TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-4

TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-4

Ayrıca, batı 1096 tarihinde başlayan Haçlı seferlerinden bu yana İslam ve Türk kültürüne düşmandır.

Dr.Mahmut Rişvanoğlu’nun “Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm” adlı kitabının 219-220 sayfalarında yer alan İngiliz Gizli Servis belgeleri ibret vericidir:

·        Mr. Ryan’ın Raporu

“…Reşit Paşa’yla Kürt meselesini görüştüm ve Albay Noel’in Malatya’yı ziyaretinin zamansız olacağını düşündüm. Gerçi Majestenin hükümetinin Kürt meselesinde BÜYÜK MENFAATİ  olduğu doğrudur. Fakat bu sadece Mezopotamya ile ilgilidir ve sırf orayı korumak içindir.

·        2-21 Temmuz 1919 Mr.Hohlerd’en Sir Tilley’e

“…Mezopotamya şimdi bizim olacağına göre Albay Noel’e bir KÜRT DEVLETİ KURDURUP, KUZEY DAĞLARINI BÖYLECE KORUYABİLİRİZ…”

·        3-28 Kasım 1919 Mr.Kitston’dan Sir E.Crowe’a,

“…Kürtlere her ne kadar inanmazsak da onları KULLANMAMIZ menfaatimiz

icabıdır. DOGU ANADOLU’YU ANCAK SAVAŞ ÇIKARTARAK ERMENİSTAN VE KÜRDİSTAN DİYE BÖLEBİLİRİZ…?”

·        27 Ağustos 1919 Mr.Hohler’den Mr.C.Kerr’e,

“…KÜRTLER’İN VE ERMENİLERİN DİĞER MESELELERİ BENİ İLGİLENDİRMEZ. BİZİM KÜRT MESELESİNE VERDİĞİMİZ EHEMMİYET MEZOPOTAMYADAKİ KAYNAKLARIMIZ İÇİNDİR. Diğer taraftan, Wilson beni korkutuyor, ajanları devamlı hatalar yapıyor…

Bu belgeler sadece İngiliz hükümetinin olaya bakışını açıklamamaktadır.Bu zihniyet; müttefiklerin bugünkü batının da zihniyetidir.
 
            “İNGİLTERE’NİN EBEDİ DOSTLARI YOKTUR, EBEDİ ÇIKARLARI VARDIR.”

            Batının maksatlı olarak empoze ettiği kültürel kavramlarla, çarpıtılmış yanlış değer yargılarıyla halkımızı, gençliğimizi kimlik erozyonuna, kişilik zaafına uğratılmasıdır. Bir Ülke İçin Bir Toplum İçin Bundan Büyük Tehlike Tasavvur Edilemez.

            Milli Bir Kültür Politikası Olmaksızın; Milli Birlik Ve Beraberliği Sağlamak, Ülke Çıkarlarına Uygun Milli Bir Dış Siyaset, Toplumun Çıkarlarını, Refahını Esas Alan Milli Bir Ekonomi Geliştirmk Mümkün Değildir.

ETNİK GERİLİM VE MİLLİ KÜLTÜR

Etnik gerilimim temel nedenlerinin ilke bazında demokrasi ve insan haklarına bağımlı olması doğru bir kabul olmakla beraber demokrasi ve insan hakları kuralsal değerlerden çok bir “kültür” olgusu, yaşama bilincidir. Bu gerçek göz ardı edilerek etnik gerilimin çözümünü “yazıyla hükme bağlanmış metinlerde” görmek sık rastlanan bir yanlıştır.

Çağdaş bir devletin öncelikli görevi, şekli ilgilendiren, göstermelik yasalar çıkarmak değil, halkına demokrasi ve insan hakları kültürü vermektir.

Batıda milli kültür ve eğitim programı ve politikası olmayan tek bir ülke yoktur. Batı toplumları bugünkü mutluluklarını milli olarak ve milli kalarak sağlamışlardır.

Unutulmamalıdır ki Batı için “şark meselesi” bitmemiştir ve bitmeyecektir. Batı çıkarları uğruna Türkiye’yi iktidarsızlığa, güçsüzlüğe sürükleyebilecek her gelişmenin hem arkasında hem yanındadır. Batı için insan hakları, demokrasi ilkeleri ancak kendi toplumları için söz konusudur. Çıkarlarının söz konusu olduğu istisnasız her durumda ve de özellikle Türkiye konusunda bütün ideal değerler çifte standart’a dönüşür.Türkiye’yi karıştırıp güçsüzleştirecek PKK ise Batı PKK nın yobazlıksa yobazlığın, suni demokrasi ise demokrasi, tek  boyutlu insan haklarıysa, insan haklarının yanındadır; dahası arkasındadır.

Terörle mücadelede bu gerçeğin sadece devlet tarafından kavranması yeterli değildir. Bu gerçek aydınıyla, bilim adamıyla, medyasıyla, siyasetçisiyle ve bunun kadar önemli olarak Türküyle Kürdüyle toplum tarafından kavranmadıkça terörle mücadelede beklenen sonuçların belirlenen sürede başarıya ulaşması güçtür.

Etnik talep, çok farklı düzlemlerde söz konusu olabilen gerçekliktir. Bugünkü düzlemiyle taleple terör örtüşmemektedir.

Bölge halkının çoğunluğu çok dindardır ve koyu sünni Şafi mezhebine mensuptur. PKK’nın Marksist Leninist bir söylemle bölgede etkinlik sağlaması mümkün değildir ve mümkün olmamıştır ve zaman içinde bu söylem terkedilmiştir.

