24/12/2009 - BANKA HESAPLARINIZDA İBAN KULLANMA ZORUNLULUĞU
BANKA HESAPLARINIZDA İBAN KULLANMA ZORUNLULUĞU
IBAN nedir? (IBAN kullanma Zorunluluğu Hakkında)
Tüm bankalardaki hesap numaraları IBAN'a dönüşüyor! 1 Ocak 2010 tarihinden itibaren EFT, havale, virman gibi para transferlerinde IBAN kullanımı zorunlu olacak.
IBAN, bankalardaki mevcut müşteri hesaplarının yerine kullanılacak olan ve para transferlerinin hızlı, hatasız ve az maliyetle gerçekleştirilmesi amacıyla belirli bir standarda göre oluşturulan uluslararası banka hesap numarasıdır. IBAN'a ilişkin söz konusu standarda göre, ülke genelinde standart uzunlukta ve yapıda bir banka müşteri hesap numarası oluşturulması gerekmektedir. Her ülkenin IBAN numarası uzunluğu farklı ancak en fazla 34 karakterden oluşmaktadır. Bugün Avrupa Birliği ülkelerinin yanı sıra bir çok ülkede de IBAN kullanılmaktadır. Türkiye'de IBAN Standardı IBAN uygulamasına geçen ülkelerde banka hesap numaralarının her biri için hesap sahiplerine bir IBAN numarası verilir. Her ülke için belirli bir biçimi ve standardı bulunan IBAN’ın içinde özel bir şifreleme algoritması ile elde edilen iki basamaklı “kontrol rakamı” bulunmaktadır. Bir başka ülkeye ya da yurtiçinde başka bir bankaya para transfer etmek isteyen müşterilerimiz, alıcı kişinin IBAN'ını gönderici bankaya verdiğinde henüz para transferi yapılmadan önce alıcı IBAN'ın şifreleme algoritması ile geçerliliği kontrol edilir. şifreleme algoritmasından geçemeyen IBAN yanlış ise para karşı bankaya gönderilmez ve yanlış işlem engellenmiş olur. Ülkemizin IBAN uzunluğu 26 hane olarak belirlenmiştir. Türkiye IBAN numarasının örnek biçimi aşağıdaki gibidir.

IBAN'ın Amacı ve Sağladığı Yararlar Nelerdir? IBAN'ın amacı, bankalardaki her bir müşteri hesap numarasını uluslararası ölçekte tanımlamak suretiyle, para transferlerinin hatasız ve hızlı bir şekilde gerçekleşmesini sağlamaktır. IBAN kullanılmadığında, hesap numaralarında belli bir standart olmadığı için numaranın doğruluğundan emin olunamamaktadır. Hatalı yazılan hesap numarası sonucunda para transferi işleminin gerçekleşmemesi veya yanlış hesaba gönderilmesi durumunda hatayı düzeltmek zaman almakta ve ek maliyetlerin oluşmasına neden olmaktadır. Ancak, IBAN ile hesap numaraları ISO 13616 no.lu standarda göre uygun formatta düzenlendiğinden ve bankalarca özel bir şifreleme algoritması ile doğruluğu kontrol edilmesi de zorunlu olduğundan para transferlerindeki söz konusu hatalar en aza indirilmektedir IBAN Nasıl Kullanılacak? Her banka, müşterisinin para transferine konu hesabi için IBAN'i üretmiş durumdadır ve müşterisine bildirir.
Parayı alacak olan kişi (ALICI) kendi hesabına ait IBAN'ı parayı gönderecek olan kişiye (GÖNDERICI) bildirir.
Gönderici, para transfer emrini kendi bankasına verirken alıcının IBAN'ını belirtir. Göndericinin bankası bu IBAN'i doğrular ve alıcının IBAN'ina para transferini gerçeklestirir. Ülkemizde IBAN’a Geçiş Süreci ve Türkiye’de IBAN Kullanımı Ülkemizde faaliyet gösteren tüm bankalar, müşteri tarafından talep edilen ve para transferine konu olan her bir hesap (Vadesiz TL ve Döviz Hesapları) için birer IBAN numarası üretmişlerdir. Ayrıca, bankalar 1 Eylül 2005’ten itibaren IBAN ile yurtdışına havale taleplerini karşılamaya ve yurtdışından IBAN ile gelen havaleleri kabul etmeye başlamışlardır. 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren, ülkemizde yurt içi ve yurt dışı para transferlerinde, havale amirinin IBAN’ının yer alması zorunludur. Konuya ilişkin Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Tebliği 10.10.2008 tarih, 27020 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. T.C. Merkez Bankası tarafından yayınlanan, Uluslararası Banka Hesap Numarası Hakkında Tebliğ ile IBAN kullanımında kademeli bir geçiş süreci planlanmıştır. Buna göre; 10.10.2008 tarihinden itibaren; Bankalar müşterileri için IBAN üretmek ve hesap sahiplerine bildirmek zorundadırlar. 01.01.2009 tarihinden itibaren; Bankaların mevcut uygulamalarında müşterileri için düzenledikleri ve üzerinde hesap numarası bulunan tüm belgelerde IBAN'ı göstermeleri gerekmektedir. Müşterilerin Avrupa Ekonomik Alanında yer alan ülkelerdeki herhangi bir hesaba yapacakları para transferlerinde alıcıya ait IBAN'ı bankalarına bildirmeleri gerekmektedir.
Bankaların ise söz konusu IBAN'ı doğrulaması ve kullanması zorunludur. 01.01.2010 tarihinden itibaren; Bankaların yurt içi ve yurt dışından gelen ve alıcı hesap numarası IBAN olarak belirtilen para transferlerinde IBAN'ı doğrulaması, giden transferlerde ise göndericiye ve alıcıya ait IBAN'ı kullanmaları gerekmektedir. Müşteriler yurtiçinde yapacakları para transferlerinde alıcıya ait IBAN'ı bildirecek, bankalar ise söz konusu IBAN'ı doğrulayacak ve kullanacaklardır.
IBAN Kullanımı Zorunludur! 10 Ekim 2008 tarih ve 27020 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan, 2008/6 Sayılı Uluslararası Banka Hesap Numarası Hakkında, T.C. Merkez Bankası Tebliği gereği, 01 Ocak 2010 tarihinden itibaren para transferi işlemlerinde, göndericinin ve alıcının IBAN’ının kullanılması zorunludur. Konuya ilişkin Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Tebliği 10.10.2008 tarih, 27020 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Kredi Kartı Ödemeleri Kredi Kartlarına IBAN verilmediğinden, Kredi Kart numarası ile yapılan kredi kartı ödemelerinde IBAN kullanılmamaktadır.
Bilgilerinize sunarım, Saygılarımla, Mutlu İzmen YMM 30 Kasım 2009
|
|
Bağlantı
|
19/12/2009 - Pavlov’un köpekleri ve Millî refleksin kırılması.
Pavlov’un köpekleri ve Millî refleksin kırılması.
Sevgili Mekâncılar,
Önce (http://www.keremdoksat.com/2008/12/27/evet-benimle-yapilan-bir-roportaj-var/) yazımı tekrar bir okumanızı istirham ediyorum.
Aşağıda ise buna eklemlenmiş, yâni memetik mutasyona (memetic mutation, yâni kültürel genlerin değişmesi) uğramış iki metin var; aynen aktarıyorum (ikincisinde E. Torakan isimli kişi eklemelerini belirtmiş)…
Benim asla psikiyatrist demediğimi, psikiyatr kelimesini kullandığımı da hatırlatmak isterim.
*PAVLOV’UN KÖPEKLERI VE REFLEKS KIRILMASI* PROF. DR. KEREM DOKSAT PSİKİYATRİST
http://www.keremdoksat.com/2009/06/06/benim-yazmadigim-ama-benden-alinan-ilhamla-dalga-dalga-internette-yayilan-iki-mesaj-1/ ***************************************
Pavlov’un köpekleri ve Millî refleksin kırılması.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümü profesörü Mehmet Kerem Doksat şöyle açıklıyor:
“Bilirsiniz, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken bir yandan zil çalınca ve bunu defalarca yapınca, bir süre sonra eti görmeden de zil sesini işitince hayvanın salyası akmaya başlar. Bu şartlı reflekstir: Hayvanın tabiatında olmayan bir uyaran (zil sesi), onu tabiatında olan eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır. Ama eğer sürekli olarak zil çalıp hiç et göstermezseniz, bir süre sonra bu şartlı refleks söner; devamının tesisi için arada et de gösterilerek pekiştirilmelidir.
Hiçbirimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünnî veya Katolik olarak gelmeyiz; bunlar bize öğretilen değerler, yâni şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler. Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bir kısmı boğulur bir kısmı da günlerce terörize olur çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır. Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yok! Şu müthiş sonuca varır: Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırır. İnsanı veya hayvanı en doğal, en ilkel hâline geri döndürür.
Bir yandan her gün 15–20 şehit, “kanları yerde kalmayacak” denip sürekli kanlarının yerde kalması, bir yandan Ergenekon bilmem ne deyip büyük bir çoğunluğunun suçsuz olduğuna herkesin emin olduğu, hâttâ tek suçu Atatürk’ü ve onun ilkelerini sevmek olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları… Bir yandan orada burada araba yakarak, polise taş atarak etnik kalkışmalar… Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusu ortadan kalkıyor.
Pavlov’un köpeklerindeki gibi, bu kadar ağır travmalarla şartlı reflekslerimiz (millî duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.
Volkan’a göre Atatürk babasını küçük yaşta kaybedip ilk bunalıma giriyor. Ondan sonra annesi başka bir adamla evleniyor ve eve gelen bu adamla birlikte bunalım kökleşiyor. Bunun temelinde ise Mustafa’nın annesine olan “odipal bağlılığı” var! Aslında Can’ın belgeselindeki temel ve örtük mesaj da bu.
Atatürk denilen adam sözde bizim atamız, yani bir anlamda hepimizin babası ama aslında onun babası yok!
Nitekim Can’ın belgeselinde ikide bir Mustafa’dan “yetim” olarak söz ediliyor!
Ve yine Mustafa’nın annesine darılması anlatılıyor belgeselde, çünkü Atatürk’ün anası, yâni bizim o başörtülü gülümseyen fotoğrafından hatırladığımız Zübeyde Hanım, “eve başka bir erkek getiriyor”!
Evet, belgeselde anlatılan dil aynen böyle, ortada Zübeyde Hanım’ın “yeniden evlenmesi”ne değil “eve yeni bir erkek getirmesi”ne vurgu var!
Farkındaysanız tez Vamık Volkan’dan aktarılma olduğu gibi. …
Peki, Can buradan nereye varmaya çalışıyor?
Atatürk’ün aslında çocukluğundan itibâren sorunlu biri olduğuna.
Nitekim belgesel boyunca Atatürk, mutsuz, yalnız, bunalımlı bir tip olarak çizilmiş.
Ancak bunlar anlık ya da dönemsel melankoliklikler değil. Atatürk çocukluğundan ölümüne derin bir melankoli içinde gösteriliyor.
Atatürk’ün sürekli içki ve sigaraya olan düşkünlüğü de örtük başka bir mesajı veriyor: Mustafa sâdece annesine karşı odipal bir bağlılık içinde değildir aynı zamanda oral bir kişiliğe sâhiptir!
Şimdi bu iki kavrama bakalım.
Birincisi Freud’un “odipus kompleksi” olarak bilinen ve çocuğun anneye olan bağlılığını cinsel bağlılıkla açıklayan teori.
İkincisi ise yine Freud’un çocukluk evrelerini ayırdığı ilk evre olan “oral evre”, yâni ağız bağlılığı.
Meselâ çocukların iki yaşına kadar anne memesine olan bağlılık dönemi…
İşimiz elbette psikoloji tartışmasına girmek değil, Freud’un kavramlarını tartışmak da değil. Ama bu kavramlar Atatürk için neden kullanılıyor onu tartışmak.
Her iki kavram da Vamık Volkan’ın kitabında Atatürk’ün kişiliği olarak konuluyor.
Şöyle ki:
Atatürk annesine olan aşkının yerine vatanı koyuyor.
Nitekim “büyük vâlidemiz” diye söz ettiği vatana olan aşkı aslında anasına olan aşkıdır!
Yine ana memesine olan hasretini de rakı kadehi ve sigara ile gidermektedir!
Can, belgeselinde bunları çok açıktan dillendirmemiş ama anlaşılan o aşama için vakit henüz erken diye düşünmüş. Yine de Can, Vamık Volkan’dan esinlendiğini iddia ettiğine göre çok yakında o meselelere de geleceği kesin. …
Aslında Can’ın geveleyip de söyleyemediği şeyin ne olduğunu az çok anlayabiliyoruz: Herhaâlde Mustafa’dan sonra sırada Zübeyde belgeseli var.
O zaman tabularla mücadele eden Can Dündar’dan bir dahaki belgeselinde yine Şeriatçıların Zübeyde Hanım hakkındaki yalanlarını gerçekmiş gibi sunmasını bekleyebiliriz.
Şeriatçılar ne derler Atatürk için?
