29/5/2009 - DİVRİĞ KÜLLİYESİ

 CEVAPSIZ BİR SORU: NEDEN TARİHİMİZE SAHİP ÇIKMIYORUZ?.. Divriği'de, o eski aydınlık çağlardan, 1228'den kalma, evrensel tescilli bir şaheser bulunduğunu bilenlerimiz sayılıdır. UNESCO'nun listesinde yer alan bu muhteşem yapıtın, ne Türkiye'de ne de dünyanın bir başka köşesinde benzeri var! Popüler Tarih / Mayıs 2001 / Necdet Sakaoğlu
Ahmed Şah Ulucamii'ne bitişik Turan Melek Darüşşifası'nın diğer Selçuklu dönemi şifahanelerinden çok farklı olan iç dünyasının, onarılmadan önce, 20. yüzyıl başlarındaki görüntüsü. Tarihi eserler arasında ayrımcılık yapıyor muyuz? Eski bir tapınağa, kiliseye, önceki uygarlıklardan kalma bir harabeye yönelik 'aydın' tepkileri, Türk, İslâmî yapıtlardan daima esirgenmiştir. Bir ikonanın tahribine gösterilen tepki, yıkılan, mimarisi berbat edilen, minberleri, mihrapları, maksureleri sökülen camiler, tekkeler, türbeler, buralardan çalınan, uçurulan kapı kanatları, pencere kepenkleri, levhalar, çiniler, vitraylar, kandiller, şamdanlar, yazmalar, halılar, kilimler, onca başka eşya için gösterilmez. Mart 2001'de Popüler Tarih'in kapak konusu olan Zeugma, birinci grupta yer aldığı için şükretmelidir. Hiç değilse mozaikleri, taşınabilir öğeleri kurtarılmıştır. 'Dünyanın yeni 7 harikası'na aday gösterilen bu olağanüstü sanat definesinin kimliğinde, örneğin Divriği'deki şaheser gibi Türk-İslâm damgası olsa idi; acaba, tepkiler böylesine yoğun olur, olay dergi kapaklarına, TV kanallarına taşınır mıydı? Divriği’de tescilli bir şaheser var Türkiye'yi 70 yıldır demiriyle doyurmasının bedelini, ciddi yatırımlardan yoksun bırakılıp gerilemeye ve göç vermeye terk edilerek; payitahtlık, sancaklık dönemlerini unutup 'dördüncü sınıf ilçe' konumuna düşerek ödeyen Divriği'de, o eski aydınlık çağlardan kalma, evrensel tescilli bir de şaheser bulunduğunu bilenlerimiz sayılıdır. Son 50 yılın kültür ve tarih kıyımı kampanyasından nasibini alan; 'onarıyoruz' gerekçeleriyle aydınlık çehresi, mekânları acımasızca tahrip edilen; yedi yüzyılın eskitemediği güzelliklerine 21. yüzyıla girilirken virane gölgeleri düşmeye başlayan Ahmed Şah Ulucamii ile bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası için, Zeugma'ya yükselen tepkiler düzeyinde bir defacık duyarlılık neden gösterilmiyor? UNESCO Dünya Kültürel Komitesi 1985'te beş kıtadaki doğal ve kültürel (mimari, tarihi, estetik, sosyolojik, felsefî, ekonomik ve sembolik) on binlerce değerden titiz bir seçme süreci başlattığında; ilk etapta Türkiye'den de 2'si kültürel, 1’i doğal kültürel varlık, birinci listeye alınmıştı. UNESCO Dünya Kültürel Komitesi'nin 6 Aralık 1985'te onayladığı ilk listedeki bu üç varlığımız şunlardır: 1. Tarihi alanları kapsayan Suriçi İstanbul (kültürel varlıkların toplandığı kent, tarihi yarımada). 2. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya havzası (doğal-kültürel varlıklar alanı). 3. Divriği Ulucamii ve Darüşşifası (kültürel mimari-estetık ve sembolik varlık). Bu üçlü gruba, 1986-1998 arasında, Türkiye'den 6 varlık daha eklendi: Hattuşaş (1986), Nemrut Dağı (1987), Xanthos-Letoon (1988), Hierapolis-Pamukkale(1988), Safranbolu(1994), Truva (1998). Ahmed Şah Ulucamii, Kıble Kapısı: 11 x 16,5 metre boyutlarındaki bu anıtsal tackapının 4 yontuları, Cennet betimlemelerini yansıtır(üstte). UNESCO Kültürel Komitesi'ne önerilen fakat henüz karara bağlanmayan, aralarında Ayasofya'nın, Selimiye'nin, İshakpaşa Sarayı'nın, Diyarbakır Surları'nın da yer aldığı 19 varlık daha var. Bizim konumuz, ilk üç arasında ve 9'luk listede biricik mimari yapıt konumuyla dikkati çeken 1228 tarihli Divriği Külliyesi'dir. Bu muhteşem ve 'tek' yapıtın, ne Türkiye'de ne de dünyanın bir başka köşesinde, bir benzerinin olmaması kuşkusuz önemlidir.  