Terörle mücadelede bir başka eksik “ ciddi” ve “kapsamlı” “bilimsel” araştırmaların öneminin kavranamamasıdır. İstihbarat verileri elbette önemlidir ancak bilimsel araştırma ayrı bir önemi haizdir.

Kürtlük meselesini ciddi bir gerilim konusu olarak benimseyen gurup ne denli küçük olursa olsun batının usta ve ince arkalaması, ekonomik koşullar, siyasi istismar ve kamuoyu oluşturma tekelini elinde tutan bir kısım etkin bir kesimin bilinçsiz ve sorumsuz tahrikleri ve bir çok satılmış sivil toplum örgütünün gayretleriyle desteklenirse uzak olmayan bir gelecekte terörün başka boyutlara taşınabileceği unutulmaması gereken ciddi bir husustur.

Milli kültür politikalarının temelini sosyal bilimler oluşturur. Türkiye bu bilimlerin değerini anlamadı, zannetti ki ekonomi ve teknoloji her şeydir.

Hakikat acı da olsa zaman içinde çözümün ve mutluluğun tek anahtarıdır. Kaldı ki Türkiye halkının etnik yapısında çok az ulusa nasip olacak sadece tarihsel değil ırki bağlar mevcuttur. Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar 1000 yıllık kaynaşmanın bütünleştiriciliğinden öte bu kitapta çok açık verilerle ve batı kaynaklarıyla kanıtlandığı üzere antik çağlardan beri yakın “akrabadırlar”. Etniklik bir yandan tartışılması tabu bir konu haline getirilirken, diğer yandan konu bilgisiz, bilinçsiz, sorumsuz kesimlerin ülke, millet, vatan aleyhine tek yönlü beyin yıkama tekeline bırakılmıştır.

Türkiye, mevcut yapısıyla etniklik tartışmasını hiç korkmadan gündeme getirmesinde yararı olan ender ülkelerdendir. Bilim ve tarih Türkiye’nin yanındadır ayrıca bu konuyu tabu olarak görüp susanlar sorumsuz kesimim bugün yıkama ameliyesinde eşsiz imkanlar ve kolaylıklar sağladıklarının farkında olmayacak kadar da gaflet içindedirler. Bugün terör için ödediğimiz bedelin önemli bölümü bu ihmal ve gafletin sonucudur.

Bugün terör için bedel; çok önemli ölçüde milli kültür politikasında ihmalden de öte yanlışlıkların faturasıdır.

Böylesine ciddi bir yanlışın ve ihmalin müsebbipleri tarih ve milletimiz onun de sorumludurlar.

ZAZALAR

Zazalar, Türkiye’deki son derece kişilikli, özgün etnik guruplardan biridir. Bir çok kaynak yanlış olarak Zaza’ların Kürt ve Zazaca’nın Kürtçe’nin bir lehçesi olduğunu belirtir. Bu kaynaklar ciddi bir araştırmaya dayanmazlar.

Prof.Kojima Zazaca’yı ayrı bir dil olarak sınıflandırmakta hatta daha da ileri giderek bir Kürt dil gurubunun bulunmadığını, diğer lehçelerin de ayrı bir dil hüviyeti taşıdığını belirtmektedir.

Doç. Dr. Yalçın Küçük; Kürtler Üzerine Tezler adlı kitabında “Zazaca çokça sanıldığının aksine Kürtçe’nin bir lehçesi değildir. Zazaca Kürtçe dışı kalıyor.” demektedir.

Türkiye dışında zazaya rastlanmaz.

Harezm ve Horasan Türkleriyle de ilişki kurulur. Ayrıca belirtmek gerekir ki, ülkemizdeki Zazaların çoğunluğu eskiden sanıldığının aksine Ehl-i Hak’la kısmen inanç benzerliği gösteren Alevi inancına sahip olmayıp, sünnidirler.

1937 de Nazmi Sevgen Tunceli’de bir çok yaşlının kendisine biz “Horasan’dan gelme Türk’üz” dediklerini anlatır. 1921 de TBMM’DE tarihi nutkunda Dersim milletvekili Hasan Hayri Bey Harezm’den gelen ve Türkçe konuşan atalarına Selçuklu hakanı Alaaddin Keykubat tarafından buralarda yer verilmiş olduğunu açıklamıştır. Hasan Hayri Bey’in anlattığına göre Yavuz Sultan Selim zamanında Harezmli Alevi Türkler Dersim dağlarına çekilmek zorunda kalmış ve bu tecrit neticesinde Kürtleşmişlerdir (M.Eröz, TBMM gizli celse zabıtları, cilt II,s.252).

Zaza kimliği üzerinde geniş bir araştırma yapmış olan M.Şerif Fırat Zazaların kökenleriyle ilgili görüşlerini Doğu illeri ve Varto Tarihi isimli eserinde toplamıştır. Hormek aşiretinden ve Zaza olan Şerif Fırat’a göre bu yörenin zazaları 300yıl öncesine kadar Türkçe konuşuyorlardı. 400yıl önce bir kısmı İç Anadolu’dan bir kısmı Harezm ve Horasan’dan göç edip gelmişlerdir. Zazaların Türklüğüne kanıt olarak Orhan Gazi ve Sultan Murat Han’ca onayladığını belirttiği 12 nesillik bir Secere de ortaya konmuştur.

M.Şerif Fırat Kürt milliyetçiler tarafından şiddetle eleştirilmiş ve iddiaları reddedilmiştir. Çok geçmeden de vurularak öldürülmüştür.

