7/11/2009 - Ynt: Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan b
Yazının baş tarafı için bakınız... http://ahmetdursun374.blogcu.com/koy-enstituleri-ni-kimin-kapattigi-kimin-kapatmaktan-beter-ettigini_54156261.html ***************
Ynt: Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter ettiğini...
Sayın Kentel ağabey, Yazını pür dikkatle okudum. İnan ki fikirlerimiz birbirine çok zıt gibi görünüyor olsa dahi yaklaşık aynı konuda aynı düşünceleri paylaşada biliyoruz derdim.
Aslında diyorum da ancak, Bazı satırlardaki özel vurguların işin tadını kaçırıyor.
Yazını okuyan bazen çok doğru,bazen de saçmalıyor diyecek durumlara geliyor.
Ha!... Yüze olarak söylersem % 97 doğru söylemişsin. Kalan % 3'lük kısmını da senin anlayışına bırakmalaıyım.
Zira ne demek istediğimi yine en iyi yazının sahibi,düşüncelerin sahibi olarak sen anlayacaksın.
Her ne kadar siyasi görüşlerimizde çatışıyor olarak görünsek dahi,bana göre sadece kulağımızı biraz farklı metodlarla gösteriyormuşuz gibi geldi.
Tek bir şey soracağım. Böylece o, % 3'lük bölümü daha netleştirmiş olayım istedim.
Özellikle mor renkle tespit ettiğim kısımda belirttiğin "Anadolu'nun sahip olduğu dinamikten, bu dinamiğin çıktığı kültür, örf ve gelenekten soyut olmalarından kaynaklanmaktadır." sözüne sadık isen söylermisin,şimdilerde savunduğun insanlar için de aynı şeyleri söylemenin doğru bir tespit olduğunu da artık itiraf edermisin acaba?
İşte o vakit bana göre doğruda birleşmiş olacağız. Zira doğru(-bazılarına göre kişisel,göreceli olsa dahi)bana göre tektir.
Haydi artık bir kez olsun şu doğruda birleşsek nasıl olur?
Saygı ile... Ahmet Dursun -------------- CHP'DE UC YUKSELIS NOKTASI VE KOPUS SURECI http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7913.0
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
7/11/2009 - Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter
Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter ettiğini...
ANADOLU'NUN DİNAMİĞİ ÜLKENİN KALKINMASINA NASIL KATILACAK...?
KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN, MİLLETE RAĞMEN MİLLET İÇİN NASIL OLUR...?
17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ...!
Değerli Dostlar
1940'lı yılların başındayız... Alman orduları; Volga kıyılarında Stalingrad'ta, Bulgaristan'da, Yunanistan'da Türkiye sınırlarında, Meriç kıyılarında.
Türkiye; yurdun savunması ve bir Alman işgali yaşamamak için 20 yaş kesimi (1317 - 1336 / 1901 - 1920 doğumluları ) insanını silâh altına almış.
Kahraman ordu, Trakya'da insan boyu kar, diz boyu çamurda yüzbinlerin üzerinde Mehmetçiği ile çadırlı ordugâhta... Ordugâhın savaş hazırlıkları ve yer değişimleri Mehmetçik yayan, malzeme ve mühimmat öküz arabaları, talikalar ve katırlar ile büyük zorluklar içinde yapılıyor.
Milli Mücadele'nin yaralarını saramamış yeni devlet, İkinci Dünya Savaşı'na girmeden savaşa girmiş kadar zor koşullar içinde.
Ekmek, aş yok... Hayvana sap yok, saman yok... Kışın soğuğundan, yazın sıcağından barınacak yer yok...! Cephane var mı, yok mu bilmem ama asker süngü hücumu ile saldırı ve savunma ağırlıklı talim ve terbiye görüyor...!
Haydarpaşa Asker Hastanesi ( şimdiki GATA ) tüm katları, koğuşları ve koridorları; iki katlı ranza, iki katlı kereste raflarda ot yataklarda; soğukların, yoklukların hastalıkları içinde ( tifus, ciğer, uyuz, sıtma, zafiyet vb) şifa bekleyen Mehmetçiklerle koyun koyuna dop dolu. Yeni gelen hastalara boş yatak yok.
İlâç yok. Yerli aspirin taklitleri. Kaputbezinden sargılar. Şifayap olan da yok. Eli ayağı tutan memleketine 6 aylık hava değişimi ile gönderiliyor. -------------------------------------------------------------------------------- İşte bu yokluk ve yoksulluk içinde devlet, bu yokluk ve yoksulluğu kırmak için köye okul götürmek, köylüyü okutmak istiyor. Cumhuriyetle birlikte ülkenin gelişip zenginleşmesinin, kalkınmasının başlangıç noktasının köy olacağı kafalara DANK etmiş durumda.
17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM'de kabul ediliyor.
Zeki Kentel'in babası Trakya'da bu çadırlı orduğâhta iki yıl geçirdi ve çevresinin diz boyu çamur ve insan boyu karla kaplı o çadırda genç yaşta ömrünü tamamladı. Şehirde yaşama şansımız kalmamıştı. İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı. Annem ile köye, eğitmen olan dayımızın yanına döndük... Dayının çocuklarıyla birlikte kendine zor yeten çorbasına şehirden iki kaşık daha katılmıştı.
Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçu şehir ilkokulu mezunu olduğu için Zeki Kentel, "KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ'nün kapısından geri döndürüldü...
Belki tüm hayatı boyunca KEPİRTEPE özlemini, ülke kalkınmasının, köy kalkınmasının rüyalarını süsleyen coşkularının sıcaklığını ve bilincini hiç kaybetmeden yaşayan ve yaşatan, ileri yaşında ülke sorunlarına aykırı ve sıradışı yaklaşım içinde bir Zeki Kentel, KÖY ENSTİTÜLERİ gerçeğine aykırı ve sıradışı bir yaklaşım ile karşınızda: ------------------------------------------------------------------------------------
Cumhuriyet Türkiyesi'nin ülke gerçeğine, kendi öz kaynaklarına dayalı olarak kurduğu bir eğitim sisteminin adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ. Yabana muhtaç olmadan kendini yeniden üreten, kendini, kendi kendine üretken bilgi ve beceriyle donatan bir eğitim kurumunun adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ.
O günlerin KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ'nün basit yün-aba giysileri içinde köy çocukları, Ankara HASANOĞLAN KÖY ENSTİTÜSÜ'nün temelinde, kerpicinde, duvarında, çatısında emeği olan köy çocukları, ülkenin imarına ellerinin nasırlarını bıraktıkları, yeni nasırlar kazandıkları, ülkede büyük bir hızın, büyük bir değişimin kıvılcımları olmuşlardır.
Her yıl 17 Nisanlarda panelde, söyleşide, köşe yazısında,ekranda KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiç bir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar.
Bunları izlerken gözlerimin önünde hangi anıların, hangi acı gerçeklerin ve hangi özlemlerin dolaştığını sizlere ifade edecek bir gücüm yoktur. Yaşamını, geçimini, çocuklarının yetişmesini sanat okulunun verebildiği üretken bilgi ve elbecerisi ile sağlamış bir kişiden edebi benzetmeler elbette kimse beklemeyecektir.
30-40 senedir bu konuda KÖY ENSTİTÜLERİ hakkında sadece özlemleri dile getirenleri yadırgadığımı da, belki yazımın en sonunda söylenmesi uygun olacak bir sözü yeri geldiğinde yazımın başında da söylemekten çekinmeyeceğimi ve aykırı olacağımı belirtmeliyim.
EVET, 1936'larda askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan köy çocukları 6 ay süreli tarımsal uygulamalı kurslarda yetiştirilerek köylerinde eğitmen oldular.
Bu deneyimlerin ardından, uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine ülke eğitimine daha köklü çözüm getirmek amacıyla 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM'de kabul edilmiştir.
Köye okul girişimi 1937 ve 1939 yıllarında Saffet Arıkan'ın ve Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç'un ilköğretim Müdürlüğü dönemlerinde etkin olarak ülke gündeminde kendine lâyık olduğu yeri almıştır.
KÖY ENSTİTÜLERİ'ne 5 yıllık köy ilkokulunu bitirenlerle, köyün kendi, sadece okuma yazma bilen insanından 6 ayda eğitmen olarak yetiştirilenlerin okuttukları 3 yıllık köyokullarından çıkan 2 yıllık hazırlık sınıfı okuyan sadece ve sadece köy çocukları alınıyordu.
Sayıları 20'ye ulaşan KÖY ENSTİTÜLERİ'nde genel bilgi ve kültür derslerinin yanı sıra tarımsal ve teknik üretken bilgi ve beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı dersler ağırlıklı idiler. Böylece ENSTİTÜLERİ'N kendi alt yapı sorunları da devlete yük olmadan kendi üretkenliği içinde çözülmüs oluyordu.
Evet, idealler güzeldi. Fakat bu güzel ideallerın yanında sosyal güvenlik başta olmak üzere birçok eksiklikler vardı. Bu çocuklar kendilerini vatan ve millet için bir kurbanlık görmenin ezikliği içinde idiler. Yasada, zorunlu yirmi yıllık göreve karşılık olarak, değişmez yirmi lira aylık ile hiç bir zaman uygulamaya konulamayan, ekip biçebileceği kadar arazi, hayvan ve araç - gereç verileceği yazılı idi.
Cumhuriyetin üzerine kurulduğu mantık içinde, içinden çıktıkları köyün geleneğinden, örflerinden koparılmışlardı. Sanki köydeki kalkınma köylüsüz olacaktı. Sanki köye rağmen köy için mantığı ile yetiştirilmişlerdi. Köyde bir şeyleri kırmak istiyorlardı.
Kendilerine öğretilenlere göre belki haklıydılar ama alacakları yoktu. Kendi öz köyünde kendi öz köylüleri ile, kendi insanları ile çatışmalar yaşadılar. Köy ile, Anadolu ile bütünleşmeleri zayıf kalmıştı. Ayni dili konuşamıyorlardı.
Aslolan köyünden kopmadan köylü ile birlikte olmanın sırrı öğretilememişti. Köylünün, kendi çocuklarına sahip çıkması için gerekli ortamın sırrı, davranış biçimi henüz keşfedilmemiş ve öğretilmemişti. Millete mal edilemediler. Kendilerini içinden çıktıkları köye kabul ettirebilmelerinde karşılarına büyük zorluklar çıktı.
Bunun için de daha yeşermeden, çevresini yeşertmeden Anadolu'nun dinamiğini ülkenin kalkınmasına katacak Anadolu kırsalının gençliğine karşı acımasız saldırılar yapıldı. Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi....
Anılan süreçte, ülkede sürüp giden komünist suçlamasından bu okullar en ağır şekilde nasiplerini aldılar. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel'i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi.
Bulunduğum okula, amacı ülkeye kaliteli ve kalifiye işçi yetiştirmek olan bir okula, mezunu olmakla kıvanç duyduğum bir okula, bir spor karşılaşması için beyaz yün ceket-pantolon içinde gelen kız-erkek Anadolu pırlantaları karşılaşma süresince, onlar kadar çulu olmayan sınıf arkadaşlarım tarafından Moskof ...., vb. hakaretlere maruz kaldılar. Köylülük bilinci ile karşı çıkışıma bir meydan dayağım eksik kalmıştı.
Bugün kuruluş yıldönümlerinde ağıtlar yakan gazetelerin köşelerinin ve manşetlerinin 1950 öncesinde ve sonrasında Kenan Öner'den geri kalan yanları yoktu. Demokrat Parti'den mebus olmak isteyen, hızlı Atatürkçü (açık olarak yazıyorum, Nadir Nadi - Cumhuriyet, SESSIZ KALARAK) ve başkaları bu saf Anadolu çocuklarına ve okullarına en ağır suçlamaları yaptılar.
Bu pırlantalar, askerlik görevini yapmak üzere geldikleri yedek subay okullarında komünist ön yargısı ile "Gözün üstünde kaşın var" kabilinden suçlamalarla kıtalara onbaşı - çavuş olarak çıkarıldılar. Ne yani ayak takımı başımıza bir de subay mı, amir mi olacaktı...!
1946'lı yıllarda İsmet Paşa'nın ülkeye bela ettiği demokrasi! ilkönce bu okulların başını yedi. Öyle ki, KÖY ENSTİTÜLERİ'ne karşı yapılan acımasız saldırılarda okulların kurucusu olan CHP hükümetleri bu okulların yıkımlarının öncüsü oldular.
Köy Enstitüleri kapatılırken bu kurumlarla bütünleşmiş olan bir avuç insanın ve Anadolu çocuğunun içine düştükleri acılarından hiç kimsenin ama hiç kimsenin haberi olmadı.
Şimdi bana kızacaklar olabilir. Ama işte gerçek bu. Ben KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine en az 40 yıldır doğru veya yanlış konuşan, arada sırada da bir şeyler yazan kişi olarak, maalesef gerçek bu.
Bana, İsmet İnönü başta olmak üzere, Halide Edip Adıvar, Nadir Nadi, Fethi Okyar, Makbule Atadan, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Şemsettin Günaltay, Celal Bayar ve başka birçok Milli Mücadele adamının (Gazi Mustafa Kemal'in devrimlerinin en yakın arkadaşlarının) aynı çelişkiyi yaşamadıklarını kim söyleyebilir? Geride başka adam mı kaldı ki....?
BUNLARIN HANGİSİ KÖY ENSTİTÜLERİNİ SAVUNDU...? HİÇ KİMSE SAVUNMADI...!