Veled-i zina!
Yâni piç!
En son Refah Partisi’nin bir milletvekili bu lâfı etmiş sonra da yurtdışına kaçmıştı.
Ama Can Dündar’ın belgeselinde faydalandığı Şeriatçıların temel tezidir bu.
Onlar Atatürk’ün annesinin aslında bir fâhişe olduğunu ve Selânik genelevinde çalıştığını yayarlar.
Hâttâ uydurma bir de belge basar dururlar.
Peki, böyle bir gerçek var mıdır?
Elbette bütünüyle uydurmadır ama insanları bir yalana inandırmak da mümkündür.
Zâten Can’ın misyonu da budur.
Belgesel boyunca Şeriatçı yalanları gerçekmiş ve hâttâ belgeymiş gibi sunmamış mıdır? …
Hasan Tahsin ve millî refleks
Vaktiyle yalnızca Mustafa Kemal de terörist sayılmamıştı. Çok az bilinen bir örnek de, Osman Nevres Recep’tir (bildiğimiz adıyla ise Hasan Tahsin). Meslek olarak gazeteci olan Nevres’i her zamanki gibi terörist ilan eden güçler yine Batılılardır.
Birinci Dünya savaşı öncesi Batılı ülkeler her zamanki gibi Türkleri Orta Asya’ya gönderme düşleri kurmaktadır. 1911 yılında İtalyanlar hiçbir siyasal ya da hukuksal neden ortada yokken Trablusgarp’ı işgal ederler. Osman Nevres de o sırada Fransa’da eğitim görmektedir. Bir Fransız sinemasının (Olimpia) reklâm vitrininde Trablusgarp ile ilgili afiş görür ve içeri girer.
Film baştan sonuna kadar Türklere hakaret ve iftira ile doludur. İtalyan propagandası en üst düzeydedir. Türkler barbar ve uygarlıktan payını almamış bir topluluk olarak tanıtılmaktadır. Osman Nevres daha fazla dayanamaz ve her zaman belinde taşıdığı silahını ateşleyerek sinema perdesini delik deşik eder.
Ertesi gün Fransız gazetelerinde şu haber çıkar: “Terörist Türk dehşet saçtı…” Hemen bu “anarşist” Türk’ün Fransa toprakları dışına atılması için kampanya başlatılır. Ve başarılı olunur da.
Kısacası uyanık olmak gerekmektedir ve bu belgesel türü saldırıların sonunun nerelere kadar gideceğini iyi öngörmek gerekir. Aslında mesele son derece basittir. Batılı emperyalistler yok etmek istedikleri uluslara saldırırken o ulusların önderlerinden başlarlar işe. Çünkü ulusal bütünlüğü sağlayan ulusal önderdir.
Bunu gâyet iyi bilen emperyalistler bu noktada psikoloji bilimini de yardıma çağırırlar.
İşte Vamık Volkan bu tür bir psikiyatristtir.
Kendisi Kıbrıs Türküdür ama Amerika’nın hizmetindedir.
Çok uzun yıllardır ABD başkanlarının psikiyatri danışmanlığını yapmaktadır.
CIA için çalışmaktadır.
Görevi ise aslında bilimsel bir çalışmadır.
Vamık Volkan, ABD’nin bölmek, parçalamak ve yutmak istediği coğrafyalarda yaşayan uluslarla ilgilenir.
O ulusların psikolojisini inceler.
Ve “uluslar nasıl birbirini boğazlamaz”ın teorisini geliştirir.
Yâni görünürdeki amaç etnik kinleri, nefretleri incelemek, onları ortadan kaldırmaktır.
Mesela Ermeniler’le Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, orada Vamık girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler.
Peki, inceleme dediğimiz şey nedir?
Burada izlenen yol ulusal ya da etnik düşmanlıkların ortadan kaldırılması değil, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır.
Kısacası millî duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevi. …
İşte bizi ilgilendiren şey de budur.
Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve refleksini nasıl yok edersiniz?
Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır, o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.
Yâni o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.
Meselâ Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar?
O zaman onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekmektedir!
Ya da Türkler atalarını, yâni Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?
O zaman onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu gösterin. …
Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.
Sözde demokratlık, tartışma kültürü adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabûl etmemiz isteniyor?
Diyorlar ki siz soykırımcı bir milletsiniz!
Ermeniler’e soykırım uyguladınız.
Biz diyoruz ki hayır uygulamadık!
O zaman uyanık emperyalist diyor ki: Tamam mâdem uygulamadınız, bunu hemen reddetmeyin, tartışalım, öyle bir sonuca varalım.
Size mantıklı geliyor, nasılsa biz suçsuzuz, tartışmadan galip ayrılırız diyorsunuz.
Ama tartışma masası kurulduğunda hiç de ortada eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz.
Bir bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler, aydınlar sizin Ermeniler’i katlettiğinizi yaymaya başlıyor.
Kanıtları var mı?
Elbette yok!
Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı çok oldu mu, gerçeğin sesi çıkmaz oluyor.
Hayır diyorsunuz, gerçekleri bir de biz anlatalım.
Ama anlatamıyorsunuz, çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış.
İşte o zaman anlıyorsunuz tartışmaya açmak denilen tuzağı.
Çünkü bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile “acaba” demeye başlıyor!
Acaba gerçekten Ermeniler’i biz mi katlettik?
Yâni ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor… …
Psikolojik harbin etkisi çok büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.
Sonra sıra Kürtler’e geliyor!
Sizden tartışmanızı istiyorlar.
Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz… …
Bir düşünelim son dönemde neleri tartışmaya açtırdık ve neredeyiz.
Bugün Misak-ı Millî’yi pek önemsemiyoruz.
Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.
Türk dilinin önemi kalmamış.
Bu ülkede federasyon da olabilir.
Ermeniler’den özür dileyebiliriz.
Kürtler’e biraz toprak verebiliriz…
Kısacası ulusal varlığımıza âit hayatî her alanda ve konuda kaybetmiş durumdayız. … Peki, sıra neye geldi?
Sıra Atatürk’e geldi.
Çünkü önemli olan ulusal önderi yok etmektir.
O hâlde tüm önderlere yapılanı Atatürk’e de yapalım.
O’nun ne kadar zâlim bir diktatör olduğunu tartışalım.
O’nun aslında zaafları olduğunu tartışalım.
Hâttâ O’nun anasını bile tartışalım.
Evet, emperyalistlerin gündeminde bu vardır.
Tartışın diyorlar biz sizin atanızın anasını tartışmak istiyoruz!
Sonra?
Sonra da sıra sizin ananıza gelecek!
Hepinizinkine gelecek! …
Ondan sonra Can Dündar çıkıyor ağlamaklı, diyor ki tamam tartışın benim belgeselimi ama biraz insaflı olun, önce izleyin sonra eleştirin!
Acıyacaksınız nerdeyse adama.
Sonra dört bir koldan saldırıyorlar; korkacak ne var ki, izleyin önce, inanmazsanız inanmazsınız!
İsterseniz eleştirin! …
İşte asıl psikolojik harp cephesi de burada kuruluyor!
Yıllar öncesine gidiyorsunuz…
Mondros imzalanmış.
Sonra düşman askerleri İstanbul’a çıkartma yapmaya başlıyor.
Milyonlarca Türk sâdece izliyor!
Demek ki önemli olan ilk adım, işgali izlettirebilmekmiş!
Ama aynı zamanda bir de masa!
Tartışacaksınız.
Tartışma masasında bizim sadrazam emperyalistlere yalvarıyor, biraz acıyın diye.
Peki, izleyerek, tartışarak nereye varabilirsiniz? …
Emperyalistler aslında şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.
Mehmet Âkif, Çanakkale için ne diyordu
“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
—Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.”
Ya şu Can’ın belgeseli?
Sizce daha büyük bir çıkartma değil mi? …
Çıkartma sürerken iki tavır var alınacak.
Biri İstanbul’da işgalcileri karşılayan ve onlardan tokat yiyen bir Osmanlı paşası olabilirsiniz. Ya da Dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah.
Belki de evinin perdesini kapatan sıradan ve suskun bir Türk…
Ama aslında hepsi aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar.
İzlersiniz!
Her şeyi!
Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz.
Hasan Tahsin’e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç verici aslında!
Peki, Hasan Tahsin’i ne kadar tanıyoruz?
Hasan Tahsin’i Hasan Tahsin yapan nedir?
“İlk kurşun”dan önce de kurşun atmıştır Hasan Tahsin.
Tarihin garip cilvesi Hasan Tahsin Avrupa’dadır ve bir filme gider.
Filmde Türkler aşağılanmaktadır.
Hasan Tahsin bu filmi izlemez.
“Önce izleyeyim sonra eleştireyim” demez.
Ya ne der?
Türk’e küfredenin canına okurum der!
Ve çıkarır silâhını ateş eder beyaz perdeye!
Film orada biter! …
Hasan Tahsin’in insanî ve sıradan yanıdır bu.
Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, atasına, milletine, bayrağına küfrettirmez.
En basit insan gerçeğidir.
İlkokulda bir çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle anasının durumunu tartışmaz, bunun cevabı suratınıza yiyeceğiniz yumruktur.
Neden?
Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu!
İşte Can’ın insani denilen belgeselinin bam teli de burası.
Diyor ki Can ben sizin atanıza küfredeceğim ve siz de izleyeceksiniz!
Medenî bir şekilde izleyeceksiniz!
Çıtınız çıkmayacak.
Sinemaya girecek ve orada size gösterilen yerde oturacak ve izleyeceksiniz.
Çıtınız çıkmasın, sinemadasınız!
Çıkınca fikrinizi söyleyin. *** Vamık Volkan, Mustafa ve Osmanlı Cumhuriyeti hakkındaki kanaâtlerim zâten ma’lûmunuz.
Sevgiyle… Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Aralık 2008 Cumartesi Kaynak: http://www.keremdoksat.com/2008/12/27/evet-benimle-yapilan-bir-roportaj-var/
|
|
Bağlantı
|
19/12/2009 - DEJENERASYON VE DEZENFORMASYON BİR ARADA-2
DEJENERASYON VE DEZENFORMASYON BİR ARADA-2
Şimdi de size daha farklı bir kitaptan ve yazarından bahsedeceğim. Lütfen bunu da dikkatlice okuyunuz. İnandığınız yazarların/Tarihçilerin kim olduğunu ya da olabileceğini göreceksiniz.
Özet olark(ip uçları anlamında) şunları söyleyim.
“Padişah Anaları ve 600 Yıl Bizi Yöneten Devşirmeler” adıyla Ali Kemal Meram tarafından kaleme alınan eserde, Osmanlı’nın kuruluşu anlatılırken Osman Gazi ile hanımı Şeyh Edebali’nin kızı Bala Hatun arasında geçmiş gibi gösterilen bir diyalogda, Osman Bey kendisinin Acem olduğunu söylerken, Bala Hatun da Moğol asıllı olduğunu anlatıyor! Yani Osmanlı Devleti’nin kurucularının ve dolayısıyla hiçbir padişahın Türk olmadığı vurgulanıyor. Ayrıca “Türkler Anadolu’ya değil Orta Asya’ya ait” tezi savunuluyor.
Meram için söylenenler: Yoksulluk içinde kıvrandığı için üç beş güne bir eser yazıp satarak onunla geçinirmiş. Bilge Kağanı Türk peygamberi olarak ilan etmeye çalıştığı söyleniyor. Ali Kemal Meram'dan başka aynı yolu izleyen Türkçülük iddia ettiği,ancak yakından ilgisinin olmadığı söylenen bir isim de Ahmed Arvasi denmektedir.
Türk İslam sentezini icad eden Arvasi kimdir? Ülkücülerin çok sevdiği, milliyetçi ilan ettikleri ve hakkında bahsederken ''hazret'' ''seyid'' gibi ifadeler kullandıkları, Türk İslam sentezini icad eden Arvasi kimdir, nedir, tanıyalım.. Bu konuların incelendiği yazımda belki farklı bakış açısını sergilemiş olabiliriz ne dersiniz? Saygı ile... Ahmet Dursun Yazı için bakınız... Satan kitaplar gizli servis imalatı mı? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3875.0 *********** Küçük bir not: Kültür Araştırmaları Derneği Bülten,1928 Mayıs –Haziran 2005
SÖYLEŞİ... 30 Mart 2005 tarihinde, Koç Üniversitesi’nde tanınmış Osmanlı tarihçisi, Ohio StateÜniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Carter Vaughn Findley “Dünya Tarihinde Türkler”isimli bir konferans verdi.
Profesör Findley’i hazır İstanbul’da yakalamışken kendisiyle yeni kitabı ve yapmayı tasarladığı çalışmalar üzerine kısa bir söyleşi yaptık.
Sayın Prof. Findley, ilk sorum Osmanlı tarihine olan yoğun ilginiz üzerine. Türk diline, Osmanlı tarihi ve kültürüne olan ilginiz nasıl ve ne zaman başladı?
Aslında bu soruyu “gelişigüzel” diye cevaplayabilirim. Üniversitedeki öğrenimim sırasında bir alanda uzmanlaşmak için karar vermem gerektiğinde, bu alanın Ortadoğu tarihi olabileceğini düşündüm. Çünkü, Amerikan veya Fransız tarihi çok fazla araştırılmıştı. Ortadoğu üzerine çalışmaya başladığımda da bölge dillerinden birisini öğrenmem gerekiyordu. Bu dil Türkçe oldu. İlk başlarda zorluk çektim ancak Türkiye’ye gidipgeldikçe ve dili kullandıkça Türkçe’yi daha iyi konuşmaya başladım.
2004 yılının sonbaharında “Dünya Tarihi’nde Türkler” isimli kitabınız yayımlandı. Bu çalışmanızda Türklerin tarihiyle ilgili üzerinde durduğunuz temel noktalar nelerdi?
Bu çalışmada Türklerin tarihini dönemlere ayırarak inceledim. Bu ayrım benim kişisel düşüncemdi. Sonuç olarak Türklerin devlet kurma ve sürdürme özelliği çok güçlü olan bir toplum olduğu ortaya çıktı. Bunun en önemli örneği Osmanlı İmparatorluğu. Devletin sürekliliğini ise iki şey ile açıklayabilirim: Tanrı’ya olan inancın ve hukuk devleti yapısının korunması. Hatırlayın, padişah da ülkeyi Tanrı adına yönetiyordu ve bu yüzdeno da kurallara uymak durumundaydı. ----------------- Not:Bu konunun detaylı açıklaması olduğunu düşündüğüm yazı ise şöyledir. ERMENİ:PATRiK GREGORIOS'UN RUS CARINA MEKTUBU.KİN KAPISI http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=986.0 ---------------- Osmanlı döneminin son dönemi üzerine iki kitap yazdınız: “Osmanlı İmparatorluğu’nda Bürokratik Reform: Bâb-ı Ali, 1789-1922” ve “Osmanlı Sivil Memuriyeti:Bir SosyalTarih”. Bu iki kitap da Tanzimat üzerinde yoğunlaşıyor. Tanzimat’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tanzimat dediğimizde temel olarak 1839 ile 1876 arasındaki dönemi anlaşılıyor. Ancakbunu daha da uzatmak mümkün. Tanzimat sürecinin devamı Türkiye Cumhuriyetiydi. Türkiye Cumhuriyeti “devrim”le değil “evrim”le ortaya çıktı. Cumhuriyeti kuran ve sürdüren kadroların Tanzimat’ın yarattığı Mülkiyeliler ve Harbiyeliler olduğunu unutmayalım. Tanzimat olmasa belki cumhuriyet de olmayacaktı. Bu yüzden Tanzimather şeyin kötü gittiği ve imparatorluğun çözüldüğü bir dönem gözüyle bakmamak lazım.
Şu andaki çalışmalarınız neler?Osmanlı tarihi üzerine yayımlamayı düşündüğünüz başkakitaplar da var mı?
Evet. Dünya Tarihi’nde Türkler, yayımlamayı düşündüğüm dört kitaptan ilkiydi. Yayımlamayı düşündüğüm üç kitap daha var. Şu anda bu dört kitaptan ikincisi olan“Türkiye’de Milliyetçilik ve Modernite” üzerinde çalışmaktayım. Osmanlı tarihinde sizce dikkatle araştırılması gereken alanlar neler? Genç araştırmacılara ve akademisyenlere nelerin üzerinde durmalarını tavsiye edersiniz? Osmanlı tarihi çok geniş bir çalışma alanı. Siyasi ve diplomatik tarih üzerine yapılmış çok fazla çalışma var. Kültürel ve sosyal tarih araştırmalarında daha fazla boşluk olduğunu düşünüyorum. O yüzden genç araştırmacılar bu alanlara eğilebilirler. Kaynak: http://www.kulturad.org/images/bulten_19.pdf ***************** Ayrıca ilginizi çekeceğine inandığım konu ile ilişkili diğer paylaşımlarımız.... Graham Fuller ve Karen Fogg;"Türk tarihini beyinlerden temizleyin" http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3713.0 --------------- Anadolu'dan TÜRK Mührü,Anayasa'dan Atatürk İlkeleri Siliniyor! http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3389.0 --------------- Türkün Türk Olmayan Dostları.(Rochefortlu Loticiler) http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3251.0 ------------ "ANATOLIA"'da Türk Soykırımı. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1200.0 ---------- Türk Lehceleri Yazım Programları,LINGUIST-LIST'te! http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2948.0 ----------- Kültürel Küreselleşme ve Yeniden Türk Milliyetçiliği http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=665.0 ----------- 7.000 yıllık Türk varlığı/SUMER'Lİ LUDİNGİRRA http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=978.0 -------------- TÜRKLÜĞÜN HAKİMİYET SEMBOLÜ:ÇİFT BAŞLI KARTAL (Yazının içinde Ve dikkatle okusanız dikkat çekici ayrıntıların olduğu başka bir yazı. ERMENİ:PATRiK GREGORIOS'UN RUS CARINA MEKTUBU.KİN KAPISI http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3048.0 ---------------- Çift/tek başlı Kartal Türklerde ne anlama gelir? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2390.msg6357#msg6357 --------------- TÜRK DEMEK TÜRKÇE DEMEKTİR/TÜRKLERİN ANA YURDU "TÜRKÇEDİR"/TÜRK OLMAK NE DEMEKTİR?/Voltaire'in kaleminden Türkler. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1199.0 --------------- ATATÜRK'ÜN TARİH GÖRÜŞÜ(DÜNYA VE TÜRK TARİHİ) http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=864.0 ------------ DİKİLİTAŞ'IN SIRRI-1 http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3781.0 DİKİLİTAŞ'IN SIRRI-2 http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3782.0 ----------- Türklere Uygulanan Soykırımlar... http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=52.0 ----------- TÜRK KİMLİĞİ ÜZERİNE DERLEME http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=182.0 -------------- ETRÜSKLER ve ANADOLU’nun TARİHSEL SAHİPLERİ http://balybey.blogspot.com/2008/11/etrskler-ve-anadolunun-tarihsel.html ----------- YAĞMUR DUASI;3240 YIL ÖNCE DUA YERİNE BARAJ YAPILIYORDU http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=743.0 ----------- ANADOLU 15 BİN YILDIR TÜRK YURDU http://kalem35.blogspot.com/2008/01/anadolu-15-bin-yildir-trk-yurdu.html ---------- Karadeniz'de Etnik Kozlar./PONTUS RUM:PONTUS RÜYALARI/TÜRK ORDUSUNUN EVRENSEL UYGARLIKLARDAKİ DEĞERİ BİÇİLMEZ YERİ http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1702.0
**************
Yazının baş tarafı
http://ahmetdursun374.blogcu.com/dejenerasyon-ve-dezenformasyon-bir-arada-1/6586033
|
|
Bağlantı
|
19/12/2009 - DEJENERASYON VE DEZENFORMASYON BİR ARADA-1
DEJENERASYON VE DEZENFORMASYON BİR ARADA-1
Biz tarihimizi nedense Amerikalı,İngiliz,Alman vs..olmaz ise kabul etmiyoruz. İşte sorun da buradadır. Bakınız çoğunun yapmak istediğini Can Dündar'da yapmıştı. Lakin eline ne geçti? Bakalım ne yapmış ve çoğu ne istiyormuş?Daha evvel ki yazımı buradan yineleyim. MUSTAFA değil,Kitabın Asıl adı Ölümsüz Atatürk'tür.
Kitabın adı:Ölümsüz Atatürk Yaşamı ve İç Dünyası Orjinal isim:Immortal Atatürk A Psychobiography Norman Itzkowitz,Vamık D.Volkan ------------------ Ölümsüz Atatürk'ü,Norman Itzkowitz ile birlikte yazmıştır. http://www.ideefixe.com/kitap/kitap_oku.asp
Biyografiler,Vamık Volkan..Bakınız... http://www.harbiden.gen.tr/biyografi/Vamik_Volkan.html
Asıl ismi Vamık Cemal olmasına rağmen,İngilizlerin Cemal'i D.şeklinde kısaltması ile hem pasaportunda hem de Amerikan kimliğinde artık Vamık D.Volkan olarak bilinen ünlü psikoanalist,1932 yılında doğduğunda Kıbrıs'ta iki toplumlu bir hayat söz konusuydu.
(NOT:Bu nedenle bazı kaynaklarda adını Vamık D.Volkan olarak görebilirsiniz.)
2000 yılında İzak Rabin İsrail Çalışmalar Merkezi "Onursal Rabin Öğretim Görevlisi" unvanını verir Volkan'a.
Vamık Volkan,eski ABD Başkanı Jimmy Carter'ın Merkezi Görüşmeler Ağı'nda (INN) da üye olarak çalışmalar yürütür.
Daha pek çok ödül ve unvana sahip Volkan,Richard Nixon ve Bill Clinton'a danışmanlık yaptığı bilgisinin ise doğruyu yansıtmadığını söylemektedir.
Volkan kendisi için şöyle diyor: "Bütün gazetelerde her gün yanlışlar çıkıyor. Bilhassa bu, Türkiye'de çok daha fazla. Her konuştuğunuzda yanlış bir şey yazıyorlar. Bir zaman ben Musevi'ydim, bir zaman Rum, bir zaman Ermeni. Bir zaman Beyaz Saray'ın danışmanıyım, bir zaman Bosna'da çalıştım, bir zaman Türkiye'ye 15 sene gelmedim. Her zaman bir şey atıyorlar."
Kimdir bu şahıs: Amerika'da yaşayan bir profesör. Başbakanlık Psikolojik Savaş Merkezi'nin kurucusu. Psikiyatri uzmanı. Kıbrıs kökenli... "Ölümsüz Atatürk" adlı bir kitabı Türkiye'de yayınlandı. http://www.gasteci.com/haber7493.htm
Volkan Akıl ve İnsan İlişkileri Merkezi'ni kurar. Politik psikoloji ile ilgilenenleri burada bir araya getirip konuşturur.
Bir süre sonra Politik Psikoloji Derneği kurulur. O da kurucuları arasında yerini alır. Politik psikolojiye ilgi hızla artar. Derneğin üye sayısı da binlere ulaşır. Derneğin dördüncü başkanlığına Vamık Volkan getirilir. Volkan, bu çalışmaları sırasında Sovyet büyükleri ile Amerikan büyüklerini bir araya getirmeyi düşünür. Başarır da... Sovyet Lideri Mihail Gorbaçov ile tanışır.
Eski Sovyet topluluklarıyla alakalı,aynı Arap-İsrail konusunda yaptığı gibi,7 sene Ruslarla Baltık ülkeleri arasındaki ilişkilerin gayriresmî diplomasisini yapar.
Estonya ile Ruslar arasındaki sorunları politik psikoloji açısından ele alır. Bunu hem Akıl ve İnsan İlişkileri adını verdiği kendi merkezi hem de Jimmy Carter'ın yönetimindeki merkez adına gerçekleştirir.
Volkan, Saddam'ın Kuveyt'i işgal ettiği 1991 yılında da emirin parasıyla burada incelemeler yapar: "Sosyal teşhis kondu orada,travma olduktan sonra bir toplumda neler yapılması gerektiğiyle ilgili olarak."
Yugoslavya'nın çöküşünden sonra Boşnaklardan ziyade Hırvatlarla Sırplar arasında bir çalışma yürütür. Buradaki araştırmalar için para çıkmadığından bu süreç uzun sürmez.
Volkan ayrıca,Gürcülerle Güney Osetyalılar arasındaki anlaşmazlıkları da inceler.
1993 senesinde ise FBI,Texas Waco'da, lise terk bir rock şarkıcısı David Koresh tarafından kurulmuş bir tarikatin kendilerine Davidians denilen üyelerine operasyon düzenler.
Volkan,psikoloji ve psikiyatri çalışmaları yapar yanına gelenlerle: "Bir tek Abdülkadir (Çevik) bu işlerle çok ilgili.O Türk Politik Psikoloji Merkezi kurdu.Ve onların daveti ile,hangi seneydi,onu da bilmiyorum (1994).
Dediler ki politik psikoloji yapıyorsunuz. Türk büyükleri ile Kürt büyüklerine bir konuşma yapılsın. Benim kafamda,5-10 kişi bir odaya gireceğiz de konuşacaklar ve bir süreç ortaya çıkacak fikri var. Ne safmışım. Biz 3 kişi geldik Türkiye'ye. Biri,benimle Atatürk kitabını yazan tarihçi Norman Itkowitz,ben ve biri daha.
Benim anladığım,Yıldırım Aktuna'ya bağlı yapılacakmış bu işler. Götürdüler bir yere,baktım 300 kişi. Bağırıyorlar,çağırıyorlar "Burayı bölmeye mi geldiniz?"
Aktuna da orada oturuyor.Toplantı hemen bitti.Otele döndüm,bana gazeteciler telefon ediyor. "Niye geldin? Ne yapacaksın? Korktum vallahi."
Son dönemlerde Batı ile İslam dünyası arasında yaşanan kopuklukla ilgili bir çalışma yapmayı düşünen Vamık D. Volkan,El Kaide ile Bush'un temelde farklı olsa bile düşünce olarak aynı olduğunu söylüyor. Çünkü "Ya benim tarafımdasın ya karşı taraftasın" diye sert bir çizgi çekmiş ikisi de diyor.
Peki Fethullah Gülen'in dinlerarası diyalog çalışmalarından haberdar mıydı Volkan? Konuşmalarında,Türkiye'de özellikle din konusunda incelemeler yapmadığını sık sık vurgulayan Volkan, Tiran'daki bir Türk okulunu gezip,yapılanlardan gurur duyduğunu söylese de bu konuda bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğunu da şu sözleri ile ortaya koyuyordu:
"Okuldakiler dediler ki 'Gelin yemek yiyelim' filan.Gidince baktım ki bunlar benim kimliğimde olan Türkler değil.Ben başka türlü yetişmişim.Bunların hanımlarının başları kapalı,yerde oturup yemek yerler.Anlayamadım bunu."demektedir.
Ayrıntılar için bakınız.... http://www.harbiden.gen.tr/biyografi/Vamik_Volkan.html ************* Bazı yorumlardan: ÖLÜMSÜZ ATATÜRK " Ölümsüz Atatürk",Vamık D.Volkan ve Norman Itzkowitz tarafından kaleme alınmış ulu önderimizin psiko-biyografisi."2005 Nobel Barış Ödülü"ne de aday gösterilen Volkan,Virginia Üniversitesinde psikiyatri profesörüdür.
Atatürk,ulusal bir lider olarak kendi vatandaşları için vazgeçilmez,ülküleştirilmiş bir öneme sahiptir.
Atatürk,bir simge ve bir kavram olarak yaşamaya devam etmiştir ve edecektir. Atatürk ölmemiştir,kalbimizde yaşamaktadır.Bu kitap,ulusu tarafından böylesine ülküleştirilen bir liderin kendi iç dünyasıyla dış dünyası(Kurucusu olduğu Türkiye olarak)arasında oluşan karşılıklı etkileşimi çözümlemeye çalışmaktadır.
Her ölümlü insan gibi Atatürk'ün de özel bir yaşamı,bu yaşamda karşılaştığı güçlükler,travmalar,çatışmalar ve engellemeler vardır:
Mustafa Kemal'in ilk düş kırıklığı,bebeğine yeterli anne sütü veremeyen kederli bir anneye sahip olması dolayısıyla yaşanmıştır.
Anne kederlidir,çünkü Mustafa Kemal'den önce 3 bebeğini kaybetmiştir. Bu durum, Mustafa Kemal'de şöyle bir bilinçdışı arzuya yol açmıştır;yüreği yaralı,kederli anneyi daha verici bir anne olabilmesi için onu bulunduğu kederden kurtarma arzusu.
Bu amaç ülküleştirilmiş ve ülkesini kurtarmaya yönelik bir arzu haline gelmiştir. Bu iki amaç,M.Kemal'in bilinçaltında birbiriyle bağlantılıdır.
Bu nedenle,19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışın onun için psikolojik bir anlamı da vardır. Volkan'a göre; ödipal yaşa geldiğinde M. Kemal,annesine ilişkin 2 imgeye sahiptir.
Birincisi;yeterince iyi olmayan kederli bir anne, ikincisi;oğlunu özel bir varlık olarak gören bir anne.
Bunu sonucu olarak M. Kemal,iki benlik duygusu geliştirdi;bir yandan yoksun,bağımlı ve duygusal olarak açtı. Diğer yandan da kimseye benzemeyen özel bir kişiydi ve her şeye kadirdi.
Bu durum,yaşamının ileriki yıllarında da onu etkiledi.Örneğin;sahip olduğu abartılı öz-kavramını destekleyecek,onu takdir edip hayranlık gösterecek kişiler aramaya yöneldi.Ona takdir ve hayranlık göstermeyen kişiler,karşılarında gergin ve sinirli bir M. Kemal buldular.
Ödipal döneminin en yüksek noktasında babasını kaybetmiş olması da M. Kemal için önemli bir travmadır. M.kemal'in bu noktada baba ile ilgili iki imgesi vardır.
Birincisi,ülküleştirilmiş baba,ikincisi düşkün,kendini alkole vermiş baba imgesi,(Zübeyde Hanım, Ali Rıza Bey'in ölümünden önceki son 3 yıl ruhsal çöküntü yaşadığından söz etmiştir).
M. Kemal,kötü baba imgesinden uzak kalmaya çalışarak kendisini ülküleştirilmiş olanla özdeşleştirdi. Bunun sonucu olarak kendi yazgısını tek başına belirleyebilen bir çocuk olduğuna ilişkin inancı pekişti. Bu inancının bir sonucu olarak annesinin isteğinin tersine modern bir askeri eğitim almaya karar verdi.
Bu baba ile özdeşleşmeye yönelik bir girişimdi. Burada bir başka nokta da,idealize edilmiş baba tarafından tespit edilmiş doğrultuda ilerlemezden önce dindar annenin doyurulması temasıdır.
Örneğin;baba batı normlarına uygun Şemsi Efendi İlkokuluna gitmesini ister,ancak,Zübeyde hanım,dini kökenli bir okul olan mahalle mektebini tercih eder.
Ali Rıza Bey önce mahalle mektebine kayıt yaptırıp daha sonra kaydı Şemsi Efendi İlkokuluna aktararak bir çözüm bulur.
M.Kemal'in yaşamının ileriki yıllarında da bu tema göze çarpar. Örneğin;ailesiyle beraber Müslüman yaşam tarzına uygun gündelik bir yaşam sürerken diğer yandan İstanbul'un batılılaşmış semtlerinde farklı bir kişiliğe bürünebilmektedir.
Atatürk'ü anlamak,onu bir insan olarak tanımaktan geçmektedir.Bu nedenle Ölümsüz Atatürk (şimdiki adı filme konu olan hali ile MUSTAFA)okunması gereken bir kitaptır. Figen Nas Sağlam,Psikolog Kaynak: http://www.psikiyatrivehayat.com/ataturk.htm ************ Türkler ve Yunanlılar,Çatışan Komşular http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=12982 *************** Vamık D.Volkan,Kıbrıs: Savaş ve Uyum–Çatışan İki Etnik Grubun Psikanalitik Tarihi,Everest yayınları.
Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Kemal Yavuz ilk kez İslamcı-Ulusalcı ittifakından bahseden kişi olarak öne çıkmaktadır.
Ve bir zamanlar Kızılelma koalisyonu olarak da anılan grubun içine İslamcılar da dahil edilmeye çalışılmıştı. Bunları nereden biliyoruz.
Yeni Furkan dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Sadettin Ustaosmanoğlu,Aktüel dergisinin(17-23 Temmuz 2008)sorularını cevaplarken bu konuya da temas etmiş.
Kendilerine Sultan Galiyevci adını veren ulusalcı ekipten bahsedilir.
Galiyevci ekibin şartları ise şuymuş:
Siz İslam devriminden bahsetmeyecek ve Kemalizme saldırmayacak,ilişmeyeceksiniz,biz de şeriata saldırmayacağız...
"Bu ekibin Attila İlhan'ın fikir örgüsüne yakın durduğu anlaşılıyor.Ustaosmanoğlu,bilmeden şu an Ergenekon davası yüzünden içeride olan zihin kontrolü meselesinde uzman olan Erkut Ersoy'la görüştüklerini de hatırlıyor.
Yine aynı bağlamda,Ümit Sayın'ın da kendilerine karşı bir cinlik yaptığını da düşünüyor. Zihin Kontrolcülerinin liderlerine gelerek "Kemalizmin felsefesini yaz" dediklerini de ifade ediyor.
Aslında beyin yıkama veya zihin kontrolü ötedenberi bilinen bir husus. Acaba Hasan Mezarcı gibiler böyle bir ameliyeye mi maruz kaldılar?
28 Şubat sürecinde Kıbrıslı Vamık Volkan'ı da bu işin psikolojik kısmıyla ilgilendiği ileri sürülüyor.
Vamık Volkan çadır modelinde 20 büyük-grup kimliğini, kişinin bireysel kimliğini temsil eden giysisinin üzerinde bulunan, o gruptan olan tüm bireyleri örten bir çadır bezi ve liderin çadırın direği olduğu bir imgeyle tasavvur eder.
Bu çadır bezi,aslında bireyleri biz-lik duygusu altında bir araya getirir,çadırın dışı ile içi arasında bir sınır oluşturur ve dışarıdan gelecek tehdide karşı grubu korur.
Ancak çadır bezinde bir yırtık ya da direğinde bir sarsılma olursa,grubun biz-lik duygusu artar ve bireyler bir çadır altında yaşıyor olduklarını daha belirgin olarak algılarlar.Hatta bu tehlike durumlarında büyük-grup kimliği bireylerin kişisel kimliklerinden daha önemli hale gelir.
Bu model içinde dile getirilmeyen ancak önemli olduğu düşünülen bir boyut da bahsedilen tehdidin niteliğidir. Tehdit, grubun "grup-varlığına" tehlike oluşturabilecek her şey olabilir.
Gerçek bir tehlike olabileceği gibi, aslında olmayan ancak öyle algılanan bir tehdit de aynı şekilde büyük-grup kimliğini ateşleyebilir. Önemli olan o tehditle ilgili algının grup üyeleri tarafından paylaşılıyor olmasıdır.
Bu"Şokları" toplum üzerinden emerek karşı psiko- teknik atakla yanıtlamakta ciddi sorunlarımız var. Elimizde mevcut birçok olanağı karşı "şok" atak olarak kullanamıyoruz.
Onu da Sn Prof..Vamık Volkan bey'e soralım! Bunun için önce Amerika'ya sonra da "bir yerlerin"psiko-teknik laboratuarlarına girme izninizin olması gerekiyor!
Ne diyordu? ("Irak'ı doğru düzgün araştırmadan girdiler "bizimkiler" (kimmiş bu sizinkiler Volkan Bey?)sonrasında gördük işte ne işler açtılar başlarına (yine) "bizimkiler"!").
Homeros'un bu dizelerini hep kulaklarıma küpe ettim:"Ama bir gün tanrılar nefret etti ondan,Aleion ovasında kaldı tek başına,İnsanlardan kaçarak yedi kendi kendini.."
Prof.Dr.Abdülkadir Çevik'in kendini anlattığı yazıda Prof.Dr.Vamık Volkan'dan bireysel ve grup psikoterapileri ile psikoanalitik psikoterapi eğitimi aldığını da söylerken Sayın Volkan hakkında bazı detaylar verdiğini de göreceksiniz. Bakınız... http://www.medimagazin.com.tr/mm-prof-dr-abdulkadir-cevik-h-48075.html Ahmet Dursun
2.Bölüm:
http://ahmetdursun374.blogcu.com/dejenerasyon-ve-dezenformasyon-bir-arada-1/6586033
|
|
Bağlantı
|
16/12/2009 - Devlet herkese e-mail adresi verecek
Devlet herkese e-mail adresi verecek

TTNET’ten E-Postalarımıza sansür (Okuyunuz)
28 Kasım 2009 Cumartesi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer, "Anaposta Projesi" kapsamında, her çocuğun doğar doğmaz nüfus cüzdanında yazılı olan bir posta adresine sahip olacağını bildirdi. Yerli arama motoru kurulması çalışmaları kapsamında "Anaposta Projesi"ni de yürüttüklerini anlatan Acarer, şöyle konuştu:
"Proje kapsamında, 70 milyon vatandaşımızın her birine 10 GB mail kotası olan bir elektronik posta adresi verilebilecek. Her çocuk doğar doğmaz nüfus cüzdanında yazılı olan bir posta adresine sahip olacak.
70 milyon kişinin T.C. kimlik numarası eşleşmesi seviyesinde kullanılabileceği bir mobil ağ sağlanmış olacaktır. Yahoo, Hotmail, Gmail gibi yabancı ve güvenli olmayan posta adresleri ve ağları kullanılmamış olacak.
İslam ülkeleri ile Türk cumhuriyetleri, Türkiye'nin posta altyapısını tercih edeceklerinden, uluslararası büyük bir ağ ve internet haberleşme ortamı sağlanmış olacak."
Projenin yazılım altyapısının tamamlandığına ve test uygulamalarının başlatıldığına dikkati çeken Acarer, "Bu ölçekte geliştirilecek bir projenin uygulamaya sunulması ve ulusal bir e-posta altyapısının kurulması, teknik, ekonomik ve soysal açıdan ülkemize büyük prestij ve kazanımlar sağlayacak" dedi. hurhaber.com
|
|
Bağlantı
|
16/12/2009 - EMAİL VE MSN ADRESLERİNİZİ KİMLER NASIL BULUYOR
EMAİL VE MSN ADRESLERİNİZİ KİMLER NASIL BULUYOR
Merhaba arkadaşlar. Belki bir çoğumuz dikkate almıyor ama bence güvenlik ve spam maillerden (sizin isteğiniz olmadan size gönderilen reklam amaçlı maillere spam denir) korunma açısından çok önemli bir konu. Size tanımadığınız insanlar ya da kendi şirketlerinin reklamını yapmak için firmalar size mail gönderdiğinde, veya tanımadığınız kişiler sizin msn adresinizi eklediklerinde "ya bu insanlar benim mail adresimi nerden buluyor?" dediğiniz olmadı mı hiç?".
Hiç tanımadığınız insanlardan mailler alıyor ve hatta msn davetleri alıyor musunuz. Evet, bu olay çok oluyor. Eğer mailinizin ve msn lerinizin başkalarının eline geçmesini istemiyorsanız bu maili okuyun, uygulayın ve mutlaka mail listenizdeki arkadaşlarınızla paylaşın. Eğer "mail adresime tanımadığım da olsa herkes mail yazabilir ve tanımadığım insanların da msn mi eklemelerinde sakınca yok" derseniz bu maili okumadan silebilirsiniz:) Mailimi kimler nasıl buluyor ve msn mi tanımadığım kişiler nasıl bulup ekliyor sorusunun cevabı ve bu durumlardan nasıl kurtulacağınızın cevabı bu mailde açıkça anlatılmıştır. Ayrıca mailimin ekinde konuyla ilgili bir slayt gösterisi var. Önce kısa kısa bilgi verip sonra dilimin döndüğünce konunun önemini anlatmaya çalışacağım. Anlatırken de elimden geldiği kadar en alt seviyede anlatmaya çalışacağım. Bu maili bilgisayarı yeni öğrenen, ilk defa internete mail atmaya hazırlanan birinin bile anlayabileceği kadar basit bir dille anlatmaya çalışacağımdan mailim, olması gerekenden biraz daha uzun bir anlatımla yazılmış olacaktır. Bu yüzden bir çoğunuza (internet ve bilgisayarda tecrübeli olanlara) çok gereksiz şekilde basit anlatım gibi gelebilir. From (Kimden): Mailin size kimden geldiğinin bilgisi bulunur. Yani elektronik mektubu gönderen kişinin elektronik mektup adresi yer alır. Bu kısımda e-maili gönderen kişinin e-mail ayarlarına bağlı olarak adı veya e-mail adresi görünebilir. To (Kime): Mailin sizin tarafınızdan kime gittiğinin bilgisi bulunur. Yani bu kısımda, elektronik mektubu kime gönderecekseniz, emailinizin gönderileceği kişilerin elektronik mektup adresleri yer alır. Bu kısma e-mail gönderilecek kişinin e-mail adresi açık bir şekilde yazılmalıdır. Örnek: huseyin@mynet.com Eğer posta birçok kişiye aynı anda gönderilecekse, maillerin aralarına virgül koymak suretiyle birçok kişinin e-mail adresi yazılır. Ör: huseyin@mynet.com, ahmet@yahoo.com, derya@gmail.com, selma@hotmail.com gibi.
Begendiğiniz ve paylaşmak istediginiz herhangi bir maili, mail listenizdeki kayıtlı olan arkadaşlarınıza göndermek istiyorsunuz diyelim.
Arkadaşlarınızın mail adreslerini To (kime) kısmına yazarak gönderirseniz, gönderdiğiniz mailinizi alan kişi, bütün mail gönderdiğiniz arkadaş listenizi görecektir. Anlayacağınız, maillerinizin tanımadığınız insanların eline geçmesinin ve sizi tanımadığınız kişilerin msn lerine eklemesinin en büyük sebebi maillerin to (kime) kısmına yazılarak gönderilmesidir. Zaten to (kime) yazıyor, kimlere demiyor, yani çoğul ifade yok. Subject (Konu): Kısaca mektubun ne ile ilgili olduğu, yani konusu, amacı yazılır. (Genellikle birkaç kelime yazılır.) Cc (Bilgi): Türkçe email servisi veren emaillerde mail yazmaya kalktığınızda "bilgi" adıyla gözünüze görünür. Cc (bilgi), e-posta içeriği ile 2. dereceden ilgili kişileri bilgilendirmek, bu maili onların da görmesi içindir. Yani e-postanın kopyasını başka bir kişiye ya da kişilere göndereceksek onları da bilgilendirmek amacıyla e-mail adresleri Cc (bilgi) yazılır.
Örneğin Ahmet'e mail göndereceksiniz ama gönderdiginiz mailden Ali' nin de haberi olsun istiyorsunuz. Ahmet'in adresini To (kime) kısmına, Ali'nin adresini de Cc (bilgi) kısmına yazarak maili göndermeniz gerekir. Cc kısmına adresini yazdıkların kişiler, senin maili kime gönderdiğini (to kısmında senin maili kime ya da kimlere gönderdigini) ve Cc kısmındaki adresler de kendileriyle beraber emailin gittigi diğer kişileri de görür. Maili gönderdiğin kişi de Cc kısmındaki mailin gittigi diğer kişileri, yani kendisine gönderdiginiz emailden kimlerin haberi olduğunu görür. Bcc (Gizli): Bu yazıdaki en önemli, dikkatinizi çekmek istediğim ve maillerinizin başkaları tarafından bulunamaması için dikkat edilmesi gereken en önemli kısma geldik.
Bcc nin Cc den tek farkı, Cc nin gizli hali. Türkçe email servisi veren emaillerde mail yazmaya kalktığınızda "gizli" olarak gözünüze görünür. Kullanımı Cc ile aynı. Yalnız, maili gönderdiginiz, yani mailinizi alan kişiler To ve Cc alanlarına yazarak gönderdiğiniz mail adreslerini görebilmelerine karşın, Bcc alanındaki bilgileri, Bcc' ye yazılarak Bcc' den gönderilen mail adreslerini göremezler. Bcc kısmındakiler ise birbirlerini göremezler ama mailin kime gittiğini (yani to kısmını) ve kimlerin bu mailin gittiginden bilgilendirildiklerini (yani Cc kısmını) görürler. Eğer Mailinizi bir kişiden fazla kişiye ve gruba yollayacaksanız mutlaka Bcc yi kullanın. Diyelim ki bir mail hazırladınız ve bunu adres defterinizdeki herkese göndereceksin. Mailini hazırladıktan sonra, mailini göndereceğin bütün email adreslerini to (kime) yerine Bcc (gizli) kısmına yaz. Böylece Bcc kısmına mailini yazdığın 1000 kişi de olsa, 1000 kişiye de aynı anda maili gönderecek olsan, emailini alacak kişilerin hiçbiri birbirini göremeyecek, sanki emaili sadece sizden kendilerine geliyor görürler. Mail sadece kendilerine gelmiş, başka kimseye gitmemiş zannedecekler, yani mailinizin gittiği diğer adresleri göremeyeceklerdir. Bcc deki adreslerin hepsi to ve cc kısmını görür ama birbirini göremezler. Mailinizi toplu yollayacaksanız maili göndereceginiz adresleri mutlaka Bcc ye yazın ki başkaları (ornegin kötü niyetli kişiler olabilir yada mail adreslerini spam amaçlı kullanan kişi yada şirketler olabilir) listenizdeki email adreslerini alamasın ve arkadaşlarınız bu durumdan, yani sizin dikkat etmemeniz yüzünden zarar görmesin. Ben el alışkanlığı yapmışımdır. Hazırladığım maili tek kişiye de gönderecek olsam adresi bcc ye yazarak mailimi gönderiyorum. Ayrıca şu da çok çok önemli. Diyelim ki bir arkadaşınız size bir email gönderdi. Siz de bu emaili beğendiniz ve bu size arkadaşınızdan gelen emaili, kendi kişi listenizdeki arkadaşlarınıza ileterek onlarla da paylaşmak istiyorsunuz. İlet dedikten sonra emailinizin içinde bu emailin size kimden, hangi email adresinden geldiği bellidir.
Gelen maili arkadaşlarınıza gönderirken, mailinizin içinde görünen bu emailleri de silerek gönderin ki, karşı taraf emailin size kimden geldiğini ve de size o maili gönderenin email listesindeki arkadaşlarını da göremesin. Bazen bana gelen bir emaili okumak için açıyorum.
Mailimin içinde o kadar çok adres görüyorum ki, adreslerin çokluğundan mailin asıl konusunu bile bulmakta zorlanıyorum. Her emaili alan, arkadaşlarına göndermek için "ilet" dedikten sonra mailinin içindeki adresleri temizlemeden arkadaşlarına ezbere göndermiş. Mailin ilk çıktığı yerden tutun da, mailin dolaşarak bana geldigi bütün adresler ve bu adreslerin bütün kişi listesindeki adresler de ortada. Yapmanız gereken çok basit. Size gelen bir maili arkadaşlarınızla paylaşmak istiyorsunuz. "İlet" dedikten sonra maili göndereceginiz adresleri bcc ye yazın, sonra da mailinizin içinde görünen adreslerin tamamını sildikten sonra "ilet" diyerek mailinizi tertemiz şekilde gönderin. Böylece hem kendinizin mail adresinizi, hem de arkadaşlarınızın maillerini tehlikelerden korumuz olursunuz ve böylece mail avcılarına fırsat vermemiş olursunuz. İnternet ve bilgisayarı yeni kullananlar için ayrı bir bilgi vereyim. "Maili gönderirken mailimin içinde o kadar çok adres var ki silmek saatlerimi alır" diyorsanız çözüm şu. Toplu görünen adresleri bir hamlede tamamen silmek için farenizle en baştaki adresin üzerine gelin ve farenizi tıklayarak adreslerin üzerinde gezdirin. Fareyi üzerinde gezdirdiginiz adresler siyahlaşacak, yani seçili hale gelmiş olacak. Adresleri tamemen seçtikten sonra enter düğmesinin üstündeki geri ok işaretine tıklayın. adreslerin tamamı aynı anda ve bir hamlede silinmiş olur. Not 1: Bu bilgilerin dogruluğunu kontrol etmek isteyenler (olur ki bilgisayarda ya da internette yeni olabilecek arkadaşlar varsa) googleden From, Cc, Bcc, Subject olarak yazıp aratabilir ve doğruluğunu gözleriyle görebilirler. Not 2: Bu emailimi yazarken emailimin başında "Anlatırken de elimden geldiği kadar en alt seviyede anlatmaya çalışacağım. (Bu maili bilgisayarı yeni öğrenen, ilk defa internette mail atmaya hazırlanan birinin bile anlayabileceği kadar basit bir dille anlatmaya çalışacağım.) demiştim. Bu yüzden genellikle kullanılan mail servislerine göre açıklama yapayım. Mynet kullanıcıları için açıklama: Mynet kullanıcıları göndermek istedikleri emaili hazırlayıp göndermek için "adres defterimden ekle" dediklerinde çıkan kutudan bu emaili kime To, kime Cc ve kimlere Bcc ile göndereceklerine karar verip (bu kutuda email listenizde kayıtlı olan her arkadaşınızın emailinin önünde To, Cc ve Bcc seceneklerini işaretleyebileceğiniz ufak kutucuklar var) ilgili kutuyu işaretleyip gönderebilirler. Windows live Hotmail kullanıcıları için açıklama: Mailinizi açtınız ve posta kutunuzdanız diyelim. Live Hotmail kullanıcıları emaili göndermek için new ya da yeni düğmesini tıkladıklarında email yazacakları sayfa karşılarına çıkar. Ama ilk bakışta sadece kime seçeneğini görürsünüz. Bilgi (cc) ya da gizli (Bcc) seçeneğini göremezsiniz. Hemen burada Bilgi ve Gizli alanlarını göster yazar. Bilgi ve Gizli alanlarını göster yazısına tıkladığınızda bilgi (cc) ve gizli (bcc) bölümleri hemen karşınıza çıkacaktır. Burada gördüğünüz To (kime), cc (bilgi) ve bcc (gizli) yazılarından birinin üzerine tıklayın. To (kime), cc (bilgi) ve bcc (gizli) seçeneklerinden hangisine tıkladıysanız onla ilgili kişi ekleme kutunuz açılacak ve eklediginiz bu adresler seçtiginiz bölüme (kime, bilgi ya da gizliden hangisine tıkladıysanız o bölüme) eklenecektir. Tabii ki Gizli ile gönderin ki mail listenizdeki arkadaşlarınızı maili gönderdiginiz kişi görmesin. Aynı zamanda bcc ile maili gönderdiğiniz bütün kişiler birbirlerinin adreslerini göremeyecek ve mail sadece sizden ona gidiyor gibi görünecektir. Yahoo kullanıcıları için açıklama: Yahoo email kullanıcıları emailini yazarak hazırlayıp göndermeye hazır olduğunda, To kısmının hemen üzerinde görecekleri insert adress (adres ekle) yazısına tıklayarak açılan kutudan ilgili kutuyu işaretleyip (bu kutuda email listenizde kayıtlı olan her arkadaşınızın emailinin önünde To, Cc ve Bcc seçeneklerini işaretleyebileceğiniz ufak kutucuklar var) sonra da insert checked contacts tıklayarak maillerini gönderebilirler.. Gmail kullanıcıları için açıklama: Gmaili kullanan arkadaşlar email yazmak için posta oluştur dediklerinde Cc ve Bcc yi çok kolay göreceklerdir. Cc ya da Bcc ye tıklayın ve adresleri to kısmından kes yapıştırla göndermeyi istediğiniz bölüme yapıştırın ve gönderin. Outlook kullanıcıları için açıklama: Outlooku yeni yeni kullanmaya başlayanlar için ufak bir bilgi vereyim. Outlook ayarını ilk yapıp kullanmaya başladığınızda sanki outlookta Bcc yokmuş gibi görünür. Yani posta oluştur deyip açılan sayfada emailinizi yazıyorsunuz ama burada Bcc göremiyorsunuz. Bu durumda Görünüm menüsünden "tüm üst bilgi" seçeneğini tıklayın, böylece bcc meydana çıkacaktır. Sonra da araçlardan alıcıları seç diyerek mail göndereceğiniz adresleri to, cc ya da bcc ye aktarabilirisiniz.
İzleyin...
mail_forward_ederken_dikkat_!.pps
|
|
Bağlantı
|
12/11/2009 - KURAN'DA MATEMATİK HATASI
KURAN'DA MATEMATİK HATASI
Önce konumuzla ilgili Kuran ayetlerini görelim:
Nisa Suresi/11. Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size, fayda bakımından daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş farzlardır (paylardır). Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Nisa Suresi/ 12. Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır (zevcelerinizindir). Eğer bir erkek veya kadının, anababası ve çocukları bulunmadığı halde (kelâle şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi hakkıyle bilendir, halîmdir.
Bu ayetlere göre varsayalım ki, bir adam öldü ve geride üç kız evlat, bir ana, bir baba ve eşini bıraktı.. Yukarıdaki ayetlere göre miras paylaşımı şöyle olacaktır:
Üç kız evlada mirasın 2/3'ü, ana ve babanın her birine 1/6, karısına 1/8 kalacaktır.
Bu durumu, matematiksel olarak hesaplarsak:
(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur! (Halbuki 1,0 olması gerekirdi!..)
Bu sonuç Kur'an'da verilen oranların hatalı olduğunu göstermektedir. Çünkü mirasın %112,5 u mirasçılara dağıtılamaz. Böyle %100'ün üstünde bir dağıtım yapmak imkansızdır.
ÖRNEK:[/b Adam ölüyor. Geride kalan varisler şunlar; eşi, 3 kız çocuğu, annesi ve babası..
Buna göre miras dağıtım oranları Nisa suresi 11. ve 12. ayetin de şöyle bildirilmiştir:
Kız çocuklarına mirasın 2/3 ü Anneye mirasın 1/6 sı Babaya mirasın 1/6 sı Eşine mirasın 1/8 i ------------------------------------ Adamın kalan mirasını 120 milyar farzedelim:
120 x 2/3 = 80 çocuklara 120 x 1/6 = 20 anneye 120 x 1/6 = 20 babaya ------------------------------ toplam = 120 Görüldüğü gibi mirastan eşe hiç para kalmadı.
Eğer eş de almış olsa; 120 x 1/8 = 15 Eşe düşen pay ---------------------------- Toplam = 135 olacaktı.
Halbuki ortada 120 milyar var. Eşe 1 kuruş dahi kalmadı.
İşte bu Kur'an ayetlerinin hatalı olduğunu gösterir.
Halife Ömer'in Hataya Karşı Avl Yöntemi:
Bu hatayı düzeltmek için Ömer "avl", "avliye" olarak adlandırılan basit bir yöntem geliştirdi. Bu yöntem allah’ın verdiği oranlardan yola çıkıp bir noktada ufak bir değişiklik yaparak oranların tümünü değiştiren ve toplamı %100 olacak yeni oranlar elde eden bir yöntemdir... Günümüzde İslam hukuku miras konusunda bu yöntemi esas alır.
Avl yöntemiyle bir anlamda Kur’an ayetlerinin dışına çıkılmakta ve Kur’an’a göre şeriat uyguladıklarını söyleyenler, mecbur kalarak kendi uydurdukları hüküm ve yöntemi kullanmaktadırlar.
Avl yöntemi ile şu yol izlenir :
2/3 + 1/6 + 1/6 + 1/8 = 48/72 + 12/72 + 12/72 + 9/72 = 81/72 = 1,125
Burada payda 24’e değil de 72’ye yükseltilmiştir. Sonucun 1 çıkması içinse
Payda 81 yapılır;
48/81 + 12/81 + 12/81 + 9/81 = 81/81 = 1
Yani matematik olarak yanlış olan ama çaresiz ve zorunlu kalınarak hileli bir yöntemle
oranlar değiştirilmek suretiyle paylaşımın sağlanması yoluna gidilmiştir.
Böylece yeni oranlar: üç kızın toplam payı= 48/81 annenin payı= 12/81 babanın payı= 12/81 zevcenin payı= 9/81 olacak şekilde değiştirilmiş olur.
Tabi elde edilen bu oranlar ayetlerde ifade edilenlerden farklıdır. Ayetlere baktığımızda bu oranları göremeyiz. Bu oranların sadeleştirilmiş şekillerine de bakalım:
üç kızın toplam payı = 48/81 = 0,593 Halbuki Kur'an 2/3 = 0,666 diyor babanın payı = 12/81 = 0,148 Halbuki Kur'an 1/6 = 0,166 diyor annenin payı = 12/81 = 0,148 Halbuki Kur'an 1/6 = 0,166 diyor zevcenin payı = 9/81 = 0,111 Halbuki Kur'an 1/8 = 0,125 diyor
Görüldüğü gibi ayetlerde belirtilen oranların kullanımı mümkün olmadığı için bu oranlar değiştirilmiştir ve başka oranlar kullanılmaktadır.
Böyle basit bir dört işlem hatasının, her harfi, her kelimesi Allah sözü olduğu bildirilen Kur'an'da yer alması, Allah gibi kusursuz bir varlığın hatası olmasa gerek. O halde, bu hatanın sebebi ne olabilir dersiniz?
Bu, Kur'an'ı Muhammed'in uydurduğunun en önemli delili midir?
Bu hata şimdiye kadar izah edilememiş, mantıklı, bilimsel bir yanıt verilememiştir.
Diğer çelişkiler "müphemdi, müteşabihdi " diyerek, kelimeleri çarpıtarak, tahrif ederek, yanlış bilgiler verip demagoji yaparak bir şekilde geçiştirilebilir. Ancak Matematik laf değil, işlem ister. Matematik de mecazilik, müteşabihlik sökmez.
Nitekim Halife Ömer'de sökmediğini görmüş ve Avl denilen aldatma yöntemi uygulamıştır.
Bu ayetlerdeki hatayı anlayanlar ve çözüm bulamayanlar ama hala Kur'an'ı Muhammed'in uydurmadığını düşünenler aşağıdaki soruları yanıtlamaya çalışmalıdırlar. Çünkü ana-babadan alınmış, hazıra konulmuş imanın tazelenmesi ve sorgulanması gerekir. Gördüğü yanlışlara rağmen imanında direnmek imansızlıktan daha kötüdür. Eğer Tanrıya inanıyorsanız ve bilen, gören, işiten, hesap soransa Tanrı, sahte imanları da, gerçek imanları da iyi bilmesi gerekir. Aldatılamaz, kandırılamaz. Kendisini alet ederek dünya menfaatleri elde edenlerden de, yanlışı göre göre, bile bile onların peşinden gidenlerden de hesap sormasını iyi bilir.
Sorular:
1- Muhammed vahyi mi yanlış anlamıştır? 2- Ortada vahiy diye birşey yok ilham mıdır hepsi?
İlhamlar da hata içerir mi diyorsunuz?
3- Yoksa Kur'an toparlanırken mi hata yapılmıştır? 4- Ya da Kur'an tahrifata mı uğramıştır?
Halife Osman ayetlerle oynamış olabilir mi?
5- Yoksa Allah da hata yapabilir mi diyorsunuz? 6- Allah değil de Muhammed mi matematikten anlamıyordu? 7- Yoksa bu konudan uzak duralım, ele almayalım,
Şeytani bir soru mu diyorsunuz? Şeytani bir soruya neden olan hatanın Kur'an'da ne işi var?
Bu konu hakkında detaylı tartışmanın yapıldığı forum sayfasına gitmek için aşağıdaki linke tıklayınız:
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=1464&highlight=matematik
Kaynak: http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=21&p2007_articleid=2 **************** KURAN'IN ORİJİNALLERİ YAKILDIĞI İÇİN YOK http://www.turandursun.com/index.php?categoryid=14&p2001_articleid=10 ************* Eşdinsellik ************ DEİZM NEDİR? DEİZM NEDİR?
Deizm (Neden Tanrıcılık): Tanrı'yı sadece bir ilk neden olarak ileri süren ona başkaca hiç bir nitelik ve güç tanımayan akılcı din öğreticisidir. 17. ve 18.yüzyıllarda İngiltere,Fransa ve ABD'de belirginleşmiş bir felsefi akım olsa da,kurucusu J.Toland (16 yy.) olarak kabul görmüştür.
Deist kelimesi kaynaksal anlamda ilk olarak Pierre Viret(1564) ve Robert Burton(1621) tarafından kullandığı kabul görmektedir.
Vahiy ölçüsünün yerine akıl ölçüsünü koyar. Bilime uygun bir doğal dini önerir. (Rousseau ve Voltaire de deizmi savunanlardandır.)
Tüm dinleri rededen ancak tanrının varlığına inanan inanç şeklidir. Dinler rededildiği için peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur. Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır. Bu tek inancın kaynağı, dolaysız yoldan algılarımızla doğaya ve insanın yapısına duyulan hayranlık ve bunları bir yaratan (tanrı) olması gerektiğine olan inançtır.
Deizmde ibadetlerin ve dinsel ritüellerin olmamasından dolayı ateistler ile deistler arasında günlük hayatta, pratik anlamda bir farklılık yoktur.
Deizm, evrim teorisine karşı değildir. Deizme göre insan, tanrının oluşturduğu kurallar çerçevesinde, daha ilkel canlıların evrimleşmesi sonucu oluşmuş olabilir. Bir tanrıya inanmak, o tanrının, insanı aşama geçirmeksizin bir anda yarattığı fikrine de inanmayı gerektirmez. Semavi dinlerde yani Musevilik, Hıristiyanlık, İslam gibi dinlerde insanın, önceden evrim geçirmeksizin yaratıldığına inanılır. Bu inanış deizmde yoktur.
Sorular ve Yanıtlar:
Deizm neye dayanır?
Akıla ve doğaya. Evrene bakınca bir düzen görürüz ve bu düzen bizi bir tanrı ya da tasarımcı inancına götürür.
Deizm ateizmin bir çeşiti midir?
Hayır. Ateizm tanrıyı reddeder. Deizme göre tanrı vardır. Deizm dinleri reddeder.
Eğer deism tanrı inancını kabul ediyorsa deizm ve yahudilik, islam, hıristiyanlık gibi diğer dinler arasında ne fark vardır?
Deizm yukarda da geçtiği gibi doğaya ve akla dayanır,vahye dayanmaz. Diğer tüm dinler vahye ya da kutsal kitaplara dayalıdırlar. Deizmde bir rahibe papaza ya da imama gerek yoktur. Deismde ihtiyaç olan tek şey kendi sağduyumuz ve düşünme becerimizdir.
Deistler tanrının evreni yaratıp geri çekildiğine mi inanıyorlar?
Bazı deistler öyle düşünüyor, bazı deistler tanrının insan davranışlarına müdahale edebileceğini düşünüyor. Örneğin, George Washington Long Island'dan çekilme ya da teslim olma arasında daha riskli olan çekilmeyi seçmiştir ve kendisine niye daha riskli olanı seçtiği sorulduğunda, bunun yapabileceğinin en iyisi olduğunu ve gerisinin tanrının taktiri olduğunu söylemiştir.
Deistler dua ederler mi?
Sadece şükür ve teşekkür için dua edebilirler, tanrıya dikte etmezler. Dua için belli bir yer ve zaman, belirli bir vücut duruşları yoktur.
Deistler tanrıyı nasıl görürler?
Tanrıyı istediği kadar gücü olan ölümsüz bir varlık olarak görürüz. Albert Einstein' dan alıntı deizmin tanrı tanımı için iyi bir örnek olacaktır: " Benim dinim kendini zayıf aklımızla algılamamız zor olan sonsuz güç sahibi üstün ruha alçak gönüllü bir şekilde hayran olmaktan ibarettir. Bu üstün düşünen gücün duyguları derinden etkileyen ikna ediciliği, ki bu kendini anlamak mümkün olmayan evrende ifşa eder, benim tanrı anlayışımı oluşturur"
Deizm bir mezhep midir?
Deizmin bir mezhep olması mümkün değildir çünkü Deizm kendine dayanmayı öğretir ve insanları daima akıllarını kullanmaya teşvik eder.
Deizm bedeli ne olursa olsun otoriteyi sorgulamayı öğretir. Deizm vahye dayalı dinler gibi muhakemesi olmayan iddialarda bulunmaz. Vahye dayalı dinler insanları tanrının söylediklerine teslimiyete ya da bu sözlere karşı düşünme gücünüzü ertelemeye çağırır. Bunu iman olarak adlandırırlar. Örneğin, Musa'nın denizi yardığına ya da İsanın suyun üstünde yürüdüğüne ya da Muhammedin Kuran'ı bir melekten aldığına inanmak ne kadar mantıklıdır?
Deizmin dünyadaki fenalıklara karşı cevabı nedir?
Dünyadaki fenalıkların büyük bir kısmı eğer tanrı vergisi aklımızı kucaklasaydık ortadan kalkabilirdi. Unutulmamalıdır ki, Doğanın bulduğumuz ve ilerlemekte kullandığımız bütün kanunları, bilgisayardan tıppa ve uzay yolculuğuna kadar önceden beri vardı. Ama biz bilgimizi ilerletmek ve öğrenmek yerine batıl itikadları ve korkuyu seçtik. Başarının gereği olan zor işleri becermektense kendi davranışlarımızdan sorumlu olmadığımızı düşünmek daha çok yatıştırıcıdır. Deizm her soruya bir cevabının olduğunu iddia etmemektedir,deizm sadece bu sorulara giden doğru yolda olma iddiasındadır. *************** DİN FELSEFESİ
M.Bülent GÜRKAN Tanrı salt özdeşlik ve birliktir; o, ne budur, ne de buradadır. onda gösterilebilecek bir şey olmadığı için kendine bir ad takılamaz, gerçekte tüm yaratıklar tüm yapıtlarıyla Tanrı adını teneffüs ederler.”
Eckhart’ın Yeni Platonculuk’tan kaynaklanan gizemciliği Tanrıyla insan arasındaki ilişkide Kiliseyi gereksiz kılmıştı. Kilise yetkesinin önemli ölçüde sarsılmasına yol açan bu akım Luther’in öncülük ettiği Reform eyleminin de temelini oluşturmuştur.
Ad’cı (Nominalist) Roscellinus’un (XI. yy) izdaşı İngiliz Fransisken rahibi Ockham’lı William’ın (1295-1349) üzerinde durduğu sorunlar, tümeller, tikeller, bilgi, ahlâ k, istenç ve Tanrıdır.
Bu sorunlara çözüm ararken uyguladığı yöntem “eleştiri”ye dayanır. Önce soruna kuşkucu bir tutumla yaklaşır, onu en ince ayrımlarına değin inceler ve eleştirir. Böyle bir yöntemle vardığı sonuç, tümellerin “gerçek” değil, birer “boş kavram” olduklarıdır.
Ona göre tümeller, birbirine benzeyen nesnelerden, soyutlama yoluyla t üretilmiş kavramlardır.
İnsan yalnızca algıladığı tikel varlıkları bilebilir ve yalnızca bunlar gerçektirler. Bu da bilginin iç ve dış deneyden kaynaklandığı anlamını doğurur .
Bu durumda Kutsal Kitabın öne sürdüğü doğa üstü varlıkları bilme ve us ilkelerine göre açıklama olanağı yoktur. Onlar ancak inancın konusudurlar. William, " felsefe us ilkelerine dayalı bir bilgi alanı olduğundan inanca bağlanan Tanrıbilimle ilgisi yoktur ve onun denetimi altında değildir.
Felsefenin içerdiği sorunlar usa dayandığın dan, inançtan bağımsızdırlar.” diyerek Rönesans dönemi usçuluğuna öncülük etmiştir.
Özellikle Tanrıbilimden bağımsız, kilisenin denetiminden kurtulmuş, us ilkelerine ve deney verilerine dayalı bilimsel anlayışın ilerlemesine önemli katkı sağlamıştır.
Görü ldüğü gibi, Felsefi düzeyde bir düşünce etkinliği bir konuya el atınca -bu isterse dogma olsun- orada farklılaşmaya neden oluyor.
İşte bu farklılaşma özgürlüğün yolunu açıyor ve kesinlikçi ve saltık belirlenimlerin tutsaklığından kurtulmak kolaylaşıyor .
Bütün bu ve buna benzer görüşler, Ortaçağ Tanrıbiliminden gerçek anlamda felsefeye geçiş sürecinde yer alan “din içinde felsefe”nin, Tanrı-bilgisi üzerine (Theo-sophie) oluşturduğu düşüncelerdir. Bu düşünceler Hegel ve sonrasında “Din Felsefesi” adı altında bir disiplin (ilahiyat) biçimini almış, felsefenin bir dalı olarak inceleme konusu yapılmış ve temel Tanrı görüşüne bağlı olarak dinler ve inançlar sınıflandırılmışlardır.
Ayrıca bir de Tanrı-bilim eş deyişle (Theo-logie) vardır. Onun konusu ise daha çok hangi zamanda hangi yerde ve hangi toplumda ne tip Tanrı inancı vardır onu gözler önüne yansız bir biçimde sermektir.
Din Felsefesi ya da Theo-sophie’de Ontolojik, Kozmolojik, Teleolojik (ereksellik), Ahlâ ksallık ve Dinsel deneyimler (experience) gibi kanıtlar göz önüne alınarak bir “Tanrı”nın varolması gereği öne sürülmüş, bunun yanında Tanrı, evren, insan ilişkilerinin tasarımına bağlı olarak çeşitli “Tanrı Tasarım”ları oluşturulmuştur.
Bu tasarımlardan inanç olarak benimsenmiş ve yaygınlaşmış olanlarının başlıcaları, Teizm, Deizm, Panteizm, Pan-enteizm'dir.
XVI. yüzyılda Rönesans hareketi hızla Avrupa kıtasını etkisi altına almaya başlamıştı. Bu hareket giderek aydınlanma hareketine dönüştü ve kilise erki büyük ölçüde kırıldı. Kilisenin savunduğu Tanrı tasarımı vahye dayalı ve teistik bir tasarımdı, başka bir deyişle Kişi-Tanrı tasarımıydı. Kilise otoritesi kırılırken, doğrudan Tanrıyı yadsımak yerine, aydınlar Tanrı tasarımını değiştirmeyi uygun buldular.
Deizm (Yaratancılık ya da nedentanrıcılık) kavramı ve görüşü XVI. yüzyılda İngiltere’de ileri sürüldü. Lâ tince’de “Tanrı” anlamındaki "Deus" sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncecilerin (kiliseye bağlı olmayan) Tanrı inancını betimlemek için ortaya konmuştu. Önceleri “Tanrıtanımazlık” (ateizm) karşısında “Tanrıcılık” ya da “Tanrının varlığına inanmak” anlamında kullanıldı. Daha sonra “Yaratıcı-Tanrı” anlamına gelen "Teizm" sözcüğü benimsenince "Deizm", varlığı akılla bilinebilen ve evrene karışmayan bir Tanrı anlayışı olarak kendine özgü felsefi bir nitelik kazandı.
Deizmi savunanlar kendi Tanrı tasarımlarını “kişileştirilmiş, yöneticiliği ve deneticiliği kabul edilmiş Tanrı” anlayışına karşı, “kişilik dışı, ve yalnızca ilk neden ya da ilk devindirici olmakla yetinen bir Tanrı” olarak ortaya ko yunca bu açıkça Hıristiyanlığın Tanrısı’na bir savaş açımı olmuştu.
Çünkü böyle bir Tanrının evren ve insan ilişkisi yalnızca bir ilk nedene bağlı tutulmuştu o kadar. (Aristo’nun Tanrısı gibi).
Buna karşın vahiy, ilham, elçi (peygamber), kutsal kitap, yazgı (kader), kilise, papaz, ruhun ölümsüzlüğü gibi kişi, kavram ve kurumların tümü yadsınmıştı.
Kilisenin, bilim adamlarının çalışmalarına “Tanrı” ve “Din” adına karışması karşısında bu görüş bilim adamlarına özgür bir ortam sağladı.
Devindirdikten sonra Tanrı bile evrene karışmıyorsa ne kişiler ne de kurumların (kilise) Tanrı adına yaptırımı olamazdı.
Ve yine Tanrı, evreni, dünyayı ve insanı yönetmiyorsa tarihte hiçbir şey kutsal olamazdı. Kilise Tanrının bedeni değil düpedüz insan eseriydi. Kimse onun arkasına sığınıp başkalarını suçlayamazdı.
Bunun yanında Batı’lı bilginler doğa ile ilgili yeni bilgiler elde ettikçe dinsel inançlara başvurmadan evreni açıklamanın olanaklı olduğunu anladılar. Ayrıca akıl, doğası gereği Tanrının varolduğunu bulur, iyiyi, kötüyü ayırabilirdi. Bu nedenle otonom ve mekanik evren görüşü yandaşları "vahyi" de bir karışma olarak gördüler ve yadsıdılar.
Deizm hiç kuşkusuz bir Tanrı inancıydı, ancak o Tanrının belli hiçbir dini yoktu. Ünlü bir deyişle Deistlerce “Tanrı” evrenin dışına sürülmüştü.
Bu Aşkın-Tanrı anlayışı, karışan, yöneten ve Kişi-Tanrı niteliklerine uygun olmadığından içkinlik, üçleme (teslis), İsa’nın kutsallığı gibi inanışlar da geçerli olamazdı.
İngiliz düşünür Edward Herbert, De veritate (Hakikat üzerine) ad lı yapıtıyla bu anlayışın kurucusu sayıldı. Herbert’e göre, bir “Tanrı” vardır ve bu “Tanrı” dünyayı yaratmıştır ve de bunlar doğal hakikatlerdir. Çeşitli dinler us dışı tasarımlar ileri sürerek bu doğal hakikatlere gölge düşürmüşlerdir.
Herbert’i John Toland izlemiştir. Toland’ın etkisi çok yaygın olmuştur. Toland, “Yaratan-Tanrı” yerine “Neden-Tanrı” görüşünü ileri sürmüş ve Doğal din anlayışını savunmuştur. “Toland ortaya çıktığından beri, kiliselerde İsa’nın adı geçmez oldu, bütün papazlar ondan söz ed iyor" deyimi ünlüdür.
Toland, “Letters to Serena” adlı yapıtında giderek nedentanrıcılığı bile yadsıyan, örneğin: özdeğin kendinden devimsel olduğu gibi düşünceler ileri sürmüştür.
XVIII. yy. İngiltere’sinde bir süre aynı anlamda kullanılan “özgür düşünce”,“doğal din" ve “neden tanrıcılık” akımları felsefesel temellerini John Locke’ nin görüşlerinden almışlardır.
Fransız özdekçileri de XVIII.yy’da başta Rousseau ve Voltaire olmak üzere, deizmi benimsediler. Voltaire, “Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır. İsa adlı bir yahudiye ne gerek var” derken, Rousseau “Din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüce bir duygudur ve onu din adamları gibi gereksiz aracılar bozmamalıdır” diyordu.
Deizm, dinsel konulara akılcı yöntemler uygulayan, Tarihi Hıristiyanlığa, gizemli bir din anlayışına, doğa-üstü inanışlara ve kilisenin otoritesine karşı çıkarak Hıristiyanlıkta baskının ve bağnazlığın kırılmasına yardımcı olan yarı dinsel yarı felsefi bir yaklaşımdır.
Bir başka anlatımla deizm, bir anlamda felsefenin din hi zmetinden ayrıldığı, insan aklının özgür düşünce doğrultusunda felsefeyi kendi başına bir disiplin olarak kullanmaya yöneldiği bir çabanın inancı olmuştur.
Aydınlanma çağında bu kadar devrimci ve ileri bir görüş sayılan deizm, çağımızda din kurumunun savunulmasında Tanrı düşüncesinin felsefesel alanda bile yadsınamadığı ve gerekli görüldüğüne kanıt olarak gösterilmektedir.
Oysa Deizm, bir bakıma utangaç bir Ateizmdir. Ünlü bir söyleyişle; "Panteistler Tanrıyı işten attı, Deistler Tanrıyı emekli etti, Ateis tlerde onu öldürdüler." denmiştir. anadoluaydinlanma.org *************** Akıl Aklı olan hiç allah yok diyebilir mi?
Aklı olan hiç uydurulmuş şeylere din(allahın yolladığı)diyebilir mi?
Bu saçmalıklardan bıkanlar değil ancak akıl yürütebilenler sonunda gerçeği anlayınca atelikten döndüğünü,önce deist olduğunu sanıyor.
Zaten akıllı olsa idi ate olurmuydu?diyenler de mevcut.
Atelikten nereye dönerse dönsün bana göre inkarcıdır.İnanılır olamaz.
Belki,gerçeği görmüş olabilir mi? Hiç sanmam.
Gerçek öyle şıp diye görülüyordu ise şimdiye kadar akılları nerede idi?
Ben kendimi bildim bileli deistim. Hala da öyleyim.
Dinler masaldan ileri gidemez.
Bence ateistler de dindar olduğunu sananlar da aynı masala inanıyor.
Biri allah yolladı sanıyor,diğeri de yollamadı.
Yani özetle üzerinde tartıştıkları masal kitaplarını inkar ya da kabul ediyorlar.
Bu kabule görede birbirlerini ate ya da dindar olmakla suçluyor ya da övüyorlar.
Oysa ki deistler sadece ve sadece yaratıcıya inanıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki yaratıcı;aklını dahi zor kullanan yarattığı varlıklar ile asla dalga geçmez.
O söyleyeceğini yarattığı varlıkların içinde zaten söylemiştir. Bu sözün(tanrının sözü) insanlık tarihindeki (-ve yarattığı tür insan için geçerli olanın) adı ise AKIL dır. Ahmet Dursun ************ İsmini vermek istemediğim bir arkadaşım bana bir çağrıda bulunmuş. Ben de bir yanıt yazdım. Paylaşayım istedim,hem konuya da uygun olduğu için....
Tanrının tanımını yapalım: 1) Bedeni: Tanrı Ruhtur, yani bedeni et ve kan değil Ruhtur. 2) Nitelik: 4 temel niteliği var: Adalet, Hikmet, Kudret ve SEVGİ'dir. 3) Kanıt: Yaratılış. 4) Onu görmemek: Mazereti yok. Gerçekten görmüyorsa aptaldır, görüyor da işine gelmiyorsa ikiyüzlüdür. 5) Ateizmin sonuçları: Hayvanlık, vahşet, psikolojik ve psikiyatrik hastalıklar, bedensel hastalıklar, boşanmalar, nefret, bölücülük, otoriteye itaatsizlik, cinsel sapkınlıklar, (homoseksüel ve sevicilik) 6) Yüzlerce şey söyleyebiliriz
Zaten Ateizmin saçmalığını görenler tampon bölge olarak Deizme kaçtılar sanırım, evet deist kaçak oynayan (akıllı diyebilirim, daha vicdanlı) bir ateist sayılır. Ateist ise vicdansız ve saf biçimde ileri giden, yay gibi fırlar, sonra da yaşamının sonunda yallah geri fırlayan (yanılmışım Tanrı varmış) diyen gerçekten vicdanlı bir ateist olan Flew gibi biri olsa gene iyi. Ateistlere gerçekten acıyorum, şimdi mutlu olmadıkları gibi, sonları da iyi değil, karanlık gelecek onlar için de.
Bu sorunun tek çözümü SAHTE DİN kavramını kabul etmektir. Bir YARATICI vardır ama DİNLER onu temsil etmiyor öyleyse SAHTE DİN VARDIR. (yani sahte bir tanrı vardır esasında, gerçek tanrıyı kötü, mantıksız, işkenceci, korkulası tanıtan, şeytan var).
Bunun başka açıklaması yok. Bunu siz (deistler) hissediyorsunuz fakat gerçek tanrıdan gelen mukaddes kitap bilginiz yetersiz olduğu için adını koyamıyorsunuz,iki dere arasında kalıyorsunuz.
Açıkçası, tanrı var deyip din aramamak de,dine inanıp 'tanrı bu olamaz dememek de bir çıkar yol değil bence.Kendimi o kadar mutlu sayıyorum ki Ahmet bey. Ben derenin diğer kenarına geçmiş sizin gibi değerli birine 'bu tarafa geçin' diye yardım etmek isteyen biri konumundayım. Evet deist,ateist veya sahte dinci olmadığım,gerçek dine (kutsal kitaptaki din) kavuştuğum için mutluyuz. Sevgiler saygılar....... ---------------------
Sevgili dostum, Derenin diğer kenarından sizin davet ettiğiniz kenara geçmek için yaklaşık ömrümün 45 yılını verdim. Ancak siz nasıl ki derenin bana göre diğer yakasında mutlu iseniz,ben de bu yakasında aynı derecede mutluyum. Çünkü,hala inanıyorum ve dahi eminim ki,tanrı bana verebileceği en değerli,en kutsal metini yaratırken vermiş.
Ben de onu sık sık açıp okuyor,kullanıyorum. Eğer ki tanrı insanları sizlerin inandığı metinlerde ki gibi bilgi ile donatarak yaratmış olsa idi,neden hala keşfedilmemiş bir çok bilgi mevcuttur?
Eğer ki tanrı metinlerinizde ki gibi ise bu bir çelişkidir. Yok değil ise o zaman ben haklıyım.
Bu elbet ki evrim kurallarının kesin var oluşuna,kabulüne işaret değildir. Lakin tanrının izin verdiği kadar değişim geçireceğimizi işaret eder.
İşte bilimin kısa açıklaması da budur. Yani değişim içinde olmak bilim demek anlamına gelecektir.
Tabii ki bilim ile gerçekleri araştırmak için de lazım olan şey,vahilere takılı kalmamaktan geçer. Çünkü,vahi ile gelen şeyler var iken neden bilimle uğraşılsın ki? Biz tanırdan,onun yolladığı metinlerden daha mı iyi bilecektik. Neden araştıralım ki? Bir vahi meleğine(olmuyor ise bir ruhbana)sorar o da bize aklının erdiğince,dilinin döndüğünce anlatır ve blim bu der kabul ederdik. Başka ifade ile vahiye inanan biri için bilim inkar anlamına da gelebilecek demek o halde.
Özetle dostum,ya bilim ya vahi?
Allah vahiy ile hiç birşeyi yollamadı. Öyle olsa idi eksik bilgi yollayan bir allahtan söz edecek idik.
Çünkü,hala metinlerde yok olan,açıklanamayan bir çok eksiklik mevcuttur. Görülüyor ki allah eksik bilgi yollamış mı demeliydik?
Bana göre bilim,allahı iyi anlamak doğru kavramak için;yine yaratıcı tarafından verilmiş olan aklın araştırmaları ile kendini gösterecektir. Bilimden uzak olmak ancak ve ancak vahiy (vahi/vahy) inancının bir gereği olabilir. Madem ki tanrı vahyetmiştir,neden daha başka araştırmalara yöneleceksiniz?
Yoksa inandığınız tanrıdan şüphe mi ediyorsunuz da kendinize dahi itiraf etmekte güçlük çekiyorsunuz? Bırakınız kendiizi yazılı metinlere,ne hastalık,ne insanlık ne de başka hiç bir şey için yenilik,çalışma yapmayınız. Çünkü,tanrı her şeyi sizin için kitaplarında zaten yollamış. Neyse uzatmayım fazlaca....
Tavsiyem odur ki siz derenin o kısmında kalınız. Ne zaman ki tanrının size verdiğini tam olarak kullanmayı seçerseniz bizim tarafa geliniz. Ben de ne zaman metinlerdekine yeterlidir,artık araştırmaya gerek kalmamıştır dersem derenin sizin tarafında olan bölümüne mutlaka gelirim.
Geleceğimden emin isem,...bilirimki...ancak ve ancak...işte bunu bilerektir. Çünkü artık teslimiyetçi omuş,akıl süzgecim yıpranmış olacaktır.
Tanrıdan dileğim her daim şu olmuştur. Aklımı alacağına canımı al.
Çünkü,aklımı aldığı anda ne tanrı kalır,ne de yaşam. Zira aklın olmadığı yerde vahilerle bezenmiş dinsel tabular vardır.Bu da yaratıcı kavramını değil,yaratılan tanrı kavramını getirecektir. Saygı ile.... Ahmet Dursun
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
9/10/2009 - Cinsel ayrımcılık Pozitif ayrımcılık mı?
Bir pozitif ayrımcılık tutturmuşlardı.Nerede o poziftif olan kısmı? Kadınlarımız gittikçe ötekileşen,ikinci sınıflaşan hal aldı. Ne acı ki kadınlarımız da adeta bunu kabuletmiş durumda.
Bu mu aydınlık Türkiye,bu mu Atatürkçü Türkiye? Pinokyo'nun dedesinin Kabe'ye gidip hacı olabildiği yerde kadınlarımız gittikçe ikinci sınıf olmaya başladı.
Gittikçe Araplaştırılıyoruz.Araplaştırıldıkça da sapkınlaşıyoruz.
Araplaştırıldığımızı Fransız iç işleri bakanı Hortefeux bile görüyor da biz mi körüz acaba?
Fransa'da iç içişleri bakanının yaptığı gaf büyük tepki çekti... Hortefeux, Arap kökenli genç için, “Prototipe uymuyor. Bir tane olsalar iyi, çok olunca sorun” diyor.
Tabii ki Fransızları deteklediğimi sanmayın ancak yabancı hayranlığı içinde olanlar acaba bu tespitleri de görmüyorlar mı?
Hani avrupalı her şeyin iyisini bildiği için AB'ye girme heveslileri vardı ya hiç olmaz ise onlar görsün istedim.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7549.0
-------- Heidi'nin dedesi Türk oldu,Victor Hugo hidayete erdi. "Hamdolsun Pinokyo" http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=325.msg9756#msg9756 ---------- KADIN OLMAK SUÇTUR BU TOPLUMDA http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1154.0 ------- 5000 yıllık Kadın-Erkek çatışması http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=284.0 ---------- Transpersonal psychology(benötesi psikoloji),Eşcinsellik http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3971.0 --------- Türklerde Cinsel Eğitim Beşikte Başlar! http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4907.0 ---------- Eşcinsel Müslüman Olmak Zor. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3190.0 ---------- FETHULLAH GÜLEN EŞCİNSEL Mİ? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=435.0 ----------- Eski ARAP toplumunda EŞCİNSELLİK Kadın gibi giyinmiş ve makyajlı oğlanlar, Afganistan'da ondokuzuncu yüzyıla kadar zengin erkeklerin haremlerinin bir parçasıydılar. Sir Richard Burton şöyle yazıyor: "Afganlar büyük ölçüde ticari gezginlerdir. Her bir kervanda neredeyse tümüyle kadın giysileri giymiş oğlanlar ve gençler vardır. Gözleri sürmeli, yanaklarına allık sürülmüş, uzun bukleli, kınalı parmakları, görkem içinde develerini süren bu oğlanlara gezgin karılar denir, kocaları yanlarında sabırla uzun yolculuğa katlanırlar." http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=302.0 ------------ Eşcinsel-Kemalist Küçük İskender. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3513.0 --------- HUMEYNİ-Risalesi,kadın kullanma el kitabı. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1486.0 -------- Hüseyin ÜZMEZ, 14 YAŞINDA KIZA TECAVÜZDEN GÖZALTINDA http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=677.0 --------- Hüseyin ÜZMEZ,VAKİT'TEN FETVA http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=842.0 ----------- OSMANLI'DA HEREMİN İÇ YÜZÜ. http://ahmetdursun374.blogcu.com/osmanli-osmanli-da-heremin-ic-yuzu_3905956.html ----------- EŞCİNSELLİK VE ŞAMANİZM BAĞLANTISI VAR MI? http://ahmetdursun374.blogcu.com/samanizm-escinsellik-ve-samanizm-baglantisi-varmi_4681007.html ----------- UÇKUR TANRILARI,KUR'AN DAKİ AYRAÇ ŞERİAT. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=304.0 --------- Akıllı erkek ZİNA yapmaz,TECAVÜZ eder. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3495.0 ************* OLIMPİYATLARDA NEDEN BAŞARISIZ OLDUK http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2358.0 -------- YÖK TARİKAT YURTLARINI NASIL DESTEKLİYOR? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2698.msg4446#msg4446 -------- ABD Türk eğitim sistemini nasıl ele geçirdi? http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=4049.0 -------------- CEDİD OKULLARI ve ÇARLIK RUSYASI’NIN TÜRKİSTAN’DAKİ eğitim politikası. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=329.0 *************** Seksist olan Bilim adamı mı?Bilim kadını mı? http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-seksist-olan-bilim-adami-mi-bilim-kadini-mi_53050111.html
|
|
Yorum
(yok) :: Yorum
yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP
OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR."
Eflatun,
HUKUK
a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/
b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/
c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26
Arkadaşlarım
• okay YILDIZ • ercan şen • necaticavdar • seden s. • yagmurvetoprak • laleninbahcesi • sennurozturk • aktifus • mustafabaygin • saraykoy • tulaybilgin • cihateri • İnsiyaki Milli • Sezgin KOŞAR • yildizlarvegece • paratoner • karsittez • hazanseli • cumhuriyethalkpartisi • barometre • sanatyeri • erenyemi • fcinar55 • erginbay • prewar • dogpol • onurlu1turk • kerkukunsesi • candanof • aliuluc • skurt • pistols • livanca • leventgeckalanlar • leventburda • Blogcu Yardım • alevidostlar • sue • Angel Dream • hukuksal • alisevgi • Kitap Özeti • 93busra • dilsizmutercim • benyaziyorum • cem38 • ALİ ÖZTÜRK • sakirmgk • loji • hocaileessek • snecateren • yuceltanay53 • benyaziyorumsiyaset • zeynep03 • vakanuvis • rizelli • romanozeti • gencsblog • benyaziyorumflashheader • aheng • Pelin Zeybek • tatilvakti • E. Demirel • tuncaytemiz • turkeyphotogallery • aylin toygun • hilalliler • MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAGIP ŞAHİN • kristinaodonnelly • karya35 • ECECE BİR YAKLAŞIM • busraustaomer • kurucafe • barbibarbieoyunlari • futuristar • drsaglik • zalim ...
----
-------
---
|