Zazalarla dil ilişkisi ve Alevi Zazalarla kısmi inanç benzerliği olan ve İran’da yaşayan Güran’larla ilgili kısaca bilgi vermekte fayda mevcuttur.

Türkçü kaynaklar, Güranları köken olarak Gür Türkleri olarak kabul ederler ve hatta Kırmanç kelimesinin Gürman kelimesinin değişmiş şekli olduğunu ileri sürerler.

Oğuz Kağan destanında Oğuz Han’ın Hindistan seferinde Gürler ülkesine girip buradan Doğu Avrupa’ya Bulgar ülkesine hareket ettiği, seferden sonra Gürlar’ın reislerinin kendilerini Semerkant’ta karşıladığı belirtilir.

Şeyh Sadi’nin ünlü Bostan adlı eserinde bir İranlı köylünün Gur hükümdarına “Ey Türk” diye hitap etmesi de Gürlerin Türklüğüne bir kanıt olarak gösterilir.

Kürt olmadıkları bilimsel olarak kanıtlanmış ve asırlarca kendi özgün kimliklerinde onurla direnmiş olmalarına rağmen bugün Zazaların bir bölümünün Kürt kimliğini benimsemeye adeta zorla itildikleri gerçeğine daha önce değinilmiştir.

1938 de Tunceli sorunu çözülürken yaralar da açılmış ve bu bölgenin sorunları bugüne kadar çözümlenememiştir. 1938 daha dün sayılır. Tunceli olaylarını 10-15 yaşlarında yaşamış insanlar bugün dedeler olarak hayattadırlar ve çocuklarına, torunlarına acı hatıralar nakletmektedirler ve biz bu topluma haksız olarak hala siz Kürtsünüz demekteyiz ve onları terör örgütlerine itmekteyiz.

Bu gafletin faturası daha çok vatan evladının şehit verilmesi, daha ağır maddi faturadır. Daha da önemlisi teröre bulaşabilecek kalıcı bir unsur yaratmaktadır.

ÇERKESLER

Türkiye’de Çerkes olarak tanımlanan topluluk gerçekte 1864’de Rusların sürdüğü birbirinden tamamen farklı dinlere sahip farklı kuzey Kafkas halklarından oluşan 8 ayrı etnik gruptur. Çerkes diye bir halk ve Çerkesce diye bir dil yoktur. Çerkeslik bir üst kimliktir. Kuzey Kafkas topluluklarının Ruslar karşısında 1864’te acı bir yenilgiyle sonuçlanan destansı bağımsızlık savaşı sonrası tarihin tanık olduğu en büyük insanlık trajedilerinden biri yaşanmış ve kuzey Kafkas toplulukları vatanlarından, mülklerinden koparılarak Osmanlı topraklarına sürülmüştür, Olayın tanığı tarihçilerin bir facia olarak tanımladıkları sürgün esnasında yüz binlerce Çerkes yolda ölmüştür. Şemsettin Sami’ye göre sürgün edilen 1.000.000 insandan ancak 200.000’i sağ olarak Anadolu’ya varmıştır.

Türkiye’de Çerkes olarak tanımlanan gurupların etnik hakları Adigeler, Abazalar, Ubıklar, Asetinlar, Dağıstanlılar, Çeçen-Inguşlar, Balkarlar ve Karaçaylardır. Hepsinin dili ayrıdır.

Tarihi kayıtlar Yunanlıların antik çağda Adigelere “kherkhet” “kerket” dediklerini, bu tanımı giderek bütün kuzey Kafkas halklarına mal olduğunu, Romalıların Kafkasya’da dolaşırken 70 tercüman bulundurduklarını belirtir.

Fransız tarihçesi Deguignes eserinde Çerkezlerin ve Kerkizlerin aslında bir Sibirya kavmi olduğunu ve bir zamanlar Baykal gölüne akan Ankara nehri yakınında yaşadıklarını ve daha sonra Gürcü bölgesine geçtiklerini belirtir ve Çerkezlerin orada KERKES namını taşıdıklarını ve Avrupalıların bu ismi Cırcasse’ye yani Çerkes’e değiştirdiklerini zikreder (H.Göktürk, Türk mührü, s.157; Ref.Deuignes’ten çev. H.Cahit Yalçın, cilt 2, s.491-493).

Miller ise Karaçay ve Balkarları Hun İmparatorluğunun yıkılmasından sonra ortaya çıkan Kafkasya Bulgarlarının temsilcileri olarak görür.

İskitler yaşadıkları çağda oldukça kalabalık bir halktı. Asıl vatanlarının neresi olduğu kesin bilinmemekle birlikte Asya’dan geldikleri saptanmıştır. Göçebe ve savaşçı bir kavimdir. Güney Rus steplerinde 500 yıl kadar yaşadıkları tahmin edilmektedir. M.Ö. 7 y.y.’da adları duyulmaya başlandı. M.Ö. 670 yılında Küçükasya’ya yürüdüler. İran, Suriye, Filistin gibi ülkeleri ellerine geçirdiler. Ancak İranlıların şiddetli direnişi karşısında geri dönmek zorunda kaldılar. M.Ö. 2 y.y’a kadar Kafkasya’nın bir çok yerinde Kırım’da varlıklarını sürdürdüler.

Gerek Maykop gerek Kolkhide kazılarının bulguları Çerkez bölgesinin en eski yerleşik halklarından birinin Türk unsurlar (İskit) olduğunun açık kanıtlarıdır.

