Embed

AKP Ülke Pazarlamasına Hatay'dan LİFO yöntemiyle başladı.

          

  AKP Ülke Pazarlamasına Hatay'dan LİFO yöntemiyle başladı.

 

 

Bu yazıya başlamadan bazı kavramları kısaca açmakta yarar var.

Bir malın stok kayıt sisteminde iki kavram vardır.

Biri LİFO diğeri FİFO.

LIFO ifadesi Muhasebe bir değerleme yöntemidir ve kayıt sisteminde teknik bir terimi ifade eder. Bir malı üretime sevk ederken üretimden hemen önce aldığımız ürünleri yani en son aldıklarımızı pazarlamak anlamındadır. Özetle üretime verilecek olan veya satılacak malların stoklara son olarak giren mallardan olması gerektiği varsayımına dayanır. Stoktaki malların kullanılma sırası son olarak alınan mallardan başlanarak geriye doğru sırasıyla devam eder. Yani stoklara giren malların giriş sırasının tersine göre stoktan çıkarlar.

LİFO Last İn First Out (Son Giren İlk Çıkar) kelimelerinin baş harflerinden oluşur.
 

FİFO ifadesi de bir değerleme yöntemidir. Üretime verilecek olan veya satılacak malların stoklara ilk önce giren mallardan olması gerektiği varsayımına dayanır. Stoktaki malların kullanılma sırası ilk alınan mallardan başlanarak sırasıyla devam eder. Yani stoklara giren malların yine giriş sırasıyla stoktan çıkması demektir.

FİFO First İn First Out (İlk Giren İlk Çıkar) kelimelerinin baş harflerinden oluşur.
 

Şimdi AKP’nin bu yöntemleri siyasette nasıl kullandığını ifade etmeye çabalayacağım.
 

Ne de olsa teşbihte hata olmazmış, ben de bir teşbih etmeye, analiz etmeye çalışayım istedim.

Bu yöntemler siyasete uyar mı, uygulanabilir mi kısa ve özet örneklerle açmaya çalışacağım çünkü RTE pazarlamacıyım dediğine göre pazarlama tekniklerini, stok,  döküm (envanter)tekniklerini iyi biliyor olması gerekir.

Bir Muhasebeci olarak kendi alanımda ancak kafa karıştırmayacak, herkesin anlayabileceği lisan, ifade ve tarzda incelemeye gayret sarf edeceğim.

2007 Ocak ayında Erdoğan, Türkiye’nin imkânları ve potansiyeli ile örtüşen miktarda bir sermayeyi çekmek zorunda olduğunu belirterek, şunları söylemişti.



"Burada bir konu üzerine gitmek istiyorum. Bizzat bunun pazarlamacısı olarak adeta çalıştım. Muhalefet bu ifadelerimi farklı yere çekmiştir. Hala özellikle siyasette veya ilim içinde ülkelerin pazarlanması diye bir anlayışın olduğunu hala bilmiyorlar. Neydi bu? “Ben ülkemi pazarlıyorum” dedim. Bundan rahatsız oldular. Aynı noktadayım.”

Erdoğan Ocak ayında yaptığı konuşmada bazı rakamlardan bahsetmişti.
 

“…bundan sonrası için takriben 10-15 milyar dolar bir yatırım yapılması gerekiyor. Şu ana kadar 20 milyar dolar yatırım yapıldı.”

Kasım 2007’ye gelindiğinde ise, “Uluslararası şirketler, özellikle de bankalar bir ülkeye yatırım yapacakları zaman 10 yıl, 15 yıl hatta 30 yıl sonrasını görmek isterler” diyor ve 2006 yılında 20 milyar doları aşan uluslararası yatırıma ulaştıklarını, 2007 yılı Eylül ayı itibariyle Türkiye'ye giren yabancı sermayenin 15,3 milyar dolara ulaştığını, bu yılın sonunda bu rakamın 25 milyar dolara çıkmasını beklediklerini söylüyordu.



Bu ne demekti?

Bu şu anlama geliyordu.
 

10-15 milyar dolar bir yatırım yapılması gerekiyor. Şu ana kadar 20 milyar dolar yatırım yapıldı”ifadesindeki yapılan yatırımların yine kendi ifadesiyle Türkiye'ye giren yabancı sermayenin 15,3 milyar dolara ulaştığını söylemesi kendisini yalanladığı gibi yerli çabalarla değil, dış yatırımlar olduğu, yani üretime dönük olmadığı, üretimden kaynaklanmadığı anlamına geliyordu.

Ama benim % 99,9 dindar vatandaşım bunu anlamakta, algılamakta bir sorun görmüyordu.

Yine % 99,9’u dindar olan ve AKP’ye oy veren, “Yetmez ama evet” diyen % 50’lik vatandaşım Erdoğan’ın “Ben ülkemi pazarlıyorum” ifadelerine tepki gösterenlere karşı 2007 Kasım ayının son çeyreğinde Yabancı Sermaye Derneği'nin (YASED) Ankara Hilton Otel'de düzenlediği geleneksel sonbahar resepsiyonuna katılarak yaptığı açıklamaları da anlamamak için yine Allah’a iadeli taahhütlü havale sistemini çalıştırıyordu.
 

Erdoğan Kasım 2007’de YASED resepsiyonunda ne diyordu bir daha anımsayalım.

"Uluslararası sermayeye ters bakan, önemine inanmayan anlayışlarla biz bu çileleri çektik. Onun için Türkiye bunun bedelini ağır ödedi. Yatırım ortamının iyileştirilmesi noktasında yoğun çaba gösterirken 'Ben ülkemi pazarlıyorum' ifadesini kullandığını anlatan Başbakan Erdoğan, "Bu ifadelerden dolayı bazı siyasiler çok çirkin yaklaşımda bulundular. 'Ülke pazarlanır mı?' dediler. Çünkü bunlar siyasetin de bir pazarlama (marketing) sistemi olduğunu, aynı zamanda ülkelerin de böyle bir marketing piyasasının olduğundan bihaberler. Bunu bilmedikleri için sıkıntı içindeydiler. Ama biz bunu aştık"dedi.



%99,9’u Müslüman olan halkım RTE’nin onlarca kez BOP eş başkanı olduğunu söylediğini de bilmezden gelmeyi bir takıyye sanatı sayıyor.

Neyse biz dönelim LİFO- Last İn First Out (Son Giren İlk Çıkar) bölümüne.

Yukarıda basitçe özetlemeye çalıştığım ifadeleri anımsayacak olursanız pazarlamacılık görevini yerine getirmek için de bir Muhasebe kuralına göre çalışmak gerekmektedir.

Küçük bir işletmede dahi Muhasebe kuralları geçerliyse koca ülkeyi pazarlarken neden geçerli olmasın?

Türkiye’de 130 bin 480 yabancı kişiye, 105 milyon 206 bin metrekarelik 134 bin taşınmaz satılırken, 847 şirket 12 milyon metrekarelik 8 bin 774 taşınmaz aldı.

Kim söylüyor bunları?

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar.

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nün kayıtlarına göre Doğu Karadeniz Bölgesi'nde bulunan Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin'in toplam yüzölçümü 38 bin kilometre ve 3 milyon 606 bin nüfusun yaşadığı bölgede, sadece 657 yabancı uyruklu kişinin bin 207 adet taşınmazların toplam ölçümü ise 947 dönüm, bir başka deyişle 947 bin metrekare olmuş.

Bunu kim söylüyor?

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nün kayıtları söylüyor, yani Ahmet Dursun kötülemek için kafadan sallamıyor.



Menderes, Özal ve Erdoğan’ın aynı tarzda söylemleri neydi?

Efendim toprakları alıp taşımıyorlar ya, toprak yerinde duruyor.

Doğru yerinde duruyor, öyleyse git petrol kuyularından petrol çıkartsana, elini bağlayan mı var?
 

Saddam neden idam edildi bilmiyor musun?

Irak topraklarının altındaki her çeşit maden ve petrol ürünleri “MİLLİ SERVETTİR KANUNU” çıkarttı ve ABD doları yerine Avro’yu kullandığı için değil mi, inkâr edebilecek misiniz ey işbirlikçi Müslümanlar, ey BOP eş başkanları, buyurun yalanım varsa ispat edin.
 

AKP Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye ederken LİFO yöntemine nasıl başvuruyor?

Son Giren İlk Çıkar ilkesi gereği Türkiye topraklarına son giren, katılan yer neresidir?

Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması ile hem Suriye sınırımız çizilmiş (20 Ekim 1921) hem de Hatay'da özel bir yönetim kurulması, resmi dil olarak Türkçe ve Türk parası kullanılması kabul edilerek bir özel statü verilerek Fransızlara bırakılmıştı.

Tıpkı PKK, ABD, AB baskısıyla oluşturulan, PKK-AKP işbirliğinin Kürdistan kurulma çabalarında görüldüğü gibi.

Fransa’nın, Suriye ve Lübnan’a uyguladığı baskı bazı nedenlerden dolayı 1936’da ortadan kalkınca Hatay'ın Suriye sınırları içinde kalma tehlikesine karşı Atatürk’ün direktifleri doğrultusunda TBMM’nin Milletler Cemiyeti'ne başvurarak bazı pazarlıklar sonunda Hatay'ın geleceğine Hataylıların karar vermesi kararını aldırıp 2 Ekim 1938'de Tayfur Sökmen’in başkanlığında Bağımsız Hatay Devleti kuruldu.



4 Temmuz 1938'de Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki Türk birlikleri Hatay'a girince bu Hatay'ın Arap halkı için BİTİŞİ anlamına geliyordu.

Zaten 24 Ağustos 1938 seçimlerinde Arapların sayısal üstünlüğü olduğu halde Sancak Meclisi'nde toplam 40 milletvekilinden 22'sini Türklerin alması bunun göstergesiydi.

Türkiye ile Fransa arasında Ankara’da 23 Haziran 1939 tarihinde arazi mesailinin katği surette hallini mütazammın Anlaşma ve müzeyyelâtının tasdikına dair 3658 numaralı, 9.6.1939 kabul tarihli 4.7.1939 tarihli 4249 sayılı Resmî Gazete ile neşir ve ilâm edildi.

Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı Muhasebe kayıtları açısından incelersek AKP ve işbirlikçilerinin neden Hatay’dan başladıklarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunun ve Kürdistan Devleti’nin ilanının başlangıcının hangi yönteme göre yapıldığını daha net anlayacaksınız.

Yazılarımın bir kısmında söylediğim gibi işbirlikçiler ve AKP şunu iyi gördüler.

Türkiye’nin parçalanabilmesi için kuruluş aşamasını iyi bilmek ve aynen Atatürk’ün yaptığı gibi hemen her şeyi kanunla yapmak ve yine Atatürk’ün dediği gibi Millet öyle istedi şiarının arkasına sığınmaktan başka bölmenin yolunu bulamadıkları açıktır.

Özetle AKP ve işbirlikçileri Atatürk ne yapmışsa aynısını tersten yapıyorlar.

Bu uygulamanın yani milletin aklını çelmenin başlangıcında Muhasebe kurallarından olan FİFO (İlk Giren İlk Çıkar) yöntemini öncelikle din, etnisite kavramlarını için kullanmışlar, FİFO yöntemine uygun, bilimsel bir sistematik içinde yapmışlar ve son darbeyi vurmak içinse Hatay üzerinde LİFO yöntemini kullanarak Son giren-katılan Hatay ile ilk çıkışı başlatmak istedikleri gün gibi ortadadır.



Anımsarsanız FİFO yöntemini Atatürk’ün uygulamasında dil, din, ulus devlet kavramlarında görmüş, TBMM’den geçirilen ilk yasalar olarak anımsıyoruz.

Menderes’in Arapça Ezan, Özal’ın anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz ve Türkiye’nin adını Anadolu yapma planları, AKP ve işbirlikçilerin ise Cuma çıkışlarında şeriat bayrakları, tekbir sesleri, türban, özgürlük söylemlerini FİLO yöntemine uygun olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Suriye’den 100.000’in üzerinde bir rakama ulaşan terörist girişinin ve Hataylının tereddütlerinin açıkça görülmesinin ardında yatan sebep bilimsel uygulama olan LİFO yöntemiyle Hatay’ın Türkiye toprak envanterinden çıkartılması senaryosudur.

Özetle;
İşbirlikçiler gerçekten zekâ ürünü stratejileri var ve bu stratejik ortaklıklarında AKP ve muhalefetteki diğer eş başkanları eliyle planlarını başarı ile yürüttüler.

 

Bu arada TSK’nin nerede olduğu, bölünmenin neresinde olduğunu daha evvel yazdığım için uzatmıyorum.

Uyumayın kardeşim uyumayın, hamd edeceğinize ikiz yasalar nedir, toprak satışın kanununda yapılan değişiklikler nelerdir araştırın.



İsrail devletinin nasıl kurulduğunu öğrenin, kimlerden ne kadar toprağı satın alarak İsrail’i kurduklarını araştırın.

Bu gün İsraillilerin Türkiye’den ne kadar toprak aldığını biliyor musunuz?

İsraillilerin bugüne kadar sadece Urfa’da aldıkları toprağın bir milyon dönümü aştığı iddialarına yanıt verilemediğini, Güneydoğu ile ilgilenmesinin nedeni, Erdoğan’ın Suriye ve Irak sınırındaki mayınları temizlemek karşılığında İsrail’in teklifini kabul ettiğini, şartnamede “İhaleyi kazananlar, temizledikleri arazilerde 49 yıl boyunca tarımsal faaliyette bulunabilecek” ibaresi olduğunu ve bunun TBMM’den geçemediğini biliyor musunuz?



Bence öğrenseniz iyi olacak.

Sonra ne LİFO ne de FİFO’ya uygun kurtuluş için yeni baştan ilmi çalışmalar yapmaya zamanınız kalmayacak.

Benden söylemesi…

02 Eylül 2012

Ahmet Dursun

 

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !