Etiyopya'dan yabancı yatırımcılara avantajlar.

Etiyopya'dan yabancı yatırımcılara avantajlar.

Afrika'yı aç bırakan 'tarım emperyalizmi'

Hazırlayan: Celal Sancar
ozguruniversite.org   
Perşembe, 11 Ağustos 2011

Chi Viet Giang /Almanyanın sesi/04.08.2011
 
Nasıl oluyor da Etiyopya, çok geniş tarım arazilerine sahip olmasına karşın, kıtlık sorunu yaşıyor?



Mısır ve tahıl ekili hektarlarca genişlikteki tarım alanları yemyeşil bir manzara oluşturuyor. Bu ekili alanlar, ne Avrupa’da ne de Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında yer alıyor. Tarlalar, çok sayıda insanın kıtlıkla karşı karşıya olduğu Etiyopya’da bulunuyor. Ülkede tarım yapılabilecek yeterli arazi olmasına rağmen, insanlar açlık çekiyor. Bu tarlalar ise yabancı yatırımcılar tarafından satın alınarak veya kiralanarak, endüstriyel tarım için kullanılıyor. Bu uzmanlar tarafından "tarım emperyalizmi" olarak adlandırılıyor. Etiyopya hükümeti, bu şekilde döviz gelirlerinin ve tarım alanında teknik bilgilerin artırılmasını ümit ediyor. Ülkedeki verimli tarım alanlarının büyük bölümü hâlâ kullanılmıyor.


 

Etiyopya'dan yabancı yatırımcılara avantajlar

Etiyopya Tarım Bakanlığı'nın eski çalışanlarından, şu sıralar Bonn Üniversitesi'nde araştırma yapan Dawit Tesfaye, Etiyopya'nın yabancı yatırımcılar neden cazip bir ülke olduğunu şu sözlerle açıklıyor: “Bir yatırımcı sadece ihracat yapmak için üretim yapıyorsa, beş yıl vergiden muaf oluyor. Ama bir yatırımcı iç pazara yönelik üretim yapıyorsa, iki veya üç yıl vergiden muaf tutuluyor.”



Etiyopya hükümeti geçen yıl üç milyon hektar verimli tarım alanını kiraya çıkardı. Afrika'nın birçok ülkesinde hükümetlerin, tarım arazilerini yabancı yatırımcılara sattığı veya kiraladığı gözlemleniyor. Büyük yatırımcılar, Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan ve Çin gibi ülkelerden geliyor. Ağırlıklı olarak biyo-yakıt elde etmek ya da kendi ülkelerindeki gıda ihtiyacını karşılamak üzere ekim yapılıyor. Tarım ürünlerinin sadece bir bölümü Afrika'da piyasaya sürülüyor. Washington Amerikan Üniversitesi'nden Çin-Afrika ilişkileri uzmanı Deborah Braeutigam, ürünlerin Afrika piyasasında yer almasının, halka büyük bir yararı olmadığını belirtiyor. Braeutigam, bunun nedenini “Çinliler, örneğin Zambia'da yerel tarım piyasasına da yatırım yapıyor. Ancak bu iç pazar için sorun yaratabilecek bir durum. Çünkü Çinliler, kendi buğday, mısır ve büyük baş hayvanlarıyla Zambialı çiftçilerle rekabet ediyor” sözleriyle açıklıyor.



Kıtlığın nedenleri

Bildunterschrift: Tarım alanlarının yabancı yatırımcılara kiralanması veya satılması, Afrika Boynuzu'nda yaşanan kıtlığın nedenlerinden biri olarak görülüyor. Kıtlıktan, Etiyopya, Somali, Kenya ve Cibutu'de yaklaşık 12 milyon kişi etkileniyor. Almanya Başbakan Angela Merkel'in Afrika Danışmanı Günter Nooke, kıtlığın farklı nedenleri olduğuna dikkat çekiyor: “Afrika Boynuzu'ndaki kıtlığın nedenlerini anlamak kuşkusuz biraz zor. İklim değişikliği ve aşırı hava koşulları nedeniyle kuraklık ve seller yaşanabiliyor. Elbette başlıca sorunlardan biri de Somali. Devlet sistemi çalışmıyor, ülkede hükümet yok. İnsanlar da, yiyecek ve içecekleri kalmadığı zaman Kenya'nın kuzeyine veya Etiyopya'ya kaçıyor.”