BUGÜNKÜ KÖY ENSTİTÜLERİ SAVUNUCULARININ HEPSİ, O GÜNLERİ YAŞAMAYANLARIN HEPSİ SADECE BİR NOSTALJİYİ, BİR HAYALİ, BİR ÖZLEMİ, BİR HİKAYEYİ SAVUNUYORLAR......
EVET.... KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye'nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek kurumlar olmamaları için bir neden yoktu... Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu.
KÖY ENSTİTÜLERİ, KÖYLÜ VEYA ANADOLU HALKI İSTEDİ DİYE KURULMAMIŞTI. KAPATILMALARI DA YİNE KÖYLÜ VEYA ANADOLU ALKI İSTEDİ DİYE KAPATILMADI.
BURADA ANADOLU GERÇEĞİNDEN SOYUT BAZILARI AĞALARDAN, KIRSALIN AĞALARINDAN SÖZ EDERLER. BURADA SÖZÜ EDİLECEK AĞA KIRSALIN KENDİSİNDEN HESAP SORACAĞI KORKUSUNU YAŞAYAN EGEMEN OLİGARŞİNİN AĞASIDIR.
KİMLER KURDU İSE KAPILARINA KİLİT VURULMASI DA ONLAR ELİYLE OLDU.....! KÖY ENSTİTÜLERİNİN BAŞARISIZLIKLARI KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN YANLIŞLIĞINDAN KAYNAKLANMAKTADIR.
BİZ SEKSEN YILDIR BİR ÇUVALDIZ BOYU YOL ALAMADIYSAK, BUNUN EN BAŞTA GELEN NEDENİ MİLLETTEN SOYUT, ONUN DİNAMİĞİNDEN HABERSİZ KENDİ İÇİMİZDEN ÇIKARDIĞIMIZ, ÖZÜMÜZE YABANCI YETİŞTİRDİĞİMİZ EGEMEN OLİGARŞİDİR.
Demokratlığı kimseye bırakmayanlar, KÖY ENSTİTÜLERİ'ne ağıt yakanlar durumu bir kere de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlemelidir.
KÖY ENSTİTÜLERİ'nin bunu gerçekleştirememelerinin nedeni, Anadolu'yu çağa dönüştürme yolunda, kurucuların hareket noktalarının maddi gerçekleri doğru olmakla birlikte, Anadolu'nun sahip olduğu dinamikten, bu dinamiğin çıktığı kültür, örf ve gelenekten soyut olmalarından kaynaklanmaktadır. Hasan Ali Yücel'de CHP iktidardan düştükten sonra yayınladığı yazılarda bu somut gerçeğe uzak olduklarını vurgulamıştı.
Anadolu'dan soyut bir radikal hareketin, zayıf da olsa varolan demokratik koşullarda başarılı olması mümkün değildir.
Bugün dünyada komünizm öcüsü kalmadı ama yeni başka öcüler üretildi. Bugün de vatana büyük katkısı olacak Anadolu dinamiği ve gençler (aynı kırsalın çocukları) benzer dışlanma ile karşı karşıya bulunuyor.
Sonuç olarak bilmemiz gereken, eğer tarihten ibret alacaksak, KÖY ENSTİTÜLERİ komünist yuvasıdır diyenler kimlerdi...?
O saf Anadolu çocuklarını Yd. Sb. okullarından gözünün üstünde kaşın vardır denilerek kıtalara er veya onbaşı olarak çıkaranlar kimlerdi...?
Hasan Ali Yücel`i bu okullar nedeniyle komünizmden mahkum olmasına seyirci kalanlar kimlerdi?
İnönü`nün Yargıtay Başkanı Halil Özyörük DP'den Mebus olmak için Menderes`in yanında idi ve Adalet Bakanı oldu.
Atatürkçülüğü kimseye bırakmayan CUMHURİYET'in Nadir Nadi'si Menderes`in koltuğunun altında MEBUS oldu.
Köy Enstitüleri kapatılırken tek bir kişi evet tek bir kişi karşı çıkmadı. Bugün Köy Enstitüleri gerceğini çok az da olsa kıyısından, köşesinden özlemle AAHHH..AAAHHH....! edebiyatını yapanlar işte o suçluların torunlarıdır.
O gün bu okulları suçlayanların çocukları, dedelerinin görevlerine devam ediyorlar. Yine bir başka okulda ama Anadolu`nun kendi kurduğu okullara giden çocuklara hiç bir yol göstermeksizin ve yardım etmeksizin "Sen okumayacaksın! senin okumaya hakkın yok! Sen cahil kalacaksın! dayatmasını yapıyorlar."
Çünkü onlar köylü, onlar şopar, onlar zenci...!!!
ONLAR AŞAĞILIK KASTIN VE ORADA KALMASI GEREKEN ÇOCUKLARI....!
Üstelik Anadolu'dan köyden çıkıp da, kendi özümüze yabanci bir eğitimle yetiştikten sonra Ankara'da sistemle bütünleşince kendi köylüsüne aynı zenci muamelesini yine onlar yapıyor...! Sistem kendi özünü, kendi kökünü yadsıdığı sürece biz bu kör döğüşüne devam edeceğiz.
Dün ülkede egemen oligarşinin iç düşman olarak gördüğü komünist yuvaları KÖY ENSTİTÜLERİ ile komünizm temizlendi. Nazım, Said-i Nursi, vb. içdüşmanlar zindanda çürütüldüler. ,
Bugün yeni içdüşmanlaımız yetişti. Aynı egemen kadro İmam Hatipler ve başörtüsü ile kafayı öyle bulmuş ki, ülkenin kalkınması yolunda, Anadolu kırsalının dinamiğinin ülkenin kalkınmasına katma yolunda gündeminde tek bir önerisi yok...
Biz sürekli düşman üretiriz. Dış düşmanımız kalmayınca içeride komünistler ve şeriatçılar sıra ile baş düşmanımız oldular. Dün şeriatçıların desteği ile komünistleri temizledik.
Bugün de eski tüfeklerin desteği ile şeriatçıları temizleme savaşı veriyoruz. Ülkenin kalkınmasına sıra ne zaman gelecek....? Ülkenin kalkınmasının projelerini bilen var mııııı...?
Bu yanıtsız soruların karşısında Zeki Kentel de aykırı düşünmeye, eğer fırsat verilirse aykırı söylemeye ve aykırı yazmaya devam edeceğe benziyor......! Bilmem anlatabiliyor muyum.....?
KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye Cumhuriyeti'nin en büyük ve en parlak başarılarından biridir. Ne yazık ki, aynı zamanda da en büyük bozgunlarından biri olmuştur.
Milleti adam yerine koymayan bu kafa, bu egemen oligarşi, devam ettiği sürece bu bozgunlar devam edecektir.
SAYGILARIMLA ZEKİ KENTEL
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
7/11/2009 - CHP'DE UC YUKSELIS NOKTASI VE KOPUS SURECI
CHP'DE UC YUKSELIS NOKTASI VE KOPUS SURECI Sevgili Ahmet Dursun Birbirimizi tum yonlerimizle tanimamizin, ozellikle beni tanimanizin cok zor olacagi kanısındayım
Ozur dileyerek daha once de obeklere / gruplara defalarca gonderdigim bir baska kafa karısıklıgımı bilginize sunmak istiyorum
SAYGILARIMLA SAGLIK VE BASARILAR DILIYORUM
ZEKI KENTEL ----------------
CHP'DE UC YUKSELIS NOKTASI VE KOPUS SURECI ********** From: Deniz Baykal To: zkentel@ihlas.net.tr Sent: Saturday, May 19, 2001 10:15 AM Sayın Zeki Kentel,
17 Şubat tarihli mesajiniz ve degerlendirmeleriniz icin tesekkur ederim. CHP nin yakin siyasi tarihimiz icerisindeki 3 onemli yukselis noktasi ve bunlarin Anadolu Insani ile bulusturulamamasi dusuncelerinize katiliyorum. Yeni donemde toplumun ihtiyaci olan sosyal demokrasiyi halkiyla butunlestirerek hayata gecirecek parti Cumhuriyet Halk Partisi olacaktir. Iyi dilekleriniz icin tekrar tesekkur eder, sevgiler, saygilar sunarim.
Deniz Baykal CHP Genel Baskani ********* CHP'de yukselisten kastimiz, bu partinin toplumla, halk ile , bu millet ile bulusması, butunlesmesi ve partinin Anadolu insaninin partisi olmasidir. Kopus ise CHP'nin bugun icinde bulundugu surectir --------
TURKIYE ' DE SOSYAL DEMOKRASININ ADRESI CHP ' DIR
SOSYALINDEN VAZGECTIK BUGUN CHP ' DE KAPILAR DEMOKRASIYE KAPALIDIR ! Sosyal Demokrasi, kapitalizmin uygulamada eksik kalan insancil amaclariyla, sosyalizmin bir turlu uygulamaya koyamadigi toplumsal ideallerini birlestirip tam esitlikci toplumu yakalamayi amaclar.
Ulkeyi dusman isgalinden kurtaran ve Cumhuriyet'i kuran hareketin temsilcisi olarak CHP, millet iradesiyle iktidardan dusuruldugu 14 Mayis 1950 Milletvekili Secimleri'nden sonra 59 yildir iktidardan uzaktir ve ufukta bir iktidar da gozukmuyor.
CHP, tarihinde uc defa Anadolu insaninin nabzini yakalama asamasina geldi.
* Bunlardan biri ve en onemlisi 1957 MV secimleridir.
1950 milletvekili secimlerinde ulke genelinde Demokrat Parti'nin yuzde 53 oy oranina karsilik yuzde 40'lik gucu vardir.
Yani CHP'nin yikildigi, DP karsisinda tus oldugu gun bile oyle kolay kolay ezilemeyecek bir gucun sahibi oldugu kesindir. Yaklasik 60 sene sonra bugun CHP'nin bir yerel secim orani ancak yuzde 23'tur.
1950'de agir bir yenilgi ile iktidardan uzaklasan CHP, aradan cok gecmeden ulke gerceklerinin bilincindeki aydin kadrolarin destegi, ozellikle cagdas kimligini Anadolu insaninin uzerine bina etmis, bir halk adami Kasim Gulek ile ulkenin gercegini / gundemini ve milletin nabzini yakaladi.
1957 Milletvekilleri Secimleri, CHP'nin tabana ulastigi, Anadolu insaninin partisi olma sansini yakaladigi cok onemli bir ilk firsatti.
Donemin basbakani rahmetli Menderes'in kendisi icin bir kabus olarak niteledigi 1957 yili Ekim ayi sonunda yapilan secimlerde DP'nin oy orani yuzde 47'ye gerilerken CHP cok az bir yukselme ile yuzde 41'e yaklasmistir. Dun ezilen halkın yanında onların konusan dili olan sol kesimin onemli cogunlugu bugun ORDU GOREVE diyen azgın bir DARBESEVER azınlıgın pesinde milletten kopuk ve millete karsıdır.
CHP'nin o gunku gucunu tanimlamak icin bir ornek verecek olursak Sivas ilinde ve daha bir cok ilde yuzde 50 ' nin uzerinde oy cogunlugu ile milletvekilliklerinin tumunu silip supurmustur. Bugun neredeyse bir tabela partisi oldugu Sivas ' ta CHP 1957 secimlerinde 15 milletvekilliginin tamamini aldigini soylemek yeterlidir.
Secimde cogunluk sistemi surdurulebilse idi, CHP her zaman icin guclu bir iktidar secenegi olacak ve iktidar da olabilecekti.
Fakat 27 Mayis Hareketi, her ne kadar CHP'nin tesbit ettigi ilk hedefleri, temel haklari ve ozgurlukleri hayata gecirmis olsa da, CHP'ye ve ulke demokratik ortamina faydasi yaninda bugun karsi karsiya bulunulan zorluklarin da nedeni olmustur.
27 Mayis'i takip eden surecte, 27 Mayis, demokrasi ve Demokrat Parti uzerine celiskili yaklasimlar, CHP'nin halktan ve Anadolu insanindan soyutlanmasinin, kopmasinin da bir anlamda baslangici olmustur.
* 12 Mart 1971 mudahalesi sonrasi yukselis
27 Mayis sonrasinda Ecevit ile sosyal haklarda, emege buyuk kazanimlar saglayan CHP, ozellikle 12 Mart 1971 askeri mudahalesi karsisinda Ismet Pasa ' ya ragmen son derece tutarli hareketi ile 1973 secimlerinde yuzde 33'un uzerinde oy oraniyla birinci partidir. "Insanca ve hakca bir duzen" slogani ile aydin kesimin, gencligin ve Anadolu insaninin ozlemlerini dile getirmede gosterdigi beceri ve sagladigi basari, partiyi iktidar icin en guclu aday konumuna getirdi.
CHP'nin, dolayisi ile Ecevit'in kazandigi bu basari ile Turkiye, Ege kita sahanliginda, hashas ekiminde ve Kibris'ta dunyaya hakli sesini duyurmustur.
1977 milletvekili secimlerinde CHP yuzde 41'in uzerinde oy orani ile yine birinci partidir. Ozellikle 1977'de yerel yonetimlerinde CHP'nin 43 ilde belediye baskanligini kazanmasi, yakaladigi firsatin ne denli buyuk oldugunun sayisal kanitidir. Bu basari CHP'nin yuzune gulen ikinci buyuk sanstir. Ecevit'in yakaladigi bu yuzde 41 oranini Baykal'in hayalinde bile gerceklestirme olanagi yoktur.
