SUÇ ALETİ uzun saplı çirkin çalgı.

SUÇ ALETİ uzun saplı çirkin çalgı. 

 

SUÇ ALETİ BİR ÇALGI

 

 Dr. Atınç Emnalar

    

   Merhum Tahsin Banguoğlu, 1948 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak yurt çapında teftişe çıkar. Özellikle köy enstitülerini ve öğretmen okullarını gezmektedir. Enstitülerden birinde, öğrencilerden kurulu on-on iki kişilik mandolin takımı bakana beş-on dakikalık bir konser verir, kırık dökük şeyler çalarlar. Banguoğlu, konserden sonra okul müdürüne dönüp şöyle der:

''Bunlar bizim temiz köy çocukları. Ta küçük yaştan ya kaval yahut da bağlama çalmayı öğrenirler. Onlardan bir saz takımı kursanız daha başarılı olur. Mandolin takımı kurmak nereden aklınıza geldi:''

Okul müdürünün verdiği cevap ilgi çekicidir:

''Efendim, bu okullarda Türk sazları çalmak ve öğretmek yasaktır. Hatta öğrenciler köyden getirdikleri sazları gece yatakhanede çalarken nöbetçi öğretmen tarafından suçüstü yakalanırsa, hem dayak yer, hem disiplin kuruluna verilir, hem de suç aleti elinden alınır. Bu hususta bakanlığın kesin talimatı var.''

 

 

Uzun saplı çirkin çalgılar

 

   Banguoğlu, okul müdürünün bu sözleri üzerine bakan olarak o tamimi hemen o anda kaldırır, Ankara'ya dönüşünde de kendisinden önceki Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'e bu yasağın sebebini sorar. Aldığı cevap düşündürücüdür:

 

''Cumhurbaşkanı İnönü yurt gezilerinden birinde bir öğretmen okuluna uğramış. Orada öğrencilerin ellerinde bağlamaları görmüş. Gezi dönüşünde beni çağırdı ve şöyle dedi: Öğretmen okulu öğrencilerinin elinde uzun saplı çirkin çalgılar gördüm. Onlara mandolin çalmayı öğretmelisiniz.''

 

Banguoğlu, konservatuardaki hocalığı sırasında yaşadığı bazı gariplikleri de şöyle anlatıyor:

 

''Musiki Muallim Mektebi yerine konservatuar kuruluyor. Almanya'dan birçok hoca getirtmişler. Bir tanesi de fonetik dersleri verecek. Doktor Kuchenbuch, rahip. Türkçe bilmiyor. Türk çocuklarına Türkçenin fonetiğini öğretecek!...

 

Konservatuardaki Alman hocalar bir gruptu. Benimle dosttular. Bende dillerinden, hallerinden anlayan birini buluyorlardı. Dilini bilmedikleri bir memleketin gençliğine, ona kökten yabancı olan kendi kültürlerinin sanat kollarını öğretmek üzere getirilmişlerdi. Çocuklara yerli musikiyi hiç dinletmemek lazım geldiğini düşünüyorlardı. O zaman işleri kolaylaşacaktı.!!!... Bunu nasıl düşünebildiklerini sordum. Özür diler gibi konuştular.

 

 Prof. Hay dedi ki:

 

''Peki ama siz öyle düşünmüşsünüz ki, bizi getirmişsiniz. Ne yapalım?''

''Türkçe' deki, ''ı'' sesi tegannide güçlük çıkarıyormuş. Onun yerine

''i'' kullanamaz mıymışız? ''Mesela, ''Kiz kanatlarim kirildi'' diye mi okuyacak?

''Evet!''

''O Türkçe olmaz, dedim. Hem de ayıp kelimeler icat etmiş olursunuz. ''ı'' sesi aslı bir sestir.''

 

   Dünyanın en eski ve mükemmel kültür değerlerine sahip olan milletimiz, müzik sahasında kendi benliğimize uygun gelen temelleri atmış, onun ustalarını yetiştirmiştir. Tek ve önemli eksiğimiz bu mükemmel müziğin eğitiminin sistemli, bilinçli bir şekilde eğitim alanımıza sokulmamasıdır. Zamanın eğitim sistemi ne yazık ki Türk müziği sahasında en küçük bir eğitimi gençliğimize çok görmüş, hatta lüzumsuz saymıştır.

 

   1926'da Türk müziğinin milli eğitimde yasaklanması, illa batılılara benzeyeceğiz diye tüm eğitimde batı müziğinin öğretilmeye çalışılması, bağlamanın bir suç aleti olarak görülüp okullarda yasaklanması, her şeyden önemlisi Türk müziğini öğretecek öğretmenlerin olmaması ve müzik derslerinin ilk ve orta öğretimde yok denecek kadar az ve lüzumsuz, lüks bir ders olarak görülmesi toplumumuzun bugünkü yozlaşmış, neyi beğeneceği belli olmayan bir müzik zevki düzeyine gelmesini sağlamıştır.

 

   Bazı aydın kesimlerimizin ve özellikle batı müziği ile uğraşan sanatçılarımızın, Türk müziğini, basit, avam bulduklarını, Türk müziği ile uğraşmanın utanılacak bir durum olduğunu beyan etmelerini geçen zaman içinde utanarak ve üzülerek gördük.

Türkiye' de bir devlet salonunda yapılan ''Itri'' konserine, Türkiye'nin Devlet Sanatçısı unvanı verdiği batı müzikçi Türk sanatçılarının bazıları karşı çıkmışlardır. ''Eğer bir konser salonunda ''Itri'' konseri yapılırsa, biz devletten aldığımız para ve unvanı devlet' e geri veririz'' diyecek seviyeye düşmüşlerdir. Ne yazık ki hiç biri bu cesareti gösterememiştir ve halen bu devletin parasını yemekte, unvanını taşımaktadırlar.