Somali'den binlerce kişinin komşu ülkelerdeki mülteci kamplarını doldurması, bu ülkelerde de kıtlık tehlikesini artırıyor. Etiyopya Tarım Bakanlığı'nın eski çalışanı Dawit Tesfaye, Afrika hükümetleri tarım politikalarını değiştirmezse, gelecek yıllarda durumun daha da kötüleşmesinden kaygı duyuyor. Tesfaye, tarım alanlarının yabancı yatırımcılara bir iki yıllığına değil, 80 veya 90 yıl gibi oldukça uzun bir dönem için kiralandığına dikkat çekiyor.

 

Somali'deki Kuraklık İnsani Etkenlere Bağlanıyor

Rebecca Ward /Amerikanın sesi/05 Ağustos 2011

Somali’de son 60 yıldır görülen en büyük kuraklıkla ilgili olarak bazı çevreciler insanlardan kaynaklanan etkenlere işaret ediyor. Çevreciler sera gazı salımının küresel iklimi değiştirdiğini, hava koşullarını daha da sertleştirdiğini, bir yerde yağmurların artmasıyla yıkıcı sellere yol açtığını, Somali gibi bazı yerlerde de bir damla bile yağmur yağdırmadığını belirtiyor.



 

Foto: AFP (Mogadişu'nun güneyinde kuraklıktan kaçarak bir kampa sığınan Somalili Muhammed Idris)

 


Somali’de yaşayan milyonlarca kişi mevsimsel görülen kuraklığa aşina. Çevreci örgüt Conservation International’dan John Watkin anlatıyor: “Kırsal bir alan olduğu için hayvan sahipleri sürülerini yağmur olan bölgeye götürür, hayvanlarının yeni yağmurun yetiştirdiği taze otlarla beslenmesini sağlar.”



Ancak bu yıl kuraklık beklendiğinden daha kötüydü. Bu kez hayvanların otlanabileceği yer de kalmadı. John Watkin Somali’de yaşanan insani krizin bir de siyasi istikrarsızlıkla daha da kötüleştiğini söylüyor. Kuraklığın boyutuysa daha ciddi çevresel sorunlara işaret ediyor: “Bu son 60 yılın en büyük kuraklık felaketi ve son 20 yılın en büyük kıtlığı. Yılda bir ya da iki kez dışında bu bölge son birkaç yıldır doğru düzgün yağmur almadı. Doğal kaynaklar yeterince beslenmedi. Ama bu belirtiler daha büyük küresel sorunlara işaret ediyor. Tüm dünyada ormanların yok edilmesi yüzünden suyu yeraltında depolama imkanı kalmayacak.”



Watkin ormanların yağmur yağdığında suyu depoladığını söylüyor, bu şekilde biriken suyu düzenli olarak yeniden yağmura dönüştürme imkanı yaratıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verilerine göre Afrika kıtası son on yılda 30 milyon hektardan fazla ormanlık alan kaybetti. Dünya genelinde yıllık ormanlık alan kaybı ortalama 5 milyon hektardan fazla. Genel neden ormanlık alanların tarım alanına dönüştürülmesi. Dünya Kaynaklar Enstitüsü’nde Ekosistem Hizmetleri başkanlığını yürüten Bob Winterbottom, verilen her zararın ekosistemin faaliyetini etkileyeceğini, bunun da doğal olarak insanları etkileyeceğini söylüyor:

“Doğal sistemlerin bir parçası olan iklim ve onun parçası olan kuraklık gittikçe insanların faaliyetlerinden daha fazla etkileniyor. Bu etkiler bazen uzun vadeli, bazen birikim sonucu görülüyor. Artık hepimiz biliyoruz, sera gazlarının atmosferde birikmesi, iklim değişikliğine yol açıyor ve yağmurları etkiliyor. Afrika’nın bu bölgesindeki kuraklıktan burada yaşayanları suçlayamayız. Kuraklığın sıklık derecesi, şiddeti iklim değişikliğiyle ilişkili. İklim değişikliğine yol açan en büyük etken atmosferde sera gazı birikmesi. Bunun arkasında kısmen yatansa orman tahribatı. Tüm dünyada ormanlar yüzde 15-20 oranında yok edildi.”



Winterbottom hayvanların aşırı otlandırılması, ağaçların yakıt ihtiyacı için kesilmesi gibi etkenler de sayıyor. Kıtlık derhal müdahale edilmesi gereken bir felaket. Winterbottom’a göre uzun vadede doğal kaynakların daha iyi kullanımı sağlanmalı: “Bu şekilde sürdürülebilir kalkınmanın temelini atmış oluruz. Yağmurlar düzenli olarak yağmaya başladığında insanlar doğal ortamı tahrip etmek yerine ondan daha fazla yarar sağlar. Ağaçsız topraklara yağmur yağması erozyona neden olur. Günümüz teknolojisi sayesinde dikkatli ekim yapılan topraklara yağmur yağarsa, yağmur suyu bir yerde toplanır ve ürünler daha verimli hale gelir.”



İklim değişikliği, bunun dünya barış ve güvenliğine etkisi, bir süre önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin gündemindeydi. Toplantıda bir anlaşmaya varılamadı, ancak Conservation International’dan John Watkin bunun bile çevre sorunlarına ne denli önem verildiğini gösterdiğini söylüyor. Watkin uluslararası toplumun daha esnek doğal kaynaklar üretilmesini sağlamak için çalışması gerektiğini, bu şekilde Somali gibi kurak topraklarda bile yeşil ekonomiler sağlanabileceğini belirtiyor: “Buranın çöl olması burada ‘çok sayıda bitki ve doğal kaynak yetişmez’ anlamına gelmiyor. Burada bir ekosistem mevcut. Nehirler Etiyopya’nın yüksek yerlerinden doğuyor ve doğrudan okyanusa akıyor. Nehrin doğduğu yerden denize boşaldığı yere kadar olan alandaki ekosistemi bir bütün olarak korumamız yeterli.”



Somali’deki insani kriz şu anda en önemli konu oldu. Ama hem Watkin, hem de Winterbottom Somali’deki aşırı kuraklığın tüm dünya genelindeki çevresel sorunların etkisi olduğu konusunda hemfikir. İster Kongo havzası, ister Güney Amerika’daki Amazon ormanları olsun, ormanların yok edilmesi tüm dünyada iklim faaliyetlerini etkiliyor. İki uzman da uluslararası toplumun sera gazı salımı ve orman tahribatını dikkate alması gerektiğini, bu şekilde gelecekte daha sık, daha şiddetli ve daha uzun sel ya da kuraklık felaketleri yaşanmayacağını söylüyor.

 



Türkiye'de suç ekonomisinin büyüklüğü

BBC/ 31.7.2011
 

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası İSMMMO'nun ''Suç Ekonomisinin Türkiye Bilançosu'' adlı raporu yayınlandı. Araştırmaya göre, 2010 yılında 27 kalemde Türkiye'de yasa dışı faaliyetlerde oluşan ciro en az 8 milyar, elde edilen net kazanç ise 3 milyar 250 milyon lira oldu. İSMMMO'nun, Emniyet Genel Müdürlüğü Faaliyet Raporu verileri ile Birleşmiş Milletler ve OECD suç istatistikleri üzerinden yaptığı araştırmaya göre, suç ekonomisi asıl olarak doğrudan suçla elde edilen ''kriminal sektör'' ve kaçakçılığa dayanan ''illegal sektör''den oluşuyor.

 

İllegal sektörü, yasalara aykırı üretim ve dağıtım, kriminal sektörü ise doğrudan suça dayanan yüksek riskli ve karlı girişimler oluşturuyor. Emniyet kaynakları, uluslararası suç trafiği ve dünya suç ortalamaları resmi istatistiklerine göre yakalananın en az 5, çoğunlukla da 10 katı kaçakçılık olduğunun kabul gördüğünü kaydediyor. İSMMMOB araştırmasında Türkiye özelinde 5 katlık artışın ortalama olarak kabul edildiği, net gelirde ise dönen cironun yüzde 40'ı düzeyindeki bir oranın hesaplandığı belirtildi.



Suç ekonomisinin boyutu

Raporda, suç ekonomisinin 2010 yılındaki 10 gözde alanı ve elde edilen yaklaşık cirolarına yer veriliyor. Buna göre fuhuş ve eroinden 1 milyar 800'er milyon, esrardan 1 milyar 50 milyon, insan kaçakçılığından 742 milyon 500 bin, kaçak sigaradan 652 milyon 500 bin, korsan kitap ve DVD'den 451 milyon 605 bin 680, organize suçtan 280 milyon, kaçak çaydan 205 milyon 740 bin, ecstasyden 200 milyon ve tarihi eser kaçakçılığından 160 milyon lira ciro elde ediliyor. Rapora göre uyuşturucu, insan ticareti, hırsızlık gibi klasik suç kalemlerinin yanı sıra, yüksek oranlı Özel Tüketim Vergisi ve gümrük vergileri yüzünden cazip hale gelen içki, sigara, çay gibi ürünlerde yasa dışı ticaret, pazarın beşte birine kadar ulaşıyor. Raporda, suçtaki temel güdünün elde edilecek gelir ile yakalanma maliyeti arasında kurulan dengeye işaret edilerek, özellikle kaçakçılığın yüksek getirisi sayesinde giderek büyüyen bir faaliyet alanına dönüştüğü vurgulanıyor.



Sektörel değerlendirme

Türkiye suç ekonomisinin panoramasını ortaya koyan raporda, sektör bazında değerlendirmelere de yer verildi. En çok suç gelirinin fuhuş ve eroinde olduğu belirtilen raporda, 2010 yılında yakalanan 12 ton eroin baz alındığında, tahmini yılda 60 ile 120 ton arasında eroinin Türkiye'den kaçak olarak geçtiği kaydediliyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suçla Mücadele Bürosu'nun raporlarında da Türkiye'den geçen eroinin yılda 100 ton civarında olduğunun kabul edildiği belirtildi.

 

İran sınırında 4 bin 500 lira civarında olan eroinin kilogram toptan fiyatının İstanbul'a geldiğinde 16 bin liraya ulaştığı, bu fiyat sokağa indiğinde 30 bin liranın üzerine, Avrupa'ya ulaştığında da toptan satışlarda bile kilogram fiyatının 60 bin lira civarına çıktığı belirtiliyor. Raporda, bu rakamlarla eroinin sadece yurt içindeki cirosunun yıllık en az 1.8 milyar liraya ulaştığı, bunun yaklaşık üçte ikisinin de net gelir olduğu vurgulandı. Türkiye'de 56 genelevde 3 bin kadının seks işçisi olarak çalıştığı, bunun dışında 15 bin civarında kayıtlı seks işçisi olduğunun ileri sürüldüğü, bu rakamlara yabancılar da dahil edildiğinde tahmini 100-150 bin seks işçisinin olduğunun kabul edildiği belirtiliyor.

 

Raporda, aylık ortalama 2 bin liralık gelirle yapılan minimum hesapla ortaya çıkan cironun 3 milyar liranın üzerinde olduğu vurgulandı. Rapora göre, adet bazında en çok kaçak sigara yakalandığı ve buna göre 43 milyon 500 bin adet sigara, 22 milyon 580 bin 284 adet de korsan kitap ve DVD, 2 milyon adet ecstasy, 362 bin adet kaçak içki, 12 bin 364 adet oto hırsızlığı, 39 bin 809 adet cep telefonu, 1 milyon 277 bin adet kaçak ilaç ele geçirildi.

 

Yüksek Özel Tüketim Vergisi oranları yüzünden sigaranın kaçakçılığın gözde mallarından biri olduğu, tahmini olarak bu pazardaki kaçakçılığın büyüklüğünün 250 ile 500 milyon paket arasında yer aldığı belirtiliyor. Raporda, bu miktarda kaçakçılığın sadece ÖTV karşılığının bile yüz milyonlarca lira olduğu ve pazarın toplam büyüklüğünün de en az 652 milyon lira olduğu kaydedildi.
 


Hırsızlık vakaları

Raporda en çok suç vakasının evden hırsızlıktan yaşandığı, kredi kartı ve banka dolandırıcılığında vaka sayısı 2 bin 353, elde edilen ciro ise 58 milyon 825 bin lira iken, evden hırsızlıkta 85 bin 349 vaka sayısına karşın elde edilen ciro 42 milyon 674 bin 500 lira oldu.

 

Raporda, kaçak içkinin de yüksek ÖTV oranları yüzünden ortaya çıkan bir suç kalemi olduğu ve Türkiye'de 2010 yılında 362 bin şişe kaçak içki yakalandığı ve her şişenin yarım litre olduğu kabul edilirse 181 bin litre kaçak içki demek olduğu vurgulandı. Verilere göre bunun en az 5, ortalama 10 katının yakalanmadan piyasaya sunulduğu, bu durumda 1 milyon 810 bin ile 3 milyon 620 bin litre kaçak içkinin söz konusu olduğu ve kaçak içkiyle elde edilen cironun 100 milyon liraya yaklaştığı kaydedildi.

 


Amerikalıların Asıl Krizi

Özge Övün Sert, Amerikanın sesi, 09 .8. 2011

Amerikalılar son ekonomik krizin etkisiyle yaşamlarında ciddi değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Birçok ailede en az bir kişinin işinden olduğunu, ev kredilerini ödeyemeyen ailelerin haciz nedeniyle evlerinden çıkmak zorunda kaldıklarını ve binlerce dolarlık kredi kartı borçlarıyla adeta sokakta kaldıklarını düşünürsek Amerikalıların neden bu kadar karamsar ve kızgın olduğunu anlamak zor olmaz. 2012 seçimleri yaklaşırken ortalama bir Amerikalının ekonomik durumunda belirsizlikler daha da derinleşti.

 

Devlet bütçesindeki açık rekor düzeye çıkmış durumda.

Durum öyle bir noktaya geldi ki, neredeyse Amerikan hükümeti devlet bondu alan yatırımcılara paralarını ödeyemez ya da “garanti edemez” duruma geldi. Haftalarca süren tartışmaların ardından Kongre devletin daha fazla borçlanmasını sağlayan kararı onayladı. Ancak bu sadece günü kurtardı. Bondların karşılığı olan para devlet kasasına girse de, Amerika daha da “borçlanmış oldu. Yani bütçe açığı daha da arttı. Ve sonuçta Amerika’nın uluslararası kredi notu düştü.
 


Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Bütün bu yaşananlar, Amerika’nın ekonomik istikrarsızlığının kuşkusuz daha uzun süre devam edeceği anlamına geliyor. “Recession”, yani ekonomik büyümedeki durgunluk bir yana devletin kendi bütçesini düzenleyememesi, gelir ve gider arasındaki açığı kapatamaması bütün bir ulusun geleceğini tehdit ediyor. Aslına bakarsanız, bu yazının amacı ekonomik durumu değerlendirmek ya da dünyanın süper gücü Amerika’nın geldiği noktayı gözler önününe sermek değil. Olaya biraz daha sosyal boyuttan bakmak istiyorum.

 

Koca bir ulusu ve devleti etkileyen bu “borçlanma” krizinin altında yatan nedenler neler? Borç aldıkça ödeyemeyen, ödeyemedikçe borç alan bir kültürün izlerini gördüğümüz, kapitalizmin beşiği olan dünyanın en başarılı ekonomisinin sancılarına tanık olduğumuz bu dönemde acaba sokaktaki Amerikalı ne yapıyor, ne düşünüyor, nasıl tepki veriyor? Bireysel sorumluluklarla devlet ve hükümet politikaları nerede çakışıyor? Hepsinden önemlisi gelecek nesilleri hazırladığımız Amerikan toplumunda nasıl bir yol izlenmeli ki,  bu ülkede doğup büyüyen “Amerikalılar” kendilerini borç batağına sokan siyasetçilere kızmak yerine bireysel sorumluluklarını görüp ona göre davransın.



Amerika’da “borçlanma” kültürü

İşte gerçek: Amerika’da kredi kartı sahiplerinin toplam borcu hane başına bölündüğünde, her ailenin 15 bin dolar kredi kartı borcu olduğu ortaya çıkıyor. Bu rakamlar geçen aya ait:  (http://www.creditcards.com/credit-card-news/credit-card-industry-facts-personal-debt-statistics-1276.php#footnote1 ) Bu şu anlama geliyor, Amerika’da yaklaşık 610 milyon kredi kartı sahibinden çoğu borçlarını ödeyemiyor. Gelirleriyle giderleri arasındaki açığı kapatamıyor ve bu durum devam ettikçe açık her geçen gün artıyor. Aynı tanıdık tablo değil mi? Görünen o ki, bütçe açığı sorunu sadece devletin değil, Amerika’nın sorunu. Tüketicisiyle; iş adamı, iş kadını, ev hanımı, küçüğü, büyüğü, yaşlısıyla tüm Amerikalıların sorunu.



Amerika’ya ilk geldiğimde buradaki tüketim alışkanlıklarına oldukça şaşırmıştım. Birçok ürün dörderli, beşerli paketlerde, neredeyse “toptan” şekilde satılıyor ve  fiyatlar cazip hale getirilerek tüketiciler ihtiyaçlarından fazla satın almaya teşvik ediliyordu. Amerikalı tüketiciler ise, geldikleri oyunun farkında olmadan bir yerine beş alıyor, bugünü yaşayıp yarına borçlanıyordu.

 

Alımgücü olanlar bile yaptıkları gereksiz harcama ve fazladan tüketim sayesinde günü kurtaran bir yaşam stili içinde yaşıyordu. Toplumun genelindeki bu tüketim ve borçlanma kültürü, küçük eşyalardan büyük lüks tüketimlere kadar her alana yayıldı. Aldığı borcu ödeyemeyen, borcu karşılayacak geliri olmayan binlerce, onbinlerce kişiye ev kredileri verildi. Emlak piyasası patladı, sayısız yeni ev yapıldı, bu evler borç batağına giren kişilere satıldı.

 

Bankalar hesapsız kitapsız borç vermeye, kredi dağıtmaya başladı. Buz dağının altındaki gerçeği bilmeyen milyonlarca Amerikalı 2000’li yılların başından 2007’ye kadar tam bir tüketim çılgınlığı yaşadı. Amerikalı aileler tükettikçe tüketti, ev fiyatları değer kazandı, bunu fırsat bilen ev sahipleri ipotek karşılığı borçlar aldı. Cepte olmayan para karşılığı alınan borçlar, krizin vurmasıyla birlikte sabun köpüğüne dönüştü; para gitti, borç kaldı.



2007’nin başında ilk ışıkları görünen krizle birlikte, Amerikan “tüketim”  ve “borçlanma”  kültürünün çöküşü başladı. Gerçi, çöküş demek ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü ekonomik çöküş, yazının başında bahsettiğim gibi haciz, kredi kartı borçları ve işsizlikle boğuşan Amerikalıları ne kadar akıllandırdı bunu zaman gösterecek.

 

Eğer, tarihinin ikinci “ekonomik buhranını” yaşayan Amerikalılar bundan ders çıkarmaz, gelecek nesilleri yetiştirirken tüketimin ve borcun bir sınırı olduğunu öğretmezse, daha çok kriz, bütçe açığı, borçlanma krizi yaşar; devletin kredi notu kırılır; bireylerin kredi borçları tavan yapar. Amerikalılar çöken bir sistemi devam ettiremeyeceklerini gördükleri zaman asıl kriz çözülmüş olur.



Yazımı bu durumu en güzel şekilde özetleyen bir Türk atasözüyle bitirmek istiyorum:

“Ayağını yorganına göre uzat, Amerika!”

Yorum Yaz