Embed

OLAĞAN GÜNLERİN DEMOKRASİSİNİ, CUMHURİYETİNİ KONUŞMUYORUZ.

OLAĞAN GÜNLERİN DEMOKRASİSİNİ, CUMHURİYETİNİ KONUŞMUYORUZ.

 

OLAĞAN GÜNLERİN DEMOKRASİSİNİ, CUMHURİYETİNİ KONUŞMUYORUZ. TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ BİR KIRILMA DÖNEMİNE GİRMİŞTİR.

"Olağan günlerin demokrasisini, cumhuriyetini konuşmuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir kırılma dönemine girmiştir. Ya bu devlet bu coğrafyada var olacak, ya da yok olacaktır.



89. yılında cumhuriyetimizi güzel konuşmuyoruz. Ben onu dedim. O bunu dedi. Ya o deseydi ne olurdu falan filan derken, cezaevlerindeki açlık grevleri bahane edilerek, bazı şehirlerimizde hayat durdu. Vatansever bildiğimiz bazı aydın insanlar, kendilerini aydın zanneden insanlar bu açlık grevlerine destek ilan ettiler.


Nereye gidiyoruz? Ne oluyoruz? Terör bütün şiddeti ile devam ediyor. İnsanlarımız ölmeye devam ediyor. Ama bunlar, bu toplantının konusu değil mi? Demokrasi ve cumhuriyeti tartıştığımız yerde bugün Türkiye'yi tehdit eden terör olgusunu ve bunun nedenlerini konuşmayacak mıyız? Eğer antiemperyalist, tam bağımsız ve özgür bir devleti bu vatanda var etmek için bir savaş verdiysek eğer, ve bu savaşın sonunda özgür ve bağımsız bir devlet kurduysak eğer, özgürlüğümüz bağımsızlığımız ne durumda? Ne oldu? Dünden bugüne nereye geldik? Bunları konuşmayacak mıyız biz? Bir yanlış var bu işte...

Caniklioğlu ;
"Sanki toplumun gazını almak için birileri geliyor, güzel güzel konuşuyor, birileri onları çılgınca alkışlıyor, herkes evine dağılıyor. Ayrıca o kadar nezaketsiz bir ortam var ki, gelen sayın milletvekili panelistlere katılmayacağını bildirmeden, hoşça kalın demeden gidiyor. Yanındaki zevat da gidiyor. Bu nasıl siyasi kültürdür? Bu nasıl bir saygı anlayışıdır? Ben bilemedim. Ama bir şey öğrendim. Vatanı bunlarla kurtarmayacağımız, kurtaramayacağımızı öğrendim." diyerek Muharrem İnce'nin konuşma içeriğine ve salondan ayrılmasına sert tepki gösterdi.

Kendi hayat tarzlarını savunmak için, film izler gibi, tiyatro izler gibi alkışlayan ve sonra giden insanlar... 29 Ekim'de İzmir ekonomi üniversitesinde bir benzerini yaşadık. Yine çok, çok kalabalıklar vardı. Orada da başka bir güzel konuşan hatip vardı.
Metin Feyzioğlu: orada da denildi, 21. yüzyılda faşizm yıkıldı, nasyonal sosyalizm yıkıldı, komünizm yıkıldı, şimdi de Kemalizm yıkılacak... Millet çılgınlar gibi alkışlıyor. Neyi alkışladığının farkında bile olmayan bir sürü insan CHP'ye gönlünü vermiş... Kimin ne konuştuğuna kulak versek daha iyi olmaz mı? Kızdığım için bunları söyledim. Esas konum bu değildi. "

Evet, tam bağımsız olmadan anayasa olmaz. Tam bağımsız devletler oturur o devlete anayasa yaparlar. Sömürgelere anayasa yazılır. Türkiye Cumhuriyeti devleti tam bağımsızlığını kaybetmiştir. Türkiye cumhuriyeti devleti dışarıda özgür değildir, içerde de özgürlük sorunu giderek ağırlaşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti bir sömürgedir şu anda. Dolayısı ile de anayasa yapmak için masaya oturanlar sömürgeye bir anayasa yazmaya çalışmaktadırlar. Biz de Türkiye Cumhuriyeti Devletini tam bağımsız bir devlet olduğunu iddia ediyoruz. Şu an bizim konuşmamız gereken konu; acil ihtiyacımız bir anayasa değildir. Anayasa kimin ihtiyacıdır? PKK terör örgünün ihtiyacı doğrultusunda, Türkiye Cumhuriyeti Devletini köşeye sıkıştırmış, taleplerini dayatan kesimin ihtiyacıdır. Ve onun arkasındaki küresel çetenin ihtiyacıdır. Anayasalar bir devlet kurulduğu zaman yapılırlar. O devleti şekillendirmek üzere yapılırlar. Kim kuruyor bu devlet kuruyor bu ülkede de yeni bir Anayasa'ya acilen ihtiyacımız var. Eğer bir savaş kazanmış isek, o savaşın kazanıldığı coğrafyada bir devlet kurmuş isek, o devlete bir anayasa yaparız. Tersten okuyabilir miyiz bunu? PKK bu ülkede bir savaş mı kazandı? PKK bizi yendi de mi şimdi onun anayasasına mahkûmuz? Ve onun talepleri doğrultusunda yapılacak bir anayasayı konuşuyoruz. İpuçlarını doğru yakalamak zorundayız.

Cumhuriyet hakikaten bizim sevdamızdır. Biz cumhuriyeti var etmek için çok mücadele verdik. Fakat bugün geldiğimiz nokta itibariyle şu andaki durumumuz Osmanlı devletinin 21. yüzyılın başındaki durumu ile aynıdır. Sorunu doğru ortaya koymamız gerekir. Allayarak, pullayarak, şakalar yaparak, ona buna laflar atarak, parlamento içindeki yaptığımızı, ettiğimizi bir de 2. baskı yaparak falan cumhuriyetle ilgili ne yapabileceğimizi, kurtuluşun ne olduğunu konuşamayız. Gündemde oyalanıyoruz gibi geliyor bana. Bunun dışında şimdi bakın İsrail dışişleri bakanlığı müsteşarı ve eski Ankara büyükelçisi Alon Liel, 13 Eylül 2010'da Ha'aretz gazetesine bir demeç vermiş. Demiş ki; "Tel-aviv'in kürt politikası buradan şöyle görünüyor. Erdoğan bir kürt eyaleti yaratmaya ya da en azından Türkiye'nin Kürtlerini bir azınlık tanımaya hazır.
Fakat ülkesi değil.
Kürt misyonunu tamamlamak için bir görev dönemine daha ihtiyacı var. Gelecek 2011'de kazanırsa bu ihtimal bir gerçek haline gelebilir." 2011'de AKP göreve gelmiştir. Misyonunu tamamlamak için yoğun gayret içindedir. Eğer Ulusal muhalefet iktidarın bu politikalarına hayır demezse, eğer biz alakasız konularla vakit kaybetmezsek, Türkiye’nin gerçek politikalarına odaklanırsak ve bu gidişe bir dur dersek, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin önündeki tehlikeyi püskürtebiliriz. Ama eğer bugün bu salonda gördüğüm şekilde, gereksiz alkışlarla, gereksiz sözleri, sohbetleri onaylarsak, yakında Türkiye eyaletleşmenin hukukunu tamamlayacaktır.
Büyükşehir belediye yasası niçin konuşulmuyor bu ülkede? 4+4+4 e4ğitim sisteminin Türkiye'nin başına ne işler açacağı niçin konuşulmuyor bu ülkede? Devlet sırrı koruma kanunu çıktı çıkacak, kapıda. Bu devlet sırrı koruma kanunu ile bu ülkede bu dönemin nasıl tarihin arşivine süpürüleceği niçin konuşulmuyor? Biz bunları konuşmayıp parlamentoda olan muhalefet milletvekilleri geldikleri bu panellerde sizleri aydınlatmayacaklar, da biz mi aydınlatacağız? Görev bize düşmüştür. Görev millete düşmüştür.

Siyasi partiler 20. yüzyılın 2. yarısının bir gerçeğidir. 20.yüzyılın 2. yarısına kadar anayasalar siyasi partiler diye bir kurumu tanımıyordu. Dolayısı ile siyasi partilerin ürettiği gündeme hapsolmak, bilinçli bir millete, bir topluma yakışmaz. Siyasi partiler milletin peşine düşmelidir. Millet siyasi partilerin değil. Öncelikle bu ayrımı doğru yapmak zorundayız. Atatürk Amasya Genelgesindeki o ilke doğrultusunda milleti örgütledi:

Vatanın bütünlüğü, milletin istikbali, tehlikededir. İstanbul'daki hükümet görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirememektedir. Milletin istikbalini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.