 

   Devlet, Cumhuriyet'in kuruluşundan elli üç yıl sonra Türk Müziği eğitimi veren ve eğitimci yetiştiren bir kurumu açabilmiş ve aradan geçen yetmiş beş yıl içinde bu sayı üçe çıkabilmiştir.

 

   Batılıların, müziğe verdikleri önem konunun ön bölümündeki makalelerdedir. Bizde ise müzik dersi hemen hemen yok denecek düzeydedir ve bu dersi çoğu okulda müzik öğretmeni olmayan kişiler güya vermektedirler!'

 

   Durum böyle olunca da, toplum bu konuda başıboş kalmakta, sokakta ve özel radyo, TV ve kasetlerde duyduğu müzikten medet ummakta netice olarak kültürümüzün en önemli kolu olan müzik yönünden yozlaşmaktadır. Zaten yabancıların istediği de bu değil midir?

 

Pekâlâ, bu durumda ne yapmalıyız?

 

   Başta halk müziğimiz olmak üzere, Sanat müziğimizde mutlaka doğru dürüst yapılacak olan, müzik eğitimimiz içene alınmalıdır. Türk müziği sazları eğitimde kullanılmalı, müzik dersleri ilkokuldan, üniversitenin sonuna kadar, T.M. eğitimi almış öğretmenler tarafından ve haftada en az dört saat olarak okutulmalıdır.

  

   Türk müziği eğitimini verecek öğretmenlerin çoğalması için devlet Türk Müziği Konservatuarlarının sayıları arttırılmalı, müzik eğitim fakültelerinde okuyan öğrencilere, Türk müziği göstermelik değil gerçek anlamda öğretilmelidir.

 

   Devlet, Türk toplumunun müzik kültürünü perişan eden özel radyo ve TV kanallarına müzik yayınları için bir takım esaslar getirmelidir. Örneğin; her özel radyo ve TV kanalı günlük müzik programı süresinin en az % 25'inde geleneksel Türk müziklerini icra etme zorunluluğunda olmalıdır. Türk ahlak, adet, örf ve geleneklerine, aile yapısına uygun olmayan güfteleri taşıyan müziklerin, hiç bir müzikalitesi olmayan ezgilerin yayınlanması yasaklanmalıdır.

 

Aksi taktirde durum her geçen gün daha da kötüleşecektir.

 

Hani bir atasözü vardır; ''Kızı kendi haline bırakırsan, ya davulcuya ya da zurnacıya varır'' diye. İşte Türk toplumu da yanlış politikalar sonucu müzik konusunda bu duruma düşmüştür. Ulu Önder Atatürk 1930'lu yıllarda daha o zaman durumu fark etmiş, bunun tedbirlerini almak için yerli ve yabancı uzmanlara bu konuda araştırma yapmaları için direktifler vermiştir. Ancak rahatsızlığı ve vefatı, bu konunun askıda kalmasına sebep olmuştur.

 

 

   Eğer gelecekte kültürüne sahip çıkan, Türk toplumunun değerlerini bilen ve uygulayan bir nesil istiyorsak, müzik eğitimine, özellikle de geleneksel müziklerimizi doğru dürüst öğreten bir müzik eğitimine çok önem vermeliyiz.

 

http://www.turkuler.com/yazi/sucaleti.asp

 

***

 

Bu gelenek Osmanlı’da başlar.

Türkçe kullanan, konuşanları küçümsemekle başlar, futbol, güzel sanatlar yasaktır.

Top koşturmayı birlerinin başını (!) tekmelemek olarak, sazlı sözlü sohbetleri sarhoş takımı olarak değerlendirmek hep Osmanlı’da başlamıştır.

Türk düşmanlığı Osmanlı ile başlar.

O Atatürk’e hakaretler içeren hatırat uydurmacasının kahramanlarından yakın tarihimizin şapşalı Dr. Rıza Nur’un 4 bölümden oluşan kitaplarını burada yayınlamıştım.

Okuduysanız işin özeti de orada vardır.

Atatürk’ün ölümüyle başlatılan baltalama çalışmaları ne yazık ki İnönü ile başlayıp Menderesle üst seviyeye çıkıyor.

İşin özeti millet bunlardan habersiz yaşadı hala da habersiz yaşıyor.

Biz Araplaşmaya devam ederken kendi kültürümüze düşmanlık yine üst seviyeden ses buluyor.

Türk’e ve kültürüne ait ne varsa yok edilirken, kullanılacak tüm unsurlar da hızla yerini alıyor.

Millet yine izliyor ve hamd ediyor.

Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz, ağlasa da duyanı olmaz.

Boşuna mı diyorum her şey halka sorulmaz, özellikle geleceğini sağlam, ilmi temeller üzerine tesis etmeyi düşünenler çıkarttıkları yasaları halkın isteğine göre değil, evrensel normlardaki ilmi değerler üzerine tesis etmeli, kişiye göre yasa değil yasalara uygun, ilmi değerleri yüksek, sağlam karakterli, kültürünü, tarihini iyi bilen kişiler, nesiller yetiştirilmesine çaba sarf etmelidir.

Kininin, dininin davacısı değil, kültürünün, ilmin sevdalısı nesiller yetiştirilmelidir. Emperyalizmin taşeronlarından bunu beklemek elbet ki hayaldir ama gaflet uykusundan uyanmadıkça bu mümkün değildir.

İşin özünde ise DÜRÜSTLÜK yoksa mücadelenin kazananı da olmadığı bilinmelidir.

 

A. Dursun

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !