespiti için
-
27 Eylül 1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazı ve bu yazıya ekli Bursa Nutku metnini Türk Tarih Kurumu’na gönderip, görüş ister.
-
“ Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu’nun 24 Ekim 1966 tarihli toplantısında Bornova Asliye Hukuk Hakimliği’nin 27/9/1966 tarih ve 1966/338 sayılı yazısı ve bu yazıya ekli Atatürk’ün Bursa Nutku ile ilgili sözleri üzerine gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu incelemeler sonucunda bu sözlerin Atatürk’ün 1933 Şubat’ında Bursa’da yaptığı konuşmadan mealen alınmak suretiyle çeşitli tarihlerde basılmış olduğu kanaatine oybirliğiyle varılmıştır.”
-
Böylece, Nutkun varlığını, bu konuda yorum yapabilecek en yetkin kurum olan Türk Tarih Kurumu da onaylamış oluyor.
-
- Nihayet konu Ağır Ceza Mahkemelik oluyor.
-
1975 yılında, Cafer Tanrıverdi adlı vatandaş, kim bilir kime veya neden bozulmuş, Kayseri de Nutku bastırıp, dağıtıyor.
-
Yapılan şikâyet üzerine, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kovuşturma yürütülürken, mahkeme bilirkişiye başvuruyor ve bunun üzerine, dönemin Türk tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Enver Ziya Karal ve Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sami N. Özerdim, mahkemeye bu metnin Atatürk’e ait olduğunu gösterir bilgi ve belge sunuyor.
-
Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi bunun üzerine Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olduğunu onaylıyor. Bu mahkeme kararından sonradır ki, Bursa Nutku okunur, söylenir, dağıtılır ve asılır hale geliyor.
|
|
Yorum
(2) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
5/7/2009 - ATATÜRK; GİZLİ CELSELER-4
TARİH: 6 MAYIS 1922 BAŞKOMUTANLIK KANUNUNUN ÜÇÜNCÜ DEFA UZATILMASI SIRASINDAKİ TARTIŞMALAR VE MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN YANITLARI: MUSTAFA KEMAL PAŞA (Başkomutan) - Efendiler, Başkomutanlık Kanunun uzatılması nedeniyle Perşembe günü yapılan görüşmelerde, rahatsız olduğum için bulunamadım. Görüşmelerin yarım kalması, konuyla ilgili bilgi sahibi olmamı sağladı. Söz alan arkadaşların bütün konuşmalarını gözden geçirdim. Verilen oyları bile inceledim. Bunun için oturumda bulunmuş kadar bilgi sahibi oldum. Efendiler, Başkomutanlık Kanunu’nun yapıldığı günü hep birlikte hatırlayalım: Yunan ordular Ankara’ya doğru yürümekte idi. Ordumuz Sakarya gerisine kadar gelmişti. Yüce Meclisiniz düşman ordusunu durdurmak için önlem almak zorunda kaldı. Bu önlem sonucu Başkomutanlık kurulmasını ve ona yeterli yetki verilmesini kabul etti. Başkomutanlık Kanunu yapılarken, bu kanunun üç ay yürürlükte kalmasını Yüce Meclise öneren bendim. Üç ay sonra uzatılması veya kaldırılması Yüce Heyetinizde tartışıldı. Kanunun uzatılması çoğunluk oylarıyla kabul edildi. Ancak kanunun başlangıcından bu yana bundan şikayet edenler vardı. Ben kesinlikle gereksiz bir makamın devamından yana değilim. Ancak izin verirseniz son görüşümü söylemeden önce, olayın niteliğin açıklamak için birkaç söz söylemek istiyorum. Bu arada buna gerek olmadığını söyleyenlere de yardımcı olmak isterim. Örnek olarak Erzurum Milletvekili Salih Efendi yaptığı konuşmada; “Mustafa Kemal Paşa bu hakkı bizden zorla almak istiyorsa kendisini küçültür. Açıkça bize verilmiş olan hakkımızı kendisine verirsek, aptalız.” demiştir. Efendiler, Başkomutanlık Kanunu’nun kabulü söz konusu olduğu ilk gün bu kürsüde söylenen sözleri hatırlayalım. Ben hiç kimseye beni Başkomutan yapınınız, bu yetkileri bana veriniz demedim. Aksine bütün Meclis bana kesinlikle Başkomutan olacaksın dedi. Bugün en çok şikayet eden arkadaşlarım, bu kürsüden yüksek sesle: “Başka çözüm yolu yoktur. Başkanımızı Başkomutan yapalım, ordumuzla birlikte zafere gidelim.” diye haykırdılar. Arkadaşlar, açık konuşacağım, beni bağışlayınız; her birinizin üstün yetkilerle seçilerek, bütün yurdun yazgısına el koymasına herkesten çok ben çalıştım. (Doğru sesleri) Pek çoğunuz bilirsiniz ki, bunun için en yakın arkadaşlarımla görüş ayrılığına düştüm. Bunu gerçekleştirebilmek için bütün hayatımı, varlığımı, şeref ve haysiyetimi tehlikeye attım. Demek oluyor ki; bu benim eserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil, yükseltmekle görevliyim. “Meclisin hakkını zorla ele geçirmek” sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Efendi’ye iade ederim. Böyle bir şey söz konusu değildir. Efendiler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da yanlış yoruma uğramış ve konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyon Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumda gerçeğin milletten gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir defa, Türkiye Büyük Millet Meclisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme yetkisine de sahiptir. Bu aşamada devletin her türlü işleriyle ilgili kararlarını, zamanından önce açıkça söz konusu etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle konu düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanı ile ilgili olursa, açık oturumda lehte olduğu gibi aleyhte söylenen sözleri düşmanın duymasında yurdun çıkarı var mıdır? Bizim Meclisimiz dünyanın en demokrat meclisidir. Ben vicdanen Yüce Meclisinizi oluşturan üyelerin her birinin görüşlerini söyleyip, eleştirilerini yapmasını isterim. Başkomutanın ordu üzerinde, özellikle düşman üzerinde etki ve nüfuzunun çok büyük olması gerekir. Hatta, Hüseyin Avni Bey’in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşman tarafından işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı? Olabilir ki düşman benim rahatsızlığımı duyar ve üç beş gün sonra saldırıya geçer. Biz Kralın hasta yattığını öğrenmek için casus kullanırız. Görüyorsunuz ki konunun gizli oturumda görüşülmesinde maksat, Mehmet Şükrü Bey’in dediği gibi, hiç bir vakit gerçekleri milletten gizlemek değil, düşmandan gizlemektir. Keşke, açık oturumda sakınca olmasaydı da, Mehmet Şükrü Bey, istediklerini kürsüden bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey’in sözlerindeki anlamı ve gizli amacını millete açıklasaydım. Şükrü Bey bilsin ki, millet onun gibi düşünmüyor. Onun dediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz buraya komedya için toplanmadık. Beyler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü Bey’in kendisidir. (Bravo sesleri) Kanunun pençesinden ne kadar büyük bir alçalma ile kurtulduğunu unutacak kadar çok zaman geçmemiştir. Efendiler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Kanunu aleyhinde konuşurken, Yüksek Meclise: “Bu tutumla milleti rezil edeceksiniz.....Miskinler.” demiş. “Görevler şahıslara bağlı değildir. Şahıs yoktur, millet vardır...” gibi sözler kullanmış. Gerçi asıl olan millettir, toplumdur. Onun da genel iradesi Mecliste kendini gösterir. Bu her yerde böyledir, ancak şahıslar da vardır. Meclis, memleket ve devlet işlerini şahıslarla yapmaktadır. Her devletin işlerini yürüten şahıslar meydandadır. Anlamsız bir takım düşüncelerle gerçeği inkarın yeri yoktur. Efendiler, Hüseyin Avni Bey, iki de bir konuşmamı kesiyordu. Bu yüzden kendisine “Ne zır zır ediyorsun!” şeklinde ağır uyarıda bulundum. Meclisin mahalle kahvesi olmadığını, milletin Kabe’si olan kürsüye saygılı olmasını istedim. Selahattin Bey bize, saldırıya geçip geçmeyeceğimizi sormuş. Biz de “Saldıracağız.” demişiz. Kendisi aksini iddia etmiş ve dediği olmuş. Oysa ki, saldırının ertelenme nedenlerini yeri geldikçe yeterince açıkladığımızı sanıyorum. Tekrar edeyim; Sakarya Savaşı’ndan sonra saldırıya devam edemeyecek durumdaydık. Bu sırada kış bastırdı. Kış bastırınca ihtiyaçlarımızı sağlayamadık. Bu durumu gizli olarak arkadaşlara söylediğimi sanıyorum. Ancak bunu bütün dünyaya ilan edemezdik. Hiç şüphe yok ki, ordumuzu layık olduğu yere getireceğiz. Yineliyorum, saldırı yapacağız, düşmanı vatanımızdan kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Ayrıca Selahattin Bey demiş ki; “Ordu güç bakımından en yüksek seviyeye gelmiştir.” Evet, ordumuz mükemmeldir, ancak istenilen seviyeye gelmemiştir. Asker kökenli olan bu arkadaşın, ordunun iç yüzünü bilmesi gerekir. Halbuki Selahattin Bey, bundan çok uzaktır. Genelkurmay Başkanından, ordu komutanlarına, kolordu komutanlarına kadar böyle söylemiyorlar. Onlar bu orduyu sen idare edeceksin, diyorlar. Daha sonra kendisi; “Bizim başlıca görevimiz siyaset yapmaktır.” diyor. Hayır beyler, bizim asıl en önemli görevimiz siyaset yapmak değildir. Bizim ve bütün milletin bugün için tek görevi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngümüzle kovmaktır. Bunu yapmadıkça, siyaset anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bir dakika için, Selahattin Bey’in sözlerini doğru kabul edelim. Bu sözün Başkomutanlık Kanunu ile ne ilgisi vardır? “Bugün milleti yaşatacak savaş değildir.” diyorlar. Anlaşılıyor ki, bir engelleme ve zıtlaşma düşünülmektedir. Ben de milli hedefe ulaşabilmek için tek çıkar yolun savaşta başarılı olmaktan geçtiğini söylüyorum. Bütün kaynaklarımızı ve desteğimizi orduya vereceğiz. Gücümüzü dünyaya tanıtacağız. Ancak ondan sonra bu milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır. Deniliyor ki: “Bugünkü askeri durumun gerektirdiği masrafları incelemek için, Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.” Efendiler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclisin mali kaynaklarının incelenmesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz konusundaki endişe, belki herkesten çok beni uğraştırmaktadır. Yalnız ben ordumuzun varlık ve kuvvetini paramıza göre ayarlama görüşünü kabul edenlerden değilim. “Paramız vardır ordu kurarız, paramız bitti, ordu dağılsın...” Benim için böyle bir şey yoktur. (Alkışlar) Beyler, para ister olsun, ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. (Alkışlar) Bu konuda bir hatıramı aktarayım. İlk defa bu işe başladığım zaman, en akıllı ve düşünür geçinen bir takım kimseler: “Paranız var mıdır? Silahınız var mıdır? ” diye sordular. “Yoktur” dedim. “O halde ne yapacaksın?” dediler. ”Para olacak, ordu olacak ve bu millet bağımsızlığına kavuşacaktır.” diye yanıtladım. Görüyorsunuz ki hepsi oldu. (Şiddetli alkışlar) Bir takım efendiler de: “Başkomutan millete angarya yaptırıyor.” demişler. Kanunun ülkede angaryayı yasakladığını söylemişler. Bu doğrudur, ancak ihtiyaç ve tehlike bize her şeyi yasal gösteriyor. Ordunun ihtiyaçları, millete angarya yaptırmayı gerektiriyorsa bunu yapıyoruz. Bugün için en doğru kanun budur. Milletin ve ordunun yenilenmesi için kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğümüz önlemi almaktan çekinmeyeceğim. Kara Vasıf Bey de: “Her yerde başkomutan vardır, fakat başkomutanlık için ayrı bir kanun yoktur. Eldeki askeri kanunlar, her komutanın olduğu gibi, başkomutanın da görev ve yetkilerini belirtir ve sınırlandırır.” demişler. Bilinmektedir ki, devletler birbirlerinden farklı idare edilirler. Başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar bulunabilir. Bazılarının başında cumhurbaşkanı vardır. Böyle ülkelerde başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimse başkomutanlık görevini ya kendisi yapar, yahut birini vekil atar. Bizim bugünkü hükümet şeklimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclisin manevi şahsiyetinde toplanmıştır. Kral, padişah ve imparatorun buyurduğuna “irade” denildiği gibi, Meclisten çıkan milli iradeye de “kanun” adı verilir. Bir meclisin olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği başkomutan; Askeri Ceza Kanunu ile İç hizmet yönetmeliği çerçevesinde kalamaz. Kara Vasıf Bey; “Başkomutanın da görev ve yetkilerini ilim tayin ve tespit eder.” demiş. Askerlik ilim ve teknikleri; başkomutan olacak kimsede bulunması gerekli nitelikleri sıralar, açıklar ve öğretir. “Başkomutanlık niteliklerini taşıyorum.” diyen bir kimsenin o konuma kendiliğinden gelebilmesinin anlamı ise büsbütün başkadır. Onun adına “Diktatör” denir. Başlangıçta Başkomutanlık için ayrıca kanuna gerek olduğunu düşünmemiştim. Arkadaşlar bunun gerekli olduğunu söylediler, Meclisten bu şekilde çıkarıldı. Ayrıca: “Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın.” demişlerdir. Bu düşünce yanlıştır. Cephedeki insan sayısı, yiyeceği, giyeceği, silah ve cephanesi ile ilgilenen Başkomutan, elbette bütün bunların gerisinde bulunan kaynaklarla da ilgilidir. Kara Vasıf Bey’in ileri sürdüğü düşünce nerede görülmüştür? Gerçi hem cephe, hem de gerideki birçok işlerle uğraşmak güçtür. Üzerlerine büyük işler almamış insanların bu konudaki kararsızlıkları çok görülmemelidir. Bakınız size bir örnek vereyim. Çok acemi komutanlar gördüm. Söz gelişi, bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş. Henüz deneyim edinmeye zaman bulamadan, güç durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması doğaldır. Bu komutan, gözden uzak mevzilerde yer alan iki üç tümenin savaşını idare etmek zorunda kalınca, kendi kendine sorar. Ben hangi tümenin yanında bulunayım? Onun mu? Bunun mu? diye kuşkuya düşebilir. Ne orada bulunacaksın, ne de burada. Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. O zaman da: “Ben hiç birini gerektiği gibi göremem.” der. Doğal olarak gözlerinle göremezsin, ancak akıl ve sezginle görmen gerekir. Vasıf Bey bir konuşmasında demiş ki: “Biz Sakarya Savaşından sonra, işte hâlâ kıpırdayamadık.” Bu söz bazılarının “bravo” sesleri ve alkışlarıyla karşılanmış. Efendiler buna kahroldum. Ordunun kıpırdayamayacağını iddia eden bilgisiz birinin sözlerini alkışlamak, gerçekten çok üzücüdür. Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin! Diğer yandan; başka devletlerde, Başkomutanın istediği şeyleri hükümete bildirdiğini ve Hükümetin bunları anında yerine getirdiğini söylüyor. Normal koşullarda doğrudur. Hükümetten para istediğinde, anında verilir. Ancak üzülerek söylüyorum bizim şartlarımız öyle değildir. Hükümet istenileni verecek durumda olmayabilir. Gerçekten biraz önce telgraf başına çağırdılar. Batı cephesi Komutanı diyor ki; “Bu haftaki yiyecek içecek parası henüz gelmemiştir. Telgraf başında cevap bekliyorum.” Şimdi ben ne yapayım? Şu anda nerede para bulursam anında el koyacağım. Ordu bir hafta aç duramaz. Maliye Bakanı para bulacak diye bekleyecek miyim? Selahattin Bey’in vicdanen kuşku duyduğu konu üzerinde bir belge göstermek istiyorum. Kendileri Başkomutanlık Kanunun ikinci maddesi ile Meclisin kanun yapma yetkisinin Başkomutana devredildiğini, bu durumun yasal olmadığını söylemektedir. Benim görüşüme göre bu durum kanunsuz değildir. Meclis kanun yapma yetkisinin bütünüyle Başkomutana vermiş değildir. Bildiğiniz gibi, ikinci madde; Başkomutan, ordunun maddi ve manevi sevk ve idaresini sağlamlaştırmak için gerekli kuvveti Meclis adına kullanmaya yetkilidir. Yoksa kanun yapmak için Başkomutana yetki verilmemiştir. Sadece orduyu güçlendirmek için, Meclise ait olan yetkinin kullanılması kabul edilmiştir. Ancak Meclis bu yetkiyi istediği zaman kaldırabilir. Kanun yapma yetkisinin tamamı Meclise aittir. Elimde bulunan şu belgeye göre; Fransa Meclisi 1916 yılında savaşa girerken bütün yetkiyi Hükümete vermiştir. Yine İngiltere’de 1916 yılında otuz üyeden oluşan bakanlar kurulundan, yalnızca beş bakana her türlü yetki verilmiş, bunlar kanun çıkarmışlardır. Meclis çıkarılan kanunlar için, yeniden görüşme gereği bile duymamıştır. Vatanın, milletin esenliği için gerektiğinde Meclis kanun yapma yetkisini dahi verebilir. Efendiler, Başkomutanlığın gereksizliğini kanıtlamak için söylenen sözlerin esasları bunlardır. Benim bu sözlere verdiğim karşılıklar dinlendi. Budan sonra düşünüp karar vermek Meclise düşer. Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek zorundayım. Yüce Meclisin, Başkomutanlığın gereğine inandığından kuşku duymamakla birlikte, muhalefetin hiç bir temele dayanmayan tutumu, Meclis kararının istenilmeyen bir şekilde uzamasına yol açtı. Bunun sonucu Başkomutanlık iki gündür belirsiz bir durumda ve boşluktadır. Şu dakikada ordu, başkomutansızdır. Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, kanunsuz olarak komuta ediyorum. Mecliste beliren oy sonuçlarına göre, hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ya ve Milli Savunma Bakanına bildirdim. Genelkurmay Başkanı; “Benim de görevim sizinle birlikte bitmiştir” dedi. Fakat önlenmesi imkansız bir felakete meydan vermemek için düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım. (Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasından sonra kendilerine sataşıldığı için söz alan milletvekillerinin birkaçı, sözlerinin yanlış anlaşıldığını, kötü amaçla söylemediklerini savunurlar. Sonunda gereği gibi aydınlanmış olan meclis, yapılan oylamada: 11 ret, 15 çekimser, 177 kabul oyu ile Başkomutanlık Kanunun süresini üç ay daha uzatır Üç ay sonra 20 Temmuz 1922 tarihinde Başkomutanlık Kanunu, süresi sona erdiği için yeniden görüşme konusu olur. Bu görüşme gizli değil açık oturumda yapılır. Mustafa Kemal Paşa bu defa Mecliste yaptığı konuşmada der ki: “Artık ordumuzun maddi ve manevi gücü, olağanüstü hiç bir önleme gereksinme duyulmadan milli amacı tam olarak yerine getirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devamına gerek kalmamıştır. Başkomutanlık görevimin süresi olsa, olsa Milli Sınırımızın özüne uygun kesin bir sonuca ulaşacağımız güne kadar uzar. Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza kuşku yoktur. Dünyada, özgür bir birey olabilmek kadar büyük mutluluk var mıdır?...” Bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak Mustafa Kemal Paşa’ya verilmesi kararlaştırılır. Ordunun hazırlıklarının tamamlanması üzerine, saldırının bir an önce yapılmasını emredip Ankara’ya döner. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 6 Ağustos 1922 tarihinde ordularına saldırıya hazırlık emri verir. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa birkaç gün sonra cepheye hareket eder. Birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizler. Kendi sözleriyle; “Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, buradaymışım gibi davranacaklardı. Hatta gazetelere benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi ilan edeceklerdi. 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırı için cephe komutanına emir verdim. Bu tarihte Kocatepe’de hazır bulunduk. Sabah saat 5.30 da topçu ateşimizle atış başladı. Saldırımız, baskın taktiğiyle yürütülecekti. Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, gündüzleri birlikler köylerde ve ağaç altlarında dinleneceklerdi. Düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Başkomutanlık Meydan Savaşı) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik. Düşman ordusunun Başkomutanı General Trikopis de esirler arasına idi. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve İtalya’dan ateşkes önerileri geldi.’) TARİH: 9-10 EKİM 1922 GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN MUDANYA KONFERANSI İLE İLGİLİ KONUŞMASI: (İtilaf Devletleri temsilcilerinin önerileri üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa görüşmelerin Mudanya’da yapılmasını kabul ettiğini bildirir. Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı temsilci olarak gönderir). GAZİ MUSTAFA PAŞA (Ankara)- İzmir’de Franklen Bouillon ile karşılıklı görüşmede, onları Mudanya Konferansı’na davet ettik. Davet ederken de: “Trakya’da Yunan zulmü devam ediyor, yıkım yapıyorlar, Trakya’nın bir an önce kurtarılıp, bizim hükümetimizin idaresine geçmesi gereklidir.” dedik. Ancak bu durum kesin değildir. Bizim düşündüğümüz hat, Edirne ve Meriç Nehrinin batısı idi. Onlar da bunu başta kabul eder gibiydiler. Sonra da; “Boşaltacağız, ancak teslim söz konusu değildir.” dediler. Bizim amacımız Boğazlardan ve İstanbul’dan söz etmeden, Trakya’yı savaş yapmadan düşmandan kurtarıp, buraları Türkiye Büyük Millet Meclisi idaresine almaktır. Yunanlılar ortadan çekildi. Bu kez karşımıza İngiltere, Fransa, İtalya çıkıp: “Eğer daha ileriye hareket edecek olursanız, bize karşı savaş ilan etmiş kabul edileceksiniz.” dediler. Bu durumda ciddi şekilde düşünmek gerekti. Üç devletle bizim savaşmamız kolay kabul edilecek bir durum değildi. Bunun için akılcı çözümlere başvurmak gerekli görüldü. Şunu da belirtmeliyim ki; Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimiz gün, ordunun hareketi aralıksız devam etmiştir. Bildiğiniz gibi ordumuz İzmir, Bursa ve batısına kadar gitti. İstanbul’a yürümek için gerekli olanlar yapılmıştır. Bir kısım birliklerimiz Çanakkale üzerindedir. Diğer yandan Derince ve Yarımca’ya yaklaşılmaktadır. Konferans, işi uzatır gibi göründüğünden, Ekim ayının 6-7 gecesi birliklerimiz gece yürüyüşü ile Şile’ye ve daha ilerisindeki Riva deresinin kuzeyine gelmiştir. Demek ki, istediğimiz zaman İstanbul’u, Boğazları işgal edecek güçteyiz. Şimdiye kadar yapılan siyasi girişimler sonucu, Fransızlar kuvvetle karşımıza çıkmazlar. İtalyanların da aynı şekilde hareket edeceklerini sanıyorum. Ancak İngilizler; kendi ve Yunan kuvvetleriyle, Balkanlardaki diğer kuvvetlerden yararlanıp, bize karşı savaşmak istiyor. Fransızlar, İtalyanlar bizimle birlikte olsalar da İngilizlerin bu hareketini engelleyecek durumda değillerdir. İngilizlere karşı savaşı kabul etmek için, bunun zorunlu hale geldiğine inanmamız gerekir. Yine haksızlığa uğramış olduğumuz için İngilizlerle savaştığımızı, dünyaya da inandırmalıyız. Bu durum gerçekleşirse, Cenab-ı Hakkın da yardımı ile iyi sonuç alırız. (İnşallah sesleri) Harekete başladığımız zaman ilk hedefimiz Boğazlar ve İstanbul olacaktır. İngilizlerin de savaşı öncelikle Meclislerine kabul ettirmeleri kolay değildir. Mudanya Konferansı’ndan sonra asıl barış konferansı olacaktır. Mudanya ile yapılan haberleşme doğrudan doğruya benimle yapılmaktadır. Bu haberleşmenin ne kadar zor olduğunu taktir edersiniz. Her gece yarısından sonra saat ikide, üçte, hatta üç buçukta ancak haber alabiliyorum. Son durum anlaşıldıktan sonra, Bakanlar Kurulunun görüşü alınır, daha sonra Yüce Mecliste tartışılıp, kesin karar vermek gerekir. O halde akıl yoluyla olanaklar ölçüsünde sonuç almak için çalışacağız. (Pek doğru sesleri) (Bu arada konu ile ilgili birçok milletvekili söz alır. Konuşmacılar daha çok Milli Sınırlar (Misakı Milli) üzerinde dururlar. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alır). MUSTAFA KEMAL PAŞA (Devamla)- Şimdiye kadar dinlediğim arkadaşların görüşlerini şu şekilde özetlemek isterim: Esas olarak bütün arkadaşlar Milli Sınırları ileri sürmektedir. Bazı arkadaşlarımız Milli sınırlarımıza kavuşmak zorluğu karşısında boş yere karşı koyma yerine, işi kaderine bırakmak gerektiğini söylediler. Bunun için zorunlu olmayan işlere başlanmasını istemiyorlar. Bu konularla ilgili kesin karar vermek için iki konuyu akıl süzgecinden geçirmek gerekir. Denilebilir ki; ordumuz düşman ordusunu yenmiştir, bundan sonra yapılacak işler siyaset yoluyla elde edilmelidir. Eğer böyle düşünülürse artık askerlik bitmiştir. Bu durum kabul edildiğinde Mudanya Konferansı ayrıntılarla ilgilidir. (Hayır sesleri) Eğer denilirse ki; henüz askerleri hedeflerimiz vardır. O hedeflere ulaştıktan sonra, siyaset yoluyla elde edilecek sonuçlar daha kuvvetli olur. Bunu hiç vakit geçirmeden Başkomutanlık belirlemelidir. Anlaşıldı ki hedefimiz milli sınırlardır. Amacımızı güvenli şekilde elde etmek için mümkün olan ne varsa yapılacaktır. Mudanya Konferansı Yunan Ordusunun çekileceği hattı belirlemek içindir. Sadece ordu değil, Yunan Hükümeti de bütün Trakya’yı boşaltacaktır. Otuz veya kırk beş gün içinde Edirne başta olmak üzere, Meriç Nehrine kadar Doğu Trakya, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine teslim edilecektir. Buna karşılık biz de Boğazlardan ve Marmara’dan ordumuzu geçirmeyeceğiz. Şimdilik İstanbul’un teslimini istemedik. Ancak Mudanya Konferansı sonucunda İstanbul’u işgal kuvvetlerinden boşaltacağız. Bunun için on gün sonra barış konferansı toplanması isteniyor. Bunların tamamı ancak orada çözümlenecek konulardır. Konferansta görüşülen ve hoşumuza gitmeyen konular vardır. Bu gibi konuların düzeltilmesi için İsmet Paşa’ya emir verdim. İsmet Paşa çok şüpheci bir insandır. Gözümüzden kaçan konuları gündeme getirip, anlamlarını detaylı olarak anlattırır. “Bunun anlamı nedir?” gibi sorularla sonuca gider. Bu konuda bütün çabaların kullanılacağından kuşku duymayın. (Bir milletvekilinin “Batı Trakya’da ki Müslüman halk ne olacak?” şeklinde ki sorusuna karşılık Mustafa Kemal Paşa; “Türkiye’nin kuvveti bütün dünyadaki Müslümanları kurtarmaya yeterli değildir.” şeklinde cevap verir.) (Alkışlar) Bu görüşmeler sonucu yapılan oylama ile Mudanya Konferansı delegelerine Meclis adına imza yetkisi verilir. Bir hafta süren tartışmalı görüşmelerden sonra 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalanarak Trakya Anavatana katılır. Lozan’da yapılacak Barış Konferansına Yusuf Kemal Bey’in yerine Dışişleri Bakanlığına getirilen İsmet Paşa Delegeler Kurulu Başkanı olarak gönderilir.) TARİH: 18 KASIM 1922 PADİŞAH VAHDETTİN’İN KAÇMASI VE ABDÜLMECİT EFENDİ’NİN HALİFE SEÇİLMESİ İLE İLGİLİ MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN KONUŞMASI: (Lozan’da toplanacak Barış Konferansına Ankara Hükümeti ile birlikte, İstanbul Hükümeti de çağrılınca, bu durumda saltanatın kaldırılması gündeme gelir. Mustafa Kemal Paşa onuncu yıl nutkunda bu konu ile ilgili şunları söyler: “Bir gün Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey Meclisteki odama geldi. Keçiören’de Refet Paşa’nın evinde, önemli bazı konuları görüşmek istediğini söyledi. Toplantıda Fuat Paşa da bulundu. Rauf Bey’e saltanat ve hilafet konusundaki düşüncelerini sordum. Cevap olarak şunları söyledi: “Ben saltanat ve hilafet makamına vicdanım ve duygularımla bağlıyım. Çünkü babam, Padişahın ekmek ve iyiliği ile yetişmiştir. Benim de kanımda, o iyiliğin parçaları vardır. Padişaha bağlılık borcumdur. Halifeliğe bağlılığım ise, terbiyem gereğidir. Bizde milleti elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlar. O da, saltanat ve hilafet makamıdır. Bu görüşmede Refet Paşa da Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerinin hepsine katıldığını belirtti.” Saltanatı, hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verince; Rauf Bey’i çağırıp, kendisinden şu istekte bulunum: “Hilafet ve saltanatı birbirinden ayırıp, saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız!” Başka konuşma olmadan Rauf Bey odadan çıktı. Kazım Karabekir Paşa’dan da aynı şekilde konuşma rica ettim. Rauf Bey kürsüden bu doğrultuda iki defa konuştu ve saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabulünü ortaya attı. Mustafa Kemal Paşa 1 Kasım 1922 tarihli Meclis toplantısında yaptığı konuşmada: İslam ve Türk tarihinden örnekler vererek hilafet ve saltanatın ayrılabileceğini söyler. Milli hakimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisinde olduğunu, tarihi olaylara dayanarak açıklar. Hülagü’nün, Halife Mutasım’ı idam ettirip, yeryüzünde halifeliğe fiilen son verdiğini, 1517’de Mısır’ı alan Yavuz Sultan Selim’den, halifeliğin günümüze miras kaldığını anlatır. Bu konu ile ilgili önergeler Anayasa, Şer’iye ve Adliye komisyonlarına gönderilir. Üç komisyon, Hoca Müfit Efendiyi başkan seçer ve verilen önergeleri görüşmeye başlar. Şeriat (Şer’iye) Komisyonunda bulunan hocalar, hilafetin, saltanattan ayrılamayacağını iddia ederler. Mustafa Kemal Paşa buradaki durumu şöyle açıklar: “Biz çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu şekilde ki görüşmelerin, istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Komisyon başkanından söz istedim. Sıranın üzerine çıkıp, yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye, ilim gereğidir diye, tartışmayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat, kuvvetle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuştur. Şimdi de Türk milleti isyan edip, hakimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Sorun, bu gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Burada toplananların, bu sorunu doğal karşılaması sanırım uygun olur. Aksi halde, gerçek yine şekline uygun olarak ifade edilecektir. Ancak, belki de bazı kafalar kesilecektir.” Mustafa Kemal Paşa, daha sonra konuyla ilgili bilimsel, geniş açıklamalarda bulunur. Bunun üzerine Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, “Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele almıştık, açıklamalarınızla aydınlandık.” der. Konu Karma Komisyonca bu şekilde çözüme bağlanır. 1 Kasım 1922 tarihinde kanunla, padişahlık kaldırılarak, milli saltanatın varlığı kabul edilir. Halifelik, bir süre daha bırakılır. İstanbul’dan Refet Paşa 17 Kasım 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e gönderdiği telgrafta; Padişah Vahdettin Efendi’nin o gece İngiliz savaş gemisi ile İstanbul’dan ayrıldığını bildirir). Halife ile ilgili konu Meclis gizli oturumunda gündeme gelince birçok milletvekili söz alır. Meclisin kimi Halife seçeceği, görevinin ne olacağı, Ankara’da mı? İstanbul’da mı? oturacağı detaylı şekilde tartışılır. Bunun üzerine söz alan Mustafa Kemal Paşa şunları söyler. GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara)- Arkadaşlar söz konusu Halife olayını çok tartışmak, analiz etmek mümkündür. Ancak sanıyorum ki, tartışmalarla olayı çözümlemek zorlaşır ve geç kalınır. Sanıyorum ki önce kaçan halife olayını çözümlemek ve onun yerine halife seçmek gerekir. Yeni halife olacak şahsın görev ve yetkisinin ne olacağından söz edildi. Seçilecek halifeye koşulları bildirmeliyiz. Halife nerede oturacaktır? Genel siyasi durum kimi tercih edecektir? Bu halifenin yetkileri neler olacaktır? Bugün hepsini çözümlemek olanağı yoktur. Bu Meclis Türkiye Milletinin Meclisidir. Türkiye halkının meclisidir. Görevi, yetkisi, yalnız Türkiye halkı, Türkiye Milleti ve Devleti ile sınırlıdır. Bu Meclis kendisine bütün İslam dünyasını kapsayan bir güç veremez. Meclis Başkanlığında bulunacak şahsında temsil edeceği şey, sadece Türkiye ile ilgili olabilir. Sınırlı bir konudur. İslam dünyasında karışıklık varmış veya olacakmış gibi sözlerin hepsi yalandır. Kim demişse yalan söylüyor. Seçilecek halife ile ilgili olarak, durum ve olaylar gereği Osmanlı soyundan birini kabul etmek zorundayız. Bu ailenin içinden bizim aradığımız nitelikte birini bulmak biraz zordur. Belki gençleri özel olarak yetiştirildikten sonra istenilen niteliği taşıyabilir. Onun için seçimde sakin şekilde hareket etmek uygun olur. Halifenin kaçmasından sonra, herkes tarafından bu göreve gelmesi beklenen bir kişi vardır; O da Abdülmecit Efendi olabilir. Bir kere bu insan kısa süre önce, hatalar yapmıştır. Şahıs olarak Yüce Meclis için birçok haksız eleştirilerde bulunmuştur. Ancak, dün gece bana gönderdiği yazılı belgede; “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararlarını kabul ediyorum.” diyor. Bundan dolayı bu şahsın seçimi üzerinde birleşmenin uygun olacağını sanıyorum. Halifenin İstanbul’da kalması veya buraya getirilmesi nazik bir olaydır. Gerçek durumu incelersek; İstanbul anlaşmalı devletlerin askeri işgali altındadır. Ancak bugün için hiç kuvvet kullanmadığımız İstanbul üzerinde etkili olmaya başladık. Bunun en önemli kanıtı, İngilizler İstanbul’da egemenliklerinin sona ereceğini anladıkları için, ellerindeki avı alıp (Padişahı) kaçırmışlardır. Türkiye’nin görevi Hilafet Makamını kurtarmaktır. Bu dava İslam dünyasının gözünde önemlidir. Bunun için başka bir yere göndermek, bugünün özel koşullarında doğru olmaz. Yine olumsuz düşündüğümüzde hilafet makamı henüz düşmanın etki alanında olan bir yerdedir. Halifeyi tanımamak, onu hapsetmek bu adamların elindedir. İsterlerse yapabilirler. Ancak, böyle yapmaları, bizi dünya gözünde haksızlığa ve zulme uğramış gösterir. Bu kendi aleyhlerine olur. Seçeceğimiz halifenin İstanbul’da kalması daha uygun olur diye düşünüyorum. Hilafet makamı esaret altında olabilir. Halife adını alan kişi de İngilizlere kaçabilir. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin idare şeklini, siyasetini, gücünü kesinlikle sarsamazlar. (Alkışlar) Bundan dolayı “Aman halifeyi kaçıracaklar, esir edecekler!” diye kaygı duyacak değiliz. Bu kaygıyı bütün İslam dünyası duymalıdır. Onlar da bizimle birlikte çaba harcasınlar ki, Hilafet Makamını kurtaralım ve özgür bir halifeyi oraya oturtalım. Arkadaşlar halifenin bugünlerde buraya getirilmesi söz konusu edilmemelidir. Biz delegelerimizi dünyanın gözü önünde barış için Lozan’a gönderdik. Barış istiyoruz ve barışın olacağından da ümitliyiz. Eğer barış olmazsa savaşmak söz konusu olabilir. O zaman halifenin orada kalmayıp, mücadeleye bizimle devam etmesi, hepimize güç verebilir. Önceden de sunmuştum, bütün düşüncelerin aydınlanması için yineleme gereği duyuyorum. Türkiye halkı kayıtsız şartsız egemenliğine kavuşmuştur. Egemenlik, hiç bir şekilde, hiç bir anlamda aracı kabul etmez. Adı, sanı ne olursa olsun halife, bu milletin yazgısına karar veremez. Efendiler, millet buna kesinlikle izin vermez ve bunu önerecek hiç bir milletvekili olduğuna da inanmam. (Alkışlar) Yapılması gerekli işlemi şu şekilde düşünmekteyim: Önce Yüce Heyetiniz halifeyi seçer. Bakanlar Kurulu Kararı üzerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi belirlenen şahsı Halife seçtiğine ait bildirge düzenler. Halife seçilen şahıs da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Halife seçildiğini İslam dünyasına bir bildirge ile duyurur. Aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi bildirgesi de İslam dünyasına gönderilir. Başka hiç bir işleme gerek yoktur. TARİH: 27 ŞUBAT- 6 MART 1923 MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN LOZAN KONFERANSI HAKKINDA YAPTIĞI KONUŞMA: (Türk delegelerinin Lozan’a gitmesinden sonra Konferans; İngilizlerin, Fransız ve İtalyan delegeleri ile yaptığı görüşmeler yüzünden bir hafta geç başlar. Türk Delegasyon Başkanı ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa, görüşmeler başladıktan sonra, telgrafla Bakanlar kuruluna ayrıntılı bilgi verir. Bakanlar Kurulu Başkanı ve Dışişleri Bakan Vekili Sivas Milletvekili Hüseyin Rauf Bey, gelen telgrafları Mecliste okur. Ayrıca teknik yönden haberleşmenin zorluğundan yakınır. Bu yüzden haberleri ulaştırmada kurye kullandıklarını söyler. Daha sonra söz alan birçok milletvekili, konu ile ilgili görüş açıklar. Verilen bilgilerin yeterli görülmemesi üzerine, Lozan’dan Ankara’ya gelen konferans delegesi ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey görüşmelerle ilgili geniş açıklama yapar. Mecliste görüşmeler günlerce devam eder. İsmet Paşa, Hükümet ve Meclisin görüşünü ister. Hükümetin hazırladığı anlaşma koşulları, Mecliste okunup oylandıktan sonra Lozan’a gönderilir. Karşı tarafın isteklerinde direnmesi üzerine; Hükümet hazırladığı bildiriyi Avrupa ve Amerika’ya gönderir. Bu bildiride: Musul petrollerinde İngiliz sermayedarının aşırı istekleri nedeniyle, Musul sorunun çözülemediği, Türkiye’deki Fransız şirketlerinin, Lozan’daki Fransız delegelerini aracı kullanarak, anlaşmaların aksine bir kısım isteklerde bulunduğu, Yunan ordusunun yaptığı yıkım ve zulümlere karşı Yunanistan’a baskı yapılmadığı halde, bizden tazminat istendiği ileri sürülür. Bu arada Amerika ve Avrupa basınında, Türklerin medeni olmadıkları için, İzmir’i kendilerinin yaktığı şeklinde yayınlar yapıldığı görülür. Bunun üzerine İzmir’in Türk askerleri tarafından yakılmadığı; Fransız, Amerika ile bazı tarafsız devletlerin resmi görevlileri, sinemacılar, yazarlar tarafından rapor edilir. Hükümet bu raporları yayınlar. Lozan Konferansı’nın başlamasından 70 gün sonra anlaşma sağlanamayınca, Türk delegasyonu yurda döner. Lozan’da çalışmalar üç grupta toplanır. İngiltere’nin ilgilendiği birinci grupta; Siyasi sorunlar, toprak, boğazlar, azınlıklar söz konusudur. Fransızların ilgilendiği ikinci grupta; mali ve iktisadi konulur, İtalyanların ilgilendiği üçüncü grupta; kapitülasyonlar, idari ve dini konular görüşülür. Bu sorunlarla ilgili anlaşmazlıklar doğar. İngiliz işgali altındaki Musul sorununu çözmek için çok çaba harcanır. İngilizleri inandırmak olanaksızdır. Bu konuda üç devlet (İngiltere, Fransa, İtalya) savaş tehdidinde bulunur. Türk delegasyonu direnince, konunun bir yıl geriye bırakılması kararlaştırılır. Trakya sınırının Meriç Nehrinin batısından başlaması önerisi, bu yerlerin Yunan idaresinde olduğu söylenip kabul edilmez. Yabancılar için ayrı yargı sistemi istenir. Demiryolu şirketinin ayrıcalıkları aynen korunur. Yunanistan’dan savaş tazminatı istenmesine gerek görülmez. Daha sonra bir anlaşma metni verilerek 24 saate kadar benzeri isteklerin kabulü istenir. Türk delegasyonu verilen anlaşma koşullarını kabul etmeyince, konferansa ara verilir. Bu sırada Amerikalılar araya girip: “Siz koşulları kabul edin, biz konferansı toplarız.” şeklinde bir öneri getirir. Önce İngiliz, sonra İtalyan delegeleri Lozan’dan ayrılınca Türk delegasyonu da, Hükümetin ve Meclisin görüşünü almak için yurda döner. Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve Bakanlar Kurulu Başkanı Hüseyin Rauf Bey, Mecliste günlerce devam eden görüşmeler sırasında konu ile ilgili ayrıntılı bilgi verirler. Milletvekilleri kıyasıya eleştirilerine devam edince Mustafa Kemal Paşa söz alır.) GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA- (Ankara)- Arkadaşlar, söyleyeceklerim usul ile ilgilidir. Söz konusu olay gerçekten önemli ve naziktir. Sinirli şekilde görüşmelere devam etmek uygun olmaz. Onun için bütün arkadaşları sessiz olmaya çağırıyorum. Sanıyorum ki arkadaşların sinirlenmesine neden olan konu, olayın neden ve niteliğinin bütünüyle anlaşılmamış olmasından ileri gelmektedir. Bildiğim kadarı ile Bakanlar Kurulu buraya kesin karar almak için gelmemiştir. İzin verirseniz evreleri anladığım şekilde anlatayım. Milli hedefin elde edilmesi için kesin bir zafere ihtiyaç vardı. Millet ve milletin öz çocuklarından oluşan ordu, kesin zaferi elde etti. Bu güvenle delege heyetimiz çağrı üzerine Lozan Konferansı’na gitti. Aylardan bu yana yapılan çalışmalarda, bu konu tartışıldı. Sonuçta anlaşma devletleri görüşülen ve bazıları görüşülmeyen maddeler içeren bir kitabı delege heyetimize verdiler. Barış projesi adını taşıyan bu kitabın kapsamı, delege heyetimiz tarafından kabul edilemeyecek esaslar taşıyordu. Heyetimiz ertelemeden yararlanıp hükümet merkezine geldi. Durumu Bakanlar Kuruluna anlatarak yeniden talimat istemişlerdir. Yoksa delege heyetimiz, Yüce Heyetinize kabul ettirmek istediği proje ile huzura gelmiş değillerdir. Bakanlar Kurulu konuyla ilgili bir karar verme zorunluluğunu duydu. Bu karar ya barış görüşmelerine son verip yeniden askeri harekete başlamak, ya da bu kararı erteleyip yeniden barış olanaklarını araştırmaktır. Bugün yapacağımız iş, bir projenin detaylarını görüşme değil, bir iki konuda doğru karar vermektir. Karar verildikten sonra detayları için Yüce Heyetinizin toplanmasına gerek kalmaz. Yüce Heyetinizin de bildiği gibi; esas konu sınır konusudur. Şu anda Bakanlar Kurulu ve delege heyeti oy birliği ile kararını vermiştir. O karar; toprak konusunda ılımlı hareket etmek ve maddelerden bir kısmını çıkarıp, üst tarafını imza ederek barışa katkıda bulunmak şeklindedir. Biri Karaağaç’dan vazgeçmek. İkincisi, Musul konusunun çözümünü sonuçlandırmak için, İngiltere ile Türkiye’nin bir araya gelip konuyu bir yıl ertelemesidir. Musul konusunda direndiğimizde, savaşa girmemiz gerekir. Bu konuda sakin şekilde karar verilmelidir. Çıkarımız bunu gerektiriyor diyorsanız, o zaman konuyu tüm detayı ile inceleyip, son kararınızı verirsiniz. Bir kısım arkadaşlarımız, konuşmalarını milli anlaşmaya (Misak-ı Milliye) dayandırıyor. Sırrı Bey’e göre, delegeler heyeti milli anlaşmayı yok etmiş, Bakanlar Kurul milli anlaşmadan vazgeçmiştir. Ben de diyorum ki; Sırrı Bey Milli Anlaşmanın ne olduğunu anlamamıştır. Bildiğiniz gibi toprak ve sınır konusu; anlaşmanın birinci maddesi içindedir. Milli Anlaşmanın net sınırı olan haritası, hiçbir zaman olmamıştır. Savaşa girmemek için Musul konusunu bir yıl sonraya bırakmak, ondan vazgeçmek demek değildir. Burayı elde etmek için daha güçlü olduğumuz bir zaman beklenebilir. Bugün barış yaparız, bir iki ay sonra Musul konusunu çözmeye kalkışırız. Ancak bugün Musul konusunu çözmek istediğimizde karşımıza sadece İngilizler, Fransız, İtalyan, Japonlar değil, dünyanın tümü çıkar. Musul konusunda bugün ordumuzu gönderip alacağız dediğimizde bu olabilir. Musul’u çok kolayca alabiliriz. Ancak ondan sonra savaşın son bulacağını sanmayınız. Bu durumu ayrıca söz konusu ederseniz, sakıncaları kendiliğinden ortaya çıkar. Sözümün sonu şudur: Bakanlar Kurulu kendi yetkisi içinde delege heyetine yeniden talimat verip görevini devam ettirir veya savaş kararı verir. Gazeteler değişik şeyler yazmış olabilir. Delegeler heyeti ve başkanınız karşınızdadır. Kabul edilmesi olanaksız parasal konular, anlaşma koşullarından çıkarılmalıdır. Diğer konular kabul edilebilir niteliktedir. (Lozan Konferansı ile ilgili gizli oturumda görüşmeler yeniden başladığında, önce Lozan delegesi Sinop Milletvekili Rıza Nur söz alıp, özetle şunları söyler: “Lozan’a gittiğimizde karşımızda bütün dünyayı bulduk. Savaş sırasında İngilizlerle birlikte olan Fransa, İtalya’dan ayrı olarak Amerika, Japonya, savaş sırasında Avrupa’da tarafsız kalmış ne kadar devlet varsa ve Ermeniler, Geldani, Asuriler gibi devlet olmayan toplulukların temsilcilerini dahi önümüze sürdüler. Lord Kurzon, iki de bir eliyle bunları göstererek bize gözdağı vermeye kalktı. Önce Sevr anlaşmasını ileri sürdüler. Daha sonra buna başka maddeler ekleyerek karşımıza çıktılar. Uyrukluk (tabiiyet) konusunda; 18 yaşını bitirenler iki yıl içinde hangi uyruğa geçmek isterlerse onu seçeceklerdir. Azınlık konusunda: Hıristiyan dünyası, Müslüman idaresindeki Hıristiyanların durumuna büyük önem veriyordu. Konu ile ilgili dünyanın her yerinden telgraflar yağıyordu. Örnek olarak Amerika’dan 5 milyon Hıristiyan adına telgraf geldi. İngiliz kiliseleri telgraflar yağdırıyor, papazlar gönderiyordu. Azınlıkların askerlik yapmasını istemediler. Nedenini sorduğumuzda: Siz onları işçi taburu yapar, sonra da kesersiniz dediler. İşçi taburunu Müslümanlardan oluşturacağımızı söyledik, uzun tartışmalardan sonra kabul ettiler. Patrikhane konusu da büyük tartışmalara neden oldu. Biz patrikhanenin ülkemizden çıkarılmasını önerdik, kabul edilmedi. Ancak patrikhanenin dini konular dışında özelliği kalmadı. Politika ile uğraştığında sınır dışına çıkarılacaktır.” (Bu arada söz alan Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey şunları söyler: “Arkadaşlar patrikhane konusu, acımadan doğan zarardır. Bu millet asırlardan bu yana zararını çekiyor. Acılı günlerimizde başımızın üzerinde bağırıp çığıran bir baykuştur. Asırlardır hangi olayı karıştırırsanız ya bir patrikhane parmağı veya patrik çıkar...”) Sinop Milletvekili Rıza Nur konuşmasına devamla: “Ermeniler güneyde ve Van’da yurt verilmesini istediler, bu konuda da tartışma çıktı. Sonuçta istekleri kabul edilmedi.” Rıza Nurdan sonra, yine Lozan delegesi ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey söz alır. Lozan’da mali ve iktisadi konularda yapılan görüşme ve tartışmaları madde madde geniş şekilde açıklar. Bir soru üzerine Osmanlı İmparatorluğundan kalan 159 milyon çil, çil altın borcu ödemeyi kabullendiklerini söyler. Bu borçların Düyun-u Umumiye , Osmanlı Bankası ve Tekelden alınıp yenilen paralar olduğunu, bir kısmı ile de aylıkların ödendiğini söyler. Daha sonra söz alan Dışişleri Bakanı ve Lozan Konferansı Baş Delegesi İsmet Paşa hayli uzun olan konuşmasında özetle şunları söyler: “Önce savaş sırasında tarafların elinde bulunan esirlerin karşılıklı geri verilmesi kararlaştırıldı. Ticaret gemileri savaş ve barış zamanında boğazlardan serbestçe geçebilecektir. Sadece Türkiye savaşa girdiğinde bu konuda her türlü önlemi alabilecektir. Türkiye’nin karada ve denizde donanma yapıp kullanma yetkisi korunmuştur. İstanbul’u baskınlardan ve tehlikelerden korumak için 12.000 kişilik silahlı kuvvet bulundurulacaktır. Bir Türk delegesinin başkanlığında Fransız, İngiliz, İtalyan, Japon, Sırp, Yunan, Bulgar, Romen, Rus ve Amerikalılardan oluşan Boğazlar Komisyonu kurulacaktır. Her devlet boğazlardan ayrı, ayrı on gemi geçirebilecektir. Trakya sınırının 30 kilometrelik kısmı askerden arındırılacak, bu bölgede yalnızca 5.000 kişilik jandarma bulundurulacaktır. Bulgar ve Yunanlılarla sınır olarak, Meriç nehrinin sol yanı belirlenmiştir. Suriye ile 1921 yılında Fransa ile yapılan anlaşmadaki sınırı önerdik. Antakya, İskenderun ve çoğunluğu Türk olup Türkçe konuşulan yerlerde hukukumuzu koruyoruz. Irak sınırı ve Musul bir yıl içerisinde İngiltere ile dostça çözümlenecek. Bu konuda anlaşma olmazsa Milletler Cemiyetinin (Cemiyeti Akvamın) vereceği karara göre sınır düzenlenecektir. (Bu sırada bir milletvekilinin: “Milletler Cemiyeti hakkımızı vermezse ne olacaktır?” sorusu üzerine) İsmet Paşa; “O zaman savaşırız.” der. “İtalyanların elinde bulunan adaların Türkiye’ye verilmesini istedik. Kıbrıs adasında İngiliz uyruğunda bulunan Türkler, iki yıl içerisinde Türk uyruğuna geçmekte serbest kalacaklardır. Adli, idari, ekonomik kapitülasyonların sona erdiğini söyletiyoruz. Lozan’da görüşmeler sırasında delegelerimizin ve danışmanlarımızın tümü dinlenmiş, görüşleri doğrultusunda hareket edilmiştir.” (İsmet Paşa konuşmasını tamamladıktan sonra birçok milletvekilinin çeşitli konularda sorduğu