Ben bu söz altında toplanmaya davet ediyorum herkesi. Gerçekten istikbalimiz tehdit altında, vatan bütünlüğümüz tehdit altında ve cumhuriyetimiz antiemperyalist, tam bağımsız, özgür bir cumhuriyet değil ama bize AKP muhalifi olarak gelenler bunlardan hiç bahsetmiyorlar. İndir Recep Tayyip Erdoğan, kaldır AKP...
Yetmez...
Bu ülkenin ulusal muhalefetini AKP'ye muhalefet üzerinden toparlayamayız, birleştiremeyiz. Bu ülkede Fetret devri son 10 yılda yaşanmıyor. Bu ülkede fetret devrine 60-70 yıldır girdik. Osmanlı'nın 600 yılda aldığı mesafeyi Türkiye Cumhuriyeti devleti 60 yılda almıştır. Yapılan uluslararası anlaşmalara bakınız. 8 oyda Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması için boğaz boğaza müzakere verdiğimiz ülkelerle ilk kapitülasyon anlaşmamızı 1939 itibarıyla imzaladık. Hiç kimse bu ülkede 1949 tarihli ABD ve Türkiye arasında yapılan colbright eğitim anlaşmasının anlamından, uygulanmasından söz etmiyor. 66 yıldır bu eğitim anlaşması yürürlükte. 66 yıldır çocuklarımızın kitaplarından hayati bilgileri kırpıyoruz. Benim öğrenciliğimde biz Türkiye haritasını gözü kapalı çizer, şehirleri de gözü kapalı üzerine yerleştirirdik. Bugün sınıflarda Türkiye haritası yok.

Biz 20. yüzyılın ilk yarısında hangi tehdit ve tehlike ile karşı karşıya kalmış isek, bugün aynı tehdit ve tehlike ile karşı karşıyayız. 9 Mart 1919 da Damat Ferit Paşa İngiliz yüksek komiseri Amiral Calthorpe'u İstanbul'daki makamında ziyaret ediyor. Diyor ki; zat-ı şahaneleri ve ben önce Allah’a, sonra İngilizlerin yüksek himayesine güveniyoruz.
30 Mart 1919'da ziyaretini yineliyor. Diyor ki; padişahımız halife olmak kaydıyla, yani hilafeti muhafaza etmek kaydıyla, Osmanlı devletinin iktisadi ve mali konularındaki yönetimini İngiliz yönetimine devretmeye hazırdır. Siyasi konularda bütün denetimleri İngiliz uzmanların, danışmanların ve konsolosların denetiminde olacaktır. Her bir Osmanlı Bakanının İngiliz danışmanı olsun. 15 yıl süreyle Osmanlı İngiltere'nin sömürgesi olsun. Diye bir teklifle gidiyor.

Bugün benzer teklifler küresel çeteye yapılmaktadır. Bugün başrolde İngiltere yoktur ama İngiltere aynı ittifakın üyesidir. Ve o gün vatan diyenler bir safta, vatanı kişisel menfaatleri için satanlar bir safta toplanmıştır. Bugün de "vatan namustur" diyenler yine bir saftadır. Ne vatandan, ne namustan haberi olanlar da onların karşısındadır.

Türkiye'nin gerçek sorunu; AKP-CHP-MHP-BDP arasındaki kayıkçı kavgası değildir. Milletvekillerinin dedim ki, yaptım ki, ettim ki lafları değildir. Türkiye'nin gerçek sorunu bu coğrafyadan birden fazla devlet çıkacak mı, çıkmayacak mı; bu coğrafyanın birliği ve bütünlüğü tehdit altında mı, değil mi sorularıdır? Ve bunlara cevap aramak durumundayız. Bu cevaplar verildi. Herkes her yerde konuşuyor. Bir tek bunları anlamak istemeyen, gönül bağımız olan siyasi partilerimizin çizdiği pembe tablo üzerinden Türkiye'yi okumak isteyen bizleriz. Bunun adı saflıktır.

Başka bir gündemi var bu ülkenin. AB'nin Türkiye'den ne istediği dün haberlerde alt yazı olarak geçti: Kürt sorunu bir an önce çözülmelidir. Ve 29 ekimde Ulus meydanında nelerin yaşandığı hepimizin gözü önünde.. Türk bayrağını almış bayramını kutlamak isteyen insanlar aşağılandı. Üzerlerine gaz bombası atıldı. Su sıkıldı. Bu insanların bir tek silahı dahi yoktu. Miting meydanına aramasız girdiler. O kadar arbedenin yaşandığı yerde bir tek silah patlamadı. Ama bu insanlar rejim için tehdit ve tehlike sayılıyorlar. Bu insanların Anıtkabir'e yürümesine engel olacak barikatı kim kaldırdı?
Tartışması üzerinden bir gündem yürürlüğe konuldu ve bu gündem üzerinden yine kilitlendik kaldık. Cumhurbaşkanı mı talimat verdi, Başbakan mı talimat verdi? Yapay bir kriz üzerinden yine atadık Başkanlık sistemi üzerine...
Bizzat meclis Başkanı dedi ki; eğer Başkanlık sistemine geçmezsek, Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasındaki bu çekişme daha çok olacaktır. Türkiye 1876'daki kanun-i esasiye sinden bu yana parlamenter hükümet sistemiyle yönetiliyor.
Bir tek istisna-i bir durum vardır. 1921 anayasası.
Çok kısa bir dönemdi. Ülkenin ulusal bağımsızlık savaşı bu Anayasanın örgütlediği Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilmiştir. Sonra yine parlamenter sisteme geçilmiştir. Parlamenter sistemde bu denli kıyıcı, bu denli basit, bu denli ayağa düşmüş bir çekişmeyi ne zaman yaşadı Türkiye Cumhuriyeti devleti? Bütün siyasiler hata yaptılar. İhanet yoluna bütün siyasiler birer ikişer taş döşediler. Ama siyasilerin hiçbirisi bu denli seviyesizleştirmediler Türkiye Cumhuriyeti devletinin demokrasisini... Buradan Başkanlık sistemi tartışmasına atladık.
Esas şeyi unuttuk...
 Bu ülkede Cumhuriyet tasfiye edilmek istenmektedir. Bu ülkenin cumhuriyetçileri, bu ülkenin devletine, vatanına saygı duyan ve önümüzdeki 1000 yıl içinde de bu coğrafyada Türkiye Cumhuriyeti devletinin egemen çatısı altında yaşamak isteyenler aşağılanmaktadır. Onlara gerici denmektedir. Dinozor denmektedir. Terörist denmektedir. Ama bizim gündemimiz başka...

Egemen bir devlette, bu devletin yapısı Üniter bir yapı ise, tek bir dil vardır kamusal yaşamda geçerli olan tek bir vardır. Devletin dili demek; devletin resmi dili demektir aynı zamanda. Resmi dil kamusal yaşamda ortaklaşa kullandığımız bir dil demektir. Kamusal hizmette Kürtçenin serbest bırakılması demek, örneğin yargı da bir kamusal hizmettir, sağlık da bir kamusal hizmettir, eğitim de bir kamusal hizmettir. Bu hizmetlerde bir süre sonra Kürtçenin yasal ve anayasal yoldan serbest bırakılacağının haber verilmesi demektir.

Bugün Türkiye'de halkın demokratik talebi diye önümüze konulan her şey aslında demokratik talepler değildir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin dönüştürülmesi ve küçültülmesi projesinde atılan adımlardır. Bunları görmek lazım. Terörist ne zaman demokrasinin tartışma konusu oldu? Demokratik haklar içinde ne zaman ayrı bir devlet kurmak, self determinizasyon, hakkının yasal bir hak olduğunu savunmak, devletin rejimine, egemenliğine, başkaldırmak tartışılmaya başlandı. Şimdilerde bakın yeni bir taktik geliştirildi. Psikolojik harbin her türlüsü ile karşı karşıyayız. Önce terör tehdidi altında Türkiye yapısını dönüştürmeye zorlanıyordu. Yeni anayasa yapalım demek acilen Kürtlerin taleplerini karşılayalım aksi halde şiddet artacak demektir.
Şimdi ise yeni taktik şu: Ya acıtarak, ya da acındırarak... Mümkünse ikisini birlikte kullanarak, Türkiye'den bir an önce taleplerimizi gerçekleştirmek... Açlık grevleri acındırma safhasına geçtiğimizi gösteriyor.

Hakkı olmayan şeyleri talep eden kişi, insan hayatı her şeyin üstündedir diyerek meşrulaştırılamaz. Evet, insan hayatı değerlidir ama insan hayatı her şeyin üzerinde değildir. Eğer üzerinde olsa idi "meşru müdafaa diye bir savunma kurumu ülkemizde ve bütün dünya ülkeleri hukukunda olmazdı. İnsanlığın vicdanı da meşru müdafaayı onaylamazdı bu durumda. Çok yanlış bir yerdeyiz. Ya yaşanan bu açlık grevleri ile ilgili bu konuyu geçiştirerek, konuşmayarak veya el altından destek vererek bir politikaya alet oluyoruz. AKP’nin belki de 10 yıllık siyasi iktidarı boyunca yaptığı tek doğru şey yapılan açlık grevlerine destek vermemek idi. Ama AKP muhalefeti gözümüzü öyle bürümüş ki, biz sırf AKP'ye karşı çıkmak, karşı durmak adına bilmeden veya bilerek PKK saflarında yerimizi alıverdik. Bir sürü aydın, bir sürü kendini aydın zanneden, aydın geçinen. bir sürü siyasi farkında olarak veya olmadan, açlık grevlerini nasıl önleriz aman insanlar ölmesin diyerek apayrı noktada konumlandılar. Psikolojik harbin tuzağına düştük.

Bugün bunları konuşmamız gerekiyor.

PROF. MELTEM CANİKLİOĞLU

4 KASIM 2012 İZMİR

KARABAĞLAR BELEDİYESİ ÇALIKUŞU KONGRE SALONU

Yorum Yaz
Bu içeriği paylaşın!
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !