TÜRBAN:İLK TÜRBAN NEREDE KULLANILDI?BİLİNMEYEN TARİHİ - Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta... - Blogcu

Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta...

27/1/2008 - TÜRBAN:İLK TÜRBAN NEREDE KULLANILDI?BİLİNMEYEN TARİHİ

Kategori: ARSIVpaylasmak

Türbanın Bilinmeyen Tarihi  

Tarhan Erdem’in yaptığı bir araştırmanın sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte, türban yeniden gündemimizin ilk sıralarına yerleşti.

Önce peşinen söyleyeyim: Kimsenin ne giydiğine karışmak gibisinden bir âdetim yoktur, herkesin canı istediği gibi giyinmekte serbest olması gerektiğine inanırım ama türbana, daha doğrusu bugün “türban” dediğimiz örtünme biçimine içim maalesef bir türlü ısınamıyor.

 Zira, bu model bana yaratıcılıktan ve estetikten uzak geliyor. Örtünme konusunda asırlar boyunca zarif bir çizgide kendi modasını kendisi yaratmış olan Türk kadınını,n bizde bundan 25-30 sene öncesine kadar vârolmamış bir örtüye bürünerek giyimde estetik deformasyon yaratması hem göz zevkimi, hem de hissiyatımı artık maalesef rahatsız ediyor.

 Merak edenler için, “türban” sözünün nereden geldiğini anlatayım: Bu kavram, 18. asrın sonlarında Fransa’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun Paris elçisi Moralı Esseyid Ali Efendi’nin sarığının Fransız hanımlara verdiği ilhamla ortaya çıktı.
 Paris sosyetesi, şıklığıyla dillere destan olan Osmanlı elçisini davet edebilmek için birbiriyle yarışır olmuştu. Ali Efendi davetleri hiç reddetmiyordu, hanımlara karşı gösterdiği nezaket dillerdeydi ve hanımlar, Ali Efendi’nin başındaki sarığına, elindeki çubuğuna, yürümesine ve etrafı selâmlamasına hayrandılar.
 Derken, Parisli hanımlar 1790’ların sonunda Ali Efendi’nin sarığına benzer şapkalar takmaya, saçlarını kıymetli kumaşlarla sarmaya başladılar ve bu yeni moda “türban” adını aldı. Sarıkta kullanılan, bugün “tülbent” dediğimiz ve Farsça aslı “dülbend” olan kelime Fransızca’da “turban”a dönüverdi!

 Ali Efendi, Paris’in giyimini-kuşamını değiştirmişti ama meslekî bakımdan gayet başarısız oldu. 1802 Temmuz’unda azledilip İstanbul’a çağırıldı, daha düşük vazifelere tayin edildi ve nihayet 1808 Temmuz’unda İkinci Mahmud’un fermanıyla kellesini cellâdın satırına teslim etti. Ali Efendi’nin Avrupa’da “türban” adını alan sarığını sardığı kellesi, gövdesinden ayrı olarak şimdi İstanbul’da, Mahmud Paşa Mezarlığı’nda bulunuyor.

 Ama, İslamî terminolojideki ismi Arapça’da “bakışlardan gizlenmek” ve “saklanmak” demek olan “hecebe” kökünden gelme “hicab” sözünün karşılığında kullanılan günümüzün “türban”ı, bizde bundan 25-30 sene öncesine kadar hiçbir zaman vârolmadı. Türk kadını, başını örtmek maksadıyla asırlar boyunca “yaşmak”, “kadın fesi”, “ferace”, “maşlah”, “tepelik”, “hotoz”, “tandırbaş”, “kundak yemeni”, “salma yemeni” yahut “felek tabancası” isimleri verilen birbirinden farklı ve herbiri gayet şık biçimde değişik vasıtalar kullandı ama bugünün türbanını hiçbir zaman bilmedi.

 Daha önce de defalarca yazdım: Günlük tartışmalarımızın hem ayrılmaz parçası, hem de bitmek tükenmek bilmeyen kavgası haline gelen “türban” dediğimiz baş örtme biçimi bize ait değildir! Bu model, 1970’li yılların başında Lübnan’da yaşayan İranlı bir din adamı, Hüccetülislam Musa Sadr tarafından yaratılmıştır. Hüccetülislam’ın böyle yeni bir örtünme modeli ortaya koymasının sebebi ise, Güney Lübnanlı Şii kadınları bölgeye hâkim olan Filstinli gerillaların tacizinden koruyabilme çabasıdır.

 Lübnan’da 1940’lı senelerde azınlıkta olan Şiiler, 1970’lerde ülkenin güneyinde çoğunluk haline gelmişlerdi ama bölge Filistinli gerillaların kontrolü altındaydı ve Kral Hüseyin’in Ürdün’den kovduğu gerillalar, sivil Filistinlilerle beraber Güney Lübnan’a yerleşmişlerdi. Askeri bakımdan zayıf olan Lübnan hükümeti ise, topraklarındaki bu silâhlı gruplara karşı birşey yapamıyordu.
 İşin askeri yönünden başka bir de sosyal boyutu vardı: Şii Lübnanlılar  ile Filistinli gerillalar arasında her an bir gerilim çıkıyordu, artan ekonomik sıkıntılara ilâve olarak gerillaların Şii kadınları taciz etmeleri gibisinden günlük rahatsızlıklar da vardı.

 Bugünün türbanı işte böyle rahatsızlıklardan, özellikle de Şiiler’in sık sık uğradıkları tacizlerden doğdu. Modelin yaratıcılığını Lübnan’da yaşayan İranlı yüksek seviyedeki bir din adamı, Hüccetülislam Musa Sadr yaptı ve kısa bir müddet sonra hemen bütün Şii kadınlar türban takarak bir örnek giyinir oldular.
 Musa Sadr, Şah dönemi İran’ının en büyük gazetesi “Kayhan”ın başında bulunan Emir Tahirî’ye 1975 yılında Beyrut’ta verdiği demeçte modeli bizzat hazırladığını anlatacak ve “İlhamımı Batı dünyasının kilise resimlerinden ve Lübnan’daki Katolik rahibelerin kulladıkları başörtülerden aldım” diyecekti. Sadr’a göre Lübnanlı Şii kadınlar bu yeni örtünme biçimi sayesinde diğer dinlerden ve mezheplerden olan hemcinslerinden apayrı bir görünüm kazanırlarken tacize ve tecavüze uğrama ihtimalleri de asgariye inmişti; zira yeni oluşmaya başlamış olan silâhlı Şii hareketinin de koruması altına girmişlerdi.
 Oralardaki ismi “hicab” olan türban, Lübnan’dan İran’a ihraç edildi ve Şah’ın gidişini hazırlayan olayların başladığı 1977 sonbaharında Tahran’da yönetim aleyhinde yapılan gösterilerde sembol gibi kullanılır hâle geldi. Şah karşıtı kadınlar hızla hicaba bürünüyorlardı. Şah’ın devrilmesi üzerine 1979’da sürgünden dönen İmam Humeyni’yi Tahran’ın Mehrâbâd havaalanında karşılayan yüzbinlerce İranlı kadının arasında çok sayıda hicablı kadın da vardı.
 Bu yeni tip başörtüsü, İslam Devrimi’nden sonra önce İran’da, hemen ardından da bütün İslam dünyasında siyasallaştı ve bir kimlik alâmeti oldu. İran Devrimi’nin fikri temellerini ortaya koyanlardan biri olan Ayetullah Murtaza Mutahhari, Şah karşıtı ayaklanmalar sırasında yayınladığı “Hicab-ı İslamî”, yani “İslami Örtünme” isimli kitabında Kur’an’ın “Nur” ve “Ahzab” surelerinde emredilen örtünme biçiminin omuzlara kadar uzanan başörtüsü olduğunu yazacak, Hüccetülislam Musa Sadr’ın yarattığı modelin de en doğru hicab biçimi olduğunu söyleyecekti.

 Ayetullah Mutahhari’nin dini özelliklerini bu şekilde belirlediği hicab, İran’da 1981’de yayınlanan “Kadınlar İçin İslami Giyim Yönetmeliği”ne de girdi. Yönetmelikte çarşafın ve Musa Sadr’ın modelinin İslam’a en uygun örtünme biçimi olduğu söyleniyordu ama kadınlara çarşafa bürünmek yahut yüzü kapatmak mecburiyeti getirilmedi, sadece yüzlerinin açıkta kalacak şekilde kapanmaları emredildi. Şehirli kadınlar genellikle çenenin altından düğümlenen ve asırlar boyunca bizde de kullanılan normal başörtüsünü tercih ettiler; devrim yolunda çaba gösteren kadınlar ise türbanı kullandılar, kırsal kesim ise eskiden olduğu gibi çarşaflı kaldı. İran’da çarşaf yahut omuzları kapatan türban mecburiyeti hiçbir zaman vârolmadı.

 Bugün hiç durmadan tartıştığımız türban işte böyle doğdu, İran Devrimi sırasında kazandığı popülarite zamanla ideolojik sembol ve siyasi kimlik vasıtası olarak İslam dünyasına yayılıp bize kadar geldi.

(Murat Bardakçı - Habertürk)
 ------------
Abdullah Muradoğlu:

Tesettürde Lübnan geyiği..
Başörtüsü-türban tartışmalarını hep birlikte izliyoruz.. Neymiş, kızlarımızın tesettür modelinin geleneğimizde yeri yokmuş.. 1970'lerin başlarında Lübnan'da Şii kadınların Filistinli gerillaların tacizinden korunmak için buldukları modeli ithal etmişiz.. Lübnan'da tese...

Başörtüsü-türban tartışmalarını hep birlikte izliyoruz.. Neymiş, kızlarımızın tesettür modelinin geleneğimizde yeri yokmuş..
1970'lerin başlarında Lübnan'da Şii kadınların Filistinli gerillaların tacizinden korunmak için buldukları modeli ithal etmişiz..

Lübnan'da tesettür tarihiyle ilgilenenler için ipucu olabilir tabii, ama Anadolu'yu bilenler bu iddiaya ancak tebessüm ederler..

Ankara İlahiyat Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan'ın, 1967'de başörtülü olarak derslere sokulmaması eylemini hatırlayalım..

Babacan'ın tesettür modelinin Lübnan'la ilgisi olabilir mi?

Sanki kızlarımız, annelerinin, büyükannelerinin tesettür modeliyle okullara gitseydiler, 'Oo hoş geldiniz efendim, safalar getirdiniz' diye karşılanacaklardı.. Mesela benim şehrimde annem dahil kadınlar, 'bürük' giyerlerdi..

Hem tülbenti kapatırdı hem bele kadar uzanırdı..

Şimdi kızlarımız 'Bürük' giyseler durum değişecek mi?

Sorun başörtüsünün bağlama biçimi değil, kendisi..

Bunu itiraf edemeyenler, olayı çarpıtmayı seçiyorlar..

İş onlara kalsa, seçim sandıklarının başına zaptiye koyup, başörtülülerin oy kullanmalarına mani olurlardı.

Etkilenme, esinlenme elbette olur..

Sanki tayyör, şapka, şu bu geleneğimizde mi vardı?..

Boş boş konuşmayalım..

----

Artık başörtülü kızlar, anneleri gibi giyinmeyi bile seçmiyorlar..

Kendi beğenilerini, kendi tarzlarını keşfediyorlar..

Annelerimiz pantolon giymezdi..

Başörtülü kızların büyük kısmı, pantolon giyiyorlar.

Daha pek çok model göreceğiz..

Sayenizde sektör oldu bu iş, sektörrr..

Daha önce de yazdım..

1930'larda hükümet tarafından Türkiye'yi dışarıda tanıtmak amacıyla 'La Turquie Kemaliste' diye, İngilizce, Fransızca, Almanca yayımlanan bir dergi çıkarılıyordu.. Dergide Anadolu'nun çeşitli yörelerinden tesettürlü kadın fotoğrafları yer alırdı..

Hatta bir kapakta başörtülü, başı açık kadınlar Türkiye haritasını andıran bir tabloda yan yana yer alıyordu..

'İşte Türkiye' türünden bir tablo..

Dönemin Kemalistleri bugünkü 'başörtüsü itirazcıları' gibi kompleksli değildi. Sorun, başörtüsü modelinin geleneksel olmadığı ise, buyrun istediğiniz modeli seçin..

Tek model olmasın ama, siyasi simge dersiniz sonra.

O kadar geriye gitmeye gerek yok derseniz..

1946 seçimlerinde CHP'nin seçim afişlerindeki başörtülü kadın resimlerinden yararlanabilirsiniz..

Yani keyfiniz bilir..

Yeter ki, ara bozucu değil, ara bulucu olun..

Afgan Kralı, Atatürk'ü dinleseydi..

Dünkü yazımda ne Atatürk ne de İsmet Paşa devrinde başörtüsü yasağı getirilmediğini belirtmiştim. Sadece peçe takanlara karşı yerel idari birimler müeyyideler getirdi.

Atatürk, tesettürlü kadınların toplumsal hayata katılmalarını istiyordu.. Konya'da kadınlara yaptığı konuşmada dile de getirmişti görüşlerini.. Evet, Atatürkün eğilimi kadınların başı açık olması yönündeydi.. Ama asıl amacı kadın, erkek herkesin muasır medeniyet standartlarında yetişmesini istiyordu,

Tesettürün süreç içerisinde medeni bir ölçüye kavuşacağına inanıyordu. Yeri gelmişken bir olay aktaracağım..

Afgan Kralı Amanullah Han, Atatürk'ü 'abi' olarak görür, örnek alırdı. Diktatör bir adamdı.. Toplumsal koşulları dikkate almazdı.. Tuttu Afganlı kadınların çador ve burka tabir edilen kıyafetlerini zorla çıkarttırdı.. Kadınları çarşaf giymeye icbar etti.

Atatürk'ten müşavir olarak birini göndermesini istemişti..

Atatürk de Genel Sekreteri Yusuf Hikmet Bayur'u gönderdi.. Bayur'a 'Söyle ona, başını kayaya vurmamalıdır insan' diye talimat vermişti. Bayur, Atatürk'ün tavsiyesini ilettiğinde Afgan Hanı sıkılmış yumruğunu havaya kaldırarak, 'Hiç merak etmesinler bütün millet avucumun içindedir' diye konuşmuştu.. Bayur çıktıktan sonra Amanullah Han bakanlarına 'Türkler korkaktır.. Görsünler neler yapacağım' demişti. Atatürk'ün tavsiyesini kulak arkası yapan Kral, onur kırıcı şekilde, ülkesinden çador giyerek kaçmıştı..

Aynı konuda iki farklı yaklaşım..

Modern eğitim almak isteyen başörtülü kızlarımıza reva görülen yasakçı uygulamanın Atatürkçülükle, laiklikle ilgisi yok.. Bağnazlıktır..
Hacılı-Tarkanlı muhafazkarlık..

Sevgilisi Bilge Öztürk ile tatil için gittiği Maldiv Adaları'ndan dönen ünlü popçu Tarkan, Atatürk Havalimanı'nda karşılaştığı hacılarla sarmaş dolaş olmuş. Çiçeği burnunda hacı abilerimiz, vatan havasını Tarkan'la birlikte teneffüs etmekten pek mutlu olmuşlar.. 'Muhafazakarlık' artıyor mı? Artıyor.. Ama bu muhafazakarlık, başka bir muhafazakarlık.. O bildik, tanıdık muhafazakarlıkla alakası yok... Onbeş yirmi yıl önce, hacılı-Tarkanlı bir resim görebilir miydiniz? Dolayısıyla sosyologlarımız, siyaset bilimcilerimiz 'uzaybilimciler' gibi davranmaktan vazgeçip şu 'muhafazakarlık' denen yeni olguyu doğru dürüst inceleyip tanımlasınlar.. Çünkü gelecek on yılların siyasi geleceğini bu yeni muhafazakarlık belirleyecek.. En başta da CHP'lilere iş düşüyor.. Hep muhalefette kalmayı düşünmüyorlarsa, toplum neden, hangi yönde değişiyor diye harıl harıl çalışsınlar.. Şartlar değişti.. Öyle oturup da 'iktidar, iktidar gel kucağıma' olayı bitti.

-----------------

TÜRBAN NE ZAMAN FARZ KILINDI?
Cumhuriyet Gazetesi bir mâden keşfetti, İslâm’ın Yüce Kitabı’ndan “Kuranıkerim” diye bahseden müptedî din ulemâsı komünistlerin yerine, hakikaten bu işi bilen bir bilim adamını, Doç. Dr. Şahin Filiz’i bizlerle kavuşturuyor. Hay Allah râzı olsun!
Meslekdaşım Sayın Ertuğrul Eşel bir buçuk sene kadar önce Kayseri’de din ve bilimin epistemolojik farklarını anlatalım diye beni Kayseri’ye davet etmişti; bekliyorduk ki oditoryum dolup taşsın. Nerede, ancak üçte birinde dinleyici vardı, bunların bir kısmı da oradaki İlâhiyat Fakültesi’nin öğretim üyeleriydi.
Çok nitelikli konuşmalar yaptık. Ben Allah’a da, Hz. Muhammed’e de inanan ama lâikliği Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’in vazgeçilemezlerinden biri olarak gören duruşumu bermutat sergiledim. Dinleyiciler güzel güzel dinledi de… İlâhiyat “hocaları” olan profesörler ağızlarını açtıklarında vâiz kesilip dinimizin buyruklarından bahsettiler sürekli olarak! Bu da, senelerdir merakımı mucip olan “yâhu, bizim ilâhiyat fakültelerinden imam hatip veya vâiz değil de, gerçek teolog acaba hiç çıkıyor mu” teessürümü ve tecessüsümü tekrar tekrar dimağıma perçinlemişti. Agnostik, hâttâ Ateist, akşam kafa çeke(bile)n teolog yetişmiyor muydu? Şimdi bâzıları bu lâflara bakarak alkol almak gerektiğini savunduğumu anlarlar, onları “Allah’a havale ediyorum”. Neyse…
***
Bunun bir zamanlar ümit vaat eden yakın bir örneği vardı: Yaşar Nuri Öztürk. Çok az kimse hatırlar rahmetli babam Prof. Dr. Recep Doksat’ın onun müktesebatındaki büyük rolünü ve rahle-i tedrisinden geçtiğini, kendi ise tam bir “amnesia” içerisinde! Dahası, yobazlar kendisini doçentlik sınavının kapısından döndürecekken, din psikolojisi verdiği Marmara İlâhiyat Fakültesi’nde masaya yumruğunu vurup, “en yaşlı üye benim, bu da beni başkan yapar; aday da neşriyattan geçmiştir” diye ağırlığını bir ve dahi pîr koyup, bir force major ile bugünlere bayrak açmasını sağladığını… Daha o zamanlardan megalomanisi pek fena hâlde belli idi ve evimizden çıkmazdı; rahmetli pederi ikaz ederdik bu hususta, o da “olsun, bu memleketin bu çocuğa ihtiyacı var” derdi. Hayatta olsa ne derdi bilemem ama gâliba biz haklı çıktık. Önceleri münevver bir teolog imajı çizerken gittikçe popülistleşti, sonunda kendisini Çıplak Uyarıcı filân ilân edip bir de parti kurdu ve herkesi hüsrana uğratarak icraatına devam etti. İşi bittiği günden beri de ne aradı ne sordu haftanın üç günü yemeğini yediği anacığımın hâlini… O arada sınıf atladı(!) ve yazdıkları da, söyledikleri de uçmaya başladı (“içeriden” biliyorum ki, atladığını zannettiği o sınıflarda artık itibârı nâkıs). Ne hazindir ki, kitaplarını eserlerimde artık literatürde zikretmiyorum; çünkü güvenemiyorum. Web mekânımı takip edenler bilirler, “vefası yoktur” diye yazmıştım…
***
Dönelim Doç. Dr. Şahin Filiz’e… 27 Ocak 2008 Pazar günü, hâlâ internetten okuyabilmek için ücret gereken bu acayip halkçı(!) gazetenin (hissedarlarını bir araştırın, bakın bir holding çıkacak mı) 12. sayfasında Leylâ Tavşanoğlu’na şunları söylüyor bu gördüğüm ilk sâhici teolog (tamamen özetliyorum):
“Türban 1970’te farz kılınmıştır. Çünkü Türkiye’de ithâl dinsel teklâkkiler, 1970’ten itibâren Ortadoğu’daki İslâmcı ve Arapçı milliyetçi hareketlerin kitaplarının tercüme edilmesiyle Türkiye’ye girmiştir. Bâzı semboller dinle özdeşleşerek geldi… Filistinliler Şiiler’in kadınlarını rahatsız ediyorlar gerekçesiyle Şii Lider Musa Sadr bir başörtüsü modeli yarattı. Bu bir üniforma biçimiydi, daha sonra Türkiye’ye türban olarak geldi… 1970’lerden itibâren Seyit Kutuplar’ın, Hasan en Benna’ların, Ali Şeriati’lerin başını çekmiş olduğu Müslüman Kardeşler Hareketi Marksist diyalektikle birlikte İslâm devrimciliğini öne çıkardı ve tabii ki kafalar karmakarışık oldu.” MKD notu: Masonluktan mülhem ama onun ana fikri olan lâikliği reddeden bu İslâm Faşisti cemiyet çok güçlüdür.
Uzatmayayım… Kadının başını örtmesi ve dövülmesinin câiz olduğu zırvalıklarının tamamen hile-i şerriye kabilinden, özellikle yapılmış tefsir oynamalarından kaynaklandığını anlatıyor. Umarım bu genç hocanın eserlerini kıraat etmek keyfini yaşarız.
Umarım, iki açıdan umarım:1) 2000 senesinde doçent olan bu bilim adamı Harvard’da post-doktora çalışması yapmış ve hâla profesörlük kadrosu alamamış. Alması gerek, her anlamda! 2) Bakarsınız bir Ergenekon suçlusu veya tevhitçi kurşunu kurbanı olur; olmadan hâlvet olabilsek…
***
Timur Selçuk, Hz. Muhammed’e ve Atatürk’e bağlılığını asla kaybetmediğini, namaz da kıldığını söyleyerek ilâve etmiş: “Atatürkçülük bir aydınlanma projesidir, Kur’ân da öyle” + –sıkı durun– “Allah’ın adı en çok sol görüşlü insanlara yakışır. Ben onları ahlâklı insanlar olarak görüyorum”.
Eğer Bülent Vedia Çorak’ın dinleri tamamlayıcı ama din olmayan(!) öğretisinin mensubu değilse, en azından “helâl olsun, bâri bunu söyleyebildiniz” derim. Sonra da eklerim: “Acaba neden bugünlere kadar sükût ettiniz? Kendi iç karmaşanızı mı ancak çözdünüz yoksa –bir şekilde– zamanı mı geldi?
Bir de istirhamım var… Muhteşem bir kaabiliyetiniz var ama Allah aşkına, operalaştıracağım diye, muhterem pederinizin hârikulâde şarkılarını gırtlak titreterek icra eylemeyiniz. Musıkîden azıcık anlayan herkeste ikirciklik (ambivalence) hâsıl oluyor.
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 27 Ocak 2008 Pazar

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

ÖNEMLİ OLAN; HAYATTA EN ÇOK ŞEYE SAHİP OLMAK DEĞİL, EN AZ ŞEYE İHTİYAÇ DUYMAKTIR." Eflatun, HUKUK a) Kimse, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerin den dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Anayasa, mad. 24/3/ b) Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Anayasa, mad. 25/ c) Herkes düşünce ve kanaatlerini; söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.Anayasa mad. 26 d) Şiddet çağrısı içermedikçe sözlü ve yazılı ifadedeler cezalandırılamaz. Bu düşünceler şok edici bile olsa... (Yargıtay Genel Kurul Kararı.)

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
bilgebalta
TOGEÇ

Arkadaşlarım

mustafabaygin
onurlu1turk
ifsa
93busra
dogpol
skurt
alisevgi
mertadam
sedencik
sennurozturk
ozgan
barometre
yildizlarvegece
tulaybilgin
laleninbahcesi
ercansen
karsittez
okayyildiz
leventgeckalanlar
paratoner
hazanseli
fcinar55
cumhuriyethalkpartisi
saraykoy
emeklilik
candanof
prewar
aliuluc
kerkukunsesi
yagmurvetoprak
pistols
erenyemi
leventburda
alevidostlar
NecatiCavdar
erginbay
sanatyeri
sue
vakanuvis
angeldream
HocaileEssek
aliozaltun
CEM38
livanca
benyaziyorum
snecateren
Sakirmgk
benyaziyorumsiyaset
turkeyphotogallery
insiyakimilli
dilsizmutercim
rizelli
ZEYNEP03
benyaziyorumflashheader
loji
aktifus
hukuksal
gencsblog
fozcan
kerrar
tuncaytemiz
oguzoguzhan
aylintoygun
erdem43
KristinaODonnelly
hilalliler
torlakon
cihateri
aheng
karlitorosdaglari
Karya35
pelinzeybek
tatilvakti
turkkadinlari
hyyilmaz
barbibarbieoyunlari
busraustaomer
kurucafe
romanozeti
yuceltanay53
futuristar

  • arkadaslar
  • ARSIVpaylasmak
  • ATATURK HAKKINDA
  • bilim
  • bizzat
  • BULENTESINOGLU
  • dostluklar
  • FETHULLAH GULEN
  • genel
  • KANUNLAR
  • KURANDAN
  • neciphablemitoglu
  • SAGLIK
  • siirler
  • toplumsal
  • YAZISMALARARSIVI
  • ----
    click here
    ------- Guestbook ---
    Google Gruplar
    ATATURKCU DUSUNME SISTEMI grubuna kayıt ol
    E-posta:
    B u grubu ziyaret et