soruları yanıtlar. Bakanlar Kurulu’nun görüşünün sorulması üzerine de, Bakanlar Kurulu Başkanı Hüseyin Rauf Bey soruları yanıtlar. Daha sonra Lozan Konferansı Danışmanları Adana Milletvekili Zekayi Bey ve Diyarbakır Milletvekili Zülfi Bey, sorulan soruları ayrıntılı şekilde yanıtlar. Konu ile ilgili görüşmeler günlerce devam eder. Yüze yakın milletvekili söz alır. Konuşanların çoğu Lozan’da yapılan görüşmeler aleyhindedir. Bir kısım milletvekilleri, biran önce barış yapılmasını isterken, bazıları savaşa devam edilmesini ister. Bunun üzerine Gazi Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alır). GAZİ MUSTAFA PAŞA (Ankara) - Arkadaşlar, altı yedi günden bu yana, konu üzerinde Yüce Heyetinizce görüşmeler devam etmektedir. Çeşitli konuşmacılar görüşlerini açıkladılar. Yeteri kadar eleştiri yapıldığı görüşündeyim. Bu görüş ve bilgilendirme ile olayın iyi ve kötü yönleri arkadaşlar tarafından bütünüyle anlaşılmıştır. Bundan dolayı tartışmaların devamında yarar olmadığı görüşündeyim. Olabilir ki düşmanlarımıza başka şekilde aksedebilir ve zararlı olabilir. İzin verirseniz karara yardımcı olacağı görüşü ile kısaca konuşmak istiyorum. Daha önce de değindiğim gibi, Lozan Konferansı uzun süre devam etmiştir. Sonunda Anlaşma devletleri delegeleri, heyetimize bir takım koşulları kapsayan barış projesi adını verdikleri bir kitapçık vermişlerdir. Elinizde bulunan tercümesi çok yanlış ve eksik olmakla birlikte anlamı şudur; böyle bir barış projesini kabul etmemiz olanaksızdır. Doğrudan bağımsızlığımızı engelleyen koşullar taşımaktadır. Bunun için bu projeyi kabul etmeyeceğimizi hep birlikte kesin olarak söyleriz. Eğer anlaşma devletleri direnirse; o durumda milletimiz, hükümet ve Meclisimiz için savaş zorunlu hale gelir. O zaman savaş ederiz. Ancak savaştan kaçınıp, barış yolunu üstün saymayan hiç bir arkadaşımız yoktur. Anlaşma devletlerine delege heyetimiz bir mektup göndermiştir. Ağızlarda dolaşan karşı proje bu olsa gerekir. Bu mektup doğrudan anlaşma devletleri projesini eleştirmektedir. Mektup diplomatik usule uygun yazılmıştır. Kapsamı ise: “Anlaştığımız konuları imza edip barış yapalım, anlaşamadığımız konuları sonraya bırakalım şeklindedir. Eğer bu önerimiz kabul edilmeyecek olursa, yaptığımız öneri yok sayılmalıdır.” şeklindedir. Bu mektuptan sonra, hepinizin bildiği gibi Lozan’da konferans görüşmelerine ara verilmiştir. Delegeler heyeti Bakanlar Kurulu’na karşı sorumludur. Bakanlar Kurulu da Yüce Heyetinize karşı sorumludur. Delegeler heyeti enine boyuna dinlenildi. Bazı konular nedeniyle, yeni talimat almak için Yüce Heyetinize gelindi. Sizden yeni bir talimat istiyorlar, bu bizim için çok önemlidir. Millet ve memleketin hukuk ve bağımsızlığını tamamen elde etmek için Bakanlar Kuruluna verilecek talimat doğrultusunda delege heyeti hareket eder. Arkadaşlar benim şahsi görüşüme ve yaptığım araştırmaya göre; Delegeler heyetimiz kendilerine verilen görevi tam ve en iyi şekilde yerine getirmiştir. Milletimizin ve Meclisimizi en iyi şekilde dünyaya tanıtmış, bunda da başarılı olmuştur. Delege heyetimize, Yüce Heyetinizce manevi yönden kuvvet verip, çalışmalarına devam ettirmek gerekir. Bu şekilde yapılacak hareketle barışa kavuşacağımızdan ümitli olabiliriz. Barış yapılacaksa bir an önce yapılmalıdır. Askeri önlemleri almaktan da geri kalmayalım. Bir kısım arkadaşların imzaladığı bir önerge gördüm. Ben de o arkadaşlara katılarak o önergenin Yüce Heyetinizce kabul edilmesini memleket için yararlı, barış için uygun görmekteyim. Yinelemek isterim ki, görüşmelerin bu şekilde günlerce devam etmesinden sakıncalar doğmaktadır. Görüşmeler yeterlidir, önergeyi kabulünüze sunuyorum. (Bağımsızlık Savaşının kazanılmasından sonra Atatürk, İsmet Paşa, Kazım Paşa, Fethi Bey’i Çankaya’da akşam yemeğine çağırır. Yemek sırasında “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” der. Yemek sonrası da İsmet Paşayla birlikte Cumhuriyet ilanı ile ilgili kanun tasarısını hazırlarlar. Mecliste Cumhuriyet ilanı 29 Ekim 1923 akşamı saat 20:30 kabul edilir. On beş dakika sonra da Mecliste bulunan yüz elli sekiz milletvekilinin oy birliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçilir. *Yayınlanan gizli oturum tutanakları, 24 Nisan 1920 tarihinden başlayıp, 25 Ekim 1934 tarihinde son bulmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis gizli oturumlarında yaptığı ilk konuşma, 24 Nisan 1920 tarihini taşır. 6 Mart 1923 tarihinde, “Lozan Konferansı” oturumunda yaptığı konuşma ile son bulur. Atatürk’ün daha sonra Mecliste yaptığı konuşmalar, açık oturumlarda yapılmış ve yayınlanmıştır). SONUÇ: Milli mücadelenin başladığı sıralarda, “Türkler Avrupa’da ki belaların başıdır. İstanbul Türk değil, Yunanlıdır. Türkler İstanbul’dan atılmalıdır.” diyen İngiltere’nin Başbakanı Lloyd George‘a, savaştan sonra, İngiltere desteklediği halde, Yunan ordusunun neden yenildiği sorulduğunda şu yanıtı verir: “Ne yapalım, yüz yıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki O büyük dâhiyi yüzyılımızda Türk Milleti yetiştirdi. Hiç bir çabamız sonuç vermedi. Mustafa Kemal Paşa’ya yenildik”. Bugün Atatürk ilkeleri Cumhuriyetimizin yolunu aydınlatmaktadır. Onu tanıyanların gönlünde sevgisi artarak devam etmektedir. Torunlarımın resimlerinden tanıyıp öğrendikleri ilk isim Atatürk olduğu için ayrıca seviniyorum. Türkiye Cumhuriyeti milli mücadeleyi ve Atatürk’ü anlayan, kendine güvenen gençlerin omuzlarında yükselmeye devam edecektir. Yapmış olduğum araştırma ve çalışmalarım sırasında bana desteğini esirgemeyen eşim Şadan’a, diğer kitaplarımda olduğu gibi özenle düzeltmeleri yapan oğlum Ömür, kızım Nihan ve gelinim Suna’ya içtenlikle teşekkürlerimi sunarım. Ocak 2007 Ankara -Mutluköy ---------------- ATATÜRK'ÜN TARİH GÖRÜŞÜ(DÜNYA VE TÜRK TARİHİ)http://ahmetdursun374.blogcu.com/4026393/
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
5/7/2009 - ATATÜRK; GİZLİ CELSELER-3/a
Efendiler, Türkiye’yi bu bozuk yollardan, batmaya gönderen bu vadiden kurtarabilmek için düşünen beyinlerin buldukları bir gerçek vardır. O da Türkiye’nin yeni düşüncelerini inançla yaymak gereklidir. Türkiye’yi düştüğü çıkmaz yoldan kurtarabilmek için, millete kişiliğini ve saygınlığını tanıtmalıyız. Hayat ve bağımsızlığı için çaba göstermeye yeterli olduğunu anlatıp, yeni bir maneviyatla gelişmesini sağlamak gereklidir. Bu aslında hükümet teorisinin değişmesi ile mümkün olabilir. İşte bugün milletimiz ve milletimizin gerçek temsilcisi olan Yüce Heyetiniz, ilmen gerçekleri keşfetmiş bulunuyor. İnanınız ki yurdu ve milleti kurtarmak için bundan başka çıkar yol yoktur. Millet ve devlete hayat verecek olan bu yenileşmedir. Bu nedenle bütün yurdun canıyla, başıyla buna sarılması gerekmektedir. Bütün milletin bu uğurda son nefesine kadar kararından dönmemesi gerekir. Bu sözlerimden sonra var olan savunma vasıtalarımızı hatırlatmak isterim. Efendiler, bizim üç savunma vasıtamız vardır. Bunlardan biri ve en önemlisi, doğrudan milletin kendisidir. Millet bu isteğin gerçekleşmesindeki inançlı kararını göstermeyi başarırsa, düşmanlarımızın saldırılarına karşı o kadar kuvvetli oluruz. İkincisi; bu milletin gerçek yetkili temsilcilerinden oluşan Yüce Heyetinizdir. Yüce heyetiniz, bütün dünyaya karşı dayanışma ve birlik içinde olmalıdır. Üçüncü vasıtamız; yine milletin silahlı evlatlarından oluşan ve düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur. Bu cepheler, bildiğiniz gibi ikiye ayrılabilir. İç cephe (dahili cephe) ve dış cephedir (zahiri cephe). İç cephede esas olan, bütün halkın aynı düşünce