Fakat basari korunamamis ve geregince degerlendirilememistir. CHP yonetimi ve orgutu, 1977'de yerel yonetimlerde saglanan bu kesin basari sonrasinda partiyi, etkin bir kitle partisi, halkin partisi, Anadolu insaninin partisi yapmayi becerememistir. Yonetimlere gelen CHP'liler ve CHP orgutleri halkla butunlesmek yerine, halktan soyut, buyuk cogunlugu dislayan politikalarla partinin tabanini guclendirememis, partiyi Anadolu insani icin bir cekim merkezi yapamamislardir.
* 12 Eylul darbesi sonrasi sosyal demokratlar
12 Eylul'un toz duman ettigi ve bircok yasaklar getirdigi siyasi hayatimizda 1970'lerin CHP'ye gonul vermis kitlesi bir anlamda bassizdir. Necdet Calp'in kurdugu Halkci Parti desteklenmistir.
Halkci Parti ' nin tum zayifligina ragmen 1983 Milletvekili Secimleri'nde orgutunu kuramadigi Kirklareli'nde bile orgutsuz CHP secmeni 3 milletvekilliginden 2 ' sini Halkci Parti ' ye kazandirmistir.
Turkiye solu, (CHP secmeni) Anavatan'in yuzde 45 oyuna karsilik yuzde 30 oy orani ile en buyuk daginikligi yasadigi bir donemde bile ulkedeki hala saglam bir guc oldugunu kanitlamistir.
1989 Yerel Yonetim Secimleri'nde cuntanin tum olumsuzluklara ragmen CHP'nin bir devami olan SHP, tekrar yerel yonetimlerde sayisal olarak etkin bir konuma geldi. SHP yuzde 28.5 oy orani ile yerel yonetimlerde kesin iktidardir. ANAP yuzde 22'nin altina dusmustur. Bu surecte Sol parti yonetiminde karizmatik bir kisi olmadigi halde elde edilen bu sonucu Bugun Deniz Baykal'in saglama sansi var midir?
Ele gecen bu ucuncu sans ile yukarida daha once belirttigimiz gibi yerel yoneticiler ve parti orgutu, halki ve Anadolu insanini parti ile butunlestirmeyi, partiyi kitle partisi, halkin partisi yapmayi yine beceremediler. Bu CHP geleneginin SHP adi altinda yakalayip da degerlendiremedigi ucuncu sans olmustur.
Sonuc: Uc sans kacmistir. Acaba CHP yeni bir sansi, yeni bir yukselisi tekrar ne zaman ve nasil yakalayacaktir?
Sagin saga karsi iktidar secenegi oldugu bir ortamda, yurdu isgalden kurtarmis, devleti kurmus bir hareketin, siyasal yelpazede solun ve sosyal demokrasinin temsilcisi CHP'nin bu yukselisi yakalama sansi elbette her zaman olacaktir.
Gecen 57 yillik surecte genis halk yiginlarinda guclu bir tabani yakalayamayan CHP, orneklerini verdigimiz yukselis sureclerinde sosyal demokratlar, toplumun dinamigini yanlarina alabilseler, ulke kalkinmasina buyuk bir hiz kazandirdiklari gibi, halkta ve Anadolu insaninda saglam bir tabani da bulacaklardi.
Fakat partiye egemen olan yonetici KLIK millet ile, halk ile, Anadolu ile butunlesmeyi becerecek bilgi ve beceriden ve bunun bilincinden her zaman yoksun olmustur.
CHP yoneticilerinin tarihten alacaklari zengin dersler, deneyimler ve ornekler vardir. Mustafa Kemal'in Milli Mucadele'yi baslattigi Havza'dan, 9 Eylul'de dusmani Izmir'de denize dokunceye kadar gecen surecte, Anadolu insanin yanina almak icin yaptigi cagri ve milletin nabzini tutmada gosterdigi basarinin yontemi, basvurulacak en guclu kaynaktir.
Kisa sureli de olsa Kasim Gulek'in Parti Genel Sekreteri veya Ecevit'in Parti Baskani oldugu donemlerde tabana ulasmada gosterdikleri basari ve partinin yukselen grafigindeki temel etken yeniden tanimlanmalidir.
Ornek aldigimiz Bati demokrasilerinde yerel yonetimlerde iktidar olan bir parti takip eden secimlerde cogunlukla hukumet olmaktadir. (CHP-1997) ve (SHP-1989) iki defa yerel yonetimlerde iktidar olduklari halde takip eden secimlerde degil hukumet olmak, durumlarini bile koruyamadilar.
Verilen destegin bu kadar kisa surede kaybedilisinin ardinda CHP yonetimlerinin yanlisliklari kesin olarak belirlenmeli ve sorgulanmalidir.
Sosyal demokratlarin ekonomiyi icine girdigi darbogazdan cikarmak icin gelistirecekleri tum projelerde toplumun destegini saglamada, toplumun sahip oldugu moral degerleri dikkate almalari basarilarinin anahtari olacaktir.
Geleneksel CHP yonetimi bu ulkenin gerceklerinden soyut, Anadolu insaninin dinamiklerinden habersizdir. Bu toplum 1930'larin toplumu degildir. CHP bu ulkeyi ve insanini yeniden kesfetmek zorundadir.
Bugun Turkiye ' de sokaga egemen olan azgin bir azinlik bir anlamda CHP ' ye de egemendir. Bu azgin azinligin ve ulkeye egemen oligarsinin tutum, davranis ve soylemleri halktan kopuk ve millete sayginligi yoktur.
Bunun da en buyuk zarari bu azinlik ile dirsek temasinda bulunan CHP orgutu nedeniyle CHP ' ye fatura edilmektedir.
Bu KLIK ' in yalniz kendi dogrulari vardir. Bunlarin kurallari halka ragmen halk icindir. Bu kafa son derece sakat bir kafadir.
CHP bu kurali halk ile beraber halk icin ozdeyisine getirdigi gun iktidar yolunu bulacaktir. *********** Cumhuriyet Halk Partisi Genel Baskanligina (1 TEMMUZ 2007)
Aci tatli gecen bir omur 77 yil.
1946 rezaletini ve 27 Mayis ile butunlesen CHP yi dusunuyorum. 12 Mart 1971 askeri mudahalesine yigitce karsi cikan Ecevit ile 28 Subat 1997 de demokrasinin askiya, anayasanin ayaklar altina alindigi ve devlet yonetiminin MGK Genel Sekreterligine devredildigi surece GIK I cikmayan CHP yi ve Baykal i dusunuyorum.
Anadolu kadinina basortuleri nedeniyle evlatlarinin yemin torenlerine, diploma torenlerine yasak konulmasini. bu sakat yasaga GIK I cikmayan CHP yi ve Baykal i dusunuyorum.
Askeri okullara ilk sinavda basarili olmus ogrencilerden mulakata alinanlardan toplu aile fotografi getirmeleri kosulunun ne gibi bir gerekcesi oldugunu merak ediyorum.
12 Eylul 1980 oncesi CHP li genclerin yoluna tas koyanlarin kimler oldugunu ve bugun CHP nin kimlerle flort etmekte oldugunu merak ediyorum.
Bir zamanlar Gladyoyu, 12 Eylulu, yargisiz infazlari sorgulayan CHP nin bugun neleri sorguladigini merak ediyorum. 28 Subat darbesini, Ordu bir sivil toplum orgutu gibi devrededir yakistirmasini yaparak darbeyi onaylayan Baykal'i ve azgin azinlik temsilcisi beski ceteyi dehsetle anımsiyorum.
27 Nisan e-Mail askeri mudahalesine GIK I cikmayan CHP yi ve Baykal i dusunuyorum.
Hikmet Cetin, Onur Kumbaracibasi, Gurbuz Capan, Mehmet Mogultay, Ertugrul Gunay, Adnan Keskin, Celal Dogan, Murat Karayalcin, Erdal Inonu, Altan Oymen, Mustafa Sarigul vb. nerede olduklarini dusunuyorum.
25 yildir uygulamada olan 1982 anayasasinin bu surecte hic bir sorunu olmayan toplanti yeter sayisi kavraminin CHP araciligi ile ters yuz edilerek sistemi nasil cikmaza sokuldugunu ve kilitlendigini dusunuyorum.
Nefes almakta gucluk cektigim bu dusunceler icinde uyesi oldugum CHP nin ulke sorunlarina yeterli etkinlikte olmadigini goruyorum.
Bu nedenle 1999 ve 2002 secimlerinde uyelik tutarliliginin zorunlu kildigi fakat gonulsuz olarak verdigim oyumu 22 Temmuz secimlerinde tekrarlayamayacagimi anladim.
Partili bir uye olarak boyle bir tutarsizligi yapamazdim.
Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi kutugundeki uye kaydimin silinmesi icin gerekli islemin yapilmasini istiyorum. Geregini arz ederim Saygilarimla Zeki Kentel Uskudar Ilcesi ---------------- Köy Enstitüleri'ni kimin kapattığı, kimin kapatmaktan beter ettiğini... http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7879.msg13958#msg13958 ----------- Yazının devamı... Ynt: CHP'DE UC YUKSELIS NOKTASI VE KOPUS SURECI
YANIT: Sevgili Kentel ağabeyim, Sizi yanlış tanımış isek(-ki pek sık yanılmam)hatayı sürekli bizde değil biraz da kendinizde arasanız daha olumlu yaklaşım olmaz mı? Yazılarınızın bazen tam kesiştiğimiz kısımları,bazen de tam zıtlıklar noktasında kesiştiğimiz kısımları haliyle okuyanları şaşırtmaktadır.
Bunda bir yanlış elbet ki yok. Ancak her zaman dediğim gibi şu anadolu insanının bütünleşmesindeki ısrarcılığınızı getirip Araplaşma destekçisi gibi sunmanız acaba bizim yanlış anlamamızın suçu olabilir mi?
Ya anadolu kültürünün savunucu olacaksınız ya Arap kültürünün. Dikkat:İnançlar ya da islam tabanlı bir konudan bahsetmiyorum. Özellikle dikkatinizi bu konuda rica edeceğim. Anadolu insanı derken ne dediğimizi elbet ki bilerek söylüyoruz.Hiç birimiz uzunca tarife gerek duymuyoruz. Emperyalizme,sömürünün her türüne karşı olacağız ancak Araplaştırılmaya sessiz kalacağız. Bu işte zurnanın zart kısmı olmuyor mu? Sizin şu tespitinize sonuna kadar katılıyor hatta mücadelemizin asıl noktasının da olduğuna inanıyorum. Halka rağmen halkı devre dışı bırakmak. İşte bu sonderece doğru tespitinize bakalım. Peki bu uygulamayı Mustafa Kemal'den sonra kim,hangi siyasi parti ve temsilcileri uygulamamıştır? İnönü,Demirel,Özal....ve nihayet Erdoğan. Kim? Hangisi? Halka rağmen halkını dinlemeyenler bunlardan hangisi? Seçim yapmakta zorlanıyoruz değil mi? Bunun kabahati belki şahıs bazında incelersek içinden çıkılmaz bir durum sergileyecektir. Fakat zihinsel olarak batılılaşma anlayışındaki hata bunların sonuçlarını doğurmuştur.
Mustafa Kemal'in batılılaşma tezleri ile ondan sonraki batılılaşma tezleri hiç uyum sağlıyor mu? Atatürk sonrası batılılaşma zihniyeti özellikle de NATO üyeliğimizden sonra tam teslimiyete gitmedi mi? Nato'ya üye olana kadar verilen mücadelelerin ve o mücadelenin neferlerini bir hatırlayacak olur isek sanırım ki fazlaca uzatmaya da gerek kalmayacaktır.
Bizim sorunumuz tespitindeki gibi halka rağmen politika ve politikacılar dır.
İkincisi de seçim sitemindeki bozulmuşluk tur. Bu bozulmuşluk ne yazık ki liderler sultasını getirmiş,TBMM'de salt formaliteleri(biçimselliği)tamamlamak için oluşturulan kuru kalabalıklardan öteye geçilemiyor olmasıdır. Ancak siz yazılarınızda sürekli bir tarafa sanki(bir dönemin intikamcısı imişçesine)saldırmakla hiç bir olumlu yaklaşım sergilememiş olmanız sizin yanlış anlaşılmanızdaki en büyük etken olmadı mı dersiniz? Evet belki tam olarak birbirimizi tanıyamayacağız. Lakin "iştir kişinin aynası lafa bakılmaz" sözünden kaynaklı söyler isek,sizin işiniz de haliyle paylaştığınız yazılardan, sizi anlamak,tanımaya çalışmak olmuştur. Tamam bu belki hatalı bir bakış,ancak şimdilik imkan ancak bu kadardır. Öyle ise bir tarafı savunur olmaktan bir adım öteye gitmek yerine halka rağmen iktidarları savunmak ne derece doğrudur?
Belki % 46 hatta 49 oy almış olsa dahi,bahsettiğim anti-demokratik yasalar ve seçim yasaları oldukça buna hala doğrudur,çoğunluk bunu istemiştir diyebiliyor ve iktidarları savunur konuma gelinebiliniyor ve de bu durumu gayet doğalmış gibi görüyor ve bu tarzda yazıyor iseniz, nasıl doğru anlaşılmayı bekleyeceksiniz/bekleyeceğiz ki? Arada bir yazılarınıza yaptığım eleştirel yaklaşımlara dahi tahammül edemeden hakaret boyutlarında verdiğiniz cevabi karşılklara bakacak olur isek,şimdiki güzel anlatımlarınızı nasıl yorumlamam,nasıl inanmam gerektiğini de varın siz düşünün de diyebilirdim. Ancak ben bunları dahi demiyorum. İnanıyorum ki doğru her daim doğrudur. Ta ki yeni bir doğru gelip o bilginin yanlışlığını ispat edene kadar.
