AYNI ANDA DÜNYADA...

AYNI ANDA DÜNYADA...  

 

AYNI ANDA DÜNYADA...
Şili"de Unidad Popular (Halkın Birliği) adayı Salvador Allende 4 Eylül 1970"te seçimi kazanarak dünyada seçimle iktidara gelen ilk sosyalist lider oluyor; 1971 Nobel Edebiyat Ödülü"nü Şilili ozan Pablo Neruda alıyor; İspanya General Franco"nun ölümüyle 1975"te demokrasiye dönüyordu. 1970-1980 dönemi, Roger Moore"un James Bond"luğu devralıp daha da doruklara taşıdığı, Watergate skandalınının tartışmalarının hiç bitmediği, Delon"un baş döndürdüğü, Che posterlerinin gençlerin odalarından inmediği yıllar oluyordu.

 
-12 Haziran 1979: Erbakan, MSP İzmir İl Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantıda, "MSP, hafta tatili cuma gününe gelsin diyor; AP ve CHP hayır diyor. Mübarek mukaddes cuma tatilini bırakmış, elin gavurunun pazarını kendine tatil yapmış. Nikahı müftüler kıysın diyoruz. Mekteplere Kuran dersi koyalım diyoruz. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?" diye konuştu.

-26 Kasım 1979: Milliyet gazetesine telefon eden, kimliği belirsiz bir kişi, Abdi İpekçi"nin katili olarak yargılanırken askeri cezaevinden kaçırılan Mehmet Ali Ağca"nın, gazetenin yakınındaki eczanenin önündeki çöp kutusuna bir mektup bıraktığını söyledi. İhbar doğru çıktı. Ağca"nın Milliyet gazetesine gönderdiği mektup aynen şöyleydi:

"Türkiye"nin kardeş İslam ülkeleri ile Ortadoğu"da yeni bir siyasi, askeri ve ekonomik güç oluşturmasından korkan batılı emperyalistler, hassas bir dönemde, dini lider maskeli haçlı kumandanı olan Jean Paul"ü, acele Türkiye"ye gönderiyorlar. Bu, zamansız ve anlamsız ziyaret iptal edilmezse Papa"yı kesinlikle vuracağım. Cezaevinden kaçmamın tek sebebi budur. Ayrıca, ABD ve İsrail kaynaklı Mekke baskınının hesabı sorulacaktır. Ayrıca, kansız, sessiz ve basit bir kaçış olayını rica ederim, büyütmeyin, saygılarımla. M. Ali Ağca."

Ve vurdu...

 

12 EYLÜL LAİKLİĞİ EZİP GEÇİYOR
-4 Temmuz 1980: Çorum"da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar", kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz"da 26"yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum"un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

-6 Eylül 1980: Milli Selamet Partisi"nin 12 Eylül darbecilerinin dillerine doladıkları son siyasal eylemi, Konya Mitingi yapıldı. İstasyon bölgesinde toplanmaları gerekirken, miting öncesinde, "Mevlana"nın türbesini ziyaret edeceğiz" gerekçesiyle Mevlana Meydanı"nda toplanan binlerce kişi, içki satan dükkanları taşladılar; turistlerin kaldığı Berga otelini taşlayıp bazı müşterileri dövdüler. Daha sonra, başta Necmettin Erbakan olmak üzere kalabalık yürüyüşe geçerek İtfaiye Meydanı"na gitti. Şeriatçılıklarını göstermek için takkeler, sarıklar, yeşil cübbeler giyen ve kocaman teşbih taşıyan kişiler, şu sloganları atıyorlardı:

"Şeriat İslam, Anayasa Kur"an", "Vur de vuralım, Öl de ölelim", "Şeriat hakkımız, Söke söke alırız", "Dinsiz devlet, Yıkılacak elbet", "Şeriat gelecek, Dertler bitecek."

Taşınan pankartlarda ise, "Tek Halife, Tek Devlet" sloganıyla İslam enternasyonalizmini benimsediklerini, "Ya Şeriat Ya Ölüm" sloganıyla şeriat düzenini getirebilmek için ölümü, dolayısıyla öldürmeyi göze aldıklarını, "Cihadımız devletimizi kuruncaya dek" sloganıyla nihai hedeflerinin şeriat devleti olduğunu anlatıyorlardı.

-12 Eylül 1980: Orgeneral Kenan Evren darbe yaptı. Zaman geçtikçe, "Cumhuriyeti koruma ve kollama" adına yapılan harekatın, ne kadar cumhuriyeti, ne kadar şeriatçıları kolladığı konusundaki kuşkular, kanıta dönüştü. Küçük bir örnek verelim: Darbeciler tarafından çıkarılan 2549 sayılı Devlet Mezarlığı Yasası"nda, Sakallı Nurettin Paşa"nın rütbesi korgenerallikten orgeneralliğe yükseltildi ve İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak"tan sonra üçüncü sırada Atatürk Araştırma Merkezi"nin şeref üyesi sayıldı. Bu nedenle, Devlet Mezarlığı"na gömülmesi kararlaştırıldı. Genelkurmay Başkanlığı, oluşan tepkiler yüzünden Nurettin Paşa"nın Devlet Mezarlığı"na gömülmesinden vazgeçti. Kimdi Sakallı Nurettin Paşa?

Türk İstiklal Harbi"ne Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri adlı Genelkurmay yayınına göre; Sakallı Nurettin Paşa diye bilinen Korgeneral İbrahim Nurettin, 1873 yılında Bursa"da doğdu. 1893 yılında Harbiye"yi bitirdikten sonra, 1897"de Türk-Yunan savaşında, 1902"de Makedonya"da Bulgar çetelerine karşı savaştı. Balkan Savaşı"na katıldı. Basra, Bağdat, Aydın ve İzmir valilikleri yaptı. 1919"da, Urla ayaklanmasının bastırılmasında görev aldı. 1920"de, Anadolu"ya geçti ve merkez komutanlığına atandı. 1922"de, 1. Ordu komutanı oldu. 1.Ordu"nun 1922 yılında kaldırılması üzerine izinli sayıldı. 1924 yılında, Yüksek Askeri Şura üyeliğine atandı. 1925 yılında, Bursa milletvekilliğine seçildi. 1925 yılında, kendi isteği ile emekli oldu. 1932 yılında öldü.

Cumhuriyet gazetesinin 2 Aralık 1925 tarihli sayısında Sakallı Nurettin Paşa"ya ilişkin şu satırlar yer alıyor:

"Millet Meclisi"nde irtica paşasının işi ne? Şapkayı değil fesi, yeniliği değil bağnazlığı, devrimi değil gericiliği savunan Nurettin Paşa"nın Türk Devrim Meclisi"nde işi yoktur."

Söylev"in 408. sayfasında Atatürk, Sakallı Nurettin Paşa için, "utkunun şerefine katılmaya en az hakkı olanlardan biri" diyor. Atatürkçüyüm diye, darbe yapan generaller ise onu baş tacı yapıyorlar.

-14 Ekim 1980: Devlet Başkanı Kenan Evren, Diyarbakır"da konuşuyor: "Biz aynı dinin evlatlarıyız. Bizim dinimizde kindarlık yoktur. Bizim dinimiz affedicidir. Şeriatın kestiği parmak acımaz derler."

-13 Kasım 1980: Nakşibendi Şeyhi ve İskenderpaşa Cemaati lideri Zaid Kotku, öldü. Cenazesi bir gün sonra büyük bir kalabalığın katılımıyla, bir başka Nakşi Şeyhi, Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından kıldırılan namazın ardından Süleymaniye Camii"nden kaldırıldı. Caminin avlusundaki Kanuni Sultan Süleyman Türbesi"nin arkasında, tüm Gümüşhaneli Dergahı şeyhlerinin mezarlarının bulunduğu yere gömüldü. Kotku"nün söz konusu yere gömülebilmesi için, 12 Eylül 1980"de yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi, özel izin vermişti.

-15 Ocak 1981: Devlet Başkanı Kenan Evren Konya"da konuşuyor: "Dinsiz bir millet düşünülemez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız."

-17 Ocak 1981: Devlet Başkanı Kenan Evren, bu kez Hatay"da şunları söylüyor: "Tanrısı bir, Kuranı bir, peygamberi bir, aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları birbirinden kopartmaya imkan yoktur."

-19 Şubat 1981: Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı"nın 7130-82.81 sayılı açıklaması ile önemli bir duyuru yapıldı:

"...Son günlerde bir kısım basınımızda ezanın Türkçe okutulması, Kur"an"ın Türkçeleştirilmesi konusunda tartışmaların yer aldığı üzüntü ile görülmektedir. Milli Güvenlik Konseyi"nde bu hususta hiçbir çalışma yapılmadığı halde, halkımızın çok hassas olduğu bu konunun ortaya atılışının asıl sebebinin, Türk milletini tekrar bölme ve Milli Güvenlik Konseyi"ne karşı beslenen büyük itimadı sarsma çabaları olduğu anlaşılmaktadır.

Bu gibi asılsız haberlere dayatılan ve bilimsellikle hiçbir ilişkisi olmayan lüzumsuz münakaşaların zararlı sonuçlar vereceği, vatandaşlarımızın arasında yanlış anlamalara neden olabileceği değerlendirilmektedir. Bölücülere ve yurt içinde kargaşalık yaratmaktan fayda bekleyenlere, yeni bir istismar konusu olarak uydurulmuş bir habere dayandırılan bu münakaşalara son verilecek ve sıkıyönetim komutanlıkları da bu konuda gerekli tedbirleri alacaklardır. Sıkıyönetim bölgelerinde, anılan bildiri doğrultusunda gerekli önlemler alınacaktır."

Evet. Generallerin açıklaması böyle. Atatürkçülük adına, 1961 Anayasası"nı tağyir, tebdil ve ilga edenler, Atatürk"ün yarım asır önce gerçekleştirdiği önemli uygulamalardan birini yeniden devreye sokacaklarına ilişkin haberlerden üzüntü duyuyorlar.

İşin bir başka yönü daha var. Bu açıklama da diğer birçok uygulama gibi asker değil politikacı tavrı olarak ortaya çıkıyor. Sanki, onlar darbeci askerler değil, bir süre sonra politikaya atılacak ve belirli kesimlerin oylarını yitirmekten korkan acemi siyasetçiler.

-28 Nisan 1981: Bakanlar Kurulu, 28.4.1981 tarih ve 8/2838 sayılı kararnameyle "Türk imamlarına Türk devleti yerine Suudi Arabistan"ın Rabıtat-ül Alem-ül İslam (Rabıta) örgütünün aylık bağlamasını", onayladı. Kararname, Resmi Gazete"de yayımlanmayarak kamuoyundan gizlendi. Kararnamenin altında, tüm bakanlarla birlikte Devlet Başkanı Kenan Evren"in, Başbakan Bülend Ulusu"nun, Başbakan Yardımcısı Turgut Özal"ın ve o tarihte hastanede yattığını ileri süren Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş"in imzaları vardı. Olay, 1987 yılının Mart ayında Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu tarafından ortaya çıkarıldı.

-23 Temmuz 1981: Atatürk devrimlerinin en önemli ayaklarından biri olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu hükümleri yerle bir edildi. Darbenin başı General Kenan Evren, Erzurum"da yaptığı konuşmada şunları söyledi:

"Artık, yeni aldığımız bir kararla ilk ve ortaokullarda, liselerde mecburi din dersi konacaktır."

Bu buyruk, 1982 Anayasasının 24. maddesinde yerini aldı.

-24 Nisan 1982: İslam Kalkınma Bankası"mn İstanbul"da yapılan toplantısının açılışında konuşan Devlet Başkanı Orgeneral Evren, "İslam aleminin ayrılmaz bir parçası" olduğumuzu söyledi.

-9 Haziran 1982: Devlet Planlama Teşkilatı "nın topladığı V. Beş Yıllık Kalkınma Planı Milli Kültür Özel İhtisas Komisyonu , büyük ölçüde Türk-İslam sentezcisi Aydınlar Ocağı üyelerinin egemenliğine geçti. 1983 yılında yayınlanan Milli Kültür Raporu, Aydınlar Ocağı"nın bir belgesi gibiydi. Raporun çeşitli sayfalarından yaptığımız şu alıntılar, Aydınlar Ocağı ve 12 Eylül"ün laikliği hakkında ipucu verebilir:

"Sayın Cumhurbaşkanımızın Ramazan Bayramı mesajında ifade ettikleri gibi, milletimizin ahlaki anlayışının kaynağı İslami İnançlardır."

"Bu kadar canlı olarak yaşanan bir dinin ve ahlakın, milli kültür planlamasında ihmal edilmemesi gerekir." (S. 141)

"Türk servesine uygun olan İslam"ın... sosyal ve ekonomik kalkınmada rol oynadığına şahit olmaktayız." (S. 144)

-11 Haziran 1982: Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri arasında örgütlenmeye çalışan İstanbul"daki Nurcuların, önde gelen 9 militanı Sıkıyönetim Adli Müşavirliği tarafından gözaltına alındı.

-17 Haziran 1982: Süleyman Hilmi Tunahan"ın ölümünden sonra Süleymancıların liderliğini üstlenen Kemal Kaçar ve arkadaşları hakkında, Antalya Cumhuriyet Savcılığı tarafından ceza davası açıldı. Antalya Savcılığı "nın iddianamesindeki dava gerekçesi şöyle:

"Tüm sanıkların, Süleyman Hilmi Tunahan tarafından kurulan Süleymancılık tabir edilen tarikatın mensubu bulundukları, bazılarının tarikatın üst kademelerinde yer alarak sevk ve idaresine karışıp idare ettikleri, bazılarının ise sadece mensubu bulunup faaliyet gösterdikleri, Süleymancıların gayesinin halifelik ile idare edilen ve bütün Müslümanları bir bayrak altında toplayan şer"i bir hükümetin kurulması olduğunu, bunun için de altyapı olarak izinsiz Kur"an kursları ve öğrenci yurtları açtıkları, bu kurslarda tedrisat yaptırdıkları, her Süleymancının beş Süleymancı yetiştirmek zorunda olduğu, iktidara gelmek için zaman geldiğinde eyleme geçeceklerini belirttikleri..."

"...Süleyman Hilmi Tunahan"m ölümünden sonra idareleri sanıklardan Kemal Kaçar"ın devraldığı, elde edilen deliller, elde edilen kitap, teyp ve onların incelemesini yapan bilirkişi heyetinin mütalaasına göre, Süleymancıların Atatürk düşmanı olup, Atatürk için kafir tabiri kullandıkları, cennetini toprak kabul etmediği için kemiklerinin dahi bulunmadığı, cehenneme gittiği fikrinde oldukları, ele geçen Arapça kitap, teyp ve notlar,.vesaikten anlaşılmıştır.

Kendi inanç ve felsefelerinin propagandasını, izinsiz olarak açtıkları Kur"an kursu ve pavyonlarda çocuk denebilecek yaştaki gençleri kendi doğrultularında eğittikleri, fikirlerini aşıladıkları, bu kursta Arapça tedrisat yaptıkları, sanıkların siyasi hayata atıldıkları anlaşılan Kemal Kaçar, Şerafettin Peker, Ali Ak, Mehmet Özgen ve Kadir Balcı"nın Süleymancılık tarikatını koz olarak kullanıp 6187 sayılı kanuna muhalefetten nüfuz ve çıkar sağladıkları..."

-24 Haziran 1982: Orgeneral Evren, Devlet Başkanı sıfatıyla Zonguldak"a gitti. Kalabalığa hitaben konuşma yaparken kürsüdeki bardaktan su içen Evren, kalabalığa dönerek, "Ramazan"da su içiyor diye sakın beni ayıplamayın, ben seferiyim" diye mazeret belirtiyordu.

-1982: Süleymancılar, 1982 anayasasına evet oyu vermek için darbe yönetimiyle pazarlık yürütüyor. Kenan Evren"in cumhurbaşkanlığı ile birlikte halkoyuna sunulan 1982 Anayasası"nın 24. maddesi Şöyle:

"...Din ve Ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din Kültürü ve Ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır."

-l Eylül 1982: Atatürkçü (!) 12 Eylül"ün seçtiği, Atatürkçü (!) Danışma Meclisi 1982 Anayasası"nı yapıyor. Danışma Meclisi"nin l Eylül oturumunda, Anayasa tasarısının maddeleri üzerindeki görüşmeler sürüyor. Tasarıda, isteğe bağlı olarak yer verilen din eğitimi ve öğretimi, Anayasa Komisyonu tarafından, yeniden Genel Kurul"a getirilen bir madde ile ilk ve orta öğretim kurumlarında zorunlu kılınıyor. Anayasa Komisyonu Sözcüsü Şenel Akyol, Anayasa"nın başlangıç bölümünde Allah"ın adına yer verileceğini belirtiyor ve bunun laikliğe aykırı bir yanı bulunmadığını söylüyor.

-20 Aralık 1982: Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), üniversitelerde kılık kıyafete ilişkin bir genelge yayınladı. Genelgede, kız öğrencilerin üniversitelere başları açık gelmeleri isteniyordu.

-10 Ocak 1983: YÖK"ün başörtüsü genelgesi, uygulanmaya başlandı. Başörtülülerin başını açtıkları veya okula perukla gelmeye başladıkları gözlemleniyordu. 1968 yılında gündeme gelen başörtüsü, daha doğrusu tesettür sorunu, yıllar sonra bu kararnameyle şeriatçıların bayrağı oluyordu. Tartışmalar, eylemler yıllar sürecek, İslamcı kesim bulduğu fırsatı çok iyi değerlendirip "zulme karşı savaş" açacaklar ve önlerinde buldukları yoldu genişleterek yürüyeceklerdi.

Başörtüsü sorunu üniversitelerde, ilk defa 1968 yılında gündeme geldi. Bu yıla kadar, İlahiyat Fakültelerinde bile başörtüsü takan öğrenci yoktu. Başörtüsü takan ilk öğrenci, Neslihan Bulaycı oldu. Bulaycı, başını inançlarından ötürü örtmüştü. İlahiyat"taki erkek öğrenciler, Bulaycı"yı bayrak haline getirdiler. Bulaycı, buna karşı çıktı. "Ben inancım olduğu için örtünmüştüm ama bunların inancı İslamı bölmektir" deyip başını açtı.

Başörtüsü tartışması, daha sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi"ne sıçradı. Yıl, yine 1968 idi. Sol öğrenci hareketinin Türkiye"nin gündemini belirlediği o günlerde, başörtüsü sorunu da gazetelerin birinci sayfasına sıçramayı başardı.

Başını açmak istemeyen Hatice Babacan adlı öğrenci derslere sokulmayınca, erkek öğrencilerle birlikte eyleme gitti. Günlerce boykot yapıldı. Bu öğrenci daha sonra, fakülte yönetim kurulunun 11 Nisan 1968 günlü kararıyla okuldan uzaklaştırıldı. Fakülte dekanı Prof.Dr.Hüseyin Yurdaydın, "baş örtme yüzünden değil, öğretmenlerine hakaret ettiği için uzaklaştırdık" diyordu. (AYGÜN, Hakan: Şeriatın Ayak Sesleri, Sf. 70. 1992, Ankara)

-Nisan 1983: Başbakanlık"ın bastığı "Terör ve Terörle Mücadelede Durum Değerlendirmesi" adlı 12 Eylül darbesinin ünlü kitabı, "İrticai Faaliyetler" başlığı altında şeriatçı unsurlar ve eylemlerini şöyle değerlendiriyordu:

"...Nitekim irticai unsurlar silahlı eylemlere girişmedikleri ve faaliyetlerini ustalıkla dini görüş altında gösterebildikleri için 12 Eylül"den sonra aşırı bir güç kaybına uğramamışlardır."

"...Tabanlarını korumanın yanısıra finansman temini amacıyla ve devletin ekonomik politikası gereği Ortadoğu ülkeleri ile yoğunlaştırılan ekonomik ilişkilerden yararlanarak, çeşitli adlar altında dış alım ve dış satım şirketlerini faaliyete geçirmeleri, Milli Eğitim Bakanlığı"nca 1981 yılında çıkartılan kıyafet yönetmeliğinde kız öğrencilerin başörtüleri ile derse girmemeleri yönündeki maddeye karşı, İmam Hatip Liselerinde, Yüksek İslam Enstitülerinde ve münferit de olsa bazı hadiselere sebep olabilmeleri, Milli Görüş yanlılarının mütedeyyin kişilerden oluşan taban üzerinde etkili olmaya devam edecekleri izlenimini ortaya çıkarmaktadır."

"...İrticai gruplar içinde, tarikat faaliyeti gösteren ve geniş bir taraftar kitlesine sahip olan, Nurcu, Süleymancı, Nakşibendi unsurlardan; Nurculuk ve Nakşibendilik tarikatlarının, 12 Eylül harekatından sonra idari ve adli her türlü önlem alınmasına karşın özellikle Nurcu kesimin fırsat kolladıkları ve olanak bulduklarında faaliyetlerini sürdürmeye ve taraftar toplamaya çalışacakları değerlendirilmektedir.

İslam tarihindeki en eski ve büyük tarikatlardan biri olan ve ülkemizde dört büyük şeyh etrafında toplanan Nakşibendi tarikatı mensuplarının, 12 Eylül harekatı ile örgütsel yapıları bozulan bazı siyasi parti taraftarlarının da katılması ile gün geçtikçe sayıları artmaktadır. Sözkonusu kesim mensuplarının zaman zaman uğratıldıkları yasal koğuşturmalara rağmen ev toplantılarını sürdürdükleri, boş düşünceleri olan kişileri kazanabildikleri gözlenmektedir.

Tarikat faaliyeti göstermelerine rağmen değişik bir görünüm arzeden ve bu değişik görünümü ile uzun seneler illegal faaliyetlerini devlet yönetiminden saklamayı başarabilen Süleymancı unsurların, 12 Eylül harekatından sonra temkinli davrandıkları gözlenmektedir. Özellikle, sahip oldukları pansiyonlar, izinli ve izinsiz Kur"an kurslarında, "Amaca ulaşmak için her şey mubahtır, gerektiğinde yalandan ve iftiradan çekinmeyin" ilkelerinden hareketle, Atatürk ve rejim aleyhtarı bir kitlenin yetişmesi için çabalayan, küçük yaştaki çocuklara hurafe bilgiler aşılayan bu kesimin, 12 Eylül harekatı ile yukarıda konu edilen ilkelerine uyan bir tutum değişikliği yapmaları, pansiyon ve derneklerinde Atatürk köşeleri düzenleyerek kamu yararına çalışan kuruluşlar izlenimini vermeye çalışmaları, bu yöndeki propagandalarını en etkili merciler nezdinde sürdürmeleri, en önemli faaliyetleri olarak nitelendirilebilecektir."

Güzel... Bu bilgiler, 12 Eylül"ün en ciddi enformasyon belgesinde yer alıyor. Şimdi en sondan, Süleymancıların pansiyon ve kuran kurslarından başlayalım:

"Okul ve Kurs Talebelerine Yardım Dernekleri Federasyonu. Resmi adı böyleydi. Kendileri de böyle kullanıyorlardı. İstihbarat raporlarında ve basında ise, Süleymancılar Tarikatı diye adlandırılıyordu. Sanırım, 1981 yılı sonlarına doğru bu kuruluş ile ilgili bazı bilgiler, Sayın Evren"e ulaşmış olmalı ki, beni çağırıp bu konu ile ilgilenmemi istiyordu. Bu derneğin durumu hakkında Ege Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığından, Antalya"da bazı gerici çalışmalar yapıldığını bildiren bir yazı da alıyorduk. Başkanları Kemal Kaçar ve kimi üyeleri mahkemeye veriliyorlardı. Kısa bir incelemeden sonra bu derneğe ait öğrenci yerlerinin kapatılması emrini yayınlıyorduk.

Yapılan işlemleri anlatmak üzere Sayın Evren"e çıktığımda, Diyanet İşleri Başkanlığı"ndaki Nurcuların çalışmalarına ait aldığımız ihbarları da anlatıyordum. Dinledikten sonra şu yanıtı verdi: Sen hele önce Süleymancıları hallet, sonra da Nurculara bakarız...

Derneğin kapatılması ile ilgili emir yayınlandıktan bir süre sonra, eskiden de tanıdığım ve bir süre önce emekliye ayrılmış olan Tümg. rahmetli Muzaffer Torgay ziyaretime geldi. Şunları anlattı bize: Ben bu derneğin fahri başkanıyım. Bütün şubelerini gezdim. Hepsi düzenli. Okuyan köylü çocukları pırıl pırıl. Bu dernek, halktan gördüğü çok büyük yardımlarla bugün 60.000"e yakın fakir çocuğu okutmaktadır. Genellikle, köyleri okullara uzak olan köylü çocukları barınıyor. Üniversitelerde okuyan, dernek sayesinde mimar, mühendis, v.b. olan gençler bulunuyor. Bu dernek, tamamen bir hayır kuruluşudur; irtica ile hiç bir ilgisi yoktur...

Beraber getirdiği dernek temsilcileri de bazı belgeler üzerinden açıklamalar yapıyorlardı. Özetle şunları söylüyorlardı:

...Bizim tarikatçılıkla bir ilgimiz yok. Derneği Süleyman Tuna-han kurduğu için onlar böyle isim takmışlar. İlgisi yok. Asıl önemli konu şu. Şimdi siz derneği kapattınız. Ancak burada barınan ve okuyan 60.000 çocuk ne olacak? Sokağa mı atalım? Biz her türlü kovuşturmaya, yasal işleme ve cezaya razıyız. Tabii bir suç bulunursa... (...)

Konuyu sayın Öztorun"a anlatıp, çocukları sokağa atmadan bir önlem alınmasını kararlaştırıyor ve sıkıyönetim komutanlıklarına bir emir yayınlıyorduk. Emir özetle şöyleydi: ...Tüm sıkıyönetim komutanlıkları bölgelerindeki bu kuruluş ile ilgili her türlü incelemeyi ve kovuşturmayı yapacaklar, sakıncalı görülenleri kapatacaklar ve bunlara ait bilgi ve belgeleri, Federasyonun İstanbul"da olması nedeniyle, 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı"na göndereceklerdir. Komutanlık, bu bilgi ve belgelere göre yasal işlem yapılacaktır. Mahkeme sonuçlanıncaya kadar bu derneğin okutturduğu çocukların sokakta kalmaması için, bunların barındıkları yerler açık kalacak, ancak bunlar tümüyle sıkıyönetim komutanlıklarının denetiminde bulunacaktır..." (BÖLÜGİRAY, Nevzat: Sokaktaki Askerin Dönüşü, Sf. 203-205. 1991, İstanbul)

 

Bu sözler, dönemin Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanı Korgeneral Nevzat Bölügiray"ın sözleri. Özetle şunu diyor: Süleymancıların şeriatçı çabalarını gördük, yasakladık, araya emekli bir general girdi, kafamız karıştı, (ya da başka etkenler belirdi), onları devlet güvencesinde serbest bıraktık.

Serbest bırakılma tarihi 21 Ocak 1982"dir. Süleymancılardan şikayet eden Terör ve Terörle Mücadele Durum Değerlendirmesi adlı kitabın yayını ise Nisan 1983. Yani, 12 Eylül yönetimi Atatürk ve laiklik karşıtlarını saptıyor, yasaklıyor, serbest bırakıyor, sonra da şikayet ediyor. Ne dersiniz?..

Şimdi aynı kitapta, yakınılan Nakşibendi tarikatına gelelim. Yine, dönemin Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanı Korgeneral Bölügiray"ın kitabına başvuralım. Çünkü Bölügiray hem olayın içinde, hem de 12 Eylül"ü yapanların önde gelenlerinden bin. Bakın neler diyor?

"Bizim hayret ettiğimiz konu şuydu; bu tür bilgiler (Nakşibendi tarikatı ile ilgili istihbarat raporlarından söz ediyor. HN), istihbarat raporları ve sayısız brifingler ile tüm komutanlara iletildiğine göre MGK"nin de bunları bilmemesi olanaksızdı. Böyle olduğuna göre, MGK. nasıl oluyor da kimileri bu tarikatın üyesi olan kişileri Ulusu Hükümetine alabiliyor ve daha kötüsü 1983"den sonra ülkeyi, kimi üyeleri bu tarikattan olan bir yönetime teslim edebiliyordu? Bu sorunun doyurucu bir yanıtını bir türlü öğrenemedik. Hele, Nakşı Şeyhi Mehmet Zait Kotku"nun, Süleymaniye Camisi Bahçesi"ne gömülmesi için MCK"nin özel kararname çıkartmasını ise Atatürkçülük ile hiç bağdaştıramıyorduk..." (a.g.e. SI. 206 207)

Sayın Bölügiray, Turgut Özal"ın ve diğer Nakşibcndilcrin Ulusu hükümetinde ne yaptığını; 12 Eylül"ün, hükümeti Özal"a nasıl teslim ettiğini bir türlü anlayamıyor. Acaba, birçok kişide olduğu gibi onun kafasında da "asli görevleri buydu" gibisinden bir soru oluştu mu?

Gelelim Nurculara. Bölügiray, Evren"c çıktığında Diyanet İşleri Başkanlığı"ndaki Nurcuların faaliyetlerini anlattığı zaman Evren ne diyordu: "Sen hele önce Süleymancıları hallet, Nurculara sonra bakarız..." Nurculara bakmak için adı "sonra" olarak konulan zaman kesiti hiç gelmedi, 12 Eylül döneminde. Ama Nurcular, yavaş yavaş gündeme geldi ve şimdi, gündemden gitmiyorlar...

Yazının Baş tarafı

Yazının Devamı

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !