25/6/2009 - SÜPER NOVA:Bir yıldızın ölümü;
Bir yıldızın ölümü; "Süpernova"... Bir yıldızın ölümünü gözlemlemek, yeryüzünde yaşayan her astronoma nasip olmuyor. "Süpernova" adı verilen yıldız patlaması, bilindiği kadarıyla, son 1000 yıldır ancak dört kez gözlemlenebildi; bu şansı da 1006 ve 1054'te Çinli saray astronomları, 1572de Tycho Brahe ve 1604'te de Johannes Kepler yakaladı... Astronomların, bu görüntüyü bir kez daha saptamaları için tam 383 yılın geçmesi gerekti. 1987de, 23-24 Şubat gecesi, Toronto Üniversitesinden lan Shelton, Kuzey Şili'deki sahil kenti La Serena'dan üç saat uzaklıktaki Las Campanas Dağında kurduğu astrografı ile bu inanılmaz olayı izleyebildi. Oraya, "Magellan Bulutu'nun fotoğrafını çekmek için çıkmıştı ama, 1000 yılın en önemli oluşumu bir "Süpernova"yi yakaladı. Bu ilginç olayın fotoğraflarını gören bilimadamları, geriye giderek, bir yıldız patlamasının oluşum aşamalarını kurguladılar. Shelton'un adını verdikleri bu Süpernova'nın oluşumu işte böyle gerçekleşti.
 Kaynak: Focus Şubat 1995
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
11/4/2009 - Antikyhera'da bulunan Yıldız Hesap makinesi

1900 Yılında Paskalya'dan birkaç gün önce , Yunanlı bir grup sünger avcısı , Antikyhera adlı küçük bir adanın yakınında su altına dalış yaparken , antik bir geminin kalıntılarına rastladılar .
 Kalıntıların arasında m.ö. 50 yılından kalma bronz ve mermer heykeller vardı , dalgıçlar bunları çıkarmaya çalışırken şekilsiz garip bir cisme rastladılar , bu cisim sonradan incelenmek üzere Atina Müzesine yollandı . Sonrası malum , cisim temizlendi ve çürümüş bronz ve tahta kalıntılarının arasında modern bir saatin dişli çarklarına benzeyen dişliler bulundu .
 1958'de Dr. Derek J. de Solla Price , uzun bir çelışma sonucunda cismin bir taslağını yaptı , bu bir makinaydı . Dişlilerin çalışması sonucunda Ay'ın ve Güneş'in hareketleri hesaplanabiliyordu .
Bir saat değildi ama bir tür hesap makinesiydi ama en önemlisi yıldızların geçmişteki ve gelecekteki konumlarını gösteriyordu . Büyük olasılıkla Antikyhera aygıtı , Eski Yuna'ın çok öncesinde yapılmıştı ; gizem hala çözülmüş değil ; aygıt müzede duruyor ve bir benzerine hala rastlanmadı . Göksel Hesap Makinesini yapanların kimliğini şu ana kadar öğrenmiş değiliz. Kimdi onlar? ************* İlginç ve çözüm bekleyen bazı sorular. ESKİ MISIR'da HAVACILIK 1898 Yılında , Mısır'da Kuzey Sakkara'da , m.ö. 200'den kalan Pa- di-Imen'in mezar kazılarında garip kanatları olan bir cisim bulundu . O yıllarda , daha henüz uçak ve uçuculuk kavramı gelişmemişti , olsa olsa bir kuş olabilirdi .
Cisim , Kahire Müzesine yollandı ve katologlara alındıktan sonra diğer açıklanamayan eşyaların arasında yerini alarak tozlanmaya terk edildi . 70 yıl sonra Mısırılog ve arkeolog Dr. Halil Messiha , müzedeki kuş figürleri üzerinde çalışırken , Sakkara cismi ile karşılaştı , daha ilk bakışta cismin kuş olmadığına karar verdi , önünde modern bir uçak dizaynı duruyordu .
İşin ilginç yanı Dr. Messiha'nın , bir model uçak meraklısı olmasıydı , kısa bir çabadan sonra Mısır Kültür Bakanlığını bir araştırma yapılması için ikna etmeyi başardı . Cismin son derece hafif bir maddeden yapılmıştı , ağırlığı 14 gr.'dı ,kanat açıklığı 17.78 cm.'di ve aerodinamiği mükemmeldi . Kanatlar modern bir makette olduğu gibi , özel olarak açılmış bir deliğe monte edilmişti ve arka kuyruğu tam anlamıyla modern bir uçağa benziyordu .
Yapılan tasarım sonucunda ortaya çıkan uçak modeli düşük hızlı bir yük uçağına benziyordu , hızı ancak saatte 45-65 mil olabilirdi ama tabiki güç kaynağının ne olduğu bilinmiyordu .
Mükemmel bir planör olarakda düşünülebilirdi ama bu cisim 2000 yıllıktı ve planör olarak uçabilmesi için , bir jet uçağının çekişine ihtiyacı vardı . Messiha , Eski Mısırlılar'ın günlük yaşamlarında her şeyin modelini yapmaya bayıldıklarını biliyordu ; mezarların tapınakların gemilerin arbaların hizmetçilerin hayvanların ve hemen her şeyin küçük modellerini yapmışlardı .
Sonuç olarak bir uçak modeli bulunmuştu ; Dr. Messiha şimdi çok daha öte bir hayal kuruyor ; acaba çöllerin kumlarının altında daha neler gizli? Ve Eski Mısırlılar uçuyor muydular?
2000 YIL ÖNCEKİ KALP VE BEYİN NAKLİ Yine Peru'dayız ; Ica'da ; burada 20.000 taş tablet ve bezbol topuna benzer kaya parçası bulunmuştur , hepsi resimlerle süsülenmiştir tüm kayaların sahibi amatör bir arkeolog ve jeolog olan Dr. Javier Cabrera Darquea'dır .
Kayalar gri andesit ve yarı kristalize sert granit'tir yani kazılmaları çok güçtür ama Dr. Cabrera'nın belirlediğine göre bu kayalar oyulmuş olarak çok uzun zamandan beri buradadırlar . İlk kez , 1525'te kaşif ve katil Pizarro'nun yanında bulunan Rahip Simon adlı Jesuit misyoner tarafından görülmüş ve katdedilmişlerdi . 1562'de bazı örnekler Avrupa'ya taşınmıştı . Taş portreleri yapanlar anatomiyi iyi biliyorlardı , hatta günümüzdeki anlayışın daha ötesindeydiler .
Bazı yerlerde , böbrekler ve akciğerlerdeki kan akışkanlığı ve akapunktur iğnelerinin anestezik olarak kullanaılacağı noktalar gösterilmiştir , bu teknik Avrupa'da ancak 1970'ten sonra kullanılmaya başlanmış ve kanserojen tümörler üzerinde denenmiştir .
Daha ayrıntılı resimlerde açık kalp ve açık beyin ameliyatları görülmektedir , hatta bir yerde adım adım bir kalp nakli resmedilmiştir . Bu huzur kaçırıcı keşif , sanki günümüzün teknolojisi ile rekabet etmektedir . Dr. Cabrera resimlerde bir beyin naklinin dahi görüldüğü düşüncesindedir . Tarih , öncesi cerrahi düşüncesinin , modern cerrahinin daha ötesinde olması çok etkileyici ve çarpıcı bir kuramdır . Kısacası , tarih öncesi cerrahlar kimlerdir? Ve bu denli bilgiye nasıl ulaşmışlardır?
MİLYARLARCA YIL ÖNCE ÜRETİLEN DEMİR KÜRELER 30 Yıl önce güney Afrike'da Batı Transvaal'da bulunan Wonderstone Gümüş Madeninde çalışan madenciler , kuyu açma çalışmaları sırasında metal kürelere rastladılar .
Kürelerin sayısı 200'ü aşıyordu , 1979'da kürelerin birkaçı Johannesburg , Witwaterstand Üniversitesi'nden Jeoloji uzmanı Prof. J.R. Mclver ve Potsshefstroom Üniversitesi'den Prof. Andries Bisschoff tarafından incelendi , metalik küreler biraz basıktılar ve çapları 1 ile 10 cm. arasındaydı .
Dış yüzeyleri genelde çelik mavisiydi , dışarıya vuran kızıl yansımalar görülüyordu ve metale gömülü minik benekler vardı , benekler beyaz fiberden yapılmış izlenimini veriyorlardı . Alaşımın nikel/çelik olması doğal değildi çünkü bu kompozisyon kurallarının dışındaydı , ancak metorik bir köken böyle olabilirdi .
Bazılarında bir veya iki cm.lik ince bir kabuk belirlendi ve küreler kırılarak açıldığında içlerinin garip süngerimsi bir madde ile dolu olduğu anlaşıldı ama kısa bir zaman sonra hava ile temas eden bu maddenin küle dönüştüğü gözlemlendi .
Kürelerin analitik yapısı , kayaların özgün yapısı ile hiç ilgili değildi , radyo-izotop teknikleriyle yapılan tarih belirlemelerinde kürelerin en azından 2.8 veya 3 milyar yıllık oldukları belirlenince herkes şok oldu . Güney Afrika Klerksdrop Müzesin'den Roel Marx , bu garip ve gizemli olaya bir gizem daha kattı ; küreler kendi eksekleri etrafında döndürüldüklerinde dışarıya serbest bir tür enerji yayıyorlar ve durdurulduktan sonra çok uzun bir süre aynı enerjiyi yaymaya devam ediyorlardı .
Kürelerin yaydığı enejinin türü belirlenemedi , neden yapıldıkları anlaşılamadı , amaçları bilinmiyor ve de kimlerin yaptığı tahmin dahi edilemiyor .
Kimibilir belki de Transvaal Küreleri'ni de , model uçakları , kristal kafatasını , çömlekteki pili ve yıldız hesap makinesini kullananlar düşürmüşlerdi; kimbilir belkide bütün bunlar akıl ötesi bir zekanın çocuklarının oyuncaklarıydılar; belki de Neandertal insan avına bi laser silahıyla çıkan , beyin naklini başarabilen babaları , odalarını (dünyayı) kirlettikleri için onlara kızıyorlardı...
NEANDERTAL ADAMI KİM TÜFEKLE VURDU? Eğer yolunuz Londradaki Doğal tarih Müzesi'ne düşecek olursa , arada Paleolitik Dönemden kalma 38.000 yıllık bir kafatası daha göreceksiniz "Kristal kafatası da oradadır" Bu kafatası 1921 yılında , şimdiki Zambia'da bulunmuştur ve sol tarafında yaklaşık iki santimlik bir delik bulunmaktadır .
Yapılan inceleme sonucunda , deliğin bir ok veya mızrak tarafından açılmadığı anlaşılmıştır çünkü deliğin kenarlarında mikroskobik düzeyde dahi en küçük bir çatlak yoktur yani delik sesten daha hızlı bir cisim tarafından açılmıştır .
Deliğin karşı yanı yani çıkış noktası parçalanmış veya kırıktır , buda kafatasının içerden dışarıya doğru patladığını göstermektedir yani özetle bu tür bir delik izi ancak bir tüfek atışı sonucunda açılabilir .
Ateşli silah uzmanlarına göre , bu tarih öncesi kurban , kasıtlı bir atışla yani çok yüksek hızlı bir silahın kurşunuyla öldürülmüştür ama bu silahı onbinlerce yıl öncesinde kullanan kimdi ? İki varsayım var ; kafatası sanıldığı kadar eski değildir yani ortada ciddi bir bilimsel yanılgı vardır ya da deliğin nedeni başkadır .
Ama bu Paleotik kafatası 1.820 m. derinlikte kaya blokları içinde bulunmuştur yani çok eskidir . Peki ama 38.000 yıl önce kim barut kullanıyordu ? Elbetteki Taş Devri insanı değildi , öyleyse bir başka ırk vardı . Ya da başka bir dünydan gelen birileri vardı ama uzayı aşan bir zeka , barutlu tüfekmi kullanıyordu ? Acaba deliğin bir lazer ışını olabilirmi * yoksa aramızda veya geleceğimizde , Neadertal insan avcılığına meraklı zaman yolcularımı var? Sonuçta soru şudur ; o tüfeği kim taşıyordu ?
İNKALARIN JET UÇAĞI 1954 Yılında , Colombia Hükümeti , antik altın eserlerden oluşan bir koleksiyonu , ABD'ye sergilemeye gönderdi . Amerika'nın önde gelen mücevher uzmanlarından Emmanuel Staubs , siperiş üzerine cisimlerin altı tanesinin röprodüksüyonlarını yapacaktı .
15 yıl sonra bunların bir tanesi analiz için biyolog-zoolog Ivan T. Sanderson'a verildi . Sanderson kısa bir çalışmadan sonra , bir grup danışmanı topla***** vardığı sonucu açıkladı ; bu model en azından bin yıllıktı ve yüksek hızda uçabilen bir uçak modelinden hatta bir jet başka birşey değildi . Modelin uzunluğu 5cm.'di ve bir zincirin ucuna takılıp , kolye olarak kullanılmıştı .
Tahminen m.s 500-800 arasında , Sinu Bölgesi'ndeki İnka öncesi dönemden kalmaydı . Sanderson ve New York Aeronotik Enstitüsü'nden Dr. Arthur Poyslee , bu tür bir kanatlı hayvanın olmadığı sonucunda birleştiler , cisim biyolojik olmaktan öte mekanikti .
Örneğin ön kanatları delta şeklindeydi , kenarları çok belirgindi ve bir hayvana hiç benzemiyordu arama daha da ilginci bir dümen vardı . Bütün bunların ötesinde , cismin üzerinde Aramaik yani eski İbrani alfebesindeki " B " harfinin bulunması inanılmazdı yani cismin kökeni Colombia değil , Ortadoğu olmalıydı ama orada ne arıyordu? Gerçekten bu bir uçak modeli mi ? Harfin şekli bir rastlantımı? Yoksa eski Ortadoğulular uçmanın sırrına sahipmiydiler?
ATLANTİS'TEN GELEN KRİSTAL KAFATASI Kuşkusuz ki , en ünlü en gizemli kristal parçası 1927 yılında F.A. Mitchell Hedges tarafından eski İngiliz Honduras'ı şimdiki Belize'deki antik Maya kenti Lubaantum'da bulunan kafatasıdır . Kafatası tek parça berrak kuartzdır ; yüksekliği 12.7 cm. , eni 32 cm. , genişliği 12.7 cm.'dir yani küçük bir insan kafatası büyüklüğündedir ve ayrıntıları mükemmeldir .
1970 yılında Frank Dorland tarafından Hewlett-Packard Laboratuvarlarında yapılan testlerde kafatasının normalötesi bircisim olduğu sonucuna varılmıştır . Kafatasının normal ya da doğal kristal olduğu ve karakteristik olarak moleküler yapısına dokunulmadığı anlaşılmıştır ve bu oluşum modern kristalografide henüz denenmemiş ve bilinmemektedir .
Hiç bir meetal kullanılmamıştır , Dorland herhangi bir ize rastlayamamıştır , üzerinde görülen bazı çizgiler kazı sırasında ve sonrasında oluşmuştur ve yine Dorland'a göre büyük olasılıkla kafatası elmas kesici kullanılarak şekillendirilmiş ve mükemmel bir perdahlama ve parlatma işlemi yapılmıştır .
Bir diğer ilginç saptama kafatasındaki su ve silikon - kristal kum izlerinin bulunmuş olmasıdır ve bu oluşum için gereken süre 300 yıldır . Sonuç olarak bütün bunlar bize inanılmaz bir başarıyı veya bilinmeyen bir tür kayıp teknolojinin kullanıldığını göstermektedir .
Modern bilim , kristal kafatasına uygun bir açıklama getiremiyor , insanoğlu Ay'daki dağlara tırmanabiliyor ama bu cisimi açıklayamıyor . Hewlet - Packard'dan bir kristalografın dediği gibi , bu kristal varolmamalıdır . Yüzlerce yıl öncesinin kuartz kristal ustaları acaba kimdi? Yoksa kafatasını , başka birilerimi düşürdü?
BABİLİN ŞASIRTICI PİLİ ve GÜMÜŞ KAPLAMA ÇÖMLEKLERİ 1938 Yılında Avusturyalı Arkeolog Dr. Wilhelm Konig bir müze oluşturmaya çalışıyor ve durmaksızın kazı yapıyordu . Kazı sırasında , 15 cm yüksekliğinde parlak sarı renkte kilden yapılmış ikibin yıllık bir çömlek buldu ; çömleğin içinde bakır levhadan yapılmış 3.81 cm. çapında 5 cm. yüksekliğinde bir silindir vardı .
Silindirin kenarları 60/40 oranında kurşun/kalay alaşımıyla kaplanmıştı ve bu oran günümüzde kullanılan en iyi orandı . Tepesinde şapka gibi duran katlanmış ve bakırın içine gömülmüş mühre benzer zift ya da asfalt bir parça veya katman görülüyordu . Bu katmanın içinden çıkan bir demir çubuk , bakır silindirin içine doğru asılı duruyordu , bakar bakmaz demir çubuğun paslanmış olduğu yani asitlendiği anlaşılıyordu . Bir mekanik uzmanı olmayan Dr. Konig bu garip cisme önce uzun uzun baktı ama fazla düşünmesine ve uzman olmasına hiç gerek yoktu çünkü kil çömlek antik pilden başka birşey olamazdı .
Bu pil şu anda Bağdat Müzesindedir ve resmi tarihlemesi ise m.ö. 248 ile m.s. 226 arasındaki Part/Pers işgalidir yani o dönemden kaldığı bilimsel olarak kabul edilmiştir . Dr. Konig bu garip çömleğin dışında yine şu anda aynı müzede bulunan gümüş kaplı başka bakır çömlekler de bulmuştu ; tüm çömleklerin bulunduğu yer Güney Irak'taki Sümer kazılarıydı ve bu alanın arkeolojik tarihi m.ö. 2500 olarak belirlenmişti ama tutucu müzeciler inatla kendi bildikleri tarihi çömleklerin yanına yazmaktan geri kalmadılar .
Bugün özellikle gümüş kaplı çömleklere baktığınızda , yüzeydeki parlak mavimsi rengi görebilirsiniz ; bu renk gümüşün elektro kaplama yöntemiyle bakıra kaplanması halinde ortaya çıkan karakteristik renktir . Bir an için müzecilerin haklı olduklarını kabul edelim ; öyleyse Persler , bildiğimiz en eski uygarlık olan Ortadoğu uygarlığının dışında ve ötesindeydiler çünkü pil kullanıyorlar ve elektro kaplama yapabiliyorlardı . Ya da Sümerler bunu yapıyordu ; yapan veya sahibi kim olursa olsun ; sormamız gerekmiyormu?
Biz neden pil yapmayı ve elektrolizi 4000 yıl sonra hatırladık? Ya diğer unuttuklarımız?
DENDERA'DAKİ ELEKTRON TÜPLERİ Mısır'da Dendera'da bulunan geç ptolemik dönemden kalma Hathor tapınağı'nın farklı yerlerinde Eski Mısır uzmanlarının bir türlü geleneksel dinsel-mit terimiyle açıklayamadıkları garip duvar resimleri vardır ama elektrik mühendisleri için bu resimleri hemen tanımlamak çok kolaydır .
17 no'lu geçitteki üst panelde , Mısırlı rahiplerin ellerinde boyu eninden fazla olan tüpler görülmektedir , rahipler ne olduğu anlaşılamayan bir uğraş içindedirler ve her tüpün içinde , tüp uzunluğunda bir yılan bulunmaktadır .
İsvaçli mühendis Henry Kjellson , " Forvunen Teknik/Kayıp Teknoloji " adlı kitabında hiyerogliflerin bu yılanları parlayan ve ışık saçan olarak tanımladıklarını yazarken , tanımın bir tür elektrik akınını kasdettiğine inanmaktadır .
Yine aynı sahnede , sağda üst köşede bir Mısır Tanrısı olan Atum-Ra oturmaktadır ve ellerinde enerji kaynağına benzer bir kutu tutmaktadır . Kutunun saç örgüsüne benzer bir uzantıya veya kabloya bağlı olmasını elektromanyetik mühendisi Alfred D. Bielek , bir mühendislik çiziminin kopya edilmesi olarak yorumlanmakta ve bugünün elektrik kablolarının yönlendirilmesi bu şekilde gösterildiğini söylemektedir . Kablo kutudan çıkıp , resmin tabanına kadar uzanmakta ve uçları tüp cismin dibinde kaybolmaktadır .
Resimlerdeki cisimlerin herbiri bir sütun üzerinde durmaktadır ve Biielek'e göre bu sütunlar birer yüksek voltaj kaynağıdır . Tüp cisimler TV resim tüplerine de benziyorlar , elektronik teknisyeni N. Zecharius , cisimleri Crookes veya elektron tüplerine benzetmiştir ama bunlar modern TV tüplerinin çok ötesindedirler .
Ne yazıkki , daha üst geçit'te bulunan resimler harap olmuştur ama içerde Kutsal Bölmede bulunan bir papirüs çok iyi durumda bulunmuştur ama buna bakıldığında garip tüplerin gizemi daha da artmaktadır . Yazmada sadece çalışır durumda olan tüpler değil , amaçlarıda görülmektedir . Birçok örnekte , kadınların ve adamların tüplerin yanına oturmuş oldukları ve uzatmış oldukları ellerini veya avuçlarını doldurdukları resmedilmiştir yani bir şey almamaktadırlar .
Nedir o bir şey ve o insanlar ne tür bir enerjiden yararlanmaktadırlar? Dendera resimleri eşsizdir ve kesin olarak geçerli bilimsel mantıkla açıklanamaktadır . Ve eğer bu bir teknoloji ise , bizim teknolojimizin çok ötesindedir.
ASHOKA SÜTUNU BİLMECESİ Antik bir metalürji harikası arıyorsak , Hindistan'a Delhi'ye gitmemiz yeterlidir . Çünkü Ashoka Sütunu oradadır ; boyu 23 m. çapı 40 cm. , ağırlığı 6 tondur . İşlenmiş demir şaft olan sütunun , kaynakla birleştirilmiş disklerden yapıldığı belirlenmiştir .
Bir iddiaya göre , m.s. 413'te ölen Kral II. Chandra Grupta'nın mezar taşıdır . Böyle olsa dahi , sütunun 1500 yıldan beri aynen kaldığı ve hiç bozulmadığı gerçeği değişmeyecektir . Sütunun yüzeyi yumuşak ve prinçle kaplı izlenimini vermektedir , hava koşullarından etkilendiğini gösteren birkaç iz bu kaplama yüzeyde görülebilir . 1600yıllık süreç içerisinde , Hint yağmur ormanlarına , muson ikliminde , sert rüzgarların ve yüksek nemli ısının altında eşdeğer bir demir kütlesinin paslanıp , çürümemesini düşünmek ancak bir hayaldir .
Demir yapımı ve paslanmauya karşı korunma teknikleri bilindiği kadarıyla ancak 5. yüzyıldan sonra geliştirilmeye başlanmıştır ama bu bilgi Ashoka Sütunun'da geçerli değildir . Bu garip sütunu yapan gizemli metalürjistler kimlerdir ve onların uygarlıklarına ne oldu ? Ve neden onlardan kalan başka bir ize ulaşamıyoruz ? Yoksa , geçmişin tarihini yazarken , atalarımızı ilkel insanlar sanıyor ve saçmalıyormuyuz. Alıntıdır.
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
11/12/2008 - BİLİM:Dünyayı korkutan keşif.EVRENİN YAMYAMLARI
Dünyayı korkutan keşif. Bilimadamları doğruladı. Güneşten 4 milyon kez daha ağırlar ve görevleri de maddeyi bir araya getirmek... Alman astronomların araştırması, galaksimiz Samanyolu'nun merkezinde dev bir kara delik bulunduğunu teyit etti.
 Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan makaleye göre, Şili'deki Avrupa Güney Gözlemevi'ni kullanan Alman gök bilimcilerin, Samanyolu'nun merkezinde dönen 28 yıldızın hareketini izleyerek yaptıkları gözlemde, kara deliğin Güneş'ten 4 milyon kez daha ağır olduğu tespit edildi.
İngiliz Kraliyet Astronomi Derneği'nden Dr Robert Massey, bulguların, kum taneciğinin etrafını oluşturan inci gibi galaksilerin dev kara deliklerin çevresinde oluştuğunu gösterdiğini belirterek, "Kara deliklerin çok yaklaştığınızda tehlikeli olabileceğini biliyoruz, ama sadece bizim değil, tüm galaksilerin oluşumunda rolleri olabilir" diye konuştu.
EVRENİN YAMYAMLARI Işık dahil, etrafındaki her şeyi yutan ve bu yüzden "evrenin yamyamları" olarak da anılan kara deliklerin çekim gücü o kadar yüksek ki etraftaki her şey için bir tehdit sayılıyor. Kraliyet Astronomi Birliği üyesi Dr. Robert Massy "Samanyolu'nun ortasındaki bu galaksi aslında bazı yıldızların oluşumunda da rol oynamış olabailir. Onu izleyeceğiz" dedi.
27 bin ışık yılı mesafedeki dev kara deliğin bizim de yer aldığımız Samanyolu galaksisini nasıl etkileyeceği ise bundan sonra yapılacak araştırmalarla belirlenebileceği tahmin ediliyor.
27 BİN IŞIK YILI UZAKTA Almanya'nın Max-Planck Enstitüsü'nden bilim adamları, 16 yıl süren araştırma sonunda varlığı doğrulanan dev kara deliğini 27 bin ışık yılı uzakta olduğunu, bu kara deliklerinin görevinin maddeyi bir araya getirmek olduğunu düşündüklerini ve gereğince yoğun madde varsa yıldızların oluşması için gerekli koşulların oluştuğunu kaydettiler. ********** KARADELİKLERİN GİZEMİ.
Karanlik Madde ve Karanlik Enerji Nedir?
BİG BANG kuramı DİNSEL,METAFİZİKSEL BİR AÇIKLAMASI OLABİLİR.
'Big Bang'e 2 gün kaldı
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
9/12/2008 - BİLİM:TÜRK BİLİM ADAMI EINSTEIN’IN TEORİSİNİ ÇÜRÜTTÜ MÜ?
TÜRK BİLİM ADAMI EINSTEIN’IN TEORİSİNİ ÇÜRÜTTÜ MÜ? ----------------- TÜRK BİLİM ADAMI EINSTEIN’IN TEORİSİNİ ÇÜRÜTTÜ
Okan Üniversitesi’nin dünyaca ünlü öğretim üyesi Prof. Dr. Tolga Yarman’ın, Einstein’ın “Genel Görecelik Kuramı”nı çürüten yeni teorisi, deney yoluyla kanıtlandı. Yarman, bilim dünyasında çığır açacak teorisini, çalışma arkadaşları Prof. Dr. Metin Arık ve Prof. Alexander Kholmetskii ile birlikte, ilk kez, Okan Üniversitesi’nde yapacağı basın toplantısında açıklayacak.
Okan Üniversitesi’nin Nükleer Bilimler konusunda uzman, dünyaca ünlü öğretim üyesi Prof. Dr. Tolga Yarman, uzun süredir üzerinde çalıştığı teorisiyle Einstein’ın “Genel Görecelik Kuramı”na, farklı bir yaklaşım getirmişti. Konu üzerinde Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Arık ile birlikte çalışan Yarman’ın tezini, Belarusya Devlet Üniversitesi’nde Prof. Alexander Kholmetskii yönetiminde yapılan deneyler doğruladı.
Deneyler, ilk evrede “bağıl manyetik alanın”, ışık hızından en az dört kat daha hızlı yayıldığını gösteriyordu. Bu sonuç ilk bakışta, Einstein’ın özel görecelik kuramıyla çelişiyor; çünkü Einstein’a göre hiçbir etkileşme ışık hızından daha hızlı oluşamaz. Oysa Yarman’ın teorisine göre, enerji alış verişi içermeyen "bilgi", örneğin "yer çekimi" ya da "elektriksel etkileşme" bilgisi, ışık hızından daha hızlı yayılabiliyor. Duran cisimler ise, birbirleriyle hangi uzaklıkta olurlarsa olsunlar anî olarak etkileşebiliyorlar. Bu yaklaşımın, ayrıca Einstein’ın özel görecelik kuramı ve enerji korunumu yasasından hareketle türetilen, diğer yandan çağdaş atom kuramıyla tamamen örtüşen “püf noktası”, Prof. Yarman’ın önerisi uzantısında, son olarak, Belarusya Devlet Üniversitesi’nde, nükleer saatler zemininde gerçekleştirilen deneyle kanıtlandı.
Prof. Dr. Tolga Yarman, Prof. Dr. Metin Arık ve Prof. Dr. Alexander Kholmetskii, Okan Üniversitesi’nde 18 Aralık’ta saat 11:00’de yapacakları basın toplantısında dünya bilim çevrelerinin dikkatlerini üzerinde toplayan söz konusu kuramı, ilk kez kamuoyuyla paylaşacaklar.
Basın Toplantısı Yer: Okan Üniversitesi Konferans Salonu Tarih: 18 Aralık 2008, Perşembe Saat:11:00 ************** Prof. Dr. Tolga Yarman ve Kuramı Hakkında
Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Tolga Yarman, bir süredir, çağdaş atom kuramı ile, Einstein’ın Görecelik Kuramı’nın sonuçlarını birbirine bağlamaya çalışıyordu. Bu çerçevede, “uzay”, “zaman” ve “kütlenin” bir ve yalnızca bir biçimde yapılanması gerektiğini ortaya koydu. Prof. Yarman bu çerçevede, ancak, Einstein’ın Genel Görecelik (Yerçekimi) Kuramı’nın sonuçlarına, Büyük Usta’nın izlediği yoldan bambaşka bir yoldan (enerji korunumdan hareketle) ulaşıyordu. Farklı farklı yollardan elde edilen sonuçlar, ölçüm aletlerinin yettiği kadarıyla hemen hemen aynıydı, ama, “tam eşit” değildi. Örneğin Prof. Dr. Yarman’a göre, kara delikler yoktu. Bu ilginç durum, 1999’da Fransız NASA’sının (ONERA) dikkatini çekti. Hem Einstein’ın, hem Yarman’ın sonuçlarının geçerli sayılması, mümkün görünmüyordu. ONERA Araştırıcıları, aradaki küçük farkı ölçmek üzere, kolları sıvadılar, ama eldeki aletlerin duyarlılığı, söz konusu sapmayı seçmeye, yetmedi. ONERA, Prof. Yarman’dan, ilk elde akla gelenlerden başka deneyler, düşünmesini, istedi. Prof. Yarman sonunda, Prof. Metin Arık ve Prof. Vladislav Rozanov ile 2007’de Moskova’da gerçekleşen Physical Interpretations of Relativity Theory, Konferansı’na, aradaki farkı çarpıcı biçimde sergileyebilecek, öngörüler sundu. Yarman-Arık-Rozanov öngörüsüne göre, dönen bir tepsinin ucuna yerleştirilmiş olarak, örneğin nükleer bir saat, Einstein’ın Çağdaş Yerçekimi Anlayışı’nın ve Evren Davranışbilimi’nin temeli sayılan öngörüsünün, işaret ettiği katsayı kadar değil, bunun, yaklaşık iki katı kadar geri kalmak durumunda olmalıydı. Dahası, gerçekten eğer öyleyse, Einstein’ın, “yerçekimi etkisi” ile “ivmesel etkinin” aynı olduklarına dair, temel varsayımına ihtiyaç kalmayacaktı… Bu bir tarafa, O’nun vazettiği şekliyle, bu varsayım, enerji korunumu yasasını, ihlal ediyor olacaktı. Bu olgu son toplamda, biliniyor olsa da, enerji korunumu yasasının mı, yoksa Einstein’ın temel varsayımının mı, esas olarak, doğayla barışık olduğu, bir sorunsal olmaya devam ediyordu.
Yarman-Arık-Rozanov’a göre, Einstein salt harekete bağlı etkinin ötesinde, “tek başına” ivmenin etkisini, göz ardı etmişti. Söz konusu sav ile Belarusya Devlet Üniversitesi’nden Prof. Alexander Kholmetskii ve Arkadaşları, ilgilendiler. Bir yıldan fazla bir zaman, deney hazırlıkları sürdü. Nihayet geçtiğimiz günlerde, deneyler sonuç verdi; Einstein’ın öngörüsü deneysel gözlemlerle hiç örtüşmüyordu. İvmeli harekette, ivmenin etkisine bir tek yer değiştirme etkisi yetmiyordu; bunun yanı sıra, münhasıran ivmenin etkisi, ayrıca dikkate alınmak gerekiyordu. Bu gelişme uzantısında, neredeyse yüzyıldır, bir yanda atom dünyasına, öbür yanda gökyüzüne dönük, farklı farklı çizgilerde gelişmiş tasavvurlarımızın, nasıl olup da bir türlü bağdaştırılamadığı, önemli ölçüde açıklık kazanmış görünüyor. Başka bir deyişle, beklenecek olduğu şekliyle, esas olarak, gökyüzü atom gibi, atom ise gökyüzü gibi davranıyor. Böylelikle madde ve kainat tasavvurumuz, benzersiz biçimde bütünleşiyor, rahatlıyor.
“Prof. Dr. Yarman’ın çalışmaları uzantısında gerçekleştirilen açılım, geçen yüzyılın baştan yazılması sonucunu beraberinde getirebilecektir…” Prof. Dr. Kholmestkii, böyle diyor. Yaklaşımın bir başka ilginç tarafı şu ki, “etkileşme”, bilindiği şekliyle “enerji alışverişi” yoluyla olabileceği gibi, alışılmışın iyice tersine, “enerji alışverişi” olmadan da olabilir, görünüyor. Eğer böyleyse, Einstein’ın ilk kuramı olan, Özel Görecelik Kuramı ile herhangi bir uyum sorunu olmaksızın, özellikle yerçekimsel ve elektriksel etkileşmeler (ki kainatın temelini teşkil etmekteler), ışık hızından çok daha hızlı, hatta pratikçe sonsuz hızda olarak gerçekleşebiliyor, görünüyor. Bu olgu başlı başına bir çığır açabilecek gibi duruyor. Gerçekte anî denebilecek (bir anda gerçekleşen) etkileşme, tuhaf biçimde, Çağdaş Atom Kuramı’nın işaret edegeldiği bir olgu olmakla beraber, Özel Görecelik Kuramı ile bağdaşmıyor olarak algılanıp, Einstein’dan başlayarak, göz ardı ediliyordu. Başka bir deyimle, Prof. Yarman’la, Prof. Arık ve Prof. Khometskii’nin açtığı yol, bağdaşmıyor gibi duran iki farklı disiplini, sarmaştırmayı başarmış görünüyor. ****************** İZAFİYET TEORİSİ,ÖĞRENMEK İSTEYENLERE. http://ahmetdursun374.blogcu.com/bilim-izafiyet-teorisi-ogrenmek-isteyenlere_3469188.html ************ BİLİMSEL ARŞİVLER http://ahmetdursun374.blogcu.com/bilim-bilimsel-arsivler_6894261.html
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
31/8/2008 - BİLİM:KADER,KADER GERÇEK Mİ?
Kader Gerçeği
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir,hüküm ve hikmet sahibidir. (İnsan Suresi, 30)
Beynimiz bizi aldatıyor mu? Bilinç mi beynin ürünü, beyin mi bilincin?
Bilinç, Beynin Kuklası! (mı?)
Kararlarımız, seçimlerimiz önceden mi belirleniyor? Benliğin sırrını çözmeye çalışan nörofizyologlar bilincin herşey olup bittikten sonra devreye girdiğini keşfetti: Öyleyse, hep geçmişte yaşıyoruz ve bilincimiz, yaşananları yarım saniye sonra gösteren bir " monitör" gibi...
Sibernetik uzmanı ve bilimkurgu yazarı Stanislav Lem, "Yıldız Güncesi" adlı öykü kitabında bir mucitten söz eder. Bu mucidin evinin altındaki laboratuarda, yavaşça ve sürekli olarak dönen bir varile sayısız kablolarla bağlı 12 adet kutu vardır. Mucit, ziyaretine gelen yeğenine gördüğü mekanik kutuların her birinde bir insanın yaşadığını söyler. " Nasıl olur" diyen şaşkın yeğenine açıklamaya başlar:
"Varil, kutu - insanların kendi dünyalarında algıladığı bilgileri gönderiyor. Zaten algıladığımız dünya, beyinde belirli noktaların hafif bir elektrik akımıyla uyarılması değil midir? Ben senin beyninde gül kokusu için oluşturulan noktayı uyarsam, ortada gül olmadığı halde gül kokusu aldığını sanırsın. Kutularımdaki insanlar da öyle. Dönen varilden, onlara kendi dünyaları için gerekli tüm bilgiler ulaşıyor. Her biri ayrı bir kişi; başka insanlarla konuşuyor, dünyasında gökyüzünü görüyor, gerektiğinde acı çekiyor ya da aşık olabiliyor. Dünyaları tıpkı bizimki kadar gerçek. İçlerinden biri öğretmen. Hatta bir papaz bile var..."
Mucidin en sevdiği kutu - insan ise kendi dünyasının delisi. Israrla herkese, kendilerinin yaşamadığını, gerçekte birer kutu olduklarını ve birisinin onları varetmek için gerekli algıları gönderdiğini anlatmaya çalışıyor.
Kararı veren "Ben" miyim? İnsanoğlunu diğer türlerden ayıran en önemli özelliği " bilinci." Ancak çok eskilerden beri çözülmeye çalışılan bu sırrı ne filozoflar, ne anatomi bilginleri ne de günümüzün nörofizyologları aydınlatabildi. Fransız filozof Rene Descartes'ın, " Düşünüyorum, öyleyse varım " diyerek bilincin ve hür iradenin zaferini ilan ettiği ve ruhu bedenden ayırdığı dönemden üç yüz yıl sonra, benlik araştırmacıları ve nörologlar tersine bulgular elde ediyor.
Gelişmiş yöntemlerle beyin üzerinde yapılan deneylerde, benliğin sır perdesi aralanmak bir yana, daha da gizemli bulgular ortaya çıkıyor. Bunlardan en çok tartışılanı, Benjamin Libet'in deneyleri. Kaliforniya Üniversitesi'nde nörofizyoloji profesörü olan Libet, beyin ameliyatlarının narkoz verilmeden, yani hastanın bilinci tamamen yerindeyken yapılabilmesinden yararlanıyor. Libet, bilimkurgu yazarı Lem'in öyküsündeki mucit gibi deneklerin beyinlerini küçücük elektrik akımlarıyla uyarıyor. Onlar da beyinlerinde uyarılan bölgeye göre bir melodi veya tanıdık bir ses duyuyor ya da " başlarından geçmiş" bir olayı algılıyorlar.
Buraya kadar herşey yolunda. Çünkü Dünya'nın Güneş etrafında döndüğü nasıl artık gizemli olmaktan çıktıysa, tüm düşünce ve algıların kontrol merkezinin de beyin olduğu uzun zamandır biliniyor. Ancak Libet, büyük beynin dış kısmında ( cortex) yine bazı noktaları uyararak deneklerde ellerine dokunulduğu algısı yarattığında onlar, bu "dokunuşu" neredeyse yarım saniye önce hissettiklerini söylüyorlar.
Kader yarım saniye önde Bu imkânsız gibi görünen olgunun Libet'e göre tek açıklaması şu: " Normalde tüm algılar beyne iletiliyor. Burada bilinçaltında değerlendirilip yorumlanırken, ben(lik) hiçbir şeyin farkında değil. Muhayyilemizde canlanan, yani farkına varabildiğimiz bilgilerse epeyce uzun bir gecikmeden sonra, cortex'e -bilincin konuşlandığı bölgeye- gönderiliyor. "
Tabii tüm olup bitenlerin, yani kısa süre öncesinde de olsa geçmişte yaşadığımızın farkında olsak, insan dünyayı sürekli rüyada gibi algılardı. Hatta muhtemelen bu tutsaklıktan kurtulmaya çalışan her insan, en az Alman filozof Martin Heidegger gibi giderek soyutlaşan düşünceler üretmek zorunda kalırdı.
Görevlerinden biri bizi bu korkunç çıkmazdan korumak olan beyin, bu yüzden zamanı bilincimiz için yeniden düzenler. Yani Libet'e göre benliğe, şimdiki zamanı yaşadığı yalanını söyler. Libet, deneklerinde beynin dış bölgelerini doğrudan uyardığında bilinç, bir dokunuş olduğunu kaydeder, alışık olduğu her zamanki işlem süresini hesaplar ve sonucunda dokunuşun yarım saniye önce gerçekleştiği kararına varır.
Libet'in bundan sonraki deneyleriyse insanın hür iradesine olan "inancını" yıkacak nitelikte. Araştırmacı, deneklerden parmaklarını hareket ettirmelerini ister. Hareket anını kendileri belirleyecektir. Bu esnada beyinlerindeki faaliyet izlenir. Ve yine, içine " kader" gibi rasyonel olmayan kavramları bile sığdırabileceğimiz, o neredeyse yarım saniyelik gecikmeye rastlar. Denekler parmaklarını hareket ettirmeye karar verdikleri andan önce, ilgili beyin hücreleri faaliyete geçmiştir.
Bilinçaltını, hakkını vererek divana yatıran Dr. Sigmund Freud bile günlük yaşamın bu derece bilinçdışı geliştiğini akıl edememiştir. Örneğin önünüzde duran kahve fincanından bir yudum almaya karar verdiğinizde, öyle bir kararı "tek başınıza" verdiğinizi sanıyorsunuz. Ya da sabahleyin dolaptaki kazaklarınızdan mavi baklava desenli olanını seçerken... Oysa beyniniz, sözkonusu kazağı giymeyi düşündüğünüzden saniyenin en az üçte biri kadar önce hangisini seçeceğinize karar vermiş ve gerekli mekanizmaları çoktan çalıştırmaya başlamıştır.
Cinayetin işlendiği an Bu durumda, Dorris Dörrie'nin "Ben ve O" filminde kendi aralarında konuşan ve sahiplerine sormadan karar verebilen cinsel organlar gibi, beyinlerin de kendi kafasına göre "yaşadığı" bir dünyada mı yaşıyoruz? Benliğimizin son alınan kararları salt bir tür monitör gibi yansıttığı bir dünya...
O halde "ben" kimdir? Deneysel yöntemlerle çalışan bilinç araştırmacı nörofizyologlar bile ortaya çıkan sonuçlar karşısında ister istemez kendilerini felsefi yaklaşımların içinde buluyorlar. " Descartes'ın Yanılgısı" adlı kitapta düşüncelerini toparlayan Profesör Antonio Damasio da, Libet'in "geçmişte yaşadığımız" görüşüne katılıyor. Iowa Üniversitesi'nde araştırmalarını sürdüren nörolog, " Şimdiki zaman asla mevcut değil. Dünyayı algıladığımız benlik, olayları her zaman geriden takip ediyor. Dolayısıyla varoluş, bilinci biçimlendiriyor" diyor. Descartes'ın "ruh ile bedeni birbirinden ayırarak " hata ettiğini savunan "Altın Beyin Ödülü" sahibi Damasio'ya göre; "Varım, bu yüzden düşünüyorum."
Peki şimdi bu yeni gerçekler ışığında, cinayet işleyenler bile savunmalarında "Tetiği çeken aslında ben değildim " derse ne yapılacak? Yargıç, beyninde zaten alınmış bir kararı uyguladığını gören kişiyi cezaevine gönderdiğinde, suçu "geçmişin monitörlüğünü" yapmak olan bilinci fazlasıyla cezalandırmış olmayacak mı? Bir diğer olasılık, nörofizyolog ve felsefeci psikiyatristlerden oluşan bir heyetin, sanığın ne derece bilinçli davrandığını değerlendirmek amacıyla o yarım saniyelik süre içinde benlikle bilinçaltı arasındaki bağı " ölçmesi." Suçluluk derecesi tabii bu ölçümlere göre değerlendirilecek. Buradaki tek sorun, bilinçaltı bir kere incelenmeye, dolayısıyla yargılanmaya başladığında, yargıcın beyninin bile sanığınkinden çok daha büyük suç unsuru oluşturabileceği. Çünkü bilinçaltında işlediğimiz suçları, yaptığımız zinaları ya da kötülükleri tahmin etmek bile çok güç.
EN GELİŞMİŞ BİLGİSAYAR Durmaksızın çalışan beyin, yeryüzünde en gelişmiş bilgisayarın bile ulaşamadığı bir kapasiteyle yüz milyonlarca bilgi birimini değerlendiriyor. Nörologlar, yalnızca gözlerden her an on milyon dolayında bit'in beyine ulaştığını tahmin ediyor. Hatta dışarıdan hiç bilgi almaması, " karanlıkta" kalması dahi akıl almaz şekilde çalışmasına engel değil. Bedenin hormonal dengesinden sindirimle dolaşım sistemlerine ve tüm kas hareketlerine dek herşeyi o yönetiyor. En küçük sesi bile kaydedip değerlendiriyor. Oysa bilincin bundan haberi olmuyor. Duyulardan beyne akan bilgi selinin bilince ulaşan bölümü, yalnızca çok küçük bir oranı. Zaman zaman aklımıza bir fikir ya da unutulan bir isim geldiğinde ise benliğe bir anlığına, sürekli hareket halindeki bilinçaltından bir bilgi kırıntısı ulaşmış oluyor.