ORTAÇAĞ’IN ANADOLU’DAKİ AYDINLIK YÜZÜ DİVRİĞİ KÜLLİYESİ Bir 'aydınlanma çağı' kabul edilen 12 ve 13. yüzyıllar boyunca, Anadolu'daki anıtsal yapılardan hiçbiri, bu düzeyde bir bütünsellikle zamanımıza ulaşabilmiş değildir. Sanat yapıtları üzerinde kuramlar geliştiren uzmanlar, Divriği Külliyesi'nin özellikle anıtsal kapılarının planları, mimari teknik ve hesapları, en çok da dekorasyon programları ve temaları üzerinde, onca inceleme yapmalarına karşın, henüz sorunları ve gizemleri açıklığa kavuşturan sonuçlara ulaşılabilmiş değillerdir. Yanıtı verilemeyen soru ya da sorunlarsa uzun bir dizi oluşturur: İlk soru, Divriği gibi, dağların kuytuluğuna gizlenmiş küçük bir Ortaçağ kentinde, Anadolu’nun ve Ortadoğu'nun büyük kentlerinde dahi benzeri olmayan bir mimarlık-sanat harikasının -ya da mucizesinin- yükseltilebilmiş olmasıdır. Külliyeyi finanse edenlerin, 13. yüzyıl Anadolu'sunun küçük beyliklerinden Mengücekoğullarının, ülkesi Divriği topraklarından ibaret bir kolunun 'şah' sanını taşıyan lordu ile kuzeni bir 'melike' (prenses) olması daha da şaşırtıcıdır: Külliyenin kitabelerinde yaptıranlar olarak anılan, Divriği Meliki Süleyman Şah (II.) oğlu Ahmed Şah (yerel hükümdarlığı yaklaşık 1220-1250 arasındadır) ile Erzincan Meliki Behram Şah'ın (1165-1225) kızı Melike Turan Melek ikilisinin kuzenlikleri soy bağlarından saptanıyorsa da aralarında, anne-oğul, karı-koca gibi ikinci bir bağ bulunup bulunmadığı bilinmiyor. Ancak geleneksel sözlü anlatılara dayanılarak Turan Melek'in Ahmed Şah'ın eşi olduğu ileri sürülür. Çağdaşları Selçuklu sultanlarından İzzeddin Keykâvus'un (1211-1219) Sivas'taki, Alâeddin Keykubad'ın (1219-1237) Konya'daki iddialı ve gerçekten muhteşem yapıtlarının bile boy ölçüşemeyeceği görkem ve özgünlükteki bu anıt için, Ahmed Şah'la Turan Melek'in nasıl kaynak yaratabildikleri de bilinmiyor. Kaldı ki Ahmed Şah, Ulucami'yle yetinmeyip Divriği Kalesi'ni yem bir sur manzumesiyle berkitmek (sağlamlaştırmak) kente içme suyu şebekesi, sulama cetveli ve hamamlar yaptırmak gibi bir dizi bayındırlık yatırımlarında da bulunmuştur. EVLİYA ÇELEBİ ANLATIYOR "(Divriği) Camilerinin en kadîmi Ulucâmi'dir. Üç kapusu ve bir minârei ibret-nümâsi vardır. Banisi Âl-i Selçuk'dan Sultan Alâeddindir. Bu camie yedi Rum haracı sarf etmisdir diye der ü dıvarında târih ve evkafı tahrir olunmuşdur. Üstâd-ı mermer, bir bu camie öyle emek sarf idüb der ü dıvârına öyle bir nakş-ı bukalemun işlemiş-kim, ne Ayasluk'daki Sultan Yakub, ne Bursa'daki Ulucâmi, ne de Sinob'daki minber-i münakkaş, ne Diyâr-ı Rum'da Atina'daki Ebü'l-Feth Camii, ne Budin serhaddindeki Estergon Kal'ası Camii buna hemtâ olamazlar. Elhâsıl medhinde diller kaasırdır. İcâbet-i duâ mahalli olub şeb ü rûz cema'at-i kesîreden hâlî değildir." (Evliya Çelebi Seyahatnamesi C.III, İstanbul, 1314, s. 213)
 AYDINLANMA ÇAĞI YAPITI Külliye'nin, Doğu Anadolu'nun tektonik açıdan son derece riskli eşiğinde, üstelik doğru seçilmemiş bir araziye oturtulmuş olmasına karşın, 780 yıldır yıkılmadan ayakta kalmış olması da hayret uyandırmaktadır. Bir 'aydınlanma çağı' kabul edilen 12 ve 13. yüzyıllar boyunca, Anadolu'daki anıtsal yapılardan hiçbiri, bu düzeyde bir bütünsellikle zamanımıza ulaşabilmiş değildir. Bunların çoğu yıkılmış, bazıları da bir taçkapı, biriki minare, bir eyvan veya sonradan tadil edilmiş mekânlar biçiminde zamana direnebilmiştir. Diğer yandan, külliyenin adları saptanabilen sanatkarlarından 'Ahmed Hurşad (?) el-Ahlatî'nin Şah Kapısı kitabesinde, abanoz minberi yapan 'Ahmed bin İbrahim el-Tiflisî'nin minber yan yüzeyindeki kartuşta, minber kuşaklarına Eyyubî Nesihı hatları işleyen 'Kâtib Ahmed'in imzaları kolayca görülebilirken proje ve uygulama sorumluluğu bunlardan daha önde olan ve başmimarlığı, adından önceki 'amele' (yapan, işleyen) sözcüğüyle kanıtlanabilen 'Hürremşah bin Mugîs el-Ahlatî', kendi imzasını, içeride mihrap kubbesi kemerinin kilittaşında, Darüşşifa'da da büyük eyvanın kubbeye yakın bir taşında, küçük birer kartuşa gizlemiştir.
 Mengücek şahlarının ibadete geldiklerinde kullandıkları Şah Kapısı (üstte).
 Kıble Kapısı eyvanı. BAŞMİMAR HÜRREMŞAH'IN SIRRI Muhteşem bir başyapıtın başmimarı Hürremşah (Darüşşifa'daki imza Hurşad / Hurşah da okunabiliyor) kendi adını acaba neden gözlerden kaçırmış, kuytulara gizlemiştir?.. Bu konuda akla takılan bir başka soru, anıtın dört taç kapısından, arkada kalan ve gerek boyutları gerekse klasik dekorasyonuyla son derece sade olan Şah Kapısı'nda, usta imzasına yer verilmişken, asıl büyük kapıların kitabelerinde usta adı olmamasıdır. Kanımızca bu, büyük sanatkârların, imzalarını yapıtlarının dikkat çekmeyen bir köşesine saklama yaklaşımlarının olasılıkla ilk örneklerindendir. NEDEN BİR 'MUCİZE'?.. Sayın Doğan Kuban'ın "meteorik (gökten men) bir sanatçı olduğunu düşündürecek düzeydeki" yaratıcılığından söz ettiği Hürremşah'ın, külliyede imzaları bulunan öteki sanatkarların, ne Anadolu'da ne başka diyarlarda, üsluplarının ve başka yapıtlarının izine rastlanmaması da başlı başına bir sorudur. Bu çağlar üstü sanatkârları, Tanrı salt 'Divriği Mucizesi' için mi yaratmıştır? Mucizeleri için Divriği'yi seçen bu yıldızlar, neden Kafkasya ve İran'da, Irak ve Suriye'de ya da Anadolu'da bir daha parlamamışlar; Hürremşah ve ekibi, niçin adlarının salt bu yapıtla ebedileşmesini yeterli görmüşlerdir?.. TAÇKAPILARIN ANLAMI Ya, farklı üslup ve özgünlükte başlı başına birer anıt görkemindeki dört taçkapıya ne demeli?.. Diğer Selçuklu anıtsal yapılarının tek tackapılarına karşılık, Ahmed Şah Ulucamii'nin büyüleyici üç tackapısı, bitişiğindeki Turan Melek Darüşşifası'nda da inanılmaz atmosferli ayrı bir tackapı vardır. Bu zenginliğin o günün koşullarında anlamı ve değeri neydi?. Çok farklı dekorasyon programlan yansıtan tackapılardaki motifler, türlü inançlara ait simgeler, motifler, kadın erkek eşitliği düşüncesiyle yorumlanan insan büstleri, figürleri, ongunlar... Dekorasyonların simetrik ayrıntılarındaki biçimsel benzerliklere karşılık, ince ayrıntılardaki özgünlük paradoksları... İmzasını kubbe loşluklarında küçük kartuşlara gizleyen Hürremşah'ın sanat anlayışının felsefi boyutuyla ilgilendirilebilir. Diğer yandan, Ahmed Şah'la Turan Melek'e, böyle hayal ötesi bir sanat mucizesini yüceltme cesaretini veren kaynağınsa, Külliye'nin oturduğu taraçadan bakıldığında müthiş manzaralar çizen mor-kırmızı-gri hareli dağlar olduğu kuşkusuz. Çünkü demir cevheri yüklü bu dağlar, o çağda, ok temreninden, kılıçtan, zırhtan, at nalına ve mıhına değin pek çok önemli araç gerecin hammaddesini sağlıyordu. Şah ve Melike, küçük ülkelerinin bu kaynağını en verimli şekilde işleterek elde ettikleri zenginliği, -bir savaştan ötekine koşan Anadolu egemenlerinin kör dövüşlerinin de dışında kalarak ortak idealleri için kullanabilmişler; çağırdıkları ya da gökten iner gibi kapılarını çalan Hürremşah ekibi ise bu ideallerini, adlarını sonsuzlaştıracak Külliye'yi yaparak gerçekleştirmişlerdir. DOĞAN KUBAN’IN KALEMİNDEN ‘DİVRİĞİ MUCİZESİ’ "Anadolu'nun binlerce yıl uygarlık merkezi olmuş topraklarında ve eski dünyanın neredeyse merkezinde bulunan Divriği Ulucamisi ve Şifahanesi dünya sanat tarihinin en büyük anıtlarından biri olarak bütün görkemiyle çağımıza ulaştığı halde, şimdiye kadar hak ettiği ilgiyi görmemiş bir yapıdır. (...) Yukarı Fırat bölgesindeki Mengücek Beyliği topraklarında Ortaçağ Anadolu'sunun belki de en önemli anıtının ortaya çıkması, o dönem tarihinin çözülmemiş kültür sorunlarından biridir. (...) Bu yapının 11-13. yüzyıllarda İslam ülkeleri mimarisinde az rastlanan zengin, fantastik bir bezeme programıyla gerçekleştirilmiş olması ve bu nitelikte bir bezemenin sonradan yinelenmemiş, hatta taklit edilmemiş olması, Anadolu-Türk sanat tarihinin en ilginç olgusudur." (Doğan Kuban, Divriği Mucizesi, Selçuklular Çağında İslam Bezeme Sanatı Üzerine Bir Deneme, YKY, İstanbul, 1999, Önsöz'den.) Melike Turan Melek Darüssifası'nın görkemi,ferahlığı ve yalın bezemeleriyle şifa umutları uyandıran tackapısı(altta).
 Darüşşifa tackapısının dış kemerinde, karşılıklı birer blazon üstüne işlenen erkek (üstte ve altta solda)ve kadın (üstte ve sağda) büstleri, sonradan tahrip edilmiştir. 
 Benzerleri kimi anıt yapıların kapı yanlarında görülen ve dönebilmesi, yapının sağlamlığını gösterdiği şeklinde yorumlanan 'denge taşı', Darüşşifa tackapısının penceresinde olup 'Mühr- Süleyman' başlıklıdır.
 Ulucami Çarşı Kapısı: Fotoğraftaki beyazlıklar, son yıllarda oluşan kireçlenmelerin boyutunu gösteriyor. BUGÜNKÜ DURUM 100 yıldan beri Ahmed ŞahTuran Melek Külliyesi üzerine kitaplar, makaleler yazılıyor. Yabancı bilim ve sanat adamlarının, Anadolu'daki bu eşsiz yapıta bigane kalanları ilgilenmeye zorlayıcı çalışmaları 110 yıldır sürüyor. Bizim bilim ve sanat adamlarımız da 1940'lardan beri inceliyor, yazıyor, anlatıyorlar. En son UNESCO da Külliye'yi 'Dünya İnsanlık Mirası' listesine aldı. Fakat nedense kör ve sağır sayısında bir eksilme yok! Bu duyarsızlık soyguncularla hırsızların işine yaramış; art arda soygun ve hırsızlık vakaları yaşanmış; Külliye'nin ağır şamdanları, eski rahleleri, top kandilleri, halife bayrakları çalınmış; hatta Selçuklu ve Osmanlı halıları, batı kapısına kamyon yanaştırılarak götürülmüştür. Vakıflar, kerhen ilgilendiği anıt eserin arsa sınırlarını –çevre düzenleme zorunluluğundan kurtulmak için- olabildiğince dar tutmuştur. Onarımların Divriği Külliyesi'ne verdiği zararların boyutu da korkunçtur. Külliye 750 yıl sapasağlam kalmışken, bu 'cana kasdeden' onarımlarda, terastaki hatalı işlemler yüzünden taç kapılarda, mekanlarda, sütunlarda tuzlanmalar başlamıştır. Çökme belirtileri gösteren mihrap kubbesi içeride bir utanç perdesiyle örtülmüştür ki bu iskele örtünün, camide son kalan ; objenin, kubbe boşluğundaki paha biçilmez seramik askı topunun da çalınmasına imkan vereceği çokça konuşulmaktadır. Öte yandan anıt, Unesco’nun listesine alındığı 1986’dan beri ulusal bir projeye konu da olmamıştır.
Hazırlayanlar : nutsense, merakediyorum grubu üyeleri merakediyorum@googlegroups.com Kaynak : Popüler Tarih / Mayıs 2001 / Necdet Sakaoğlu
|