Ha!... Söylemeliyim ki benim için tek doğru ver ve hep öyle olacak. O da Yaratıcının varlığıdır. Gayrısı hep değişebilir. Zaten kural da bu değilmidir? Değişmeyen tek şey değişmek tir. Tanrıdan tek dileğim şudur ki,dedelerimiz görmedi,babalarımız görmedi,bizler de göremeyeceğiz belki,ancak diliyorum ki halka rağmen halkı kandıran,başkalarının kültürü altında halkını ezmeye,sömürtmeye çalışanların dışında ,nokta kadar dahi şahsi menfaatlerini düşünmeyenler bir gün olur ki yavrularımızı yönetebilir olsun. Bunun için ise inandığım tek şey; Geleceğimiz olan yavrularımıza bırakacağımız şey;bankada para,ev,arsa,araba,maddi anlamda servet yerine MİRAS olarak bırakmamız gereken tek şey DÜRÜSTLÜK ilkesi ve buna hayatı pahasına bağlılık olmadıkça bu millet için kurtuluş asla mümkün değildir.
Yoksa neyi beğenmez iseniz beğenmeyin. İlla ki sizin beğendiğiniz bir şeyleri beğenmeyenler de olacaktır.
Bu vazgeçilmez gerçeklerden biridir. Zira yaratıcı hiç bir şeyi tıpa tıp aynı yaratmamıştır.
Öyle ise tek ilke yine yaratıcının koyduğu ancak milyonda bir insanın uyduğu müthiş var oluş gerçeği ve kesinlikle olmaz ise olmaz kural DÜRÜSTLÜK herkese şart ve zorunlu uyulması gereken kuraldır. Gerizi boş uğraştır. Son söz: Dünyanın temelleri DÜRÜSTLÜK ÜZERİNE İNŞAA EDİLMEDİKÇE sömürü asla yok olamaz...
Dürüstlüğün iktidar olamadığı ülkeler emperyalizmin hakim olduğu yerler olarak kalacaktır. Saygı ile... Ahmet Dursun Not:Yazılarınız ve yanıtlarınız/yanıtlarımız sitemizde yayınlanmaktadır. Gerek duydukça bakabilirsiniz. ************ Köy enstitüleri hakkında ki yazışmamız.. http://ahmetdursun374.blogcu.com/koy-enstituleri-ni-kimin-kapattigi-kimin-kapatmaktan-beter-ettigini_54156261.html ------- http://ahmetdursun374.blogcu.com/ynt-koy-enstituleri-ni-kimin-kapattigi-kimin-kapatmaktan-beter-ettigini_54156371.html
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
11/2/2007 - TÜRK:AVRUPALI TÜRK OLMAK.
Kavram kargaşalığına gerek var mı? Zaten kafalar karışık. Zaten bölündüğümüz kadar bölünmüşüz. Bütün bunlar yetmemiş gibi, başımıza bir de şimdi yeni bir kavram çıkardılar bizim aydınlarımız: Avrupalı Türk! Ön sayfada “Türkiye Türklerindir” logosu bulunan Hürriyet gazetesi her fırsatta bu kavramı dile getiriyor. Hürriyet`in usta kalemi olan Yalçın Bayer`de Avrupalı Türklerden bahsederek, onların “Yurtdışı Bakanlığı” kurulmasını istediğini anlatıyor köşesinde. Bu kavram acaba başka dillerde var mı? Örneğin Amazon`da yaşayan bir Almana “Amazonlu Alman” denildiğini siz hiç duydunuz mu? Hangi ülkeyi ele alırsanız alınız, orada yaşayan yabancılar, o ülkenin veya kıtanın adı öne konularak tanınır; yani Avustralya`da, Kuzey veya Güney Amerika`da veya Asya`da yaşayan yabancılar gibi. Fakat hiçbir zaman Avusturyalı, Amerikalı, Asyalı yabancı olarak değil! Herhalde bu kavram bizim, aydınlarımızın bizim için buldukları bir kavram olsa gerek. Veya kulağa hoş ve kibar geldiği için olsa gerek!... Belki daha ilerde bu Avrupa sözü, ülkelere, daha sonra da kentlere ayrılacak ve Almanyalı Türk, Fransalı Türk, daha sonra da Berlinli Türk, Parisli Türk gibi... Avrupalı Türk demekteki kasıt ne? Eğer bu sözcükle buralarda yaşayan Türk vatandaşları kastediliyorsa, neden örneğin Almanya`da, Fransa`da vs. yaşayan Türkler denilmiyor da ilada Avrupalı Türkler deniliyor. Bu sözcüğü kullanırken, ortaya birçok soru çıkıyor: “Bu Türkler ne zamandan beri Avrupalı?”, “45 yılını bu kıtada geçirdikleri için mi Avrupalı oluyorlar?” Ayrıca 70 milyonun büyük çoğunluğu küçük Asya verilen Anadolu adı verilen topraklarda yaşıyorlar. Şimdi biz bunlara Anadolu Türkleri mi diyeceğiz? O zaman Trakya bölgesindekilere de Trakyalı Türkler demek lazım değil mi? Kavram karmaşalığını bırakılım artık! Nereye gider ve nerede yaşarsak, önümüze herhangi bir sıfat koymadan “Türk” olarak yaşayalım. Nizayi Berkes bir kitabında, öykü ile bun ne güzel anlatmaktadır: Osmanlı döneminde bir Jön Türk Paris`te kütüphaneye devamlı gidiyormuş. Kütüphanedeki yetkili bir gün kendisine “Siz nesiniz?” diye sormuş. Genç “Müslümanız” demiş. Yetkili “Bu sizin dininiz. Milliyetiniz ne?” diyince, o zaman genç “Osmanlı” demiş. Yetkili bu cevaptan tatmin olmayınca “Bu sizin tabiiyetiniz. Milliyetiniz nedir?” diye tekrar sormuş ve sözüne devam etmiş: “Bakınız ileridekine sordum bana “Ermeniyim” dedi. Diğeri ise “Rum” olduğunu söyledi. Bunun üzerine durumu çakan genç “Türk” olduğunu anlıyor. Şimdi bundan daha iyi bir örnek olabilir mi? Bir zamanlar Jön Türk`ün yaşadıklarını biz şimdi Almanya`da belki de başka Avrupa ülkelerinde yaşıyoruz. Kadın olsun erkek olsun giysileriyle Müslüman olduğunu göstermeye çalışıyor bir. Sorulduğunda Müslüman olduğunu söylüyor iki! Bir de bunlar yetmemiş gibi “Türkiyeliyim” demeye başladı bu da eder üç! Herhalde bundan sonra gerine gerine “Ben Avrupalı Türk`üm” diyeceğiz aydınlarımız sayesinde!.. Dr. Yüksel Cavlak y-cavlak?t-online.de
********
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
9/2/2007 - HIRANT DİNK:OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Değerli arkadaşım Sayın Merdanoğlu bir yazısını benimle paylaşmış.Ben de sizinle paylaşmak istedim....
HIRANT DİNK OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Hüsnü MERDANOĞLU
Öncelikle bilinmesi gereken tarihi bir gerçek; Anadolu’da ölüm kalım savaşının sürdürüldüğü günlerde, azınlık kimliğinde olan herkesin, Kuvayı Milliye’nin karşısında olmadığıdır. Aksine, Kuvayı Milliye’ye katkı sağlayanların içinde azınlıklar da olmuştur. İstanbul’dan Anadolu’ya silâh kaçıranlar arasında Ermeniler bulunduğu gibi, İzmir’in işgalinde Yunan bayrağını indiren arasında Yahudiler de vardır.
Örneğin; Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı (İstiklâl Harbi) sürecinde –silâh ve cephane dahil– Anadolu’nun ihtiyacının önemli bölümünü, İstanbul’dan Anadolu’ya gizli olarak götürülen malzeme ile karşılanmıştır. Bu gizli hizmette “azınlık” olarak bilinen (Müslüman olmayan) yurttaşlarımızın çok önemli katkıları olmuştur. Türk ve Müslüman görünümlü Damat Ferit, ulusal güçlerin eline geçmesin diye Osmanlı silâhlarını Sarayburnu’ndan denize döktürdüğü günlerde, Fransız Vapur Kumpanyası Müdürü Şarl Kalçi, “… Şirketin 5’i bana ait olmak üzere 9 vapuru var. Son vapur da elden çıkana kadar sizinle çalışacağım” demiştir. Aynı şirkette çalışan Ermenilerden Pandikyan, Terziyan ve Hogasyan Efendiler de Milli Müdafaa Grubu’nda etkin görev almışlardır.
Bu bağlamda, Osmanlı Teşkilatı Mahsusası’nın (Haber Alma Örgütü’nün) başında bulunan Eşref Kuşcubaşı şunları söylemiştir:
“Şu gerçeği tarih önünde tekrarlamak isterim; Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yaşayan bütün Rumlar, Ermeniler, Yahudiler asla hain değillerdir. Aralarında öz ve halis Türk kadar bu topraklara bağlı, hatta bu topraklar için seve seve ölecek insanlar çıkmıştır. En nazik ve buhranlı günlerde birçok Ermeni ve Rum vatandaşlarımızdan, en vatanperver Türkleri gıpta ettirecek yakınlık görmüşüzdür... Bu, ahlak sahibi kadirşinas insanlar bizlerle beraber gülmüş, beraber ağlamışlardır.” 1
Nitekim 26 Ocak akşamı “Cevizkabuğu” programının konuklarından olan, Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Ermeni kökenli Türk yurttaşı Dikran Kevorkyan’ın, emperyalizm karşında gösterdiği ulusalcı dik duruşla, Kemalizm’in ulusalcılık ilkesini özümsediğini kanıtlamıştır.
Sayın Dikran Kevorkyan’ın söz konusu programda belirttiği üzere; içinde yaşadığımız ulusal sorunların kökeninde, eğitimdeki yozlaşma ve ulusal içerikten uzaklaşması gelmektedir. Köy Enstitüleri ve Halkevleri kuruluş ilkeleri doğrultusunda varlıklarını sürdürmüş olsaydı, bu gün ne Güney Anadolu’muzda ayrım ne büyük kentlerimizde yaşam güçlüğü ne de cenazede “Hepimiz Ermeni’yiz” diye bağıran ulusal bilinçten yoksun, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı görünümlü ancak dış güdümlü insanlar olmazdı.
Bu saptamayı yaptıktan sonra, 19 Ocak 2007 günü katledilen Ermeni asıllı Türk yurttaşı Hırant Dink olayının “azınlık” görünümüne büründürülmesinin gerisindeki niyete değinmek istiyorum.
Hırant Dink’in katledilişini bir azınlık sorununa büründürmenin gerisindeki amacı görebilmek için;
-Ülkemize yönelik emperyalist plânları ve bu plânlar içeriğinde,
-Dink’in öldürülmesi öncesindeki gelişmeleri,
-Dink’in öldürülmesinden sonra ve cenazesinin kaldırılması aşamasında yaşanılanları iyi yorumlamak gerekir.
Bilinmesi gerekir ki; bütün ulusal sorunlarımızın, ulusal çıkmazlarımızın ve ulusal darboğazlarımızın kökeninde, emperyalist güçlere ve emperyalist içeriğinden kuşku duyulmayan Avrupa Birliği’ne tam üye olma sürecinde verilen ödünler yer almaktadır.
Bu süreçte, Avrupa emperyalistlerinin dayatmaları, ABD emperyalizminin destek vermesiyle, özellikle de Kopenhag Ölçütleri (Kriterleri) bağlamında, ulusal bütünlüğümüz yönünde verilen ödünler sonucunda, Kemalist Büyük Türk Devriminin vazgeçilmez ilkesi olan ulus devlet bütünlüğünün oluşturduğu ulusal beraberlik, dayanışma ve hoşgörü anlayışı zedelenmeye çalışılmakta, Yugoslavya’da uygulandığı gibi ülkemiz ayrıştırılarak kontrol altına alınmasının kolaylaştırılması hedeflenmektedir.
Bu bağlamda, aynen Sevr haritasında olduğu gibi Türkiye’nin, Orta Doğu bölgesiyle (petrol yatakları ve İslam dünyası ile) ilişkisini kesmek için Anadolu’nun doğusuna set çekilmenin alt yapısı hazırlanmıştır. Bu set’in, Mütareke koşullarında olduğu gibi emperyalizmin güdümünde Ermenistan ve Kürt devleti kurulması ile gerçeklendirilmesinin plânlandığı, tüm açıklığı ile görünen gerçektir.
Bu plân geniş içerikli plânın uzantısı olup,
Geniş içerikli emperyalist plânı şöyle özetlemek mümkündür:
- Kostantinapol (Bizans) ile Marmara Çevresi (Patrikhane'nin Devlet statüsü verilerek Devlet olarak tanınması) İstanbul'a dünya kenti statüsü tanınması,
- Yalnız Orta Anadolu’nun Türklere bırakılması,
- Karadeniz Pontus Devleti'nin kurulması,
- Ermeni Soykırımı'nın tanınması, tazminat ödenmesi,
- Güneydoğu'da Kürdistan Devleti'nin kurulması,
- GAP, Dicle, Fırat ve tüm barajların uluslararası denetime bırakılması,
- İzmir ve yöresine (İyonya) NATO karargâhının getirilmesi,
- Kıbrıs’ın, stratejik önemi yanında, çevresindeki zengin petrol yatakları ve İsrail’e yakın ada özeliğinde olması gibi çok yönlü önemi nedeniyle, Anadolu'dan koparılması, Türk askerinin Kıbrıs'tan çıkarılması,
- Ege ve adaları FIR hattı ile Türkiye'nin hapsedilmesi, Türkiye'den Lozan'ın intikamının alınması, Sevr dayatılarak, ülkemizin parçalanması, Anadolu’nun, emperyalistler tarafından yutulması,
- Emperyalizmin Türkiye’yi yutmasının kolaylaştırılması için Türkiye’yi, İran ile savaşa tutuşturması.
Dink’i katleden tetiği kimin ya da kimlerin çektirdiğini bilmemeyiz, ancak bilinen geniş içerikli emperyalist plânlara yönelik altyapı hazırlamak için;
-Ermenileri mağdur göstermek,
-Sözde Ermeni soykırım yasalarını kabul ettirmek,
-Irak’a, insan hakları ve insanlık onurunu sahip çıkmak için gelenlerin, insanlık dışı vahşetlerini örtmek ve bu arada Kerkük’te yapılan soykırım vahşetinin kamuoyunda unutturmak,
-Türklüğün yasal bağlamda onurunu koruyan Türk Ceza Yasasının 301 inci maddesini, Türklüğe hakareti kolaylaştıracak düzenlemeni yaptırmak gibi ek plânları devreye sokulmak,
-Kuvayı Milliye ruhunun, emperyalist güçler karşısında, ruh gücünün silâh gücünden üstün olduğunu kanıtlaması bilindiği için “vicdanı ret” gibi Türk ulusunla yabancı olan anlayışları toplumumuzda yerleşmesini sağlamak,
gibi ön hazırlıklar yapıldığı anlaşılmaktadır.
Ancak, Türk halkının sabrını denemek, emperyalizme tarihte çok pahalıya mal olmuştur. Ateşle oyun2 olmayacağı bilinmektedir. Emperyalist güçler ateşle oynanmayacağının bildikleri için ateşin özünü köreltme işini, küresel sermayenin kontrolünde ve güdümünde olan medyaya bırakmışlardır. Emperyalist güçlerin güdümündeki Medya; yurttaşlarımız arasındaki dayanışma, yardımlaşma, yurttaş olma bilincini onurunu zedeleme ve Kuvayı Milliye’den gelen ulusal bilincimizi köreltme görevini sürdürmektedir.
Bu noktada, Kemalist Büyük Türk Devrimi’nin öncüsü Atatürk’ün şu sözlerini anımsamakta yarar var;
“Aşağılık kimselerin parayla yaptıkları basın savaşları vardır.”
“Her zaman her ülkede görüldüğü gibi bizde de ... kişisel çıkarlarını memleket ve ulusumuzun zararlarında arayan âdi kimseler de vardır. Doğu işlerini çevirmede ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek usta olan düşmanlarımız, bunu memleketimizde bir örgüt haline getirmiştir.”
Öte yandan, Dink’in katli öncesi koşular ile hemen sonrası gelişmeler arasında bir paralellik de dikkat çekicidir. Televizyon ekranlarına yansıdığı üzere; Dink’in katlinin hemen sonrasında ortaya çıkan ve kısa sürede yapılamayacak kadar büyük olan Dink resimleri, pankartlar ve aniden oluştuğu için hazırlıklı oldukları izlenimini veren kalabalık, cinayetin yukarıda özetlediğimiz plânın uzantısı olduğu kuşkusunu doğurmuştur.
Söz konusu plânın içeriği emperyalist olduğu içindir ki yurtseverlerin, Türkiye’nin bağımsızlığından yana olanların, bölgesinde öncülük görevini üstlenmek isteyenlerin, kısaca; üzerimize gelen emperyalist tehlikenin farkında olan Kemalist’lerin bu plân içinde olmadıklarının kesin kanıtıdır. Bu vargının başka bir kanıtı ise Dink’in öldürülmesi ile ilgili eylemler içerisinde olanların Türk bayrağı taşımamış olmalarıdır. Çünkü Kemalistler bilmektedir ki; ülkemizde din, mezhep bölge, ırk benzeri etnik ayrım, ulus devlet bütünlüğünü zedeleyici etkendir. Ulus devlet bütünlüğünün simgesi ise Türk bayrağıdır.
Son yıllarda ve genellikle de Ocak aylarında (yıl boyunca gündemi belirlemek için olsa gerek) Kemalist yazar ve düşünürlerin öldürülmüş olmalarının acısını yaşayan, Kahramanmaraş, Çorum, Yozgat ve Sivas Madımak kıyımı gibi acıları yüreğinde taşıyan Kemalistler, öldürülmenin, yakılmanın, işgalin ve hıyanetin ne olduğu bilirler ve çözümün; ulusal devlet bütünlüğü içinde olacağını görürler.
Bilinen ve gözden kaçırılmayan bir gerçek daha vardır ki, Türkiye Cumhuriyeti’ni, emperyalist kuşatma karşısını savunma onurluluğu gösterdikleri için öldürülen yazar, yargıç, gazeteci ve düşünürlerimizin cenazelerinde Türk bayrağı baş tacı iken, Hırant Dink’in cenazesinde Türk bayrağına yer verilmemiş olmasıdır.
Bu durum ulusal birlikteliğe karşı bir tavırdır. Ulu olma bilincinden yoksun, şirketler devleti ABD bile, kimin gerçekleştirdiği belli olmayan 11 Eylül olayını bahane edip, ulusal bilinç yaratmaya çalışarak, ayakta kalma çabası içinde olduğu bir dönemde, ulusallığa sırt dönmek, Türkiye’ye en büyük ihanettir.
Sonuç olarak;
Hırant Dink’in cinayetinin arkasındaki güçleri aralayabilmek için, her cinayetten sonra sorulan değişmez soruyu sormak gerekirse; Hırant Dink’in öldürülmesi hangi çevrelerin, kimlerin ve hangi devletin işine yarar?
Bu sorunun doğru yanıtlanması hem Hırant Dink’i katleden gücü belirleyecek, hem de “Hepimiz Ermeni’yiz, Hepimiz Hırant‘ız” diye bağıranların kimlere hizmet etmekte olduklarını ortaya koyacaktır.
Kimsenin öldürülmesin dilememekle birlikte, bir travestinin öldürülmesi durumunda, “Hepimiz Ermeni’yiz” diye bağıranların “Hepimiz” neyiz (?) diye bağıracaklarını merak ederek belirtmek isterim ki; ülkemizde alt kimliği öne çıkaranlar, işgalleri altındaki Irak devletinin, asli unsuru olan Arap milletinden söz etmeden, sürekli olarak “Şii”, “Sünni” ayrımını körükleyenler arasında, amaç benzerliği olduğunun farkında mıdırlar?
Hüsnü Merdanoğlu kmilliyeci?gmail.com
********
|
|
Yorum
(1) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
2/2/2007 - İNSAN:İNSANLAR İKİYE AYRILIR...
İnsanlar İkiye Ayrılır
Feray ULAK
--------------------------------------------------------------------------------
İnsanlar ikiye ayrılır: Tanıdıkça büyüyenler, tanıdıkça küçülenler...
Bu sözü ilk defa daha üniversitede hazırlık sınıfını okurken söylemiştim... Uzaktan bakıp da boyuna posuna, havasına; moda deyimle karizmasına hayran olduğum bir insanla tanıştıktan sonra yaşadığım hayal kırıklığının şaşkınlığıyla...
Düşünüyorum da aslında o zamanlar, bilmeden ne kadar büyük bir laf etmişim... Onca gençliğe, onca tecrübesizliğe rağmen... Şimdi saz çalma yaşına yaklaştığım, teneşirde paklanma olgunluğuna eriştiğim bu günlerde, özetleseydim insanlarla ilgili hayal kırıklığımı bu kadar kısa ve net anlatabilir miyim?
Sanmam... Eminim eveler geveler uzatır, üstelik bu kadar da açık anlatamazdım.
Oysa durum ortada...
Evet insanlar ikiye ayrılıyor biraz önce söylediğim gibi...
Aslında bir de ne büyüklükleri, ne küçüklükleri belli olmayan silik insanlar
var hayatımızdan gelip geçen, ama, zaten onlardan bahsetmeye bile değmez...
Şimdi şöyle bir aklımızdan geçirelim hayatımıza bire bir giren ya da kıyısından köşesinden dokunan insanları... Arkadaşlarımızı, dostlarımızı, işyerinde birlikte çalıştığımız amirlerimizi, memurlarımızı...
Bir de özel dediğimiz o insanları...
Kaç insana sıfırdan başlayıp 10 puana çıktınız, ya da kaç insana peşin 10 puan verip sıfırlara indirdiniz...
Kaç insan?
Skor tabelasında durum ne?
Kendi adıma, benim 10 dan geriye saymalarım daha çok, hatta ezici üstünlüğe sahip...
Bu belki de iyimser bir bakışla, benim notu bol gönlümün bir yanlışı...
Ya da kötümser bir bakışla insanları değerlendirme kıstaslarımın katılığının cezası...
Çok mu şey bekliyorum insanlardan, daha doğru bir deyişle hayatımda bir şekilde yer alan arkadaşlarımdan, dostlarımdan, birlikte çalıştığım insanlardan...
Hem evet hem hayır...
Evet; çünkü ben onlara güvenmek istiyorum en azından onlara benim sağladığım güven kadar... Ben onların sözlerine inanmak istiyorum, en azından benim onlara söylediğim sözlerin doğruluğu kadar... Benim aklımın, zekamın varlığının farkına varmalarını istiyorum, en azından benim onların aklı ve zekasının farkında olduğum kadar...
Niye mi?
Çünkü...
Hiç kayıtsız şartsız güvendiğiniz, her sözünün doğruluğundan adınızdan bile daha emin olduğunuz bir insanın, aslında kağıttan bir kaplan olduğunu gördünüz mü?
O kağıttan kaplanın yüreğinizdeki inanç kalesini büyük bir gürültüyle yerle bir ettiği anı yaşadınız mı? O yıkılan kalenin altında sadece sizin ve onun kalmadığını, tüm insanların kaldığını fark ettiniz mi?
Ya da... İçinizdeki acıya dayanamayacak kadar yıkıldığınız günlerde, burnunuzu gömüp, göğsünde ağladığınız, dostum dediğiniz insanın, bir yandan için için, iyi ki ben bu durumda değilim şükür duaları yaparken, bir yandan da dedikodu malzemesi topladığı gerçeğini yaşadınız mı?
Ve ya başarının adını onun adı ile özdeşleştirdiğiniz, yanında konuşurken sesinizin ve ellerinizin titremesini saklayacak delik bulamadığınız bir insanın, yakaladığı ilk fırsatta ilkel benliğinin en temel dürtüsünü arsızca ortalığa kusuşuna şahit oldunuz mu?
En önemlisi, o en çok sevdiğim dediğiniz insanların, sırtınızı koca bir kayaya dayarcasına güvenle yaslandığınız o özel insanların, içinizdeki sırça sarayı, onun kırılganlığını unutup büyük bir şangırtıyla yıktıklarını, tuzla buz ettiklerini gördünüz mü?
Sahi siz içinizde o şangırtıyı hiç duydunuz mu? Duymadıysanız ya çok şanslısınız, ya da sizin sarayınız sırça değil...
Ve bütün bunları yaşarken nasıl da aptal yerine koyulduğunuzu fark edip, hatta bir an aptal olduğunuza inanıp kendinizi aşağıladınız mı?
İçinizdeki aşağılanma duygusu ile hesabınızı gördükten sonra, daha aklı selim bir soru sordunuz mu kendinize... Hatırladığınız ya da hatırlamadığınız bütün bu hayal kırıklıklarını yaşarken hata kimdeydi diye...
Yanlış diğer insanlarda mı? Ya da sizin, insanların içerisinde aynı anda kötülüğü ve iyiliği barındırdığını unutan beklentilerinizde mi? Yaşadığınız her kırılmada tekrar tekrar sordunuz mu bu soruyu kendinize...
Ve içinizden bir hesaba giriştiniz mi, çok mu şey bekliyorum insanlardan diye...
Sizi bilmem ama ben artık çok şey beklediğime inanır oldum...
Evet çok şey bekliyorum hayatımda var olan insanlardan...
Eğer dürüstlük, samimiyet ve özen çok sayılıyorsa...
Bütün bunlar çok da sayılsa ben beklemekte kararlıyım...
Beklediklerimi bulayım ki onlar, notu bol gönlümün ilk adımda verdiği 10 puanda kalsınlar ve tanıdıkça daha da büyüsünler...
Yoksa ben göstermelik aranıp sorulmaların, sonsuz sadakatların, ömür boyu sürmesi şart arkadaşlıkların, dostlukların peşinde değilim...
Sadece ve sadece hayatımda varoldukları sürece aklıma, yüreğime ve samimiyetime saygının peşindeyim, 10 puanlarda dostlara ve arkadaşlara sahip olmak için... Her ne kadar hayatımın skor tabelasında yenikmiş gibi dursa da bu 10 puanlık insanların sayısı, yok sayılacak kadar da az değil...
Hem düşünsenize sonsuz sayıda sıfırı toplasanız sıfırdan öte kaç edebilir ki?
Haa... Sıfırdan başlayıp 10 puanlara yükselenler, yani tanıdıkça büyüyenler mi? Yukarıda yazdıklarımı tersinden düşünün... Cevap ortada değil mi?
Paylaşım:ayfer kiyar ayfer_kiyar?mynet.com
********
|
|
Yorum
(1) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
16/1/2007 - BİLGİSAYAR:HAKKINDA
Merhaba arkadaslar,
Bunu bazilarimiz biliyor ama bilmeyenler de cok. Ama onemli bir konu bence. Konuya soyle gireyim.
nternette bir siteye ilk girdiginizde o site normal sekilde acilir. Ama o siteye 2 inci kez girdiginizde o site ilk girdiginizden cok daha hizli bir sekilde acilir. Bunun nedeni sudur:
Bilgisayariniz sizin girdiginiz sitelerin duzulus seklini ve sitede her girdiginiz sayfadaki resimlerin bir kopyasini kendi icinde kaydeder. Bunun nedeni ise, o sitelere bir sonraki girisinizde bilgisayarinizin bunu algilayip o girdiginiz yerlerin daha hizli acilmasini saglamaktir.
Anlayacaginiz, bilgisayardan biraz anlayan birisi, eger isterse sizin hangi siteleri gezdiginizi, ne tur seylerle ilgilendiginizi anlayabilir.
Ayrica herhangi bir siteye girmek icin site adresinizi yazdiginizda bilgisayar o site adresini de kaydeder. Mesela www.google.com a girdiniz. Daha sonraki bir zamanda www.g yazdiginizda bilgisayar hemen adresi algilayacak ve www.google.com yazisi siz www.g yazdiginiz anda ortaya cikacaktir. Bu sadece bir ornekti. Bu ornek her site icin gecerlidir. Daha once girdiginiz siteler, siz tekrar girmek istediginizde adresin tamamini yazmadan bile adres cubugunda belirecektir. Bunu anlatirken aklima dayim geldi. Dayimin 14 yasindaki oglu yonja arkadaslik sitesine girmis.Dayim da bilgisayari inceleyip yonja adresini kayitlarda gormus ve ogluna kizmisti "ne isin var, yasin kac arkadas ariyosun derslerine calis" diye azarlamisti:)
Bunlari onlemenizin bir yolu var:) Nereleri gezerseniz gezin 3-4 tiklamayla hem gezdiginiz site adreslerinin, hem de girdiginiz sitenin, internette actiginiz resimlerin butun internet kayitlarini kaldirabilirsiniz. ciniz rahat olsun yani:)
Bilgisayar sizin gezdiginiz sitelerdeki resimleri ve sitelerin duzulus seklini gecici internet klasorune kaydeder. Bu klasorun adi Temporary Internet Files klasorudur.
Bu arada anlatacagim seyi yeni internete girmeye baslayan en alt seviyedeki insanlar icin anlatacagimdan bu anlatis tarzim size komik gelmesin:)
Masaustundeki Explorer simgesine tiklayin. Masaustundeki mavi e harfi olan internete girdiginiz simgeden bahsediyorum.
Bu internet sayfasinda Araclar dan internet seceneklerini tiklayin. Karsiniza bir kutu cikacak. Bu kutu cikar cikmaz kutunun genel kismini goreceksiniz.
Bu genel kisminda 3 bolum var. Bu bolumleri yazarak aciklamasini yapayim.
a-) Giris sayfasi: Giris sayfasinda gordugunuz adres kismina hangi site adresini yazarsaniz, her internete girisinizde bilgisayarda ilk olarak o site acilir.Yani oraya yazdiginiz internet sitesini acilis sayfasi yapmis olursunuz. Ben surekli gmaile girdigimden gmailin sitesini oraya yazdim. Ozellikle girdiginiz bir site varsa once o siteye girin, site acilinca adres kismindaki adresi kopyala yapistirla bu giris sayfasi kismina yapistirin
b-) Temporary Internet Files: iste sizi kurtaracak bolume geldik:) Burada dosya sil tiklayin. Bir onay kutusu cikacak. Tum cevrimdisi icerigi sil kutusunuda isaretleyip tamam deyin. Boylece girdiginiz sitelerden bilgisayarin kaydettigi butun resimler ve hareketli video falan tamami silinir. Yine bu kisimda bulunan tanimlama bilgisi sil deyin ve cikacak onay kutusuna tamam deyin. Boylece girdiginiz sitenin butun kayitlari da silinir.
c-)Gecmis: Az once demistik ki bilgisayariniz sizin her girdiginiz site adresini kaydeder. ste o sitelerin kayit edildigi kisim burasidir. Burada gecmisi sil dugmesine tiklayin. Yine bir onay kutusu cikacak. Silmek istediginizden emin misiniz diye soracak. Evet deyin. Boylece eski girdiginiz sitelerinde kayitlari silindi. Rahat nefes alabilirsiniz.
Not: Bu yaptiginiz islemlerinin hic birinin bilgisayariniza zarari yoktur. ciniz rahat olsun yani:) Sadece eski internet kayitlarini siler.
Bu maili arkadaslarinizla da paylasarak onlarin da faydalanmasini saglayabilirsiniz.
Ahmet bilgin ahmet4444?gmail.com
******
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
9/12/2006 - CİNSELLİK:KÜRESEL EMPERYALİZMİN HİZMETKÂRI
KÜRESEL EMPERYALİZMİN HİZMETKÂRI, KONTROLSÜZ CİNSELLİK! Billûr O. Kinsey ve benzerlerinin 1947 den sonra cinsel davranışlar hakkında araştırmalarla ortaya çıkmasıyla; Dünya da o güne kadar cinselliğin tartışılması psikoloji bilimiyle sınırlıyken, bugünkü kuşaklara kadar uzanan bir formatlanmanın, ilk şekillenmeleri ortaya atılmıştır.
Erkek ve Kadında cinsel davranışlar üzerine araştırma yaparak bunu araştırmalar adı altında ve istatiksel verilere dayandırma çabalarıyla, önce erkek, daha sonra kadın cinsel davranışları hakkında bir takım raporlar hazırlamışlardır. 50 senedir Kinsey raporları, insan cinsel yaşam davranışlarının çözümlemesinin amentüsü gibi kabul edilmiştir. Kinsey’ ve ekibi bu raporları hazırlarlarken, araştırmalarda kendilerinin de bizzat katıldığı deneysel, laboratuar çalışmalarından örnekler vermişlerdir. Dr. Kinsey bu raporlarla birlikte, Batı dünyasını bir cinsel eğitim!? bombardımanına tutmuş, bu raporlarla başlayan, cinsellik konusunda yasaklar ve utanmalar hızla yıkılmaya başlamıştır.
Son 15 yıldır, Dr. Kinsey’in araştırma adı altında sunduğu bu raporların sonuçları itibariyle, ciddi anlamda tartışmalar yaratmaktadır. Tartışmaların ana kaynağını ise, Dr. Kinsey’in rapor ve araştırma adı altında, gizlice bir takım kışkırtıcı ve cinselliğe teşvik edici, genel ahlak anlayışı ile ters düşen seksüel davranışların, adeta reklâmı yapıldığı görüşüdür.
Çünkü Kinsey’ ve ekibi, toplumların ahlaki değerlerinin bir önem taşımadığı, cinsel davranış modellerinin, bireylerin toplumsal ananelerine bağlı olmadan, bireysel yaşandığını iddia ettikleri gibi, cinsellikte bireylerin aslında bir şablonla tanımlanamayacağı tezini öne sürmüşlerdir. Yani şöyle ki, bütün kadın ve erkekler cinselliklerinin tanımlanmasında sadece, heteroseksüel(karşı cinse ilgi), homoseksüel(kendi cinsine ilgi) veya biseksüel(her iki cinse karşı ilgi) olarak tanımlanamayacağını, bireylerin cinselliğinin aslında bunların bir karışımı olduğu savlamışlardır. Bugün Kinsey ve ekibine eleştirisel olarak yaklaşanlar; bu görüşlerin adeta bir beyin yıkama şeklinde, bireylerin kendi cinsellikleri ile şüpheye düşmelerine neden olduğunu söylemektedirler. Bununla birlikte; Dr. Kinsey cinsel şekillenmelerle ilgili iddialarını ortaya koyabilmek için, çocuklar üzerinde laboratuar araştırmalarını ABD Indiana üniversitesinde yaparken, çocukların ebeveynlerinden izin almadan yaptığını, hatta Kinsey’in bir pedofil(çocuk sevici) olduğunu söylemektedirler. Buna göre, toplumda cinselliği tartışmaya açan Dr. Kinsey’in, aslında kişisel cinsel yaşamının bile sorgulanması gerektiği iddia edilmektedir.
Ancak bir gerçek var ki, Batı’da Kinsey ve ekibinin anket formlarıyla veya birebir görüşmelere dayanarak ortaya koydukları araştırmalar ve raporlar(!), o güne kadar Batı toplumlarında konuşulmayanlar ve yasaklar hanesini delmiş, cinselliğin açıkça tartışılmasını günlük hayata taşımıştır. Seksüel ilişkilerin serbestçe ve her boyutuyla yaşanması gerektiğini savunan Kinsey raporları da temel alınarak, seksüel alanda araştırmalar daha da genişletilmiş, bugünse neredeyse gazete köşelerinden tutun, görüntü kutularında bile alenen birçok mahremiyetin gözler önüne serilerek, adeta ayağa düşmesine neden olmuştur.
Batı’da, kadın ve erkek arasında, çekincesiz ve evlilik bağı olmadan, kontrolsüz, tek gecelik, çok eşli cinsel ilişkilerin yaşanması, 1960’lı yıllarda doğum kontrol haplarının bulunuşu ile başlamış, toplumsal gelenekleri ve cinsel ahlak anlayışını tamamen yıkıcı standart bir form haline gelmiştir. Doğum kontrol, haplarının bulunuşundan hemen önce, Beatles gibi pop müzik gruplarının da ortaya çıkması; grup üyelerinin konserler vererek kendilerini cinsel obje olarak sunmaları, kurulmakta olan bir ağın ilk başlangıç noktasını oluşturmuştur. Bu konserlere katılan genç kızlar ve erkekler, tarikat ayinlerine katılır gibi, toplu histeri krizleri geçirecek şekilde, kendilerinden geçmişlerdir. Bugün bile, konserler veren müzik grupları veya şarkıcılar, aslında sanatsal ziyafet vermekten ziyade, toplumların görsel cinselliğine hitap etmektedirler. Müzik kliplerinin gittikçe artan dozda cinselliği kışkırtıcılığı da, son yıllarda akıl almaz boyutta artmıştır. Yani, bu bazı müzik gruplarının veya şarkıcıların, cinsellikleri fazlaca ön plana çıkartılarak, bir seks ve şehvet sembolü olarak, müzik dünyasında piyasaya sürülmektedirler. Görüntü kutularının müzik kanallarında oynatılan müzik klipleri bile, dans ve estetikten ziyade, ayakta veya yatakta cinsel ilişkiyi canlandıracak şekilde yapılmakta ve böylece de, herhangi bir şarkı veya müzik, bu formatlarla şuur altına yerleşmektedir… Popülerden başlayarak, şiddet içeren Death Metal’e kadar Müzik, son 45 yıldır böylece, kışkırtılmış cinselliğin adeta ayrılmaz bir parçası haline getirilmiştir. Bugün, müzik kliplerinin yüksek oranda izleyici kitlesi ise, çocuklar ve gençlerdir. Dolayısı ile radyoda veya müzik çalarlarda çalınacak herhangi bir parça, kitleler üzerinde, şuuraltından çıkan, bir uyarıcı vazifesi görmektedir.
Ancak; Müzik piyasası denilince, mutlaka bir ilave daha yapmak gerekmektedir. Müzikle birlikte sızan, çok büyük başka bir sektör daha vardır. Bu, batı endeksli küresel sermayenin en karanlık yüzüyle anamalını oluşturan, alkol ve en acımasızı, öldürücü olan uyuşturucu sektörüdür. Müzik çalınan veya dinletilen konser veya gece kluplerinde, bu ikisinin de pay kaptığı çok acı, ama bir gerçektir. Çoğu zaman, çeşitli pop konserleri ve gösterileri sponsor bir içki firması tarafından finanse edilmektedir. Alkol alımıyla beraber hemen yanında sızan, uyuşturucu çeteleri de, artık bilinen bir gerçek. (Yüksek volümlü müzik ve uyuşturucu ciddi olarak mercek altına alınarak incelenmesi gereken, çok ciddi ve gençliği tehlikeye atan son derece önemli bir konudur)
Görsel ve basılı medyada veya çeşitli platformlarda da, toplum sürekli cinsel yönden kışkırtılmaktadır. Şehvet katsayısı arttırılmış bir toplumda da, istenmeyen gebeliklerin önlenebilmesi için, Müzik piyasası gibi, kimya sanayi de doğum kontrol yöntemleri üzerinde her gün yeni, yeni formüllerle gebeliği önlemeye yönelik ilaçlar piyasaya sürerek, “Kışkırtılmış Cinsellikten”, büyükçe bir pay almaktadır.
Fazla dozlarda Batı toplumlarına pompalanan seks özgürlüğü, toplumlarda iyice cinsel kimlik ve ahlak değerlerinin sarsılması, sapkınlıkların önünü açılması, özellikle de toplumları ve hatta dünyayı kontrol etmek isteyen güçler tarafından istenmiştir. Netice de, Batı da bireyler seksüel kimlik bunalımlarına sürüklenmekle birlikte, seks alışkanlıkları değişmiş ve morfinmanlarda görülecek, geri dönüşümü zor alışkanlıklar ortaya çıkarmıştır.
Aşırı dozda cinsellik konusunun her alanıyla tartışmaya açılması, beyaz perdeye 50 yıldır cinselliğin değişik modeller oluşturarak ahlaki normları zorlayacak şekilde topluma sunulması, ilişkilerin artık pespayelik boyutunda yaşanmasına teşvik edici ve toplum değerlerini zorlayıcı olmuştur… İşin sonunda, insanların kafası karışmış, cinsellikte neyin doğru veya fazla olduğuna karar veremeyecek kadar etkilenmiş yapılar ortaya çıkmıştır.
Bu kafa karışıklığından faydalanan, bir başka sektörde, yerini almakta gecikmemiştir. Porno film sektörü! Bu sektör de, piyasasını genişletebilmek amacıyla görsel cinselliğe hitap ederken, insan hayal gücünün sınırlarını zorlayarak, birçok çarpık, sapkın ve ahlaki değerleri yıkan, cinsellikte kabul edilebilir doğal olandan ve estetikten çok uzak, şiddet vahşet içerikli filmlerle ekrana yansıttığı her türlü sapkın ilişkiyi, normalmiş gibi toplumlara dayatarak, yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu, Kontrolsüz Cinsellikte; piyasa payını büyütmektedir.
Tamamen cinsel ilişkilere endeksli yaşanan hayatlar, bir müddet sonra morfin alışkanlığına benzer, kontrol edilemez bağımlılığa neden olduğu ve ciddi psikolojik tedaviler gerektirdiği bugün artık bilimsel bir gerçektir. Yani, sadece cinselliğe endeksli bir beyin, bireyi morfin bağımlısı gibi, seks bağımlısı hale getirmektedir. Bu bağımlılık, çeşitli cinsel denemelerin ve çok eşliliklerin artışı, insanların karşı cinse olan aşk duygularını, sevgiyi ve şefkati körelterek, daha hayvansal, hatta şiddet içeren, sado-mazoşist (cinsel acı verme- cinsel acı verilmesinden hoşlanma) v.s. v.s gibi boyutlarda ilişkilerin yaşanması, küresel sermaye tarafından neredeyse normal gibi algılatılmak istenmektedir. Çünkü bu tür Kontrolsüz Cinsellikte; şiddet içeren veya içermeyen ilişkilerin, yine küresel emperyalistler için, piyasaya sürülecek yeni, yeni tüketim araçlarının üretilmesini sağlamaktadır. Netice de bugün, 30–40 sene evvel pek düşünülemeyecek, getirisi yüksek başka sektör daha ortaya çıkmıştır. “Seks oyuncakları” olarak adlandırılan kırbaçlar, kelepçeler, maskeler, gibi, gibi yeni tüketim malzemeleri üreten bir sektör daha, yavaş, yavaş dünya piyasasında söz sahibi olmaya başlamıştır.
Bütün yukarıda saydığımız halleriyle Kontrolsüz Cinsellik talep oluşturarak, küresel sermayenin mükemmel bir hammaddesi haline gelerek, çok büyük ve kontrol edilemez arz oluşturmuştur... Porno sanayi...
Moda da, kontrolsüz cinselliğin bir parçası olmuştur. Moda Defileleri gibi gayet masumane zannettiğimiz teşhirin, yarı çıplak kadın bedeni üzerinden getirime dönüşerek, görsel basında devamlı yer almasında bile, sürekli pompalanan cinsellik vardır.
Dolayısı ile Küresel Sermayenin emrine amade Kontrolsüz Cinselliğin sektörlerini, ana maddeleri ile şöyle sıralayabiliriz;
· Müzik Sektörü (pop müzikten başlayarak, metal, heavy metal ve satanist müziğe kadar uzanan değişik versiyonda müzik türleri) · Kimya Sektörü (doğum kontrol) · Film Sektörü (erotizm içerikli filmler) · Alkol sektörü (her türlüsü) · Uyuşturucu sektörü (esrardan başlayarak, morfine kadar) · Porno Film Sektörü (porno-hard pornoya kadar her türü) · Seks oyuncakları sektörü (her türlü seks oyuncakları) · Moda sektörü dolaylı olarak (kadın cinselliğinin ön plana çıkarılması) · Çeteler ve kanun dışı örgütler
Tüm bu milyar dolarlık sektörlerden, doğrudan veya dolaylı olarak, daha büyük bir güç, bu kontrolsüz cinsellikten; “vergi” adı altında en büyük pastayı almaktadır.
Yukarıdaki süreç, Batı da 50 sene gibi uzun vadeye yayılmış olarak yaşanmış olmasına karşılık, cinsellik konusu bizde 20–25 sene gibi hızlandırılmış olarak yüksek dozda topluma enjekte edilmiştir. Toplumun, “değerleri savunma mekanizması” hazırlıksız yakalanmıştır. En hızlı şekilde, “kontrolsüz cinselliğin” yukarıda sayılan yan sanayi de ithal edilerek hızla faaliyetlerini arttırmışlardır. Ülkemizde, bağımsız, konularında bilgi sahibi ve uzmanlaşmış, toplumu da cinsellik konusunda cendereye sokmayan, çeşitli sansür ve etik(ahlak) kurullarının oluşturulması gerekliliktir, ama olmaması ve bunun bir kültür çalışmasının alt yapısı olarak görülmemesi, büyük bir açıktır.
Batı, etik kurullarını harekete geçirerek savunma mekanizmalarını ve denetimlerini ortaya çıkarmasına rağmen, biz de ise, küresel emperyalizmin dayatmalarıyla başı sonu belli olmayan “sınırsız özgürlük dayatmasıyla”, toplumumuzun cinsel yaşamı, saldırıya maruz bırakılmıştır.
Bu nedenle, tek ahlak kurulumuz RTÜK bile, ne zaman her hangi bir konuda görüş beyan ederek görevini yerine getirmeye çalışarak devreye girse, hemen bir takım organlar itirazlara başlayarak, RTÜK kararlarının engellenebilmesi için, “özgürlük ve demokrasi” adı altında gerekli kılıfını da hazırlayarak, toplumu her türlü sömürüyle karşı karşıya bırakmaktadırlar! Cahil ve eğitimsiz toplumumuzun, yüksek dozda cinselliğe boğulması, ekonomik yokluklarla birlikte, toplumumuzda hızla ahlak çöküntüsünü beraberinde getirmiştir.
Öyle ki, görüntü kutularında, sabah programları adı altında aile ve cinsel yaşamlar, cahil, bilgisiz, pespaye görsellikleri cinsel dürtülerine hitap eden, kadın ve homoseksüel erkekler tarafından lime, lime edilmesi, saatlerce tartışılması bile, Türk toplumunun aile ve cinsel yaşamına bir saldırı olduğunun, acaba gerçekte kaç kişi farkındadır? Yine, bu saldırının en savunmasız ve en kolay etkilenen toplum kesiminin ise, çocuklar, gençler ve kadınlar olduğunun, kaç kişi farkındadır? En tuhafı, kendini tutucu addeden Türk toplumu, buna hiçbir tepki gösterememektedir. Toplumu aydınlatarak mesaj vermesi gerekenler bile ne yazık ki, bu düzeneğin bir parçası olmuşlardır. Yazılı basında yer alan, kendini toplumun üzerinde görerek, hatta daha da kötüsü “aydın” ve “elitist” zanneden pestenkerani kadın-erkek köşe yazarları bile, kendi cinsel yaşam ve deneyimlerini kamuoyuna açarak, çok normalmiş gibi, topluma “sürekli belden aşağı bakan” model oluşturmaktalar...
Evet, ne yazık ki biz toplum olarak, Batı’yı hep taklit etmeye çalışmış, ancak Batı’nın örneklediklerini hem çok çabuk, standart bir kıyafet gibi üzerimize giymeye çalıştığımız gibi, en kötü yanlarını almışsızdır. Ülkemiz insanı da, bugün artık dünyada hegemonya kuran, toplumları yozlaştırarak kontrol altına alan, bu “kontrolsüz cinselliğin” esiri olmaktadır. Kontrolsüz cinsellik, eğitimsiz ve cahil bırakılmış bir halka dayatılınca, ortaya bir felaket tablosunu çıkararak, kültürümüzü de yozlaştırmaktadır. Bu saldırılara karşı toplum, zorla, baskıyla, hatta dini motiflerle korunması mümkün değildir. Bu tür tedbirleri insanın kendi doğasına karşı almaya kalkışmak, neticesinde hiç istenmeyen sapkınlıkları, cinsel şiddeti ve Kontrolsüz cinselliğin yeraltı faaliyetlerini çoğaltacağı gibi, cinsellikten korkan, aseksüel bireylerin çoğalması gibi, gibi, normal olmayan birçok sapkın yaşam tarzlarını ortaya çıkarır…
Küresel Emperyalizmin hizmetkârı “Kontrolsüz cinselliliğin saldırısı” bugünkü şartlarda, durdurulamaz gibi gözükmektedir. Çünkü bu saldırılara karşı, ciddi anlamda politikalar geliştirilmedikçe, ancak polisiye tedbirlerle suçlar oluştuktan sonra, suçlular cezalandırılabilir.
Elbette alanlarında ihtisaslaşmış uzmanlar tarafından ele alınarak, toplum cinsellik konusunda bilinçlendirilmelidir. Kontrolsüz Cinsellik, aslında cinsellik de değildir. Ancak, bu kontrolsüz cinselliğe karşı alınabilecek ciddi önlemler vardır.
1. “doğru cinsel bilgiler” 2. “cinsel terbiye”
Toplumda bugün, çeşitli nedenlerle “Cinsel Terbiye” es geçilmekte, ama aslında ailede, kız ve erkek çocuklara ahlaki değerler olarak verilmesi gerekmektedir. Ancak toplumlarda aileler, bu görevlerini unutmuş gözükmektedirler. O halde ancak, eğitim kurullarının denetiminde psikolog, pedagog ve tıpçıların ciddi, bilimsel ve müşterek çalışmaları neticesinde, okullarda ders gibi veya Türk Silahlı Kuvvetleri’nde askere yeni alınan gençlere verilen birçok eğitim gibi, eğitim çerçevesinde verilebilir.
“Cinsel Terbiye” almamış, cinselliğini kontrol edemeyen bireyler her türlü sömürüye açık, ahlaki değerlerini yitirmekte zorlanmayan, kafası karışık ve özgüvenini yitirmiş, sadece cinsel tutkuların veya sapkın ilişkilerin esiri insan yapılarının ortaya çıkmasına neden olur ki, bu da her türlü şiddete yönelmeleri ve kişilik zafiyetlerini arttırır. Kontrolsüz Cinsellik eşittir; Cinsel tatminsizlik yaşayan , saldırgan, mutsuz ve kişilik zafiyetinden sorunlu birey demektir…
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
8/12/2006 - FIKRA:GÜLMECE
Kalp ameliyatı oldum. 4 ay rapor aldim ve bu 4 ayin sonunda rapor paramı almak icin Fatih SSK'ya gittim. Klasik bir sekilde eksik evraklari parti parti soyledikleri icin 3 gun ugrastim ve buyuk gun geldi. Param hesaplaniyor. Bankodayım, sorular geldi.
-Hastanede yattın mi? -Herhalde abi, dedim, henuz evlerde kalp ameliyatı yapamiyorlarmiş. Hic yorum yapmadi ve 2. soruya gecti.
- Ciktin mı peki? Ve ben dumur... - Hayir, hala aksamlari isten sonra yatmaya hastaneye gidiyorum. Ve kafami duvarlara vurduracak soru geldi. Espri bile anlamaktan aciz bu adam sordu:
- Istanbul'da kimsen yok mu yav. Niye hastanede kaliyorsun ki hala?
----------------------
Gecen gun aksam vakti dolmusta gidiyorum, arkadan teyzenin biri bagirdi: -"Evladım su sari kamyonetin yaninda indiriver."Dolmus soforu dumur olmus bir vaziyette: - Iyi de teyze, o kamyonet hareket halinde, nerde duracagini nerden bileyim...
------------------------
Gecen sene Hava Harb Okulunun Sinavi'na gitmek icin Bursa Terminali'nde otobusumu bekliyodum. Bu arada ilginc bi olaya tanik oldum. Adamin teki karisini Istanbul'a yollamak icin bi otobus firmasindan bilet almisti.Fakat otobus firmasi adama ayirdigi bileti baskasina satmis. Adamda bu sinirle gisede gorevli olan memura su sekilde bagiriyodu:
-"Hepinizi sikayet ederim ben onu bunu anlamam. Karimi .ike .ike gotureceksiniz Istanbulaaaaa..."
------------------------
Simdi arkadasimla Taksim'de takiliyoruz. Bi adam aglayan cocugunu susturmaya calisiyor. Yaninda da bi polis var; sonra adam cocuga dedi ki:
-"Sus yoksa seni polise veririm." Yandaki polis de bi dellendi: -"Lan gerizekali, biz adam mi yiyoruz da bize veriyon cocugu?