Türkler bölge halklarının etnik oluşumunda elbette tek unsur değillerdir. Tarih kaynakları Akdeniz havzasından ve Mezopotamya’dan bazı kavimlerin Kafkasya’ya geldiklerini ve buradaki yerli halkla karıştıklarını da bildirmektedir:

“M.Ö. VII. asrın ortalarında vuku bulan İskit akınlarından sonra Türklerin şimalden Gürcistan’a akını daha vazıh ve sistemli bir şekil almıştır. Gürcü vakanüvisleri, daha İskender zamanında Kür nehri boyuna, Bunturki ve Kıpçak isminde, iki Türk kavminin gelip yerleştiğinden bahsetmişlerdir. Bunturki tabirinin “iptidai Türk” demek olduğu ileri sürülmektedir. III. Asır Süryani müverrihlerinden Mar Apas Katina’dan naklen, II. Asırda Bulgarların Kafkasya dağlarını aşarak, Ermenistan’ın şimalinde Gugarfk eyaleti ile yan-yana Tayk (Tao) prensliğinin Kog eyaletini (bugünkü Kars ve Şimal kısmı) işgal ettiklerini bildirmekte ve Bulgarların 460 yılında Bulgarca coğrafi adlar taşıyan bu bölgede yaşamakta olduklarını kaydetmektedir. Ermeni müelliflerinin Hun ve Bizanslıların Sabir adını verdiği Türklerin V. asrın sonları ile VI. asrın ilk yarısı arasında, ilk önce Bizanslıların ve sonra İranlıların müttefiki olarak, bütün cenûbi Kafkasya ile Pontus ve doğu Anadolu’yu istila ettikleri malumdur.”

728 de Arap kuvvetlerini mağlup eden Hazarlar yeniden bütün cenûbi Kafkasya’ya hakim olmuşlardı.

İslam hakimiyetinden sonra dahi zaman zaman Gürcistan’ın muhtelif yerlerine yerleşen Hazarların, sonradan gelen Kıpçaklar ile birlikte, Gürcü kilisesi etrafında Gürcü camiasına karışması, Müslüman müelliflerini onları da gürcü addetmeye sevk etmiş ise de Osmanlı müellifleri gürcüler ile Türkleri tefrik etmeyi ihmal etmemişlerdir (Müneccimbaşı, Şahaif el ahbar; Nişancızade, Mir’at-ı kainat, Nuruosmaniye kütüphanesi, Nr.3417, varak 563).

KAFKAS TOPLULUKLARININ etnik oluşumunda İskitler, Alanlar, Hazarlar, Kıpçaklar, Sabirler-Türkler hatta doğu Anadolu kavimleri etkin olmuşlardır. Alanlar sonradan dil değiştirmiş olmakla beraber Türklükleri tarihi verilerle kanıtlanmış bir kavimdir.

Esasen gerçeği ifade etmek gerekirse, Çerkesler, Gürcüler, Lazlar dahil olmak üzere bütün Kafkas unsurlar ırki nitelik itibariyle yaklaşık 2800 yıl boyunca Türklükle yoğrulmuş etnik oluşumlardır.

Türklükle Kafkas topluluklarının 2800 yıllık derinliği olan kaynaşma gerçeği karşısında denilebilir ki, bugün Türkiye’deki Çerkes, Gürcü ve Lazlar ırki nitelikleri itibariyle diğer pek çok etnik unsurdan çok daha fazla Türk’türler.

Kafkasya M.S.II. yy.da Romalıların egemenliğine girmiş ve halk Hıristiyanlaştırılmaya başlanmıştır. M.S.6. yy.da Jüstinyen zamanında bütün bölge Hıristiyanlığı benimsemiştir. 5.asırdan itibaren ise Bizans-İran çekişmeleri başlamış ve bölge el değiştirmiştir. 7. yy.da Arapların istilaları başlamıştır.

1475 de kuzeyde Kefe ve Azak Osmanlıların eline geçer. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği döneminde yoğun bir İslamlaştırma faaliyeti başlatılır. 1578de Sohum’u da ele geçiren Osmanlılar Abhazya’yı da alarak bütün bölgeye egemen olur. 17. yüzyıla gelindiğinde bir bölüm Gürcü dışında bütün halklar Müslümanlığı benimsemiş durumdadır.

1856 Paris Antlaşmasıyla Osmanlıların bir Avrupa devleti olduğunun tescilinden sonra boğazlardan vazgeçmek zorunda kalarak Kafkaslar doğu Anadolu-İran-Irak yoluyla Basra’ya inme stratejisini benimseyen Ruslar Çerkeslerle amansız bir çatışmaya girer.

Bir Avar Türkü olan Şeyh Şamil’in önderliğinde Çeçenler, Ubıklar ve tüm kuzey Kafkas halkları destansı bir direniş sergiler ancak mağlup olurlar. 1861 yılında zaferden emin olan Rus Çarı II. Aleksander Kafkasya’ya geldiğinde Çerkeslere iki seçenek tanır, ya Osmanlı topraklarına göç, ya da sürgün. 1864 yılında savaş kesin olarak kaybedilince Ruslar Karadeniz sahillerindeki Çerkes yerleşimlerini tamamen ortadan kaldırdılar. Ve Çerkesleri acımasızca katledip, tehditle Osmanlı topraklarına sürdüler.

LAZLAR

Lazlar batı Karadeniz bölgesinin en ucunda Pazar(Rize), Arhavi, Hopa ile sınırlı küçük bir bölgenin yerlisi olan bir topluluktur. Daha önce de belirtildiği gibi halkımız etik bir bakışla her Karadenizliyi Laz olarak görür. Bu tamamen yanlıştır. Karadeniz bölgesi Zonguldak ereğlisinden Hopa’ya kadar uzanan geniş bir bölgedir. Bu bölgede yaşayan insanların; Pazarlılar, Arhavililer, Hopalılar dışında hiçbiri Lazlığı haklı olarak kabul etmezler. Lazlarla ilgili araştırmalar yapan Bennighaus, Meeker gibi bilim adamları da Pazar, Arhavi, Hopa dışında Laz’a rastlamadıklarını, bu topluluğun küçük bir grup oluşturduğunu, ancak Türk halkının bu gerçeğin farkında olmadığını belirtmişlerdir.

Trabzon hiçbir kaynakta Laz yurdu olarak gösterilmemiştir.

“Laz” tabiri de yerli halkın kendi tanımı olmayıp M.S.200 yıllarında bölgeyi ele geçiren Romalıların bu topluma “verdiği” bir isimdir.

Bazı yerlerde Laz’ca Yunanca’dan da etkilenmiştir. Bu etkinin bilinen nedeni bölgedeki ticaretin tamamen Yunanca konuşan azınlıkların elinde olması ve Lazların 6. yy.da Hıristiyanlığa girmeleridir.

2. yy.da Lazika ve Gürcistan’ı ele geçiren Romalılar burada “ticaret merkezleri” oluşturmuşlar, kurdukları idari yapıyla başa geçirdikleri Laz ve Gürcü yönetimler aracılığıyla bölgeyi insafsızca sömürmüşlerdir.

Lazika o dönem üzümüyle, zeytiniyle, narı ile, fındığıyla, turunçgillerle, derileriyle ve özellikle de balıyla anılan bir bölgedir. Romalılar ürün sömürüsü dışında bölgeyi “esir” kaynağı olarak kullanmıştır. Bütün kaynaklar Çerkes, Abaza, Gürcü, Laz bölgesinde esir ticaretini önemli bir kazanç uğraşı olduğunda birleşirler. En çok rağbet gören esirler ve Çerkes ve Kıpçak Türkleridir.

Laz vatandaşlarımızı üzen ve tepki duymalarına neden olan bazı maksatlı çevrelerin yakıştırmaları ve piyasada Sovyetler Birliği döneminde “talimatla” yazılmış çeviri Laz tarihi kitapları mevcuttur. Araştırmacı niteliği ve akademik çalışması olmayan tek tük kişiler Lazların Yunan dönmesi olduğu gibi saçma sapan söylentiler çıkarırlar. Daha önce de belirtildiği ve tarihi verilerin kanıtladığı üzere Yunanlılar Kafkasya’da tarihin hiçbir döneminde tüccar grubu küçük bir nüfus olmaktan öte bir toplum oluşturmamışlardır.

Lazları Gürcü olarak gösterme çabaları ve propagandası tamamen Sovyetler Birliği kaynaklıdır. Bugün bir çoğu Türkçe’ye çevrilmiş “Laz Tarih”leri Sovyetler Birliği dağılmadan önce “yazdırılmıştır”. Bilindiği gibi bugünkü Gürcistan ve Ermenistan Sovyetler Birliğinin denetimindeydi. Sovyetler kendi üyesi olan Gürcistan’ı Artvin ve Rize üzerinde hak sahibi kılmak ve bir Gürcü federasyonu oluşturma yönünde büyük çaba göstermiştir.

Kars, Ardahan, Ağrı’yı işgal eden Rusların bir amacı da Artvin’i Gürcistan’a bağlamaktı.

532 yılında yapılan bir antlaşmayla bölge Bizans ve İran arasında paylaşıldı. Lazika Bizanslılarda, Gürcistan İranlılarda kaldı. Bizans’ın acımasız sömürüsüne dayanamayan Lazlar İran’dan yardım istediler. 542 yılında bu defa Lazika İran egemenliğine girdi. Mazdeist dininde olan İranlılarla Hıristiyan Lazların anlaşmaları güçtü. Ayrıca İran da Lazika’yı sömürmekteydi. Lazlar bu defa Bizans’a başvurdular ve 562de tekrar Bizans boyunduruğuna girdiler.

643 yılında bu defa Arap istilaları başladı. 730 yılında Emeviler bölgeyi işgal etti. Daha sonra 8. yy.da bölge Bizans’ın yardımıyla Abhazların denetimine girdi. 1204 yılında Gürcü Tamara Bizans’ı püskürterek Trabzon Krallığını kurdu.

1461 yılında ise Fatih Sultan Mehmet savaşsız olarak Trabzon’a girdi ve böylece Lazika kapıları Osmanlılara açılmış oldu. Oğuz Çepniler Trabzon’a kadar olan bölgeyi, Ordu ve Giresun’u daha 1380 lerde ele geçirmişler ve buraları yurt tutmuşlardı. Trabzon’u çevreleyen dağlara da Çepni Dağları ismini vermişlerdi.

Özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde İslamlaştırma faaliyetleri hız kazandı. 17. yy. sonlarına gelindiğinde Lazlar Müslümanlaşmış ve Türk unsuruyla kaynaşmıştı.

Türk boylarının yerleştikleri yerlere, yaşadıkları coğrafyaya mensup oldukları boyların, oymakların ve anayurtların isimlerini vermeleri köklü bir gelenekleridir. Bir köye Güneşli demişlerse, bu o yerin bol güneş alan bir yöre olmasından değil, kendilerinin Güneşli boyundan olmalarındandır. Genel isimlendirme bu şekildedir ve bu bir töredir. Bu isimlerin bir kısmı konunun uzmanı olmayanlar için yabancı kelime gibi algılanır. Örneğin “Mangıt” bir Özbek boyunun adıdır. Ermenice gibi algılanan “Korçik” Türkmen Kızıllar’da bir boydur.

Bugün elimizde Anadolu’daki il, ilçe, nahiye, köy, mezra gibi yerleşim birimlerinin yayla, ova, dağ, akarsu, geçit gibi coğrafyaların türbe, ziyaret, çeşmelerin taşıdıkları adların etnik niteliklerini ortaya koyan yeterli sayıda bilimsel araştırma mevcuttur. Bu tür çalışmaların çoğu yerli ve yabancı akademik kariyer sahibi otoritelerce yapılmıştır.

Orta Asya Türklerinde şaman baksıların kullandığı saza “kopuz” da denir. Kopuz bugünkü Türk bağlamasının atasıdır. İçi boş bir teknesi ve uzun bir sapı vardır. Tel yerine kıl kullanılır ve ilk dönemlerde mızrapla değil “yay”la çalınırdı. Kopuzun Anadolu’da aldığı bir şekil de bugün Türk halk müziğinin temel sazlarından biri olan “kabak kemanesidir”. Teknesi içi boş bir kabaktır ve iki karış sapı, burguları vardır. Tellidir ve yayla çalınır. Bugün Lazlara özgü bir saz olan kemençe de temel yapısı itibariyle bir “kemane”dir. Sapı kısadır, teknesi uzun ve ağaçtır, tellidir ve yayla çalınır.

Kısacası hem bağlamanın hem kabak kemanesinin atası kopuzdur.

Lazların diğer folklor sazı olan “tulum” ve “çifte dudukle” ilgili araştırmalar bu sazların bölgenin etnik oluşumunda etkin olan Avar Türklerinin enstrümanları olduğunu göstermektedir.

L.Rosanyi, Macar Arkeolojisinde Hunlar, Avarlar, Macarlar adlı eserinde şöyle değerlendirmektedir;

“Bu eser muhaceret devrinden kalmış biricik musiki aletidir. 1933 senesinde SNOLZOK vilayetinde şimdiye kadar yalnız kısmen kazılmış bir mezarlıkta çıkmıştı. Bir Avar erkek iskeletin el kemikleri arasında bulunmuş, turna kemiğinden yapılmış bir çift kaval vardır. Ses deliklerinin sistemli sıralanışı (2-5) delik ve kemik işlemesinin ince ve muayyen olması çok yükselmiş bir tekniği gösteriyor. Benzerleri KAFKAS ve TÜRKİSTAN’DA ve bilhassa İTİL civarındaki halklar da bugün de bulunuyor. Bu suretle bu alt müzik folklor’unun güzel bir tabakası gibi URAL-ALTAYLILAR’ın yahut PRETÜRKLER’in en eski müşterek medeniyet mahsullerinden biridir.

Hilmi Göktürk’ün “Anadolu’nun Dağında Ovasında TÜRK MÜHRÜ” adlı eserinde bu konuda verilmiş olan bilgi önemlidir:

“Anadolu’nun bilhassa TRABZON ile ARTVİN vilayetleri çevresinde halen yaşayan ve halk arasında TULUM ismiyle anılan bu çalgı bile çok eski bir Türk icadıdır. Anadolu’daki TULUM çalgılarında görülen ÇİFT-DÜDÜK şeklinin aynısını, 1933 yılında Macaristan’ın Szolnok vilayetinde AVAR TÜRKLERİNE ait olduğu tespit edilen bir mezarda meydana çıkarılmış olmasıdır.

ÇİFT-DÜDÜK halen yine Türkistan’da yaşamakta olup, şimdiki KOŞNEY ismini taşımaktadır. Artvin çevresinde bilhassa çobanlar tarafından bugün dahi TULUM haricinde de ÇİFT-DÜDÜK kullanılmaktadır.

“Şişkinlik” manasına gelen TILIMOS/TULUM kelimesi dahi doğrudan doğruya Türkçe’den Yunanca’ya geçmiş bir kelimedir.

GÜRCÜLER

Tarihte Gürcistan denilen bölge batıda Eğer (Kolchida), kuzeyde Kafkasya sıra dağlarının orta kısmı, güneyde Ermenistan ve doğuda Kuzey Azerbaycan ile sınırlanmıştır. Suram dağlarının doğusunu, Güney Kafkasya’nın ortasını ve Kür ırmağı havzasını kapsar.

Gürcülerin ilk anayurtları olarak gördüğü Kardu’dan geldiği söylenir. Bilindiği gibi Kardular Güneydoğu Anadolu’da İskit Türklerinden kalma bir kavim olarak düşünülür. Gürcülerin etnik oluşumunda değişik oranlarda yerli Kafkasyalıların, Latinlerin, Yunanlıların, değişik bir çok dönemde buraya gelen Türklerin, kısmen Arapların ve İranlıların, Moğolların yer aldıkları kabul edilir.

Gürcistan M.Ö.5.y.y.da Romalılar tarafından işgal edilmiştir. M.S.III. yy.da ise Bizans ve İran arasında paylaşılmıştır. 643-645 yıllarında ise Gürcistan’a Araplar egemen olmuşlardır. Bütün bu devirlerde bölgeye çok sayıda Türk kavminin gelip yerleştiği bilinmektedir.

Hıristiyanlık Gürcistan’a 320-330 yılları arasında girmiştir. 9. yüzyıla kadar burada Antakya Kilisesi egemen olmuştur. Osmanlı egemenliği döneminde bir bölümü Müslümanlığa geçmişlerdi. Müslümanlığın merkezi Batum’du.

Bilindiği gibi anadil her şartta etnik kimlikle örtüşmez. Ülkemizdeki Gürcüler Müslüman’dırlar. Bütün Gürcüler Türkçe konuşur. Gürcüce unutulmaya yüz tutmuştur. Din, dil, kültür birliği Türk-Gürcü kaynaşmasını kolaylaştırmıştır.

1915 Rus savaşında Gürcüler tamamıyla Türklerin yanında büyük kahramanlıklar göstererek savaşmışlardır. Gürcülerle Türklerin Osmanlı’dan asırlar önce ne denli kaynaştıklarına dair yeterli bilgi Hollandalılar tarafından en ünlü otoritelere 30 yılda hazırlatılmış en temel kaynak eserlerden biri olan İslam Ansiklopedisinin 4. cildinde fazlasıyla mevcuttur. Gürcü-Türk kaynaşması tarihte eşine çok az rastlanan bir bütünleşmedir. Bu akrabalıktan öte yakınlığı belgeleyen bilgileri İslam Ansiklopedisinden aynen aktarmanın en doğru yaklaşım olduğu kanısındayız.

İslam hakimiyetinden sonra dahi zaman-zaman GÜRCİSTAN’IN MUHTELİF YERLERİNE YERLEŞEN HAZARLARIN, SONRADAN GELEN KIPÇAKLAR ile birlikte, gürcü kilisesi etrafında gürcü camiasına karışması, Müslüman müelliflerini onları da Gürcü addetmeye sevk etmiş ise de, Osmanlı müellifleri Gürcüler ile Türkleri tefrik etmeyi ihmal etmemişlerdir.

XIV.asrın ortalarına doğru İlhanlıların zayıf düşmesinden istifade ederek, GÜRCİSTAN istiklalini ilan etmek istemişse de, İlhanlılar ile Osmanlıları ayıran devir içerisinde KARAKOYUNLULAR, TİMUR VE AKKOYUNLULARIN NÜFUSU ALTINA GİRMİŞTİR. Bu devirlere ait Ermeni ve Gürcü vesikalarında GÜRCİSTAN’DA BÜYÜK PRENS MANASINDA ULUHAN GİBİ RÜTBELER İLE ATABAG, AĞA v.b. TÜRKÇE ÜNVANLARA SIK-SIK TESADÜF EDİLMEKTEDİR.

Süryani müelliflerden Mar Apas Katina’nın II. asırdan itibaren BULGAR TÜRKLERİ İLE MESKÛN GÖSTERDİĞİ VE SONRALARI HUN, HAZAR, AĞAÇERİ, SABIR VE KIPÇAK TÜRKLERİNİN YERLEŞİP OTURMASI İLE DAHA ZİYADE TÜRKLEŞEN TAO prensliğinin dahil bulunduğu Çoruh havzasındaki Smatshe-Saatabago krallığı BİR TÜRK-HIRİSTİYAN KRALLIĞI TEŞKİL EDİYORDU. Daha Tamara devrinde buralarda “İVANE ATABEGLİĞİ” gibi TÜRK-HIRİSTİYAN PRENSLİKLERİ KURULMUŞTU.

NUSAYRİLER

Nusayriler Hatay, Adana, Tarsus ve Mersin’de yerleşik büyük bir topluluktur. Nüfusları 1.000.000 tahmin edilmektedir. İnancın kurucusu Muhammed b.Nusayr-ul Abdiyyin Numayridir. Ancak Nusayriliği sistemleştirip yayan kişi olarak Hamdam büyük saygı görür.

Nusayriler kendilerini Alevi kabul ederler. Ancak Orta Anadolu Aleviliğiyle Nusayrilik çok farklıdır. Nusayrilerde cem yoktur. Kadın ibadetlere alınmaz. Kendi usullerine göre cami dışında namaz kılarlar, ramazan orucu tutarlar. 16 kutsal duaları vardır. Ali ve Hasan, Hüseyin sevgisi onları ilahlaştıracak derecededir. Gökyüzünde güneş Muhammed, ay Ali’yi temsil eder. Ay’a kötü söz söylemek, aya gidildiğine inanmak günahtır. Ali, Muhammed, Selman isimlerinin baş harflerinden oluşan AMS inanç şifreleridir. Ali, Hasan, Hüseyin dışındaki imamlara fazla ilgi göstermezler.

Nusayrilerin çoğunluğu kökenlerini Horasan Türklerine dayandırırlar. Kendilerini Harun Reşidi’nin yerine geçen oğlu Mutasım’ın Horasanlı bir Türk olan annesinin aşiretinin torunları kabul ederler. Nusayrilerin bu Türklerin torunları oldukları kaynaklarca doğrulanmaktadır. Nusayrilerin Türk kökenli olduklarını kanıtlayan bilgiler Türklük ve Anadolu bölümünde ayrıntılı olarak verilmişti. Bu bölümdeki ilgili sayfaların mutlaka okunması gerekir.

“Nusayrileri tarafsız ve ilim gözüyle tetkik etmiş olan antropolog Felix Von Luschan Nusayrileri Anadolu Alevileri ile birlikte tetkik eder.

“…onların ciddi ve sakin tavırları, somatolojik vasıfları baştan başa ve tamamen Lycia(Likya, Antalya ve hinterlandı) tahtacılarını andırır.

Gerek Anadolu’da gerek Hatay’da Aleviler başkalarıyla evlenmedikleri için onların kafa vasatileri 85den aşağı düşmemiş ve kendileri de tamamen fort brakisefal kalmış görünüyor.

Anadolu’da ve Hatay’da endis sefalik 85 etrafında olduğu halde, Arapların umumi endis sefaliği 72-75 arasındadır.

Bu ilginç verilere göre de Nusayriler Türk’tür ve Sami, Arap ırkından olmaları mümkün değildir. Zaten Araplığı kendileri de kabul etmemekte ve Türklüklerini savunmaktadırlar.

Nusayrilerin bir bölümü de kendilerinin Eti Türk’ü olarak kabul ederler. Nusayrilerin bölgeye Abbasiler zamanında yerleştirilmiş olduklarını doğrulayan ayrıntılı bilgiler Türklük ve Anadolu bölümünde verilmiştir.

Nusayrilerin Abbasiler döneminde yerleştirilmiş Türkler olduğu Halep Salnamelerine İbn-i Batuta, Bertrandan de la Braquire, Prof.Dr.M.Fuat Köprülü, Faberi Mesudi, İbn Havkal, Schlumberger, Ebi Ami Osman b.Abdullah b.İbrahim al TARSUSİ, G.Le Strange, Ramsey, Lebeau’nun eserlerine dayanılarak kanıtlanmıştır.

Prof. Hasan Reşit Tankut batılıların maksatlı olarak bölücülüğe zemin hazırlamak için Nusayrileri haçlı kalıntıları, Hıristiyanlar, Arap oldukları görüşünü yaydıklarını belirttikten sonra “ONLAR (Nusayriler) NE IRK,NE DİN, NE DE KÜLTÜR BAKIMINDAN BİZDEN BAŞKA İNSANLARDIR. YURTLARININ TOPOĞRAFYASI GİBİ IRKLARININ VE DİNLERİNİN KARAKTERİSTİKLERİ DE ONLARIN ANADOLU’YA BAĞLI OLDUĞUNU GÖSTERİR.” der.

“Arapça konuşan bir alevi köyünde bile Arapça konuşulurken dikkat edilirse konuşmanın umumi hafetinde Alpinlere mahsus fonemin hakim olduğu görülür. Bunun sebebi, tekellüm ile ırkın çözülmez bağlarla bağlı olmasıdır.” Dolayısıyla bu kabile göre Hatay Alevilerinin Arap olması mümkün değildir. Çünkü Araplar Ön Asya ırkı olan Alpin ırk grubuna girmezler.

Prof. Tankut Suriye’nin gerçek yerli halkının Arap olduğu görüşünü de reddeder. Doç. Dr. Mehmet Çelik de Arapların onlar için “Arabülmuarrebe” yani “Araplaşmış” halk dediklerini belirtmektedir. “Tarihte Suriye diye bir devlet hiç olmadı. En eski dönemlere baktığımız zaman orada Aramiler, Akadlar, İbraniler, Asurlular var. Makedonya kralı Büyük İskender’den sonra Romalılar geliyor. O dönemin hakim kültürü Helenistik. Emeviler döneminde bile Grekçe resmi yazı diliydi. Arapça halife Abdülmelik döneminde 7. yy.da resmi dil oldu. ROMA YIKILINCA BURAYA TÜRKLER GELDİ;  ÖNCE SELÇUKLULAR SONRA MEMLUKLULAR ARDINDAN OSMANLILAR. HEP ŞAM EYALETİ DİYE GEÇER… ARAP DEĞİLDİR SURİYE HALKI”

Sonuç olarak belirtmek gerekir ki, Nusayriler’in Abbasiler döneminde (9yn) Hatay, Adana, Tarsus, Mersinde yerleştirilmiş Oğuz Horasan Türkleri oldukları hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kadar tarihi verilerler kanıtlanmış bir gerçektir.

Nusayriler de Alevi bir topluluk olarak endogamiye sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. Grup dışı evliliğe kapalıdırlar. 1000 yıldır ne dışardan kız almışlardır, ne de dışarıya kız vermişlerdir. Nusayriler endogami konusunda Anadolu’daki diğer Alevi gruplardan çok daha katıdırlar. Dolayısıyla Nusayriler ırki olarak Türklüklerini en saf olarak korumuş bir gruptur.

Bölge halkı bu öz be öz Türk gruba asırlardır olduğu gibi “Arap uşağı” “Fellah” demektedir. Bu bakış Nusayrilerde kimlikleri konusunda tereddüt yaratmaktadır. “Fellah” kelimesinin anlamı Arapça’da “Arap” değil “çiftçi”dir. Tarımla bahçe ziraatıyla uğraşan kimse demektir.

Hatay’ı kendi vilayeti olarak gören Suriye her yıl kendini Arap zanneden binlerce öğrenciyi kendi vatandaşı kabul ederek ve çok cazip imkanlarla Şam üniversitesinde eğitmekte Türk düşmanı olarak beyinlerini yıkamaktadır. Nusayriler öz kardeşlerimizdir, onları dışlamak bir yana kucaklamalıyız. Onlara “Arap uşağı” demekten derhal vazgeçmeliyiz.

ARAPLAR

Arapça konuşurlar ancak kendilerini Arap olarak görmezler. Kendi ifadelerine göre ataları Harun Reşid’in yerine geçen oğlu Mutasım’ın Türk annesinin Horasanlı kavimleridir. Tarihi veriler de grubun açıklamasını doğrulamaktadır.

Kaynak:
Ali Tayyar Önder, Türkiye’ nin  Etnik  Yapısı, Halkımızın Kökenleri ve Gerçekler

  3. baskı, Mayıs 1999, Ankara, Zirve Ofset.

TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-1

TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-2

TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-3

TÜRKİYE’ NİN ETNİK YAPISI-4

Yorum Yaz