Melih Kafa Bu yazı Garildi Arşivinden alınmıştır ********* BİLİMİN İSPATLADIĞI GERÇEK, YAŞANMIŞ KADERİNİZİ SEYREDİYORSUNUZ. BİLİMİN İSPATLADIĞI GERÇEK: YAŞANMIŞ KADERİNİZİ SEYREDİYORSUNUZ! Bir atom parçacığının nerede ve ne hızda hareket edeceğini 43 saniye önceden tespit eden bir model geliştiren Hollandalı fizikçi Hooft, kaderin varlığını bilimsel olarak ispatladı. Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları bilmesidir. "Yaşanmamış olaylar", bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana ve mekana bağlı değildir bu kavramlardan münezzehtir çünkü tüm bunları yaratan Yüce Rabbimiz'dir. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup, bitmiştir. Ve bu durum yalnızca doğa olayları, doğum, ölüm, hastalık veya savaşlar gibi belli başlı konularla sınırlı değildir. İnsanın kendi yaşamıyla ve davranışlarıyla ilgili en küçük ayrıntı dahi kaderinde belirlidir. Allah, Kuran'da, insanların yaşadıkları herşeyin önceden bir kitapta yazılı bulunduğunu şöyle bildirir. Kader Gerçeğinin Bilimsel İspatı Bu konuyu ele alan bir araştırmanın son derece çarpıcı bilimsel sonuçları geçtiğimiz günlerde Amerika'nın dünyaca ünlü bilim dergisi New Scientist'a kapak oldu. Nobel ödüllü Gerard Hooft'un yeni sonuçlandırdığı 10 yıllık araştırma, kader kavramını somut ve bilimsel delillerle ortaya koydu ve bilim dünyasında çok büyük yankı uyandırdı. Araştırmanın bir diğer dikkat çekici yönü ise, kader kavramına karşı çıkan bilim adamlarının bugüne kadar dayanak gösterdiği teoriyi çürütmüş olmasıydı. Araştırma kapsamında Hooft, "Bir parçacığın nerede ve ne hızla hareket ettiğini" aynı anda tespit etme olanağı sağlayan bir model geliştirdi. Hooft, bir atomun 43 saniye sonra nasıl hareket edeceğini önceden bilme kapasitesine ulaştı. New Scientist tarafından dünyanın en iyi matematikçileri arasında gösterilen John Conway ile Simon Kochen, araştırmayı "özgür irade" kavramının ölümü olarak yorumluyorlar. Princeton Üniversitesi'nde görev yapan Conway şöyle diyor: "Eğer Hooft gibi bir insan atomun konumu ve hareketini aynı anda tespit edebiliyorsa, üstün bir zekaya sahip olan bir varlık evrendeki tüm parçacıkların etkileşimini takip edebilir. Bir başka deyişle özgür irademizle yaptığımız seçimlerin belirsizliğinin ardında belirleyici bir düzen vardır."
Kader Gerçeğinin Anlaşılmasının Önemi Yüce Rabbimiz'in Kuran ayetleri ile bizlere bildirdiği, yukardaki araştırma sonucunun da ortaya koyduğu gibi, kaderin varlığı apaçık bir gerçektir. Bu önemli gerçekten uzak yaşayan insanlar, tüm yaşamları boyunca hep endişe ve korku içinde iken, kadere iman eden ve hayatını bu gerçek doğrultusunda sürdüren insanlar çok büyük lükse sahiptir. Örneğin kaderi düşünmeden yaşayan insanlar, çocuklarının geleceği için tevekkülsüzce endişelenirler. Hangi okulda okuyacağı, nasıl bir meslek sahibi olacağı, sağlığının nasıl olacağı, nasıl bir hayat süreceği gibi konularda sürekli bir sıkıntı ve endişe taşırlar. Elbette ki bu konularda kaderi unutmadan çeşitli önlemler almak, planlar yapmak normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki, her insanın, daha tek bir hücre olduğu halinden ilk okuma yazma öğrendiği ana, üniversite sınavında verdiği cevaplardan hayatı boyunca hangi şirkette ne iş yapacağına, hangi kağıtlara kaç kez imza atacağına, hangi gün hangi yemeği yiyeceğine, hangi gün nerede ve ne şekilde öleceğine kadar her dakikası Allah Katında bellidir. Bu olayların tümü, Allah'ın sonsuz hıfzında saklı olarak durmaktadır. Örneğin şu anda, bu insanın cenin hali, ilkokuldaki hali, üniversitedeki hali, 35. yaş gününü kutladığı anı, işine başladığı ilk günü, öldüğünde melekleri gördüğü an, yakınları tarafından defnedildiği ve ahirette Allah'a hesap verdiği anlar, tek bir an olarak Allah'ın Katında bulunmaktadır. O halde, her anı Allah'ın Katında yaşanmış, görülmüş ve halen Yüce Allah'ın hafızasında hazır bulunan bir hayat için endişelenmek, korku duymak, üzülmek ve onu kendi çabası ile değiştireceğini düşünmek büyük bir gaflettir. Bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın, ne kendisi, ne çocuğu, ne de yakınları için Allah Katında hazır bulunan hayatı değiştiremez. Öyle ise, akıl ve vicdan sahibi bir insanın bu gerçeği kavrayarak, Allah'a ve Allah'ın yarattığı kadere gönülden teslim olması gerekir. Yeryüzünde olan ve sizin nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre pek kolaydır. (Hadid Suresi, 22)
Kader Gerçeği Allah'ın Sonsuz İlminin ve Kudretinin Tecellisidir Bir insan tüm hayatını bir film şeridi olarak düşünürse, biz bu şeridi video kasetten seyreder gibi seyrederiz ve kasedi ileri almak gibi bir imkanımız yoktur. Yüce Rabbimiz ise, tıpkı bu film şeridinde olduğu gibi hayatımızın tamamını aynı anda görür ve bilir. Zaten bu filmi tüm detaylarıyla tespit etmiş ve yaratmış olan O'dur. Biz nasıl bir cetvelin başını, ortasını ve sonunu bir kerede görebiliyorsak, Allah bizim bağlı olduğumuz zamanı başından sonuna kadar tek bir an olarak sarıp kuşatmıştır. İnsanlar ise sadece zamanı gelince bu olayları yaşayıp, Allah'ın onlar için yarattığı kadere tanık olurlar. Bu, dünya üzerindeki bütün insanların kaderleri için bu şekildedir. Bugüne kadar yaratılmış ve bugünden sonra da yaratılacak olan bütün insanların dünya ve ahiretteki hayatları, her anları ile Allah'ın Katında hazır ve yaşanmış olarak bulunmaktadır. Allah'ın sonsuz "hıfzı"nda, milyarlarca insanla birlikte tüm canlıların, gezegenlerin, bitkilerin, eşyaların kaderinde yazılı olaylar da hiç eksilmeden veya kaybolmadan durmaktadır. Kader gerçeği, Allah'ın Hafız (Muhafaza eden, Koruyan) sıfatının, sonsuz gücünün, kudretinin ve büyüklüğünün tecellilerinden biridir. Yanlış Bir Kader Anlayışına Dikkat! Bu noktada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta, yanlış bir kader anlayışından kaçınmak gerektiğidir. Bazı insanlar, "nasıl olsa kaderimde ne varsa o olacak, o zaman benim hiçbir şey yapmama gerek yok" diyerek çarpık bir kader anlayışı geliştirirler. Her yaşadığımızın kaderimizde belli olduğu bir gerçektir. Biz daha o olayı yaşamadan önce o olay Allah Katında yaşanmıştır ve bilgisi de tüm detayları ile Allah Katındaki Levh-i Mahfuz isimli kitapta yazılıdır. Ancak, Allah her insana sanki olayları değiştirme, kendi karar ve seçimine göre hareket etme imkanı varmış gibi bir his verir. Örneğin insan, su içmek istediğinde bunun için "kaderimde varsa içerim" diyerek oturup beklemez. Bunun için kalkar, bardağı alır ve suyunu içer. Gerçekten de kaderinde tespit edilmiş bardakta, tespit edilmiş miktarda suyu içer. Ancak, bunları yaparken kendi iradesi ve isteği ile yaptığına dair bir his duyar. Ve hayatı boyunca bu hissi her yaptığı işte yaşar. Allah'a ve Allah'ın yarattığı kaderine teslim olmuş bir insan ile bu gerçeği kavrayamayan bir insan arasındaki fark şudur: Teslimiyetli olan insan, kendi yaptığı hissini yaşamasına rağmen, bunların tümünü Allah'ın dilemesi ile yaptığını bilir. Diğeri ise, her yaptığını kendi aklı ve gücü ile yaptığını zannederek yanılır. Kader denilince anlaşılması gereken, küçük büyük, herhangi bir ayrım olmaksızın tüm olayların, davranışların ya da kararların önceden takdir edilmiş olduğudur. Kaderinizde çay içmek varsa çay içer, tatlı yemek varsa tatlı yersiniz. Yaptığınız seçim size bu yönde verilen bir his dolayısıyladır. Hayatınız boyunca buna benzer sayısız tercih yaparsınız. Nasıl ki doğumunuz, geçireceğiniz hastalıklar, evliliğiniz veya ölümünüz Allah Katında belirli ise, yapacağınız tercihlerin tümü de Allah'ın dilemesi ile yapacağınız ve O'nun Katında yapılmadan önce bilinen tercihlerdir. Örneğin, bir hastalığı olduğunu öğrenen teslimiyetli bir insan, bunun kaderinde olduğunu bildiği için son derece tevekküllü davranır. "Allah bunu kaderimde yarattığına göre, mutlaka büyük bir hayır vardır" diye düşünür. Ama "nasılsa kaderimde iyileşmek varsa iyileşirim" diyerek tedbir almadan beklemez. Aksine, olabilecek tüm tedbirleri alır. Doktora gider, beslenmesine dikkat eder, ilaçlarını alır. Ancak gittiği doktorun, doktorun uyguladığı tedavinin, aldığı ilaçların, bunların kendi üzerinde ne kadar etkili olacağının, iyileşip iyileşmeyeceğinin, kısacası her detayın kaderinde olduğunu unutmaz. Bunların hepsinin, Allah'ın hafızasında, daha kendisi dünyaya gelmeden önce hazır olarak bulunduğunu bilir. Küçük büyük her türlü olayın, Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleştiği ve bir kitapta kayıtlı olduğu gerçeği bir ayette şöyle haber verilir: Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61) Kochen ise konuyu şöyle bir örnekle anlatıyor: "Önünüze bir dilim çikolatalı, bir dilim çilekli kek getirildiğini düşünün. Çikolatalı keki yemeye başladığınızda, bunun kendi seçiminiz olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa ki çikolatalıyı yiyeceğiniz zaten belliydi. Biz özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Eğer Hooft'un modeli hatalı değilse özgürlüğümüz sınırlı bir ilüzyondan ibaret olabilir." ------------------ SORU: Acaba bir gayrı müslim ne denli izah edebilir? Peki katil için bu bilgiler ışığın da ne diyebileceğiz?A.Dursun Yorumlar için.... http://ahmetdursun374.blogcu.com/evrim-bilimin-ispatladigi-gercek-yasanmis-kaderinizi-seyrediyorsunuz_863034.html ********* TANRI PARÇACIĞI
Hadronlar.
Büyük Hadron Çarpıştırıcı.
Cern-Atlas deneyi ve Türk fizikçilerin katkıları.ENGİN ARIK
MADDENİN 6.HALİ BULUNDU http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=754.msg974#msg974
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
29/2/2008 - BİLİM:DÜNYA'YI GÖKTAŞINDAN KORUYACAK UZAY ARACI
Dünya'ya 2036'da çarpma olasılığı bulunan ''Apophis'' göktaşı ile buluşarak, elektronik izlemeye alacak uzay aracının tasarımı hazırlandı. Bu amaçla merkezi Pasadena'da bulunan ve amacı uzay çalışmalarını desteklemek olan sivil toplum örgütü The Planetery Society tarafından geçen yıl açılan 50 bin dolarlık ''Apophis Mission Tasarım Yarışması''nı SpaceWork Mühendislik şirketi kazandı. Apophis'i 300 gün süreyle izleyecek projeyle Dünya'ya 2029'da yaklaşacak ve 2036'da az da olsa çarpma olasılığı bulunan 300 metre çapındaki göktaşının yörüngesi kesin olarak belirlenecek ve Dünya'ya çarpıp çarpmayacağı anlaşılacak. Tasarım yarışmasını açan Planetary Society Başkanı Dan Geraci, Apophis'in bir bilim kurgu hikayesi ya da kapalı gişe oynayan bir Hollywood yapımı değil, bir gerçek olduğunu belirterek, ''Göktaşının etiketleneceği elektronik izleme sayesinde, şimdi, 2017, 2029 ve 2036 arasındaki zaman diliminde uzun vadede odaklanma olanağı bulabileceğiz. Bu sayede çarpma riskine en iyi şekilde hazırlanma ve bir plan oluşturma imkanı elde edebileceğiz'' diye konuştu. Apophis'in Dünya'ya çarpıp çarpmayacağını anlayabilmek için doğru bir izleme ve eğer gerekiyorsa yörüngesini değiştirmek için bir yöntem bulmak gerekiyor. Yarışma kurallarına göre, göktaşını elektronik olarak izlemeyi öngören tasarımın, 2017'ye dek göktaşının yörüngesini değiştirmek için insanlı bir sefer düzenlenmesinin gerekli olup olmadığı bilgisini en kısa sürede sağlaması gerekiyor. MISIR KÖTÜLÜK TANRISI APOPHİS Adını Mısır mitolojisindeki kötülük tanrısı Apophis'den alan ve Haziran 2005'te keşfedildikten sonra incelemeye alınan Apophis'in, Dünya'ya çarpması durumunda, 1945'de Hiroşima'ya atılan atom bombasından 100 bin kat daha fazla bir güç yaratacağı tahmin ediliyor. Bu etkinin binlerce kilometrekarelik bir alan üzerinde yaşayan tüm canlıları etkileyeceğini söyleyen bilim adamları, çarpışmayla atmosfere yayılacak toz bulutunun tüm dünyayı kaplayabileceğini belirtiyorlar. NASA, bu çarpmanın yönünü değiştirmenin ve göktaşından korunma stratejisinin planlama, deneme ve uygulama aşamalarının yıllar alacağını ifade ederek, bir an önce çalışmalara başlanmasının şart olduğunu açıklamıştı. NASA'nın geçen yıl, saatte 48 bin kilometre hızla yol alan ve 2029'da Dünya için olası tehdit olarak tanımlanan ''Apophis'' adlı göktaşına astronot indirmeyi planladığı bildirilmişti. Space.com internet sitesindeki habere göre, plan konusunda son derece ciddi olan NASA yetkililerinden, Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'nden Chris McKay, insanlığın asteroid sorununun çözüldüğünü görmek istediğini belirtmiş, ''Oraya astronot göndermek ve asteroidin yönünü değiştirebilmek, bilimsel açıdan olduğu kadar insanlığın neler yapabileceğini göstermek açısından da çok değerli olur'' demişti. Bilim adamları, Dünya için tehdit yaratan göktaşlarını nükleer başlıklı silahla vurarak, aynı rotada binlerce küçük cisim oluşmasına yol açacağından, göktaşının hafifçe yönünün değiştirilmeye çalışılmasının en iyi yaklaşım olduğunu düşünüyorlar. Uzmanlar, küçük bir otomobilin itme gücünün 1 milyar ton ağırlığında bir göktaşını yalnızca 75 günde güvenli bir rotaya çevirmeye yetebileceğini belirtiyorlar. Bu konuda bir başka yaklaşım da Amerikalı aktör Bruce Willis'in Hollywood yapımı Aramgeddon filminde Dünya'yı felaketten kurtardığı gibi, göktaşının üzerine delici bir makine indirerek, asteroidi başka yöne itebilmeye yetecek materyalin gökcisminden çıkmasını sağlamak.
Paylaşım:S.Başpınar serkanbaspinar34?gmail.com
-----------
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
11/2/2008 - BİLİM:KAİNATIN SIRIINI ÇÖZECEK DEDEKTÖR
Kainatın sırrını çözebilecek dedektör devreye girdi.
Gözler Cenevre kentinde. Büyük Hadron Hızlandırıcısı, kısaca LHC olarak bilinen ve kâinatın en temel sırlarını çözmesi için planlanan araştırma projesinin hayata geçmesine yalnızca 2 ay kaldı.
Nisan'dan Kasım'a kadar deneyler yapılacak
Bilim insanları nisan ayında başlayacak ve kasım ayı sonuna kadar devam edecek deneyler yardımıyla maddenin var oluşuyla ilgili temel sorulara cevap bulmaya çalışacak.
Ancak bunu yapabilmek için maddenin ilk oluştuğu anı deneysel ortamda yeniden oluşturmak gerekiyor. Bu da Büyük Patlama (Big Bang) adı verilen olayın tekrar edilmesi anlamına geliyor. Peki bu mümkün mü? Bilim insanlarına göre evet!
Yapay Big Bang Temmuz'da
İsviçre'nin Cenevre kentinde bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi'nde (CERN) bunun için yaklaşık 54 yıldır aralıksız çalışılıyor. Büyük merakla beklenen "yapay Big Bang" ise temmuzda olacak.
1 milyar dolarlık Atlas dedektörü tamam
Projenin son basamağı olan ve 20 yılda tamamlanan 1 milyar dolarlık Atlas dedektörünün sisteme bağlanmasıyla birlikte artık deneyin başlamasına engel olabilecek bir şey kalmadı. Deneyin merkezinde ise düşünürlerin binlerce yıldan beri ümitsizce cevabını aradığı temel soru yatırıyor:
Kâinat nedir?
Proje Koordinatörü Dr. Markus Nordberg'e göre LHC'nin vereceği bilgiler bizi kâinatın kuruluşu olan 15 milyar yıl öncesine götürecek. Böylece kâinatın başlangıcını hangi maddelerin oluşturduğunu göreceğiz.
Kâinatın yüzde 96'sı kayıp!
Proje kapsamında Higgs parçacıkları aranacak. Higgs'e göre maddeye ağırlığını kazandıran bir parçacık bulunuyor. Halen kainatta bulunan maddenin yalnızca yüzde 4'ü tanımlanabiliyor. Peki kâinatın geri kalan yüzde 96'lık bölümü nerede? LHC Projesi'nin Higgs parçacıklarını bularak sorunu çözmesi ümit ediliyor.
Boyut sayısı 11'e çıkabilir
LHC'deyapılacak deney sonucunda aranan parçacıklar bulunursa şu ana kadar Albert Einstein'ın teorisinden bildiğimiz üç boyut ve zamanın haricinde 11 yeni boyutun daha çıkabileceğini ileri sürdü. Ancak tüm bu bilgilere ulaşabilmek için ise Atlas detektörünün saniyede oluşturacağı 60 milyon gigabyte'lık veri selini kontrol etmek gerekiyor.
LHC'nin ürettiği bir yıllık bilgiyi içeren DVD sayısı Ay'a kadar uzanıyor
ABD'li yazılım şirketi Oracle verilerin hem depolanması hem de gerektiğinde dünyanın farklı 11 bölgesinde bulunan bilim merkezinde kullanılabilmesi için yeni yazılımlar geliştirdi. Zira LHC'nin ürettiği bir yıllık bilgiyi DVD'lere kaydedip saklamak istenildiğinde DVD adedi Dünya'dan Ay'a kadar uzanıp sonra tekrar geri (760 bin kilometre) dönecek kadar çok oluyor.
Mahmut Sancak/Sabah
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
13/11/2007 - BİLİM:MAYMUNDAN KLONLANMIŞ EMBRİYO
Maymundan klonlanmış embriyo
Kasım CİNDEMİR/WASHINGTON ABD’li araştırmacılar, ilk kez bir "primat"tan klonlanmış embriyo üretmeyi başardılar. Yetişkin maymun üzerinde yapılan deney, gelecekte insana da uygulanabilecek. İnsan yumurtaları da klonlanmış embriyolara dönüştürülebilecek. Ancak böyle bir gelişmenin şiddetli etik tartışmalarına yol açacağı biliniyor. AMERİKALI bilim adamları, ilk kez yetişkin maymunlardan düzinelerce klonlanmış (kopya) embriyo üretmeyi başardılar. Oregon Eyaleti’ndeki Ulusal Primat Araştırma Merkezi’nde yeni bir teknik ile gerçekleştirilen çalışma"klonlamada dev adım" olarak nitelenirken, aynı yöntemin"klonlanmış insan embriyosu üretimi" için de kullanılabilme ihtimali ortaya çıktı. Bir devrim olarak tanımlanan yeni teknik sayesinde bilim adamları, insan yumurtalarını da klonlanmış embriyolara dönüştürebilecekler. Daha önce insan dahil, primat embriyosu klonlama girişimlerinde teknik sorunlarla karşılaşıldığı gibi, etik açıdan da büyük tartışmalar çıkmıştı. Bilim çevrelerinde, maymun ve insanlardan kopyalanmış embriyo üretiminin mümkün olamayabileceği düşüncesi hákimdi. "Dev" diye nitelenen bu son deneyde bilim adamları, on yaşındaki yetişkin bir erkek maymundan klonlanmış embriyo ürettiler. Çalışma ile ilgili raporun bu ay sonuna doğru yayınlanması bekleniyor. Aynı çalışmada, klonlanmış embriyolardan alınan kök hücreler, laboratuvar koşullarında olgun kalp hücreleri ve beyin nöronlarına dönüştürüldü. BUNDAN SONRA SIRA İNSANDA Dr. Shoukhrat Mitapilov öncüğündeki bir ekip tarafından yapılan çalışmada, 100 klonlanmış embriyo, 50 taşıyıcı dişi maymunun rahmine yerleştirildi. Ancak henüz bunların hiçbirinde hamilelik sonucuna ulaşılamadı. Dünyadaki "ilk klon memeli" olan koyun Dolly’nin doğumu için tam 277 ayrı deneme yapılmıştı. Dr. Mitapilov, yeni bir teknikle, primat yumurtalarının her biri ile maymun deri hücresinin çekirdeğine "füzyon yöntemi" uyguladı. Dr.Mitapilov, çalışmanın Nature Dergisi’nde yer alacağını ifade ederek ayrıntı vermedi. Diğer bilim adamları da Dr. Mitapilov’un çalışmasından övgüyle söz ettiler. Avustralyalı Prof. Alan Trounson, "Bu noktadan sonra insanlara geçilebilir" diye konuştu.
Emekli oluncaya kadar Dr.Mitapilov ile birlikte çalışan Prof. Don Wolf ise yeni teknik için, "Primat yumurtalarına hasar veren morötesi ışık ve boya kullanılmıyor. Daha önce maymunlarla yaptığımız deneylerde yumurtaya hasar verdiğimizi bilmiyorduk" diye konuştu.
*************
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
12/10/2007 - BİLİM:80 MİLYON YIL ÇİFTLEŞMEYEN CANLI
80 milyon yıl çiftleşmeden yaşayan canlı
|
|
|

İngiliz bilim adamları 80 milyon yıl çiftleşmeden yaşamını sürdüren canlının sırrını çözdü. Bilim adamları canlının varlığını sürdürmesini, karşı cinsle çiftleşememesinin karşılığı olan bir genetik “tuhaflığa” borçlu olduğunu kaydetti
Cambridge Üniversitesi ekibi, birçok aseksüel (çiftleşmeyen) organizmanın, doğal yaşamın değişikliklerine uyum sağlayamadığı için yok olduğunu belirterek, “bdelloid rotifer” adı verilen bu tek hücreli canlının varlığını sürdürmesini, karşı cinsle çiftleşememesinin karşılığı olan bir genetik “tuhaflığa” borçlu olduğunu kaydettiler.
Yenilenen sularla dolu havuzcuklarda yaşayan bu omurgasız hayvanın, sular kuruduğunda, yeniden sular doluncaya kadar kuru duruma geçtiğini belirten araştırmacılar, bu yaşam mekanizmasının sırrının genetik farklılığında yattığını, hayvanın kilit bir genin iki değişik kopyasından iki ayrı protein üretebildiğini kaydettiler.
Araştırmaya başkanlık eden Cambridge Üniversitesi Biyoteknoloji Enstitüsü’nden Dr Alan Tunnacliffe, ekibinin ilk kez aseksüel hayvanların gen kopyalarının değişik fonksiyonları olduğunu gösterdiğini belirterek, genlerin fonksiyonlarının bu canlının yaşamını sürdürebilmesi için kurumasını sağladığını bulmalarının özellikle heyecan verici olduğunu ifade etti.
Gen fonksiyonunda bu yöndeki evrimin çiftleşen organizmalarda olamayacağını söyleyen İngiliz araştırmacı, “LEA” olarak bilinen özel bir genin iki kopyasının, bu aseksüel havuz sakinlerinde farklı bir biçimde, proteinlere ayrı görev vererek, canlının kuruma sırasında korunmasını sağladığını tespit ettiklerini kaydetti.
Science dergisinde de yayınlanan araştırmayı yapan bilimsel heyet, hayvan kururken, özel genin bir kopyasının, diğer asıl protein molekülünü birlikte kümelenmekten kurtardığını, ikinci kopya genin de canlının hücrelerini çevreleyen hassas zarı korumaya aldığını ortaya çıkardı. |
*****************
|
|
Yorum
(0) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."
Eflatun,
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26
d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz. Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Genel Kurul Kararı.)
Arkadaşlarım
• mustafabaygin • onurlu1turk • ifsa • 93busra • dogpol • skurt • alisevgi • mertadam • sedencik • sennurozturk • ozgan • barometre • yildizlarvegece • tulaybilgin • laleninbahcesi • ercansen • karsittez • okayyildiz • leventgeckalanlar • paratoner • hazanseli • fcinar55 • cumhuriyethalkpartisi • saraykoy • emeklilik • candanof • prewar • aliuluc • kerkukunsesi • yagmurvetoprak • pistols • erenyemi • leventburda • alevidostlar • NecatiCavdar • erginbay • sanatyeri • sue • vakanuvis • angeldream • HocaileEssek • aliozaltun • CEM38 • livanca • benyaziyorum • snecateren • Sakirmgk • benyaziyorumsiyaset • turkeyphotogallery • insiyakimilli • dilsizmutercim • rizelli • ZEYNEP03 • benyaziyorumflashheader • loji • aktifus • hukuksal • gencsblog • fozcan • kerrar • tuncaytemiz • oguzoguzhan • aylintoygun • erdem43 • KristinaODonnelly • hilalliler • torlakon • cihateri • aheng • karlitorosdaglari • Karya35 • pelinzeybek • tatilvakti • turkkadinlari • hyyilmaz • barbibarbieoyunlari • busraustaomer • kurucafe • romanozeti • yuceltanay53 • futuristar
arkadaslarARSIVpaylasmakATATURK HAKKINDAbilimbizzatBULENTESINOGLUdostluklarFETHULLAH GULENgenelKANUNLARKURANDANneciphablemitogluSAGLIKsiirlertoplumsalYAZISMALARARSIVI
----
-------
---
|