------------------------
Bir gun Izmir' de belediye otobusunde gidiyoruz arkadaslarla. Bizim arkadas bos yer buldu ve oturdu. Sonraki durakta da eli bastonlu yasli bi amca geldi. Arkadas da killigina adama yer vermedi. Adam o arkadasin oturdugu koltugun yanina geldi ve ayakta arkadasin yer vermesini bekliyor. Fakat arkadas yerini vermedi. Neyse adamcagiza da yazik, bastonu otobus hareket ettikce bi o tarafa bi bu tarafa kayiyo. Arkadas dayanamadi ve yasli amcaya:
-'Amca bastonun ucuna lastik takarsan kaymaz'dedi. Adam soyle bakti, sonra; -'O lastigi zamaninda baban taksaydi simdi sen olmazdin, ben de orda oturuyo olurdum' deyince butun otobus koptu. Arkadas o gun bu gundur belediye otobusune binmez.
------------------------
Bi gun arkadasla dolmus bekliyoruz. Ust gecit var ama kendi halinde bir kadincagiz yayaya kirmizi yanarken caddeden gecmeye calisiyo. Ust gecitin altinda beklemekte olan polis otosundan soyle bir anons yapiliyo:
- Hanim nireeee, hanim nireee? Teyzeden cevap: - Eltimgileee, beyimin haberi var. Sana ne kiii.
-- goccia dell" amore SUNAN:mücella öztürk mucellaozturk?gmail.com
**
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
8/12/2006 - GURME:ANKARA'NIN BALIK LOKANTALARI
TRİLYE
İstanbul'un lüferi Ayvalık'ın ahtapotu
Gaziosmanpaşa'daki Trilye'nin işletme sahibi, dokuz yıl boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yeme içme sorumluluğunu yapmış olan Emekli Kıdemli Binbaşı Süreyya Üzmez. Kendisi aynı zamanda bir gurme. Mevsimine göre Türkiye denizlerinde yaşayan tüm balıkları bulmak mümkün. Mekan, "Sağlık için balık, balık için Trilye" sloganıyla hizmet veriyor. Ayvalık'ın dalgıç ahtapotu, çakıl barbunu, Saroz'un mezgiti, İğneada'nın kalkanı, Karataş'ın karidesi, İskenderun'un lagosu, İstanbul Boğazı'nın lüferini sunuyor. Sadece olta ve ağla tutulmuş balıklar bulunuyor. Mutfakta Uzakdoğu'nun kendine özgü sağlıklı pişirme teknikleri de kullanılıyor. 120 kişi kapasiteli. Her gün 8.30-02.30 saatleri arasında açık. Kişi başı hesap alkollü içkiyle birlikte 70 YTL'ye çıkabiliyor. Tel: (312) 447 12 00
KALBUR
Her daim mevsim balığı
16 senedir Oran'da hizmet veren Kalbur'u, Mehmet-Bilen Tekmen çifti işletiyor. Balıktan yapılmış tandır, mantı, sucuk, dolma, börek, bayıldı, pastırma, döner ilgi gören yiyeceklerin başında geliyor. Bütün mevsim balıklarını bulabilirsiniz. Şu anda en çok lüfer sipariş ediliyor. 45 kişilik küçük bir mekan olan Kalbur'da, 100'e yakın meze çeşidi bulabilirsiniz. Otlar bakımından son derece zengin. Şu anda en çok tercih edilen meze, ızgara enginar. Kalbur'da deniz mahsullerinin tadına bakmak için bir hafta öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Müşterilerinin yüzde 60'ı kadın. Pazartesi günleri hariç 12.00-24.00 arası açık. Kişi başı ortalama 30-50 YTL ödeniyor. Tel:(312) 490 50 01.
YAKAMOZ
Ankara'nın en eskilerinden
Yakamoz, Ankara'nın en eski balık restoranlarından. 42 yıldır çeşitli semtlerde hizmet veriyor. 20 yılı aşkın zamandır da Tunalı Hilmi Caddesi'nde. İşletmesini Esat Tecim, Mümin Ertan ve Erkan Balkan yapıyor. Mutfaktan aşçı Mustafa Uçar sorumlu. Balıkların seçimini Esat Tecim yapıyor. Yakamoz'da şu anda 10 çeşit balık var. Her mevsim kalkan ve lüfer bulmak mümkün. Tereyağında karides, kiremitte ve ızgara lüfer, ızgarada bütün olarak pişirilen kalkan, restoranın spesiyalleri arasında. Kuğulu Park manzarasıyla 130 kişiye aynı anda hizmet verebiliyor. Kapıları 12.00-23.00 saatleri arasında açık. Üç çeşit meze, günün balığı ve yarım şişe rakının bulunduğu fiks mönü 27 YTL. Tel: (312) 468 01 02.
KUMSAL
Odun ateşinde levrek
Yaklaşık 5 yıl önce Sakarya Caddesi'nde açılan Kumsal Restoran, iki katlı. Özellikle yaz ayları boyunca teras katı büyük ilgi görüyor. 200 kişi kapasiteli. Kumsal'ı dokuz ortak işletiyor. Ortakların en büyük özelliği, 32 yıl Ankara'da faaliyet gösteren Körfez Restoran'ın eski çalışanları oluşu. Körfez'in kapanması üzerine, burada çalışan 30 kişi Kumsal Restoran'a geçmiş. Şu anda 10'u aşkın balık çeşidi var. En çok lüfer, palamut, istavrit, hamsi ve çipura tercih ediliyor. Odun fırınında pişen levrek çok popüler. Arnavut ciğeri ve tereyağında işkembesi ile de ünlü. Mutfağın başındaki isim, 45 yıllık aşçı Ahmet Köroğlu. Mekan 11.00-24.00 arası açık. Kişi başı hesap 30-40 YTL arasında. Tel: (312) 434 53 61.
PİŞİRME EVİ
Balığını kendin seç
Hüseyin Kav'ın işlettiği Pişirme Evi'nin üç şubesi var. Biri fastfood balıkçı olarak çalışıyor. En büyük şubesi ise Yıldız Hollanda Caddesi üzerindeki. Üç katlı restoran, aynı anda 570 kişiye hizmet verebiliyor. Müşteriler, yemek istedikleri balığı tezgahtan kendileri seçiyor. Pişirme şekillerini de ızgara, odun ateşinde, buharda olmak üzere kendileri belirliyorlar. Şu anda en çok odun ateşinde, çelik tepside pişirilen sebzeli levrek tercih ediliyor. Kilosu 45 YTL. Mutfaktan 35 yıllık mutfak deneyimi olan Ekrem Boyraz sorumlu. Çocuklara özel iki mönüsü var: Denizkızı ve korsan adını taşıyor. İçinde ağırlıklı olarak kalamar, karides gibi deniz ürünleri bulunuyor. 11.30-22.30 saatleri arasında hizmet veriyor. Alkollü içki servisi yok. Tel: (312) 441 62 62.
AGORA MEYHANESİ
Spesiyali kırlangıç buğulama
Özkan ve Özgül Görgün kardeşlerin işlettiği Agora Meyhanesi, 10 yıldır varlığını sürdürüyor. 18 çeşit balık var. Canlı Akdeniz müziği eşliğinde yemek yiyebiliyorsunuz. Spesiyalleri kırlangıç buğulama. Krema sosu, mantar, sarmısak, domates, biber ile servis ediliyor. Kilosu 50 YTL. Tuzda yapılan lagos, levrek ve mercan tercih edilen diğer balık çeşitleri. Balıklar, Mersin ve Samsun'dan getirtiliyor. Agora'da 25 çeşit soğuk meze var. Büyük bir kısmı Akdeniz ve Rum mezeleri. Dileyen fiks mönü alabiliyor. Yedi soğuk meze, salata, üç ara sıcak, beş balık seçeneği, meyve, tatlı ve sınırsız içkinin olduğu mönünün fiyatı 45 YTL. Her gün 12.00-24.00 saatleri arasında açık. Tel: (312) 447 37 86.
FISH HOUSE
Kalkan tandırı mutlaka tadın
Bilkent Fish House, dört yıldır Çamlık Sitesi'nde hizmet veriyor. İşletmeciliğini Çetin ve Suzan Özenay çifti yapıyor. Spesiyalleri balık şiş, balık tandoori, balık sucuk, mozzarella peynirli ızgara kalamar, karides cızbız, lagos kokoreç, ızgara somon köfte, sarmısaklı tarakta karides, şampanya soslu karides ve yabani kekikli ahtapot ızgara var. En çok tandoori denilen balık tandır tercih ediliyor. Dekorasyonu ahşap ağırlıklı olan mekan, şömineli salonunda yaklaşık 100 kişiye hizmet verebiliyor. Çam ağaçları arasında yer alan bahçesi ise 500 kişilik. Mısırlı, haşhaşlı, zeytinli ve diğer ekmek çeşitleri günlük üretiliyor. Özel günler ve davetler için grup mönüleri uygulanıyor. 11.00-24.00 arası açık.Kişibaşı hesap 50 YTL civarında geliyor. Tel: (312) 266 22 00.
YOSUN
Tuzda lagos, sütte levrek
Kavaklıdere'de 11 yıldır Ankaralılara hizmet veren Yosun Restoran'ı, Fahir Çer ve Şahin Aksoy işletiyor. 21 çeşit soğuk meze, 16 çeşit ara sıcak ve 14 çeşit balık var mönüde. Balığı devamlı taze muhafaza edebilmek için özel kar makinesi almışlar. Restoran, tuzda ve sütte pişirdiği balıklarla iddialı. Tuzda lagos ve sütte levreğin tadına mutlaka bakılmalı. Kalamar dolma ve balık şişte de iddialılar. Şu sıralar mercan ve çipura tercih ediliyor. Arka bahçesi ve yazlık terası da bulunan restoran 140 kişilik. Gruplar için iki özel loca ve iki ayrı oda bulunuyor. Haftanın her günü açık. Gece son müşteri ayrılana kadar hizmet veriyor. Pazar günleri hariç piyano eşliğinde canlı müzik dinleyebilirsiniz. Hesap 50-80 YTL arasında değişiyor. Tel: (312) 467 54 64.
ZEYTUNİ
Cunda Adası'ndan papalina
Zeytuni, Ankara'nın en yeni balıkçılarından. Sinem Özer, Serpil Doğan Özer ve Hüsniye Bayraklı Özer olmak üzere, üç kız kardeş tarafından işletiliyor. Yemekleri de kendileri yapıyor. Cunda Adası'nın deniz ürünlerini ve ünlü mezelerini sunuyorlar. Yağda pişirilen papalina ile iddialı. Her zaman bulabilirsiniz. Yanı sıra lüfer başta olmak üzere diğer mevsim balıkları da yer alıyor. Kekikli ahtapot, yengeç bacaklı krep, levrek sarma, balık köftesi ve portakallı ahtapot salatası en çok tercih edilen ürünler. Mezeler Ege ve Girit usulü yapılıyor. Malzemeleri Cunda'dan getirtiliyor. İki katlı mekan 110 kişilik. Dekorasyonunda da Ege havası yansıtılmaya çalışılmış. Kişi başı ortalama 40-45 YTL ödeniyor. 11.30-24.00 arası açık. Tel: (312) 441 44 00
LAGOS
Kendileri tutup servis ediyor
Dursun Köylü ve Ali Bölükbaş'ın işlettiği Lagos, üç şubesiyle hizmet veriyor. 27 yıllık restoranın ilk şubesi Sakarya Caddesi'nde açıldı. Daha sonra Çevre Sokak ve Çayyolu'ndaki şubeleri geldi. En büyük özelliği balıkları kendilerinin tutuyor olması. İşletme sahibi Köylü, düşük maliyet sayesinde, Ankara'daki en lezzetli ve ucuz balığı servis ettiklerini iddia ediyor. Dört ara sıcak deniz ürünü, altı soğuk meze, meyve tabağı, yarım şişe rakı veya şarap ve mevsim balığından oluşan fiks mönünün fiyatı 35 YTL. 11 balık çeşidi var. Spesiyali mekana adını veren Lagos buğulama. Bademli ve tereyağında karides ile balık köfte, balık krep de ilgi görüyor. 12.00-01.00 arası açık. Tel: (312) 426 84 87.
Ertan Ergün ertan_ergun?yahoo.com
**
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."
Eflatun,
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26
Arkadaşlarım
• okay YILDIZ • ercan şen • necaticavdar • seden s. • yagmurvetoprak • laleninbahcesi • sennurozturk • aktifus • mustafabaygin • saraykoy • tulaybilgin • cihateri • İnsiyaki Milli • Sezgin KOŞAR • yildizlarvegece • paratoner • karsittez • hazanseli • cumhuriyethalkpartisi • barometre • sanatyeri • erenyemi • fcinar55 • erginbay • prewar • dogpol • onurlu1turk • kerkukunsesi • candanof • aliuluc • skurt • pistols • livanca • leventgeckalanlar • leventburda • Blogcu Yardım • alevidostlar • sue • Angel Dream • hukuksal • alisevgi • Kitap Özeti • 93busra • dilsizmutercim • benyaziyorum • cem38 • ALİ ÖZTÜRK • sakirmgk • loji • hocaileessek • snecateren • yuceltanay53 • benyaziyorumsiyaset • zeynep03 • vakanuvis • rizelli • romanozeti • gencsblog • benyaziyorumflashheader • aheng • Pelin Zeybek • tatilvakti • E. Demirel • tuncaytemiz • turkeyphotogallery • aylin toygun • hilalliler • MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAGIP ŞAHİN • kristinaodonnelly • karya35 • ECECE BİR YAKLAŞIM • busraustaomer • kurucafe • barbibarbieoyunlari • futuristar • drsaglik • zalim ...
----
-------
---
|