ve inançla birlikte kurdukları cephedir. Dıştaki cephe ise, ordumuzun düşman karşısındaki cephesidir. Dıştaki cephenin sarsılması, bozulması, çözülmesi, yenilmesi hiç bir zaman bir milleti, bir yurdu mahvedemez. Bunun fazlaca önemi yoktur. Asıl önemli olan, yurdu temelinden yıkan ve halkını tutsak eden, iç cephenin düşmesidir. İşte bu gerçeği bizden önce bilen düşmanlarımız ki, en başta İngilizler, asıl bu cepheyi yıkmak için iki-üç yıldan bu yana, çalışmaktadır. (Kahrolsun sesleri) “Kale içeriden yıkılır.” İşte düşmanlarımız da bizi içimizden yıkmaya çalışıyorlar. Bizce bilinen ve bilinmeyen zehirli girişimleri gerçekten korkunçtur. Efendiler, hiç kuşkusuz diyebiliriz ki, her birimizin şahıslarına dokunacak mikroplara ve araçlara sahiptirler. Üzülerek söylüyorum ki düşmanlarımız bu yolda hiçbir özveriden sakınmıyorlar. Türkiye’nin yok olması, kendi hayatları kadar önemlidir. Tek amaçları milli girişimlerimizi ve iç cepheyi yıkmaktır. Önemli olduğu için söylemeliyim ki, Güneydoğu cephemizde bir Kürdistan olayı ortaya çıkarıp, oradaki suçsuz halkın kafasını karıştırıp, genel birliği bozmak için her türlü girişimde bulunmuşlardır. Kuşkusuz Hükümetimiz konu ile ilgili olarak gerekli önlemi almıştır. Efendiler, gerek içteki cephenin, gerekse ordunun kuvvet ve maneviyatını sağlamak görevi, Yüce Heyetinizindir. Ne kadar birlik ve dayanışma içinde, ilerisini düşünerek hareket edersek, iç ve dış cepheler o kadar güvenilir olur. Şu zamana kadar Yüce Heyetiniz, yurdun ve milletin istediği olgunluk ve saygınlıkla hareket etmektedir. Böyle olmakla birlikte düşmanlarımız, beynimizde oluşan en küçük bir anlaşmazlıktan dahi yararlanma yollarını aramaktadır. Bu konu ile ilgili Dışişleri Bakanlığı dosyalarını dolduran birçok raporlar vardır. Arkadaşlar, savaşın gelişmesine göre cephede bulunacağımdan, yaklaşık bir ayı aşkın süre sizlerden ayrı kalacağım. (Allah muvaffak etsin sesleri) Bu süre içerisinde ümitsizliğe sebep olacak açık tartışmalardan kaçınılmasını, özellikle Yüce Heyetinizden rica edeceğim. Ordunun moral gücünü kötü etkileyecek bazı konular vardır ki, ayrılırken bu konuları sizlere sunacağım. Benim yokluğumda özel kalem olayı söz konusu edilmiş. Bilindiği gibi Meclis Başkanlığı’nın kendine ait özel kalemi vardır. Sanılmış ki, Meclis Başkanlığı’na milletten gelen yazılar özel kalemde yok ediliyor. Bu doğru değildir. Bildiğiniz gibi Başkanlık Makamında oturan kişi aynı zamanda Yüce Meclisin Başkanıdır. Meclisin işlemleriyle ilişki içindedir. Diğer yandan Bakanlar Kurulunun da doğal başkanıdır. Son zamanlarda Başkanınıza bir de Başkomutanlık yetkisi verdiniz. Bu sebeple de ordunun işleriyle ilgilidir. Bu üç konuda birçok yazışma, doğrudan Başkanlık Makamına gelir. Eğer bunların tamamını Yüce Heyetinize sunarsak veya komisyonlara gönderirsek, ordu ve Bakanlar Kuruluna ait işler, bütünüyle durur. Başkanlık Makamına seçtiğiniz kişiye güveniniz olmalıdır. Başkan gelen yazıları ilgili makamlara gönderir. Doğrudan Yüce Meclise ait ise, Başkatipliğe gönderilir. Orduya ait ise olayın özelliğine göre Milli Savunmaya veya Genelkurmaya gönderilir. Bu yazışmaların kolaylıkla yapması için özel kalemi vardır. Özel kalem, Başkanın güvendiği insanlardan oluşur. Ben burada bulunmadığım zamanlar Başkanlık görevini yapacak kişi İkinci Başkandır. (Mustafa Kemal Paşa konuşmasının bu kısmında komisyonlardan çıkıp meclise gönderilmiş olan kanun tasarıları ile ilgili detaylı bilgi verir. Daha sonra milletvekilleri tarafından sorulan soruları yanıtlar). MUSTAFA KEMAL PAŞA - Efendiler, Sakarya Savaşı’na benzer bir meydan savaşı yapacağız. Bu meydan savaşında Yunanlıları yurttan kesinlikle çıkarabiliriz. Düşmanın saldırısını karşılamak için her türlü önlem alınmıştır. Ankara’ya doğru ilerlemesine karşı alınacak önlemler kararlaştırılmıştır. En çok kuşku duyulan düşmanın süvarisidir. Beş süvari tümeni olduğuna ait haberler vardır. Ancak bir süvari tümeni vardır. Kuvvetlerini artırmak için planlananın ancak yarısını getirtebilmiştir. Süvari kuvvetlerimiz onlardan üstündür. “Düşmanın Samsun yöresine çıkarma yapması söz konusu olabilir mi? Çıkarma hareketi yapıldığında buna karşı önlem alındı mı?” deniliyor. Buradan kuvvet alıp çeşitli sahillere çıkarma yaparsa, meydan savaşını kazanmamızda bize yardım etmiş olur. Çıkarma olursa, karşı koyacak kuvvetlerimiz o yörede bulunmaktadır. Efendiler, sözlerime son verirken, hepinize içtenlikle esenlikler diliyorum. (Allah muvaffak etsin sesleri) Ancak benim başarım; Yüce Heyetinizin ve temsil ettiğiniz bütün milletin, bana olan güvenine ve bunun devamına bağlıdır. (Alkışlar). (Mustafa Kemal Paşa’nın konuşmasında Bağımsızlık Savaşı sonuna kadar geri bırakılmasını istediği kanunlarş; Orduya alınacak subaylar ile, askeri terfi kanunlarıdır. Bu kanunlarla ilgili söz alan milletvekilleri Paşa’yı kıyasıya eleştirir. Mersin Milletvekili Selahattin Bey: “Paşa’nın görüşü kendisine aittir. Söylediklerinin tartışılmadan kabulü doğru değildir. Burada millete emredilemez, aksi halde Meclisin ortadan kaldırılması gerekir. Paşa, Meclisin karar verdiği her şeyi yapmaya mecburdur.”der. Erzurum Milletvekili Avni Bey ise yaptığı konuşmada şunları söyler: “Efendiler, gerek ordu ve gerek Meclisin tek dayanağı; birincisi Allah, ikincisi halkın güveni, üçüncüsü de ordudur. Burada kim kendisine milletvekillerinden daha yüksek, daha yurtsever derse, ben onu vatan haini sayarım. Paşa burada emrettiler ki; şu, şu kanun çıkarsa, Başkomutanlık, Milli Savunma bunu yerine getirmeyebilir. Rica ederim, emri burası verir. Bir erin, bir subayın ihtiyacını ben de kendileri kadar anlarım. Öğütlerini bize değil, erlere, subaylara versinler. Beyler Paşa Hazretlerini ancak emrimizi dinlediği zaman severiz, aksi halde parçalarız.” (Bravo sesleri) MUSTAFA KEMAL PAŞA (yeniden söz alır): Efendiler, ileri sürdüğüm öneriler hiç bir zaman emir anlamında anlaşılmamalıdır. Eğer böyle olsaydı bunun tartışılması için sizlere başvurmaya gerek kalmazdı. İstenilen konuların kabulü veya kabul edilmemesi oylarınıza bağlıdır. Bunun için emir söz konusu değildir. Yüce Heyetinizin duygularından, ahlakından, milli ilkeleri korumadaki kararlılığından kuşkum yoktur. Kuşku uyandıracak bir söz de söylemiş değilim. Ancak bilinmelidir ki, uygulanma imkanı olmayan bir şey yapılamaz.
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."
Eflatun,
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26
Arkadaşlarım
• okay YILDIZ • ercan şen • necaticavdar • seden s. • yagmurvetoprak • laleninbahcesi • sennurozturk • aktifus • mustafabaygin • saraykoy • tulaybilgin • cihateri • İnsiyaki Milli • Sezgin KOŞAR • yildizlarvegece • paratoner • karsittez • hazanseli • cumhuriyethalkpartisi • barometre • sanatyeri • erenyemi • fcinar55 • erginbay • prewar • dogpol • onurlu1turk • kerkukunsesi • candanof • aliuluc • skurt • pistols • livanca • leventgeckalanlar • leventburda • Blogcu Yardım • alevidostlar • sue • Angel Dream • hukuksal • alisevgi • Kitap Özeti • 93busra • dilsizmutercim • benyaziyorum • cem38 • ALİ ÖZTÜRK • sakirmgk • loji • hocaileessek • snecateren • yuceltanay53 • benyaziyorumsiyaset • zeynep03 • vakanuvis • rizelli • romanozeti • gencsblog • benyaziyorumflashheader • aheng • Pelin Zeybek • tatilvakti • E. Demirel • tuncaytemiz • turkeyphotogallery • aylin toygun • hilalliler • MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAGIP ŞAHİN • kristinaodonnelly • karya35 • ECECE BİR YAKLAŞIM • busraustaomer • kurucafe • barbibarbieoyunlari • futuristar • drsaglik • zalim ...
----
-------
---
|